
6.624 kelime · ~33 dk okuma
Trendspor'dan herkese merhabalar. Bu hafta maalesef milli takım çakıldı. Fare odalarına 2-1 mağlup olduk. Luxemburg'la 3-3 beraber kaldık. Gerçekten felaketti. Öte yandan kadınlar voleybol dünya kupası başlıyor. Onu biraz konuşacağız ve son olarak geçtiğimiz ay Serena Williams'ın vedasının ardından bu sefer de Roger Federer tenise veda etti.
Gerçekten uzun yıllar unutulmayacak bir vedaydı ve bu vedayı da Aposta yazarı ve sadece tenis twitter adresinin adminlerinden Elif Alper ile birlikte konuşacağız ve başlayalım. Şimdi milli takımla girişi yapalım. Gerçekten olabilecek en kötü senaryolardan bir tanesi gerçekleşti. Luxemburg'la 3-3 beraber kaldık ve fare odalarına da 2-1 mağlup olduk. Aynı zamanda U19 milli takımımızda Luxemburg'la 4-4 beraber kaldı. Yani genç takım ve ağ takım olmak üzere Luxemburg'dan tam 7 gol yedik bu hafta.
Tabi çok sayıda sakat ve eksik de vardı ama işte konsantrasyon kaybı da çok yüksekti vesaire ama Türk milli takımının Farey odalarına kaybetmesinin hiçbir şekilde mazereti olamaz. Her ne kadar maç boyunca rüzgar mazeretine sığınılmış olsa da. Rüzgar Farey odaları lehine esiyor ve maç başladı. Başarılar milli takımımıza. Bunun çok bir mazeret kabul edilir tarafı olduğunu düşünmüyorum. Tabi bu kadar rüzgarda geriden oyun kurmaya çalışmak ve Altay'ın böyle sağ beke sol beke lob paslar denemesi, aşırtma, çok zor pasları bu kadar rüzgarda denemesi ve bu topların hepsinin taça gitmesi, sonra o taçı kullandığımızda da fariyodlarından baskı yemek falan aslında bir maç planı problemi gibi gözüküyor. büyük bir konsantrasyon problemi gibi gözüküyor ve rakip de top şişiriyor sadece bu garipliği devre arasında tweet attım ve rüzgar size karşıysa nasıl top şişireceksiniz vs dendi ikinci yarıda faroe adaları kalecisi topu şişirdi rüzgardan top karambola bir yere düştü ve faroe adaları o düşen topu yakalayıp atak geliştirdi ve ilk gollerini bu şekilde attılar
Eren sol bir Vatan Amar'da kaldı top. Sol bir Vatan Amar. Davidsen. Davidsen. Davidsen top ağlarımıza gönderdi. Yani baya rüzgara karşı da top şişirilebiliyor. Aslında hem zemin, işte Sentetikçim, hem yoğun rüzgar, yani hem ikilim hem zemin şartlarısı sizin yapıcı bir oyun oynamanıza izin vermiyorsa illa ben geriden oyun kuracağım bu rüzgarda bile ayağa çıkacağım diye zorlamanın bir anlamı yok ki. İleride oynadığın, oynattığınız center for'unuz
fenomen Ronaldo falan değil yani öyle driblinglerle çalımlarla gidecek bir center four değil zaten 1.90'lık Serdar Dursun ilerde ve fizik kalitesiyle uzun vuracağınız topları düşürebilir ve düşürdüğü yerlerde de Yunus Kerem gibi, Berkan gibi, Ferdi gibi daha genç ve dinamik oyuncularınızla reboundları alabilirsiniz ama bizim milli takımımız Faroe Adaları milli takımının çeyreği kadar bile istemiyordu maçı. Maçı istemediğiniz zaman da işte bu rüzgardır, zemindir. Onlar da kaliteyi biraz düşürdüğünde, yapıcı oyunu bozduğunda, bozucu oyunu daha çok isteyen tarafın kazanması pekala olabilir. Böyle sürprizler büyük takımlar maçları yeterince istemediğinde daha çok gerçekleşir. Siz öyle geriden o rüzgarda oyun kurmaya çalışırken rakip vurur ve vurduğu topta reboundu almaya koşar ve sizden daha güçlü bir şekilde koşarsa, daha inanmış, daha hırslı bir şekilde koşarsa
Bu gerçekleşebiliyor. Böyle bozucu iklimlerde bazen rakip kadar en azından, rakibe yakın seviyede en azından mücadele etmeniz gerekiyor ki o zaman kaliteniz biraz ön plana çıkabilsin. Burada yani bir problem var. İlk yarıda Blast'a 6 ay mı karar verdi böyle geriden low passlarla çıkmaya yoksa Kunsu'nun özellikle istediği bir şey miydi onu da ayrıca merak ediyorum yani. Gerçekten çünkü bu zeminde, bu iklimde, bu rüzgarda en oynanmayacak oyunu oynadık ilk yarı boyunca mesela.
O da ayrıca merak ediyorum. Bu arada gollerde ikinci yaradı. Rüzgar bizim arkamızdayken sözde avantaj olmuşken yedik ve o şekilde yenildik. O da boş bir mazeret olduğunun ayrı bir kanıtı zaten. Ama bu maçlardan ziyade benim değinmek istediğim esas konu milli takım seçiciliği ile ilgili. Hatırlarsanız Mircea Lucescu döneminde
Bazı menajerlerin oyuncularının milli takıma daha kolay seçildiğine dair haberleri vardı ve bu haberler ciddi tartışma konuları yaratmıştı. Adını sanını bilmediğimiz ikincilik oyuncuları milli takıma seçilebiliyordu ve Atilla Türker de bu konuda önemli belgeler ortaya çıkarabilmişti. Bu dönemde de aynısı yaşanıyor mu acaba diye insan bu seçiciliği gördükten sonra sormadan edemiyor gerçekten. Zira böyle bir kadroya bir bakalım hep birlikte. Çünkü garip bir durum var. Şimdi kale konusunda Uğurcan Altay ve Doğan Alemdar seçildi. Ersin zaten çok formsuz, çok fazla da alternatifi yok. Ligde Günay formda ama Günay da zaten tecrübeli bir kaleci.
Yani sonradan hani alacaksınız ama zaten daha sonra Uğurcan Altay vs oynayacak. O yüzden çok da almaya gerek yok. Doğan da Rende rotasyon oyuncusu. Onu 3. kaleci olarak almak güneyi almaktan daha mantıklı olabilir. Kalede 2 kaleci de çok kötü maçlar çıkardı. İlk maçta Uğurcan'ın Lüksenburg maçında çok net hatası var. İkinci maçta Altay'ın hem oyun kurulumunda hataları var hem de bence 2. golde çıkmaması gereken yere çıkıp tek vuruşu yaptırtıyor falan. Ama zaten kalecide çok fazla bir rotasyon yok. Yine de maç ritmini kaybetmiş bir kaleci Uğurcan'la başlamak da bir soru işareti. Bu maç ritmi olmamayı, kendi takımında fazla oynamamayı birazdan değerlendireceğim. Pozisyon pozisyon gitmeye devam edelim. Sabek'te Zeki var, oynayan bir oyuncu. Roma'da oynuyor. Bu iki maçta da oynadı. Mert Müldür alternatif zaten sakat. Onur Bulut da geçen sezonun Süper Lig'de en iyi sahabeklerinden bir tanesi. Nihayet bu sezon da gayet iyi gidiyordu. O da kadroya girdi, yedek sahabek olarak. O da okey. Sol bekte Eren Elmalı var. Sezona çok iyi başlamıştı ama sonradan bir düşüş yaşadı. Trabzon'da tabii alternatifi de yok. Her maçta da o oynuyor. Avrupa Lig vs. Trabzon'da çalkantılı gidiyor. Eren de biraz yoruldu bence. O yüzden biraz performansın düşmesini anlıyorum. Rıdvan var. Rıdvan da Rangers'da yedekti.
O da işte sonuçta Avrupa Ligi finalistine gitti. Onun da yedek olmasını anlayabiliyorum. Ayrıca yeri geldiği zaman bu pozisyonda oynatabileceğiniz ferdi de var. Şimdi stoperlere geçelim. Bu maç ritmi olmama ve yeterince oynayamama konusuna burada değineceğim. Şimdi çok uzun zamandır bizim 4 tane iyi dediğimiz stoperimiz var. Mirih, Çağlar, Ozan ve Kaan. Bunların bir ara Ozan Liverpool gördü, Merih Juventus gördü, Çağlar Lester'la çok üst seviyelerde oynadı, Premier League'in yukarılarında oynadı. Kaan da işte Seri A'da falan, bu Nesliha'da Seri A'da devamlı oynayan oyuncular. O yüzden dördü de çok iyi olarak 1-2 senedir gidiyordu. Fakat şu anda o kadar da iyi değiller.
Çağlar için Brander Rogers geçtiğimiz günlerde bir açıklama yapmıştı ve bizim seviyemizde olmaktan çok uzak dedi. Neden oynamadığını sorduklarında. Çünkü Leicester'ın savunmatı çok kötü ve Brander Rogers'a da soruyorlar niye Çağlar hiç oynamıyor. O da bizim seviyemizden çok uzak, çok kötü durumda diyor.
Ve yedek kulübesine dahi almıyor. Kaan, Beşiktaş, Galatasaray vs. derken transferi gerçekleşmedi. O transfer sürecinde bir yedeğe çekilmişti. Şimdi yeniden ilk 11'e dahil oluyor ama maç ritmini kaybetti bu transfer sürecinde. Yani bir oynadı, oynamadı falan. Uğurcan gibi, Uğurcan'ın sakatlık süreci gibi bir ritim kaybına uğradı. Merih Juventus'tan düştü Atalanta'da iyi falan, o da sakatlandı maalesef. Ozan geçen sene kötüydü, bu sene nihayet form tuttu, oynadı ama o da Luxembourg maçında yok.
Ve bu ritimsizlikte, bu eksiklikte 5. bir stoper de alınmıyor kadroya. Ki Serdar Aziz iyileşmiş Fenerbahçe'de. Galatasaray'dan Abdülkerim Bardakçı var. Bunlar da fena oyuncular değiller yani. Ama alınmadılar. E bir de ilk maçta Ozan işte ağrıları varmış, Merih sakatlandı vs. İlk maça çok uzun süredir hiç oynamayan Çağlar çıktı. Yanına Kaan çıktı. Çağlar da ilk yarıdan sakatlandı. Tolga Ciğerci, Lüksenburg maçının 2. yarısında stoper oynadı mesela. Ki Tolga'da sonradan dahil edilmişti kadroya. İlk açıklanan kadro da yoktu. E şimdi Lüksemburg maçına çıkıyorsunuz. Yeni bir dönem, milli takım. Uğurcan maç ritmini kaybetmiş. Çağlar oynamıyor ilk 11'deki. Kaan oynuyor, oynamıyor. Bir oynadı, bir oynamadı. Maç ritmi yok. Santerfor'a çağırıyorsunuz. Halil oynamıyor. Serdar Dursun oynamıyor.
Bu kadar çok oynamayan oyuncuyu çağırırken ligaya mesela damga vurmuş, ilk 7 haftada çok iyi futbol oynayan Salih'i almıyorsunuz mesela kadroya. Oynamayan, Berkan oynamıyor mesela Galatasaray'da onu alıyorsunuz. Çok fazla oynamayan oyuncu olduğu zaman da mesela Luxemburg maçına bakın. İlk gol de Uğurcan, işte maç ritmi yok Uğurcan Çakır'ın. Konsantrasyon kaybı çıkıyor olmayacak yere, yediriyor golü. Uğurcan'ın büyük hatası. İkinci gol Kaan'ın yine maç ritmi olmayan Kaan'ın bir pas hatası vs. Bir de oradan yiyorsunuz ikinci gol. Üçüncü golü zaten stoper olmayan Tolga Ciğerci'nin kötü markajında bomboş bıraktığı oyuncu atıyor. Üç tane gol de aslında ilk ikisi maç ritmini kaybetmiş oyunculuğun illa da ilk on bir oynaması Kunsu'nun tercihi nedeniydi. Üçüncü de bence iyi bir yedek stoper kadroya almayıp da orta saha, ondan sonradan aldığımız orta sahayı stopere çekmek yüzünden. Yani yine Kuntz'un hatası. Bundan dolayı da Luxemburg maçı yaşanıyor. Ondan sonra tabii Merih Çağlar falan kadrodan çıkarılıyor. Yerine çağırılan oyuncular Ravil Tagir ve Cenk Özkaçar. Ravil, Başakşehir'de oynayamadığı için Belçika Ligi'ne kiralandı. Westerlo'ya. Westerlo'nun da sahipleri tanıdık. Hani tanıdık takıma kiralandı. Orada da Ravil o takımda bile rotasyon yani bir oynuyor bir oynamıyor falan işte son iki maçta oynamış falan yani. Maç ritmi onda eksik. Cenk Özkoçar'ın dakikası yok. Ve Cenk Özkoçar ve Ravil, Abdülkerim ve Serdar Aziz gibi çok daha tecrübeli ve kaliteli oyuncuların
yerine tercih ediliyor. Şimdi bu bir dönem Abdullah Avcı milli takımında da vardı böyle Serdar Sarayer gibi işte Tunay Torun gibi falan sonradan hiçbir yerde oynayamamış doğru düzgün bundesliga 2'den falan futbolcular amilli yapılmıştı böyle genç ve yeni jenerasyon vesaire diye ve insanlar da alkışlıyordu belki biz de yapmışızdır aynı hatayı şimdi hatırlamıyorum da o dönem milletin hoşuna giden işler yapılıyordu. Bizde çok garip bir şey var. Kulüpler genç oyuncularına fırsat tanımıyor. A-Milli takım genç oyuncu yetiştirme yeri gibi gözüküyor. Aslında bunun tam tersi olması lazım. Kulüpler yarın öbür gün ekonomik açıdan gelir elde edebileceği için tecrübeli oyuncularındansa genç ve potansiyelli oyuncularına yatırım ve süre verebilir.
Yani onları daha çok oynatabilir tecrübelilerden. Çünkü onları geliştirirse daha yüksek paraları satabilir diye. Bunu böyle kulüpler düşünebilir. Bizde kulüpler bunu düşünmüyor. Hazır oyuncunun en oynaması gereken yer olan A milli takımda tecrübeli oyuncular yerine gençler oynuyor. Sanki A milli takım böyle Cenk Özkaçar'ı, Raveli falan geliştirme yeriymiş gibi.
Cenk Özkaçar bir dakika süre almamış bu sezon. Milli takıma çağrılıyor yani. İyi de hangi gerekçeyle yani? Hangi sebeple? Gençler gerçekten iyiyse o zaman Ümit Milli Takım var orada oynasınlar. Yani A milli takıma genç oyuncu alıp da geliştirmek nerede görülmüş bir şey ki? Zaten 3-4 ayda bir milli maç oynuyorsunuz. Yani bazen ayda bir, iki ayda bir oluyor işte o milli aralar. Yani iki ayda bir gelip de milli takımda top oynadı diye gelişen bir genç oyuncu olabilir mi yani? Biz niye ameli takımda genç oyuncu oynatıyoruz ki? Adaletle ve kalitesi olan hak eden, kendi kariyeriyle hak eden futbolcular yerine dakika almayan oyuncuların forma verilmesi çok adaletsiz bir kere.
Ve milli takımda öncelik adalet olmalı. Takımlarında oynamayan oyuncular milli takımda oynuyor demiştim. Orta sahada da büyük bir değişim yaşanıyor bu arada. Savunma ve kaleyi konuşmuşken oraya da geçelim. Yakın döneme kadar işte Ozan Tufan var, Okay Yokuşlu var, Berat Özdemir var. Bunlar siliniyor takımdan. Ciddi bir düşüş içerisindeler ve yeni oyuncular çıkıyor. Tabi bunda Kuntuz'un yapabileceği bir şey yok. İşte Salih Özcan gelmişti yeni defensif ortası olarak beni umutlandırıyordu baya ama o da sakat olduğu için yoktu. Hakan Çağlanoğlu da en kritik isimlerden o da yok. Orkun Kökçü oynadı Lüksemburg maçında o da sakatlandı. Berkan Kutlu Galatasaray'da oynamıyor. Galatasaray kendi takımında oynamıyor ama hadi presçi bir oyuncu olsun kadroda diye aldı rotasyona diyelim. Ama Orkun dışında hiçbir oyun kurucu yokken de
Salih kadar, Salih Uçan kadar formda bir oyuncuyu almamanın hiçbir manası yok. Beşiktaş'tan bir tane bile futbolcunun alınmamış olmasının hiçbir manası yok. Konya Spor'dan bir tane bile futbolcu alınmamasının da bir manası yok. Yani hadi Adil'i almıyorsunuz Toper, yani Adil takımı zayıf halkası gibi ama Soner, Konya Spor orta sahasının en önemli isimlerinden bir tanesi ve Berkan'ı alıyorsanız Presci diye mesela, Soner de tam öyle bir oyuncu.
Soner de Berkan modelinde çok koşan, çok mücadele eden bir oyuncu. Berkan'ı oynamayan, Galatasaray'da oynamayan Berkan'ı almak yerine, Soner'i alsanız, en azından Soner'i bu fare odaları maçına attığınız zaman, Soner canını dişine takarak oynar. İlk defa milli olduğu için. Ve adaletle o formayı verdiğiniz için. Öte yandan orta sahada Berkay da yoktu mesela. O da en son bütün sakatlar vesaire çıkılınca en son dahil edildi. Başakşehir'de çok iyi gidiyor biliyorsunuz. Başakşehir'den de Serdar Gürler dışında yoktu Berkay işte son anda dahil edildi. İsmail Yüksek yine sonradan kadroya girenlerden ve Lüksemburg maçında sonradan oyuna giren iki isim ki İsmail Yüksek işte beraberliği kurtardı o maçta da. İsmail ve Tolga Lüksemburg maçında oyuna girdiler maçın kaderini değiştirsin diye ikisi de son anda kadroya girmiş adamlar.
Yani yedeklerine hiç güvenmiyorsunuz. Son anda aldıklarınız giriyor oyuna. O da mesela garip bir durum. Kanatlarda isimler en azından takımlarında oynuyordu. Yunus, Kerem Galatasaray'da oynuyor, Cengiz Marsilya'da oynuyor ve Serdar Gürler'de Başakşehir'de oynuyor. Kanat oyuncuları en azından oynuyordu.
Cengiz de sakatlandı maalesef. Evet çok sakat verdik o açıdan bir mazeret söylenebilir ama. Center 4'a bakıyorsunuz Enes Ünal var Getafe'de oynayan tek oyuncu. Halil yeni takımda hiç oynamamış. Serdar Dursun Fenerbahçe'de hiç oynamıyor. Geçen sezonun gol kralı Umut Bozok, hatta skor kralı yani hem golcülük var hem asistçilik var. İnatla kadroya alınmıyor yani en son ikinci kadro yenilemesinde alındı.
Şimdi hadi Serdar Dursun pivot ve farklı tipte bir oyuncu ve bir de Serdar bu maçlara kadar milli takım karnesi çok iyi bir oyuncuydu. Yani oynadığım maç sayısına göre gol oranı çok yüksekti. Hadi Serdar'ı hemen Fenerbahçe'de yedek kaldı diye kesmek istemesin. Geçmiş maçların hatırına diyelim. Üçüncü forvet olarak bulunsun kadroda. Ama Umut Bozok da Halil Dervişoğlu'na çok benzer stilde bir yapıcı bir forvet yani etrafını da besleyen, biraz daha böyle ikinci forvet gibi de oynayabilen bir oyuncu. Yani bu kadar formda bir Umut varken hem geçen sene hem bu sene de Trabzon'da gollerini atıyor, hiç oynamayan
Halil'i almak da hiç adil değil. Yani bu adalet dengesi gerçekten çok şaşmış durumda. Enes sakatlanınca o da dahil oldu. Bu arada yani hiç konuşulmayan Deniz Ündav var. O da çok ilginç. Belçika ligini salladı geçen sezon. 26 golü 13 asist yaptı. İnanılmaz bir performans. Ve 7 milyon euro karşılığında da Brighton'a transfer oldu. Premier lig'e gitti. O mesela hiç düşünülmedi kadroda.
Likte Muhammed Demir yine Konya Spor'dan hiç oyuncu alınmadı dedim. Muhammed Demir çok iyi bir dönem geçiriyor, çok formda. 3 tane gol attı ki Konya Spor kısır bir takım. Gollerini attı. Mesela Galatasaray'a karşı gol atmadı ama Emine ezdi geçti mesela son hafta.
Muhammed Demir de düşünülmedi. Bu açılardan yani milli takımın seçiciliğiyle ilgili de adalet noktasında benim çok ciddi şüphelerim var. Araştırmadım tabii Atilla Türker gibi ama insan bir bütün bu oyuncuların menajerlerine bakmak ister yani. Varsa bu podcast'ı dinleyen genç gazeteci arkadaşlarım böyle bir tavsiyede bulunayım yani. Milli takımın seçilen futbolcuların bir menajerlerine bir bakmakta fayda var diye düşünüyorum.
Bu milli takımda seminerilecek bir gelişme olduysa işte Lüxemburg maçında İsmail Yüksel'in sonradan oyuna girip attığı gol belki söylenebilir. Çünkü 3-4 ay önce küme düşen Bursa Spor'da son haftalarda yedek kulübesine düşmüş bir oyuncuydu İsmail. Ve Fenerbahçe'ye geldi, Jesus'la birlikte çok iyi bir dönem geçirdi. Şimdi 3-4 ay önce TFF 1. Lig'de yedek olan, TFF 1. Lig'in dibinde yedek olan bir de İsmail. Şu anda Rennes Deplacement'ın Avrupa Ligine gidiyor, milli takımla oynuyor falan.
Millet takımının beraberliğini kurtarıyor. Bu çok güzel bir dönem tabii onun için. Ama çok da zor bir dönem. Çünkü şöyle hatırlayın hazırlık maçlarında çok iyi bir İsmail var. Sonra bir Kiev maç oynanıyor. Maç çok iyi giderken İsmail bir kırmızı görüyor ve onun hatası yüzünden de tur kaybediliyor.
Ona rağmen oradan düşüş yaşamayıp tekrar bu rand maçları, milli takım vs. tekrar ayağa kalkabilmesi de İsmail açısından gerçekten çok değerli. Çünkü bu kadar çalkantılı, işte Bursa sporla küme düş, bir de yedek kal, oradan gel çok iyi bir kamp dönemi, Kiev maçında çok büyük hata, oradan tekrar ayağa kalk. İsmail için gerçekten çok değerli ki Jorge Jesus'ta bu milyarda Fenerbahçe TV'ye bir açıklamada bulundu ve İsmail Yükçek'le ilgili orada önemli bir cümle sarf etti. Hepimiz mutlu oluyoruz. Hem teknik direktör olarak ben mutlu oluyorum hem de taraftarlarımız mutlu oluyorlar. Oyuncularımızın milli takımlarında yüksek performans sergilediklerini gördüklerimizi
Tabii ki bu oyuncuların değeri bildiğimiz bir şey ama bunu ortaya çıkarmak için de biz çok çalışıyoruz. Oyuncular bireysel anlamda kendilerini geliştirebilmesi için çok memnunum. İsmail'in özellikle ilk oynamış olduğu milli maçında çok iyi bir performans göstermiş olmasından dolayı bence kendisi Türk milli takımının geleceğindeki önemli oyunculardan biri olacak. Biz belirtmiş olduğum gibi bütün kolektif çalışmalarımızı aslında bireysel olarak oyuncuların en iyilerini çıkarabilmek için yürütüyoruz. Umarız Jesus'un söylediği gibi İsmail gelişimine devam eder ve Türk Futbolu'nun gelecekteki önemli isimlerinden biri olur diyeyim. Ama Fenerbahçe'den İsmail ciddi anlamda bir umutlandırıyor olsa da bir başka Fenerbahçeli oyuncu için, İrfan Can için o kadar büyük maliyetler, o kadar büyük ümitler ama iki maçta da çok etkisizdi. Galatasaray'dan Yunus da etkisizdi. Fener, Galatasaray, Beşiktaş vesaire çekişmesi olarak yormuyorum. Ama bu kadar irfan kadar yetenekli, irfan kadar üzerine yatırım yapılmış bir oyuncu çok daha fazlasını hayal ettirmeli. Bir 90 dakikada bir tane şut atacağım, bir tane pas atacağım diye 90 dakika boyunca
Hem takım oyununu bozması, hem takım savunmasını zora sokması vs. Bu tip bir oyun tarzı artık maalesef kalmadı ki neden İrfan'a sadece yerel olarak büyük bir ilgi ve alakanın olduğunu ama Avrupa'dan niye hiç doğru düzgün bir teklifin gelmediğini sanki bu oyunda biraz gösteriyor gibi. Luxemburg maçın 2. yarısında oyuna girdi mesela. Luxemburg geriden 2-3 tane, 4 tane pas yapabildi de 3. golü öyle rahat bir şekilde çıkarak attılar.
İrfan'ın dahil olduğu orta sahanın çünkü pres gücü ciddi anlamda azalıyor. Yerleşim problemleri artıyor ki İrfan geçtiğimiz döneminde yani Başakşehir'de bir maçta ceza sahası dışından 3 gol atan yani ceza sahası dışından hat trick yapan bir oyuncu oldu ve bunu şampiyonlar liginde yaptı. Yani İrfan Can'ın yeteneğini ve özelliklerini o şampiyonlar ligi maçlarından sonra bütün Avrupa biliyordu. İrfan Can'ı bütün Avrupa bilmesine rağmen bizim Fener'in, Galatasaray'ın falan gösterdiği ilgiyi hiçbir Avrupa takımı göstermedi. Çünkü o hat-trick yaptığı maçta bile orta sahadaki geçirgenliği yüzünden Başakşehir belki 3 attı ama 4'te yemişti. Yani maalesef İrfan gibi oyuncular artık günümüz futbolunda yer almıyor ki dikkat ederseniz bütün hocalar da İrfan'ı sağ çizgiye falan atmak zorunda kalıyor bu yüzden. Çünkü merkezi çok geçirgen hale getiriyor. Ama yine de büyük yetenek tabii ki. Biraz kafayı verebilse, biraz da profesyonel olabilse, neler yapabileceğini hep hayal ettiriyor ama çok uzun zamandır da bu hep bir hayal kırıklığı olarak kalıyor. İsmail'le ilgili ne kadar umutluysam, geleceğe dair ne kadar ümitliysem İrfan Can'la ilgili de
o kadar hayal kırıklığı yaşamaya devam ediyorum. Gerçi çok da şaşırdığım bir şey olmamıştı. Daha bu Başakşehir'den Galatasaray'a mı Fener'e mi denirken hatta daha Fener ismi geçmiyorken Galatasaray'a yazılırken bile niye Şampiyonlar Ligi'nden Avrupa'dan hiç teklif yok da Galatasaray Fenerbahçe bu kadar istiyor diye hep söylerdim. Maalesef Fenerbahçe kariyeri de benim beni yanıltan bir kariyer olmadı. Milli takımda da işte ayda yılda bir görüyorsunuz. Bir tane şut atacak da maç çevirecek falan böyle bir futbol kalmadı artık maalesef.
Son olarak maçın ardından Hamit Altıntop yayıncı kuruluş TRT'nin programına dahil oldu ve orada önündeki masaya da vura vura çok net açıklamalarda bulundu. Ama bu yeterli değil. Bunu kabul etmiyoruz. Bu oyunla bunu düşünmeniz lazım. Tamam düşünürüz, tartışırız, anlatabiliyor muyuz? Ama burada bir iddia geldi. Biri yayında diyor ki, kulağıma bir haber geldi. Olacak böyle, yarın bir gün göreceksiniz. İşte hocamız bir haber bekliyor. Aslında oradan haber beklemiyor da buradan haber bekliyor.
Tabi vücut dili oldukça rahatsız edecekti. Bilhassa ülkenin şu durumundayken, insanların canı burnundayken bu tip böyle şiddetli açıklamalar, üst perdeden yapılan konuşmalar zaten canı burnunda olan insanlar için biraz irite edici oluyor. Hamit'in açıklamaları da biraz o tondan yadırgandı ve eleştirildi. Belki içerik olarak haklı olduğu taraflar var. Bilhassa haklı olduğu taraf olarak medyada belli teknik direktörlere yakın olan bazı isimler var ve medyadaki bu isimler hem Kunsu hem Hamit Altıntopu hem milli takımı
yapıcı değil, daha çok bozucu şekilde eleştirmeyi tercih ediyorlar ki kendilerine yakın olan teknik direktörler göreve gelsin ve onlar da buradan biraz fayda sağlasın. Belki de böyle düşünenler var maalesef. Ve Hamit Altuntop da açıkçası buna imada bulunuyor. Ama kendisini o kadar kötü ifade ediyor ki, hem işte masaya vura vura hem de böyle çok üst perdeden bir şekilde ifade ediyor ki, haklı olduğu konuda da haksız duruma düşüyor.
Öte yandan bence haksız olduğu bir konu da var. O da diyor ki işte tabii ki turnuvalara katılalım, başarılı olalım ama benim en çok istediğim diyor, Van'da 10 yaşındaki bir çocuğun da bu sisteme inanması. Valla bence Van'da 10 yaşındaki bir çocuğa bu sistemi inandırmak istiyorsanız, son haftaya kadar gol yemeyen Konya Spor'dan Sonerdikmen'i hazır bu Farayodalılar maçlarında kadroya almanız lazım. Muhammed Demir'i kadroya almanız lazım. Burnley'de sadece 2 dakika süre bulmuş Halil yerine, Bu sezon son 4-5 maçta bilhassa çok kuvvetli bir çıkış yapmış Muhammed'in orada olmayı hak ettiğini herkes biliyor. Veyahut yine Halil yerine yine süre alamayan Veyas Erdar veya Halil yerine geçen sezon 20 gol atmış gol kralı olmuş bu sene Trabzonspor'a gitmiş yine gollerle devam eden Umut Bozoğlu'nun orada olmayı hak ettiğini pekala görebiliyoruz. Yani orada forma adaletiyle de ilgili bir problem var ve Van'da 10 yaşında bir çocuk önce buna bakar.
Eğer ligin bu hafta itibariyle lideri Adana Demirspor'dan hiç kimseyi almıyorsanız, Stopper Samet'i bile almıyorsanız ve hala Cenk Özkaçar'ı, Valencia'da bir dakika bile süre almamış son olarak Cenk Özkaçar'ı veya Belçika'nın orta sıralarında, alt sıralarında yedek rotasyon olarak takılan Ravel'i alıyorsanız hala liderden oyuncu almak yerine, Van'daki 10 yaşında çocuğu ikna etmek hiç o kadar kolay olmayacaktır bence. Kendi ligine de sırt çeviren ve bir sürü gurbetçi oyuncuyu kadroya katmaya devam eden bir milli takım var. Açıkçası Van'daki bir çocuğu bu şekilde ikna etmenin de zor olduğunu düşünüyorum. Lige damga vuran 3 tane takım var ilk 7 hafta itibariyle. Biri Adana Demirspor lider, biri Konya Spor son haftaya kadar gol yemedi, biri de Başakşehir hala gol yemedi ve Avrupa'da da dolu düzgün devam ediyor. Özellikle Anadolu şehirleri olan Adana ve Konya'dan bu kadar başarılı 7 haftası sonrasında bir tane bile oyuncusunun kadroya dahil edilmemiş olması ki Muhammed, Soner, Samet gibi formda oyuncular da var, yerli oyuncular da var. Bunlara rağmen gidip şampiyon şipte sadece 2 dakikası olan Halil'i tercih ediyorsanız, 1 dakika bile süre alamamış Cenk'e üst kaçarıları falan tercih ediyorsanız, o zaman kusura bakmayın, Van'da 10 yaşındaki çocuk sizin sisteminize inanası gelmez. O yüzden içerikle ilgili de böyle bir problem vardı. Ama genel olarak zaten Hamit Altıntop'un kekeme olması gibi bir özel bir problemi de var ve bu son derece doğal ama Hamit Altıntop heyecanlandığı zaman veya stres anındayken
Bu durum biraz daha artıyor ve biraz daha onu zorluyor açıkçası. O yüzden Hamit Altunto bu organizasyonun başındaki bir kişi olarak da bence milli takımdaki durumları, olayları daha iyi ifade edebilecek bir basın sözlüsüne de istislam açması gerekiyor. Bilhassa Hamit'le ilgili şöyle de bir problem var. Hamit çok uzun yıllar Almanya'da, İspanya'da yaşamış bir isim ve belki kariyerinin belli bir döneminde, hayatının belli bir döneminde çok uzun süre Türkçe'de konuşmamış da olabilir. O yüzden Türkçe'ye de çok hakim değil. açıdan kelime dağarcığının da dar olduğunu görebiliyorsunuz. Zira çok yavaş ve çoğu kez bir kelime ararmış gibi duraklayarak konuşmak durumunda kalıyor Hamit. Daha önce Galatasaray'da futbol oynadığı dönemde de basının önüne çıktığı zaman kendisini yanlış ifade ettiği, tam olarak söylemek istediğini söyleyemediği gibi durumlar yaşanıyordu. O yüzden Hamit'in bunu geçmişinden de bilip milli takıma bir basın sözlüsü de ataması gerekiyordu. Burada da bir plansızlık ve fevri bir durum yaşandı açıkçası. Ortadaydı.
Önümüzdeki günlerde neler yaşanacağını bu açıdan da merakla bekliyorum açıkçası. Biraz 3 büyüklere de değinelim. Neler oluyor neler bitiyor bu milli aradı diye. Jokjesus bir açıklama yaptı az önce bahsettiğim.
Her derbi maçı taraftarlar için heyecan vericidir. Taraftarlar bu maça odaklanır. Bizler de tabi ki bu maça odaklanıyoruz. Ama sadece derbi maçlarına değil oynadığımız her maça en mümkün olduğu kadar odaklanarak çıkıyoruz. Her geçen gün taraftarlarımız da bizimle daha birlik oluyorlar. Bizim yanımızda olsunlar, bize inansınlar. Çünkü onlar bizim yanımızda olduğu zaman biz daha güçlüyüz. Sadece Fenerbahçe'de değil genellikle futbol dünyasında zaman zaman spekülasyonlar çıkar. Ama Fenerbahçe taraftarının her zaman takımının yanında birlik olması çok önemli. Biz onlar için elimizden gelen en iyisini yapıyoruz. Bize inansınlar, biz de onlara inanıyoruz. Öte yandan João Pedro'da bir basın toplantısı düzenledi ve basın toplantısı sırasında kendisini rahatsız eden arıyı tutmaya çalışırken eline arı ısırdı. Gerçekten João Pedro da ilginç bir karakter. Transferiyle ilgili olarak da biliyorsunuz M. Galatasaray'ın Fenerbahçe'ye yazılıyordu. En doğru yerdeyim dedi. Çok uzatmadı o konuyu. Güzel bir cevap verdi bence.
Ekim ayında çok maç oynayacağız. Ben de bu sayede kısa sürede fiziksel olarak %100'ümü bulacağım gibi bir cümle kullandı ve Brezilya'dan Fenerbahçe'nin büyüklüğünü biliyoruz dedi ki bu çok anormal değil bence. Çünkü geçtiğimiz günlerde Gustavo da Fenerbahçe'ye geldiğinde benzer bir cümle kurmuştu. En büyük hayalim Fenerbahçe'de oynamaktı gibi. İnsanlar bunu garipsemişti ama Brezilya'da yaşayan bir çocuk işte Roberto Carlos'dan dolayı, Alex de Souza'dan dolayı, David gibi isimlerden dolayı Fenerbahçe aslında çok yakın olabilir.
Fenerbahçe'nin geçmişinde de Brezilya bağlantısı çok kuvvetlidir. Pareira gibi çok büyük bir Brezilyalı teknik direktör Fenerbahçe ile şampiyon olmuştu. Hatta 70'lerde Didi ile Fenerbahçe'nin iki tane şampiyonluğu var. Didi de 60'ların efsane Brezilyasının frikikçisi ve yıldızlarından bir tanesiydi.
Yani Fenerbahçe her döneminde Brezilyalılarla mutlu olmuştu. Bu dönemde de çok sayıda Brezilyalısı var elinde. Pedro da onlardan bir tanesi ve bu tip oyuncuların Fenerbahçe'yi bilmesi beni çok şaşırtmıyor aslında. Fenerbahçe'den bu haftaki rakibi Beşiktaş'a geçelim.
Onlarda da Ceyhun Kazancı'nın basın toplantısı dikkat çekti. Oradan bazı notları aktarayım. Ceyhun Kazancı bu yaz transfer döneminde 9 yerli ve 9 da yabancı gönderdik. Toplam 23,5 milyon euroluk bütçe açtık dedi maaş bütçesi. Maaş bütçesi önemlidir bu gibi takımlarda. Çünkü giderlerin neredeyse %90'ı oyuncu maaşlarına gider. O yüzden maaş bütçesini düşürmek gerçekten önemli.
7 yabancı, 5 Türk ve 2 de altyapıya olmak üzere toplam 14'te transfer yaptık dedi. 13,5 milyon euro da bu şekilde bizden çıktı dedi. Ve geçen seneye göre 10 milyon euro maaş bütçesini azalttık diyor. Ve bunun ilerleyen yıllarda da bu şekilde olması gerektiğini söylüyor. Bence önemli bir açıklama bu. O da taraftarından destek bekliyor. Malum derbi haftası ve tartışılan Valerian İsmail'le ilgili de şu cümleyi kullanıyor.
Sistemimiz çok kolay bir sistem değil. Intensity dedikleri yoğunluk olarak Türkçe'de çevirebileceğimiz, yoğun baskıyla oynamaya çalışan bir takım hüviyetine getirilmeye çalışıyor Hoca bu takıma. Ne söylediğim gibi zaten ligimizde en büyük eksiklerden bir tanesinin ritim olduğunu, tempo olduğunu düşünüyoruz. Bunu geri kazanmaya çalışıyoruz ve ben eminim ki tarafsız herkes buna katılacaktır. Oynadığımız maçların belirli kısımlarında bu tempoyu gösterebildiğimizi, rakiplerimizi zor duruma düşürebildiğimizi düşünüyorum, inanıyorum.
Özellikle Karagül ve Sivas maçlarında kendi evimizde oynadığımız taraftarımızın da coşkusuyla çok özel bazı sekanslar yaşadık maçların içerisinde. Dolayısıyla bu gelişimin hızlı bir şekilde devam edeceğini ve takımımızın az evvel söylediğiniz gibi takım kadrosunu da zaten birbirini son derece tamamlayan ve son derece alternatifli bir kadro olduğunu düşünüyoruz. Bunların hepsini bir araya getirdiğimizde Sayın Valerian İsmail öndelliğinde bu sezon şampiyonluğu kazanacağımızı düşünüyoruz. Bu cümle önemli çünkü işte Sercan'ın da sorduğu gibi, Sercan Dikme soruyor bu soruyu, bir süredir işte basında Valerian İsmail gider, Şenol Güneş gelir tipi açıklamalar var. Yani Ceyhun Kazancı hiçbir şey ima etmiyor, hiç açık kapı bırakmıyor ama bu açıklamaların 180 derece hemen dönebildiğini de biliyoruz. Özellikle bu derbiden çıkacak sonuca göre işler değişebilir. Şu an için vermesi gereken cevabı vermiş gibi görünüyor bence.
Öte yandan ilgimi çeken konulardan bir tanesi bu yaz transfer döneminde içinizde kalan alamadığınız bir oyuncu oldu mu sorusuna Isaac Heaney söyledi. Verona'ya gitti. 23 yaşındaki Burkina Faso asıllı İsveçli stoper ve seriyada da oynuyor. Muhtemelen yabancı diye belki de zorlayamadılar. Ve basın toplantısı bittikten sonra da benzer bir açıklamayı Yusuf Demir için yapmış. C1 kazancı muhabirler öyle söylüyor. Yusuf Demir'le biz de ilgilendik ama yabancı olduğu için vazgeçtik diyor.
Öte yandan Beşiktaş demişken bu açıklama da Beşiktaş'ın gündemine girer diye düşünüyorum. Tolga Yarslan Ağız Spor'a bağlandı geçtiğimiz günlerde ve Beşiktaş'ın hala kalbinde olduğunu söyledi. Beşiktaş taraftar beni affederse bir gün dönebilirim gibi bir açıklamada da bulundu. Şu açıdan ilginç, Tolgay Arslan, Beşiktaş Fenerbahçe vs. Türkiye'den ayrıldıktan sonra Udinese'ye gitti Serie A'ya ve orada uzun süredir devamlı oynuyor. Gayet de iyi oynuyor. Artık 32 yaşında ama sanki böyle Türkiye'de bulamadığı mutluluğu Serie A'da buldu gibi bir durum var ki Serie A çok daha zor bir lig aslında. Ve Udinese 7 haftada 16 puan topladı. Lider Napoli'nin 1 puan gerisinde 3. sıradalar. Çok iyi bir dönem geçiriyorlar. Tolgay da takımın önemli isimlerinden bir tanesi.
Üçlüklerde son olarak Galatasaray'a geçelim. Galatasaray'da bu milyarayı bir hazırlık maçıyla değerlendirdi ve fazla oynayamayan son gün gelen transferlerden Juan Mata resitaj sundu. Icardi de oynadı ama Icardi biraz fazla gol kaçırdı. Yine de hareketliydi diyelim.
Genç oyuncular da forma giydi. Özellikle Baran 6 numarada dikkat çeken bir oyun oynadı. Çok da genç bir oyuncu. 21 yaşındaki Mete Han'da altyapıdan oynayan bir isim. Stoper'de. O da iyiydi ama İstanbul Sporunda çok zorlayabildiğini söyleyemem. Abdülkerim de iyiydi. İki stoperi de iyiydi. Dibua Solbek'te oynadı, pek hazır bir görüntü sergileyemedi. Okan Koçukkale'deydi, hatalı bir gol yedi. Missio'de Mata'nın rahat ve şov yapan bir futbol oynamasını sağlayan etmen gibiydi bence. Dinamo gibiydi Missio'da. Baran Missio ve Mata orta üçlüsü oldukça iyi bir performans sergilediler. Ama Missio'da hücuma çıktığı zaman 3. bölgede final paslarda ve ıska geçtiği bir de net bir pozisyon vardı, orada da şutu atamadı.
Final paslarda biraz zayıf kalabiliyor ama savunmada da özellikle Mata'yı çok rahatlatan bir oyun oynadı. İstanbul Spor da çok zayıf bir performans sergiledi bence ki zaten yedek ağırlıklı bir kadroyla sahada yer aldılar. Okan Vuruk da maç sonrasında açıklamalarda bulundu ve kendisine yardımcı olarak Arda Tuğra'nın getirileceği yönündeki iddialarla ilgili de açıklamada bulundu ve Arda'nın değeri büyük ama şimdilik böyle bir durum yok dedi. Arda bizim için çok değerli yani benim için. ilk oynadığı zaman beraber oynadık. Ondan sonraki dönem yani Türk futbolu için çok önemli, çok değerli bir isim. Galatasaray'ın kapıları her zaman Arda için açıktır öncelikle. Arda'nın da tabii ki futbol sonrası özellikle hangi konuda futbolun içerisinde olacağına tabii ki kendi bu anlamda karar verecek. Bununla ilgili tabii ki kendini geliştirecektir. Kendine tabii ki önemli bir şekilde yatırım yapacaktır. Geleceğine yatırım yapacaktır. Dediğim gibi hem bizim hem
Galatasaray tabii ki Arda bizim için önemli. Her zaman Arda'ya kapımız açık ama şu anda böyle bir şeyimiz olmadı. Biliyorsunuz geçtiğimiz günlerde Hasan Şaş da kendisini ziyaret etmişti. Bu ziyaret ve dedikodular Okan Burak'a bir Galatasaray içinden bir yardımcı getirilmesi konusundaki haberlerin ciddiyetini arttırıyor gibi bir durum yaratıyor bende. Son olarak Icardi ile Vandanara'nın ilişkisi Türkiye'ye taşınmış oldu tam olarak. Icardi ile Vandanara önce ayrıldılar sonra 2-3 gün sonra da barıştılar.
Biraz liseli aşıklar gibi takılıyorlar malum. Türkiye'de de aynı şekilde devam ediyor. Futbolu tamamlayıp buradan kadın voleybola geçelim. Kadın voleybol dünya şampiyonası başladı. 23 Eylül 15 Ekim tarihleri arasında Polonya ve Hollanda'da düzenleniyor. Türkiye B grubunda ev sahibi Polonya başta olmak üzere Dominik Cumhuriyeti Taylan, Güney Kore, Hırvatistan ve Kenya ile mücadele edecek. Milli takım ilk maçta birkaç ay önce uluslar liginde yendiği Taylan'a 3-2 kaybetti ve gruba maalesef mağlubiyetle başladık.
Tayland'a karşı Ebrar Karakurt'u 24, Hande Balad'ın 17, Zehra Güneş 15, Eda Erdem 13, İlkin Aydın 12 sayıyla oynadılar. Tayland'ın en skorer ismi ise 33 sayıyla ülkemizde Sarıyer Belediyesi performansı giyen Tatu Onmoksi oldu. Türkiye ikinci maçında Güney Kore ile Salı günü saat 3'te Polonya'nın Dansk şehrinde karşılaşacak. Umarım ikinci maçta kazanırız diyelim ve gelecek haftaki bölümde kadın voleybol dünya şampiyonasına da çok daha uzun bir yer ayıralım ve Roger Federer'in vedasına geçelim.
20 Grand Slam zaferi erkek tenis tarihinin en başarılı 3 tenisçisinden biri olarak görüyoruz. 6 Avustralya açık, 1 Roland Garros, 8 Wimbledon ve 5 Amerika açık zaferi var. Kariyerindeki son Grand Slam zaferi 2018 Avustralya açıktı. Kariyerinin son maçına da ezeli rakibi, ebedi dostu diyebileceğimiz Rafael Nadal ile birlikte çıktı.
en büyük sanatçılarından biri olarak tanımlanıyor. Roger Federer'in vedasını Aposta'dan Elif Alper'le birlikte konuşacağız. Evet, Elif Alper'le birlikteyiz. Kendisi aynı zamanda. Sadece tenis Twitter adresinin de adminlerinden biri. Roger Federer'in vedasını konuşacağız. Bu sonbaharda iki büyük tenisçi, bir Serena Williams, bir de Federer veda etti. Tabii inanılmaz bir vedaydı. Ladies and gentlemen, Önce
bununla başlayalım istersen Elif. Evet, merhaba Sinan. Gerçekten de öyle yani. Bir anda hem Serena Williams'e hem de Roger Federer'i uğurlamış olduk tenisten. Bu hala bana çok tuhaf geliyor. Hala onlarla ilgili böyle dili geçmiş zamanda konuşamıyorum. Federer'in vedası gerçekten çok özeldi. Ben tenis tarihinde ya da belki spor tarihinde bile bu kadar özel bir anı bir daha tanıklık eder miyiz? Çok emin değilim. Hala böyle düşününce gözyaşlarım geliyor yani gözüme.
Ya çok özeldi çünkü tenis bireysel bir spor, bir takım sporu da değil. Çok az takım müsabakası oluyor. Bu kadar bireysel bir sporda bu kadar böyle aynı kortta karşı karşıya kapışan tabiri caizse insanların gerçek anlamda yan yana ağlayarak veda ediyor olması içlerinden birine bence çok etkileyiciydi. Çoğu insan için de yani hiç sporu tenisi takip etmeyen insanlar için bile içinde bir mesaj barındıran gerçekten bir şeyler bulabilecekleri bir vedaydı.
Senin düşündüğünü hani dedin ya spor tarihinde böyle bir veda var mı diye ben de düşündüm hatta biraz da böyle araştırdım da herhalde yok yani bu kadar özel bir veda ki o kadar büyük sporcular hem hemen hemen her spor dalında çok büyük sporcular veda etti ve işte çok şaşalı vedalar jübileler vesaire izledik ama Bu kadar etkileyicisi çok... Hiç hatırlamıyorum ben açıkçası ve çok uzun yıllar sonra bile mutlaka hatırlanacak ki Serena'nın vedası da aslında güzeldi. İşte Venus'e atfetti ve işte Venus olmasaydı Serena da olmayacaktı falan. O anlar da güzeldi mesela.
Bu çok extraydı gerçekten, çok etkileyiciydi. Hani şöyle bir şey var, bu aslında Federer'in planladığı bir veda değildi. Çünkü o muhtemelen işte bu Lever Cup'ı oynayacaktı, sonra Basel'de oynayacaktı ve sonrasında bir Wimbledon daha oynamayı planlıyordu diye düşünüyoruz. Çünkü bu sene Wimbledon'da seneye görüşürüz demişti.
Ama işte dizi daha fazla devam etmeyince birdenbire Lever Cup onun veda turnuvasına dönüşüverdi. Hani öncesinde belliydi zaten işte büyük dörtlünün orada olacağı, hani Federer, Nadal, Djokovic ve Murray'nin orada olacağı. Ama bu son anda dönüşen veda turnuvası çok da doğru bir veda oldu diye düşünüyorum. Gerçekten hani planlansa bu kadar güzel olmazdı denilen şeylerden biri oldu. Ya çok güzeldi. Çünkü bu herhangi bir rekabet de değil bu arada. Bu özellikle üç isim gelmiş geçmiş en iyisi olmak için bir rekabetin içindelerdi. Ortada bu kadar büyük bir şeyin olduğu bir rekabette bu kadar iyi dostluklar kurabilmek, böyle bir miras bırakabilmek belki de çok etkileyiciydi. O yüzden diyorum ben çok fazla paylaşım gördüm hiç sporla ilgilendiğini düşünmediğim insanlarda.
Bu da Federer'in etki derecesinin ne kadar büyük olduğunu biraz daha gösteriyor aslında. Yani sporun, tenisin sporun çok üstünde bir etki derecesine sahip Federer. Yani yine tenisin sporun içinde kalacaktır ama ondan çok daha fazlası olduğunu bence burada yine görmüş olduk. Peki sence en büyük erkek tenisçi mi tarihteki? Ya ben buna cevap veremiyorum gerçekten. Hani ben kendim bir Nadal takipçisiyim diyeyim. Ya evet sayılar tabii ki önemli. Bugün Rolex'in bir reklamı vardı işte Federer'in vedasıyla ilgili.
O şeyle başlıyor, en büyüğü nasıl ölçüyoruz diye bir soruyla başlıyor. Yani Federer'i düşündüğünüzde sayılar ne kadar önemli? Tabii ki evet, Federer'in bugünkü Federer olmasında kurduğu dominasyon ya da en çok slam kazanan erkek oyuncu olmuş olması önemli. Ama onu tanımlayan tek şey bu sayılar değil. O yüzden de o tarihin en iyisine nasıl karar vereceğiz bilmiyorum ama Federer biraz daha böyle işte o Michael Jordan'ın yarattığı ne bileyim hani sporu ileriye taşıyan, kendi sporunu çok fazla kişiye yayan ve ileri taşıyan figürlerden biri. O yüzden hep özel bir yeri olacak diyebilirim Federer'in. Bazı sporcular böyle markalarıyla da özdeşleşip kendileri isimleri üzerine bir marka yaratıyorlar ya The Last Dance'da da işte Jordan anlatırken bundan çok özellikle bahsedilmişti. Federer'de de böyle bir şey var sanırım değil mi? Yani büyük bir marka haline geliyor. Ya tabii ki Federer hani bahsettiğim gibi aslında tenisle ya da sporla çok ilgilenmeyen kişilerin bile Federer hakkında bir fikri vardır. Yani kafalarında bir imaj vardır. İşte nedir? Elegans kelimesi onun için çok kullanılır. Zarafet, dans eder gibi, bir sanatçı gibi. Ben de bir tane yazıda biraz fazla romantize etmiş gibi görünebilirim ama hakikaten öyle değil. Böyle tuvale fırça darbeleri vururmuş gibi. Tenisi o anlamda güzelleştiren ve farklılaştıran bir oyuncuydu. O yüzden hiç tenisle ilgisi olmayan, belki Grand Slam'dan Grand Slam'ı izleyen kişilerin bile aklında bir imajı vardır Federer'in. Bunun dışına baktığımızda her sene en çok kazanan sporcular listesi açıklanıyor.
Burada da gerçekten böyle çok fazla gelir getiren işte Güney Amerikalı boksörler, dövüşçüler var, Amerikan futbolu oynayan kişiler var. Ve bunların arasında her zaman Federer'in ismini de görürsünüz. tenis gibi ulaştığı kitle diğer o saydığım sporlar kadar yüksek olmayan bir sporda bir sporcunun bu listeye sürekli giriyor olması aslında Federer'in ne kadar bu anlamda bir marka olduğunu gösteriyor. Artık en son açıklanan listelerde kort dışı geliri 90 milyon dolara gelmişti. Yani zaten artık Federer öyle bir marka ki mesela Nike'la uzun süre işbirliği içindeydi ve sonra Nike'la işbirliği bittikten sonra Uniqlo'yla anlaştı. Sanırım 2018'de. Ve Uniqlo anlaşmasında herhangi bir emeklilik maddesi yok. 10 yıllık bir anlaşma yaptı Uniqlo'yla. Emekli olduktan sonra da bu anlaşma devam edecekti. Yani artık öyle bir marka, yani kortta olmasına gerek yok bir spor giyim markasıyla anlaşma yapıyor. Ama kortta olmasa da bu anlaşma devam ediyor. Bu bence FED'e nasıl büyük bir marka olduğunu gösteren önemli noktalardan bir tanesi.
Peki, genel bir soru sormak istiyorum. Rajiv Federer dediğimiz zaman çok uzun bir kariyerden bahsediyoruz aynı zamanda. Muhtemelen o tenise başladığı zamanlarda tenis muhtemelen başka türlü oynanıyordur. Onunla birlikte tenis de evrim geçirmiştir. Federer de tabii yakından takip ettiğin için ben biraz uzağım, çok bilemiyorum. Muhtemelen Federer'in oyun tarzı da değişmiştir. Genel böyle başlangıcından sonuna kadar bir Federer kariyer özeti yapsan neler dersin? Federer dediğin gibi çok uzun süre, yani 24 yıllık bir kariyerden bahsediyoruz. Biz hani şu an 30'lu yaşlarının başında olanlar, Federer'i bir yerden yakaladık diyebilirim tenisle ilgilenenler. Ben o 24 yılın 20 yılına herhalde tanıklık etmişimdir. Ve o zaman baktığınızda hani Federer ilk işte ortaya çıktığında konuşulmaya başladığında farklı isimler vardı, bambaşka isimler vardı teniste. İşte Agassi'ler, Sempras'lar, Andy Roddick'ler, Marat Safin'ler vardı. Ve oradan sıyrılan genç bir oyuncu olarak çıkmıştı Federer.
Oyuna neler kattı dersem işte bu zarafeti, bu çok çabasız gibi görünen bir oyun stili var Feder'in. Tabii ki çabasız değil yani tenis böyle bir oyun değil çünkü ama o yaptığı her şeyi çok kolaymış gibi gösteren bir oyun stiline sahip. Gelişimi de tabii ki yani çok genç bir oyuncu 19-20 yaşlarında. çıktığı için tabii ki de bir gelişimi gösterdi. Bekend'i eleştiriliyordu, o Bekend'ini geliştirdi. Zaten tek el Bekend oynayan az sayıda oyuncudan biri ve onu olabildiğince mükemmele yaklaştırdı diyebilirim. Rafael Nadal bu Lever Cup'ta Federer'i tanıtırken şey demişti, yani mükemmelliğin bir tanımı varsa bu odur demişti. Gerçekten yıllar içinde oyununu o mükemmelliğe taşıdı. Zaten dediğim gibi yani izlemesi çok keyif veren bir oyunu var.
Çok başka bir şey ya. Onu izlemek böyle bir sanatsal gösteriyi izlemek gibi. Oyun da yıllar içinde buraya doğru evirdi diyebilirim. Ve onu örnek alan, onunla tenise başlayıp, onunla profesyonel tenisçi olmaya karar veren çok fazla oyuncu var. Bu Lever Cup'ta da bunu duyduk. İşte Berettin de aynı şeyi söyledi. Çiçipas da aynı şeyi söyledi. Felix aynı şeyi söyledi. Çok büyük bir miras bırakıyor diyebilirim bu anlamda.
Az önce söylediğin çok zor şeyleri çok kolaymış, basitmiş gibi gösteriyor cümlen bana Johan Cruyff'u hatırlattı. Futbolda da biraz o bu şekilde özdeşleştirdi ve onu da sanatçı kişiliği öne çıkardı. Herhalde makbul olan bu basitmiş gibi gösterebilmekte bir sanatçılık yatıyor. Şimdi ben az önce bahsettiğin isimlerden Pete Sampras ve Agassi dönemlerinde tenisi çok daha yoğun bir şekilde izliyordum ve işte Sampras'ın aşırı güçlü servislerine hayrandım ama Agassi'nin oyun zekası da çok etkileyiciydi. Sen onun oyun tarzını nasıl tanımlarsın? Herhalde Agassi'nin zekasına biraz daha yakındır diye tahmin ediyorum ama senden alayım. Ya şöyle dediğim gibi biraz zarafete dayalı bir oyunu var ve kolay gibi gösteriyor ama aslında atak bir oyunda oynuyordu Federer.
Yani hem zekasını kullanıp hem oyunu iyi görüp okuyup hem taktiksel anlamda iyi kararlar verip hem de Yani şeyi denemiş mesela, bir röportajında onu da söylüyor. Hani ben çok güçlü mü vurmalıyım ya da çok böyle vururken işte bağırmalı mıyım? Gerçekten çabaladığımı göstermek için. Ben bunu denedim ama bu ben değilim diyor. Yani o kendi halini korumak, kendi olduğu kişiyi korumak ve bunu 24 yıl boyunca yapabilmek ve bu şekilde en ileriden biri olmaya yükselmek Feder'in özeti gibi diyebiliriz aslında.
Çok teşekkür ediyorum Elif. Ben teşekkür ederim. Ağzına sağlık. Katıldığın için çok sağ ol. İlerleyen bölümlerde de yine tenis gündemimiz olduğunda seni bağlamak isteriz açıkçası. Çok memnun olurum. Teşekkür ederim. Elif'e
çok teşekkürler. Gelecek hafta Kadınlar Volleybolu'nu da yine konunun uzmanıyla birlikte konuşuruz. Dinlediğiniz için çok teşekkürler. Gelecek hafta görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.