
3.268 kelime · ~16 dk okuma
Son yıllarda coğrafya kaderdir ifadesini çok sık duyuyoruz. İbni Haldun'un bu sözü genellikle coğrafyanın içinden bir gözleme anlatıyor. İçinde yaşadığımız topraklardan dışarıya bakıyoruz ve halimizi anlatmak için coğrafya kaderdir diyoruz. Bu ifadeye biraz da mutsuzluk duygusu yüklüyoruz sanırım. Bir serzeniş, bir sitem var bu ifadede, coğrafya kaderdir ifadesinde.
Fakat bugün daha farklı bir metot izleyelim. Türkiye'nin coğrafyasından yola çıkarak nereli olduğumuzu konuşalım. Coğrafya kaderdir de bizim kaderimiz nedir? Batının en doğudaki ülkesi miyiz yoksa doğunun en batıdaki ülkesi mi?
Ne alaka demeyin. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 15-16 Eylül'de Şangay İşbirliği Örgütü'nün toplantısına katıldı. Oradan da New York'a, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'na gitti. Dünyada yaşanan bloklaşma ortadayken, Doğu bloğunun merkezinden Batı bloğunun merkezine gitmek gibi. Az şey değil bu. Şangay İşbirliği Örgütü'nün Başkanlar Konseyine katılan ilk NATO üyesi ülke Türkiye olurken, Batı'dan kopuyor muyuz soruları da beraberinde geldi.
Bu soruları biz zaten doğuluyuz ifadeleri takip etti. Bir ülke kimlik bunalımı yaşarken Rusya, Ukrayna'ya dönük müdahalesini özel askeri harekat statüsünden savaş statüsüne çıkardı ve kısmi seferberlik ilan etti. Biz mekanı, yani coğrafyamızı tartışırken bu sefer de zaman bize oyununu oynadı ve karar ver dedi. Doğulu musunuz, batılı mısınız? Sahi nereliyiz? Hadi haber akışını aktarırken bu soruyu da cevaplayalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsınız başlayalım.
Şimdi madem doğulu muyuz batılı mıyız diye bir büyük soru sorduk, o halde müsaadenizle biraz modern tarihimizin derinliklerine ilerleyelim. 19. yüzyılımıza. Genelde atlanır ama bizim 19. yüzyıl düşünce dünyamız pek zengin. 3. Selim ya da tam olarak 2. Mahmut'la başlayan batıllaşma yolculuğumuz, orijinal kişiliğiyle dikkat çeken 19. ve 20. yüzyıl düşünürlerimizden Sakallı Celal'in de ilgisini çekiyor ve tarihe şu notu düşüyor.
Bu ülkenin aydınları, doğuya giden gemide batıya koşan tayfalardır. Fakat Sakallı Celal, ben dahil diye devam ediyor sözlerine. Yani kendisini de içine katıyor. Burada bazı sorulara not düşülebilir. Türkiye doğuluydu da zorlamayla mı batılılaşıyordu? Yoksa zaten batılıydı da aslına mı dönüyordu? Veya Sakallı Celal haklı da olabilir. Aslen doğuluyduk da batılılaşmak gereğini mi duymuştuk?
Bu sorular bundan 100-150 yıl önce aydınlarımızın kafasını bir hayli meşgul etti. Görünen o ki, aradan bir asırdan fazla zaman geçtikten sonra yeniden bu soruyla meşgulüz. Neleriyiz biz? Evet, uyruğu olduğumuz devlet Türkiye Cumhuriyeti, hatta ondan önce Osmanlı Devleti, son 200 yıldır yüzünü batıya dönmüş durumda. Peki ya bizler? Bu devletin uyrukları, yurttaşları, halk?
Bu toprakların insanları batılı mı doğulu mu? Devletimiz yüzünü batıya döndü de yurttaşlar aynı durumda mı? Aslında bu soru bizim tarihimiz düşünüldüğünde pek yeni bir soru değil. Ama bu tartışma son zamanlarda yeniden alevlendi denebilir. Halbuki 150 yıllık bir geçmişi var bu sorunun dedik. 19. yüzyıl İstanbul'a gittiğinizde şöyle bir tabloyla karşılaşıyorsunuz. Balkanlardan, Rumeli'den yani Batı'dan Doğu'ya İstanbul'a göç eden yüz binlerce aç bir ilaç Müslüman Türk görüyorsunuz. Kavimler göçünden bu yana batıya doğru yayılan Türkler, tarihin bu kritik döneminde rotalarını tersine çevirmiş. Bu sefer doğudan batıya göç etmeye başlamışlar, anayurda doğru. Osmanlı ordusu Rumeli'yi terk ediyor, Müslüman Türkler de ordunun peşinden Anadolu'ya sığınıyor.
Balkanlardaki acı dolu yıllar Osmanlı aydınını bir kimlik arayışına itiyor. Bu zamana kadar Osmanlı tebaası denen Bulgarlar, Yunanlar kendi devletlerini kuruyor ve Müslüman Türkler de İstanbul'a sığmaya başlıyor. O halde Osmanlıyız demenin anlamı kalmamaya başlıyor. Balkanlarda yaşayan Türkler böylece Fransız devriminin eşitlik, özgürlük, kardeşlik fikrinden daha sert etkilenmeye başlıyor.
Devrimcilerin kalesi ise acı dolu Selanik. Acılarla dolu Balkan göçü, geriye Rumeli türkülerini bıraktı. Selanik, Selanik, viran olasın, taşını topracığını seller alsın. Yüzyıllardır batıya göç etmiş bir halk, ilk kez doğuya göç etmeye zorlanmıştı. Peki bu tersine göç nereye kadar sürecekti?
Anadolu'dan da gitmek var mıydı? İşte 100 yıl önce bu koşullar altında alevlenen tartışmalarda bir kısmımız, yerimiz yurdumuz Orta Asya'dır dedi, Turancı oldu. Kimimiz gözünü Hicaz'a, Mekke ve Medine'ye dikti, Ümmetçi oldu. Osmanlı olmadığımız belliydi de, Türk müydük, Müslüman mı, hangisi ön plandaydı? Bu kimlik bunalımını aşabilmek büyük meseleydi ve ancak Cumhuriyet devrinde bu bunalımdan çıkabildik. Cumhuriyetçiler, 2. Mahmut'tan beri süregelen batılılaşma yolculuğuna devam etme kararını verdi. Batı medeniyetine uyumlu bir toplumsal yapı. Atatürk'ün ifadesiyle yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet. Bunları başarabilmek için arasız devrimler.
Bu devrimlerin felsefesi olarak aydınlanma. Monarşinin ve dinin tahakkümünden bağımsız bir sosyal düzen. Bunların tümü açık, apaçık ki batı medeniyetinin icatlarıydı. İşte coğrafi konumumuz böylece netleşti. Batının en doğudaki ülkesi. Yeni Türkiye.
Fakat bir batı var, bir de batıdan içeri bir başka batı. Bir yandan aydınlanma felsefesinin mucidi, bir yandan da emperyalizmin kalesi. İkinci Dünya Savaşı, batının kendi içindeki son paylaşım savaşıydı ve 1945'te sona erdi. Beraberinde başlayan Soğuk Savaş, emperyalist batıyı tek çatı altında toplayan uluslararası örgütleri de dünyaya getirdi. Yeni bir emperyalist bakış açısı geliştirdiler. Ekonomik entegrasyon 1947'de kurulan IMF ve Dünya Bankası ile başladı. Ardından askeri entegrasyon Kuzey Atlantik Paktı yani NATO devreye girdi. Batının liderliği de değişti. Artık lokomotif Avrupa'da değil, ABD'deydi. Peki ya Türkiye?
Amerika, Amerika, Türkler dünya tuttukça. Batıllaşma yolculuğunda Batı'nın bu kurumlarına dahil olmak var mıydı? Başlangıçta dikkatli fakat ardından plansız ve özensiz biçimde ilişki kurulmaya başlandı bu uluslararası kuruluşlarla. Bu tarihler itibariyle yani 1960'lara kadar en sağından en soluna Batıllaşma yolculuğuna toplumsal kesimlerden sert bir tepki gelişmedi hatta benimsendi. Ancak Amerika'nın Türkiye'deki varlığı 1960'lı yıllardan itibaren can sıkmaya başlamıştı.
10 yıl önce radyolarda Celal İnce'nin Amerika Amerika şarkısını dinleyen çocuklar 1968'in yazında Yankee Go Home diye sloganlar atmaya başladı. Devrimci gençlik doğulu muydu ya da Türkiye solu doğulu muydu? Bunu demek çok zordur. Türkiye solu batılı bir hareketti. Emperyalizme karşı olmak bir çelişki oluşturmuyordu. Aydınlanma felsefesini benimsiyorlardı. Fakat batının sömürgeci kurumlarına mesafelilerdi. Bakmayın bugün solun kafasındaki karışıklığa.
12 Eylül'den sonra solcularımızın çoğu Asya'ya değil, hatta Sovyetlere bile değil, Avrupa'ya göç etti. Ne desek diyelim, 20. asırda insanlık medeniyetinin ağırlık merkezinin Avrupa olduğu açıktı. Solcu şair Adnan Yücel de Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek şiirinde 12 Eylül'den sonra Türkiye'de kalıp darbeye direnen devrimcilere metiyeler düzer. Avrupa'ya göçenlere de atıf yapar.
Birce gelirken teslim bayrakları, teslim bayrakları Üçmelerle tozarken Avrupa yolları Türkiye Solu'nun batılı bir hareket olmasına karşılık, Batı'nın sömürgeci kurumlarına karşı mesafeli zihni, anti-sol blokta tam simetrik karşılığını bulur. Anti-sol blok, yani İslamcılar ve o yıllarda İslamcılarla dirsek temasındaki ülkücü milliyetçiler, Batı'nın aydınlanma felsefesine mesafeli olmakla birlikte, Batı'nın uluslararası kurumlarını, devletlerini benimsiyorlardı. Mesela İslamcıların büyük şairi Necip Fazıl tam bir batı düşmanıydı. Doğulu olduğumuzu düşünüyordu. Hatta çıkardığı derginin adı da Büyük Doğu'ydu. Türkiye solun tam tersi yani. Ancak yine solun tam tersine yükselen devrimci işçi ve gençlik hareketlerinin karşısında batının kurumlarına da ihtiyaç olduğunu düşünüyordu. 17 Temmuz 1959 tarihli Büyük Doğu dergisinde şöyle yazıyordu Necip Fazıl. Amerikan politikasını korumakla mükellefiz.
Amerikan siyasetini tutmak birinci yol. Amerika'dan nazlı bir sevgili muamelesi görmek biricik dikkatimiz olmalı. Bu haliyle İslamcılık orijinal bir hatta oturdu 1960'lar ve 70'lerde. Batıyı kötülerken akla gelen Avrupa oldu. Onlar ahlaksız, Avrupalı gibi ahlaksız olmayalım vs.
Ama Batı'yı överken, kötülerken değil, överken akla gelen ABD olmaya başladı. Batı karşıtlığı sosyal hayatta Batılı ya da Avrupalı değerlerin tasfiyesi anlamına geliyordu. Fakat güç mücadelesinde Batı'yla ya da ABD ile girift ilişkiler. İslamcı metinlerde de Avrupa ve ABD farklı bağlamlarda ele alınır. Yani biz batı diyoruz da bu batı deyince Avrupa'yı ayrı, ABD'yi ayrı değerlendirmek gerekir belki de. Her ikisi de batıdır ama Avrupa sosyal hayatı ve kültürü Amerika komünizme karşı verilen mücadeleyi temsil eder.
İslamcılar da bir emperyalizm okuması yapıyordu ama onların emperyalizm yorumu daha çok kültür emperyalizmi çerçevesindeydi. Dikkat kesildikleri konu Hristiyanlaşmamak, kültürü muhafaza etmekti. Necmi Ettin Erbakan'ın 1979'daki bir konuşmasına gidelim. Birbiriyle çarpışıyoruz. Bu çarpışma bugünün çarpışması değildir, bu asırlardan beri gelen temeldeki çarpışmadır.
Yüzyıllardan beri bizim memleketimizde bu çarpışma oluyor. Niçin? Çünkü bası kültür emperyalizmi yoluyla gelip bize tesir etmek istemiş. Birtakım evlatlarımızı eğitim yolunda vesaireyle aldatmış. Kaldığımız yeri unutmayın. Burada kısa bir ara döndüğümüzde devam edeceğiz.
Şimdi yine 70'lere daldın, niye bu kadar daldın diye sorabilirsiniz. Çünkü bugünkü siyasal kamplaşmanın izlerini 70'lerde aramak yanlış olmaz. Bugün Türkiye'nin siyasal yelpazesini oluşturan partilerin tüm genel başkanlarını bir düşünün. Gençlik yıllarını hangi yıllarda yaşadılar? Evet, 70'lerde. O iklimde fikirleri oluştu, o iklimde militanlaştılar, o iklimde kavga ettiler, siyasete atıldılar. Bugünse Türkiye'ye yön veriyorlar. 70'lerden bu yana Türkiye'nin siyasal akımları inişi çıkışlı grafikler takip etti. Merkez sağ bir büyüdü bir küçüldü. 90'larda parçalı bir yapıya büründü. Merkez sol ise 70'lerde yekpare biçimde durdu. Yükselen sol hareketi karşısına aldı ama 80'ler ve 90'larda yeni paradigmaya direnemedi.
Ülkücüler ne büyüdü ne köçüldü. Pozisyonlarını korudular. Ama İslamcılar 70'li yıllardan bu yana sürekli büyüyen bir hareket olarak kayda geçti. 12 Eylül de rüzgarlarını rüzgar kattı, bunu da söyleyelim. O kadar ki müesses nizamın bir parçası olarak başladıkları siyasi yolculuklarına müesses nizamın tamamını ele geçirerek devam ettiler. Başka bir millet tanımı yaptılar ve o millet tanımının ta kendisi oldular.
Kardeşlerim, Üstat Necip Fazıl diyor ya, öz yurdun da garipsin, öz vatanın da parya. Bakın burada bir şey söyleyeceğim. Üstat Necip Fazıl'ın dilimizden hiç düşmeyen bu anlamlı dizesinden garip ya da parya kelimelerini değil, öz yurt ve öz vatan kelimelerini öne çıkaracağım. Üstadın da söylemeye çalıştığı işte budur. Burası bizim öz yurdumuzdur. Burası bizim öz vatanımızdır. Biz bu milletin fertleriyiz. Biz bu milletin tek kendisiyiz. Şimdi bu kadar lafı niye ettik? Şu yüzden. Son bir haftadır doğulu muyuz yoksa batılı mıyız diye tartışmalar yaşanıyor. Nedeni de şu. Erdoğan 15-16 Eylül'de Özbekistan'ın Semerkand kendinde Şangay İşbirliği Örgütü zirvesindeydi.
Rusya, Ukrayna savaşıyla netleşen bloklaşmada Doğu bloğunun yükselen örgütü bu örgüt. Bir NATO üyesi olarak ilk kez bu örgütün Başkanlar Konseyi'ne katıldı Türkiye. Özbekistan'ın Semerkamp kentinde gerçekleşen bu zirvedeki konuşmasında da bizim bu bölümdeki ana odak konumuza ilham verdi Erdoğan. Türkiye dedi, hem batının en doğudaki ülkesi hem de doğunun en batıdaki ülkesi. Tabii bunu Asya-Avrupa diye söylüyor.
Türkiye, en batıdaki Asyalı, en doğudaki Avrupalı olarak müstesna bir konuma sahiptir. Asya'yla binlerce yıla sarih, beşeri, kültürel ve siyasi bağlarımız bulunuyor. 2019 yılında ilan ettiğimiz yeniden Asya girişimimizle, atayurdumuz Asya'yla ilişkilerimizi her alanda güçlendirmeye çalışıyoruz. Türkiye 200 yıldır yüzünü batıya dönmüş bir ülke olarak artık Asya'ya mı açılıyordu? Aslında bu tartışma yeni bir tartışma değil. Batı ve Doğu Büluğu arasında süregelen Soğuk Savaş'ın bitmesiyle Doğu Büluğu da kapitalist üretim ilişkilerinin içine girdi, eskiden sosyalistlerdi biliyorsunuz. Hele ki 2000'li yıllarda Asya Mucizesi adı verilen büyüme grafikleri Uzak Asya'ya ilgi odağı yaptı.
Tüm batı ekonomilerinin Asya'ya ilgisi arttı. Türkiye'de de bu bağlamda Asya'yla ticari ilişkiler derinleşti. Hatta bu değişime eksen kayması diyen yorumcuların karşısında değer merkezli realist dış politika savunmasını yaptılar AKP'liler. Yani eksen kayması falan yoktu. Buna göre kürenin değer yaratma eğilimi doğuya kayıyor, çıkarlarımız gereği doğuyla ticari ilişkilerimizi derinleştirmek durumundaydık. Buna da TÜSİAD'ın 2000'li yılların sonundaki başkanı Ümit Boyner de katılıyordu.
O dönem büyük ölçüde liberal çevrelerde bu hikayeyi satın almıştı. Kürede değer yaratma eğilimi doğuya kayıyordu. 10 defa okudum bu kızcağızın. Ne dediğini anlayamadım. Ben iktisatçıyım, profesörüyüm. Kürede değer yaratma eğilimi doğuya kayıyor, ekonomik bilimler olarak döküldü.
Fakat başta da belirttiğimiz gibi Doğu deyince de Batı deyince de tek bir şey anlamamalıyız. Meseleye yalnızca ekonomik açıdan da yaklaşamayız. Türkiye, 2010'lu yıllardan itibaren bir trade state değil bir security state haline geldi. Ticaret devletinden güvenlik devletine dönüştü. Bu haliyle Doğu ile kurulan ilişkiler 2000'li yıllardakinden çok daha farklı yorumlanmaya muhtaç. Yani sadece ekonomik olarak bakanamayız. Artık ekonomik aktivite Doğu'da daha güçlü diyerek işin içinden çıkamayız. Başta da söyledik, İslamcılar sosyal kültürel anlamda batılı değildi. Fakat soğuk savaş koşullarında anti-sol blok içerisinde olduklarından batının emperyalist küresel kurumlarını müdafaa ediyorlardı. Fakat yine daha önce dediğimiz gibi soğuk savaş bitmiş, dahası İslamcılar da müesses nizamın tamamını kontrol edebilecek güce ulaşmıştı.
Üstelik nizamı tehdit eden bir sol harekette bulunmuyor artık. Bu haliyle nesnel olarak İslamcıların batıyla kurdukları ilişkinin dayanakları eskisi kadar güçlü değil. Fakat yine de batıyla İslamcılar arasında bir ilişki tümüyle kopmuştur da diyemeyiz ama inceldiği ortada. Mesela 15-16 Eylül'de Samarkand'ta olan Erdoğan oradan ABD'ye New York'a uçuyor. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu görüşmelerine gidiyor. Fakat belli ki biraz erken gidiyor. Hemen hemen tüm liderler Kraliçe Elizabeth'in cenazesi için Londra'da olduğu için Erdoğan'a da Central Park'ta yürüyüş yapmak düşüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan Central Park'ta bir yürüyüş yaptı. Ayağının tozuyla New York'a iner inmez. Ve işte oradan ilginç bir kare. Central Park'ta sigara uyarısı. Cumhurbaşkanı Erdoğan yürüyüş yaptığı sırada birçok kişiyle sohbet ederek fotoğraf çektirdi. Sigara içerken gördüğü bir Amerikalı'dan da
Sigarayı bırakmasını istedi. Erdoğan bir yabancı devletin en önemli kentinde parkta yürüyüş yapıyor. Bu esnada dünya liderleri Kraliçe Elizabeth'in cenaze törenini takip etmek için Londra'da bulunuyorlar. Semerkant'ta işte dünya lideri olarak pazarlanabilen fotoğraflar Central Park'ta suya düşüyor. Yalnız bir lider. Öylece parkta oyalanıyor.
Derken belli ki Erdoğan'ın iletişim ajansı duruma müdahale olmak için bir plan yapıyor. Birdenbire Central Park'ta Erdoğan'ı durdurup tahıl koridoru için kendisine teşekkür eden Amerikalılar belirlemeye başlıyor. Neyse bu boş meseleleri geçelim. Sosyal medyada önümüzde bunlar konuyor ama işte. Fakat arka planı sorgulayamıyoruz. Arka plana biz ulaklanalım. Samarkand'dan New York'a, doğudan batıya. Batıda aradığını bulabilmiş miydi Erdoğan ya da doğuda ne arıyordu?
Şangay İşbirliği Örgütü'ne bakmak lazım o zaman. Şangay İşbirliği Örgütü ne tam bir ekonomi, ne tam bir askeri birlik. Bu örgütün üyelerinin büyük çoğu otoriter iktidarlarca yönetiliyor. Bu yüzden aralarındaki ilişkiler de öngörülmezliklere, sürprizlere açık. Yani liderin çok baskın olduğu kurumların değil, liderin çok baskın olduğu ülkeler.
Erdoğan'ın da Doğu'da ne aradığı ve aradığı şeyin Şangay'da olup olmadığı Ömer Taş bunların ilgisini çekmiş. Medyascope'a şöyle bir demeç vermiş. Son derece önemli ve sembolik önemi çok ciddi bunun çünkü orada Çin'le görüşüyor, Rusya'yla görüşüyor, Hindistan'la aynı masada ama Batı'ya geliyor, New York'a geliyor Biden'la görüşemiyor. Ne oluyor? Dolayısıyla Türkiye doğuda yükselen bir güç ama batıda düşen bir ülke yani batıdaki önemi profili azalan bir ülke gibi algılanıyor. Dolayısıyla Türkiye bir şekilde bunu kompansa etmek zorunda. Yani asıl zaten yükselen güçler doğuda. Amerika'nın zaten gücü ortada, Amerika düşüyor. Avrupa Birliği zaten o kadar önemli değil ama bizim yükselen Doğu'yla beraber olmamız çok önemli. Bunun sembolizmini taşıyor Şangay. Ama içi boş bir sembolizm çünkü Şangay'ın bir ordusu yok. Rusya'ya baktığımızda Rusya ve Çin tamam bir stratejik ortaklıktan bahsediyorlar ama
Şu anda Rusya, Ukrayna'da son derece zorlanıyor durumda. Çin ordusu gelip Rusya'ya yardım ediyor mu? Çin'in Rusya'ya çok ciddi bir askeri, teknolojik yardım ettiğini görebiliyor muyuz? Hayır. Hindistan gelip Çin'le veya Rusya'yla bir stratejik anlaşma imzalayabiliyor mu? Çin'le Hindistan arasında sınırda daha iki yıl önce çok ciddi çatışmalar oldu Himalaya'da. 20 tane Hintli asker öldürüldü.
Kim tarafından? Çinliler tarafından. Çin ile Hindistan arasında ciddi bir sınır sorunu var. Rusya, Hindistan tarafından Şangay'da uyarıldı. Modi, Hindistan'ın başbakanı, Putin'e dedi ki Ukrayna'da yaptığınız şey yanlış. Bunu bir an evvel bitirin dedi Modi. Yani bu Şangay dediğimiz örgütün içinde henüz Hindistan, Çin ve Rusya daha beraber hareket edemiyorlar bile tam olarak. Bir ordu yok.
Onu bırak, ekonomik işbirliği de yok tam olarak. Yani bir serbest ticaret anlaşması da yok. Dolayısıyla Türkiye bunun içinde olmuş, gözlemci olarak olmuş veya ne bileyim başka bir konumda olmuş çok önemli değil. Bunun içine tam olarak üye olsa bile İran'ın olduğu gibi bu Türkiye açısından büyük bir kazanım olmaz. Yani bakın doğudaki yerimiz ne kadar önemli denecek bir şey değil çünkü Şangay'ın öyle bir anlamı ağırlığı yok. Demek ki Türkiye doğuda ne bir askeri ne de ekonomik bir işbirliği arıyor. Zaten arasa da bunu bulabilmesi mümkün görünmüyor. O halde nedeni başka bir yerde aramak gerekir. Aslında mesele Biden'ın seçilmesiyle beraber keskinlik kazanıyor. Bakın şunları atlamamak gerekir. Biden 3 Kasım 2020'de ABD Başkanı oldu ama Erdoğan'la ilk kez 23 Nisan 2021'de görüştü. Yani 6 ay sonra. O da telefonla. Konuşmanın bağlamı ise Biden'ın Erdoğan'a Ermeni soykırmının tanıyacağını söylemesiydi. Amerika'nın değil ama
Erdoğan ile Biden'ın arası hep açık oldu. Burada mesafeyi kısaltmaya çalışan taraf Erdoğan iken, mesafeyi koyan taraf Biden'dı. Yeniden Amerika'ya, Central Park'a, orada bir başına bıraktığımız Erdoğan'a dönelim. Bir New York seyahatinden daha eli boş dönüyordu Erdoğan. Biden'la yine görüşememişti.
Bakın, Shanghai zirvesine katılan ilk NATO ülkesinin cumhurbaşkanısınız. Yani bir önem arz ediyorsunuz. Buradan kalkıp ABD'ye gidiyorsunuz ve ABD'nin başkanıyla ayaküstü bile doğru düzgün görüşemiyorsunuz. Bunun tersini hayal edin. Biden'ın Türkiye'ye geldiğini, İstanbul'da Maşka Parkı'nda falan dolaşıp gerisin geri geri döndüğünü düşünün. Bu soru Erdoğan'a da soruldu. Tepkisini iktidar medyası köpürttü, esprili yanıt falan dediler. Ben espriyi anlayamadım, bir dinleyelim. Biden ile görüşecek misiniz?
O Biden bende Erdoğan. Şimdi Erdoğan bu açıklamadan sonra New York'taki Türk Evi binasına gidiyor ve orada gazetecilerin sorularını yanıtlıyor. Biden'le görüşecek misiniz sorusu orada tekrar soruluyor. Erdoğan bu sefer biraz daha detaylı bir cevap veriyor. Diyor ki, biz şu anda F-16'ı satın almakla ilgileniyoruz. Sayın Biden'la bu konuda olumlu görüşmeler yapmıştık.
Burada cumhuriyetçi senatörlerle de bazı görüşmeler yaptım. Bakanımız Hulusi Akar da muhatabıyla görüşmelerini yürütüyor. Sayın Biden'la resepsiyonda geniş bir görüşme fırsatı bulamadık. Daha sonra telefon diplomasisiyle belki bu konulara görüşme imkanımız olur. Ama Milli Savunma Bakanımız, dışişleri bakanımızın yapacakları görüşmelerle süreci takip edeceğiz. Görüşmeler şu anda olumlu istikamette ilerliyor." diyor.
Türkiye'den kalkıp ABD'ye gidiyorsunuz ama ABD başkanı size 20-30 dakika ayıramıyor. Üstelik İsviçre ve Finlandiya'nın NATO üyeliğine verdiğiniz destek karşılığında F-16 aldığınız söyleniyordu, o da patlıyor. Erdoğan'ı savunan isimler bu tabloya bakıp, Erdoğan'ın Batı ile Doğu arasında denge siyaseti yürüttüğünü söylüyorlar. Hatta buradan hareketle 2. Abdülhamit'e vurgu yapıyorlar. Acaba bu doğru mu? Yoksa Erdoğan, Artık Batı bloğu tarafından da doğulu olarak görüldüğü için mi böyle konumlanıyor? Dikkat buyurun. Batı Erdoğan'ı dışlıyor, Erdoğan'ı devirmek istiyor demiyorum. Batının gözünde Türkiye artık doğulu bir ülke olarak kodlanıyor olabilir mi? Sorduğum soru bu. Batı bu tablodan çok da rahatsız olmayabilir. Ruşen Çakır da medyaskopta bu konuda Erdoğan Batı'nın gözünde bir öteki ama Türkiye'ye yakışan bir öteki yorumunu yapmış. Erdoğan'ı sevmiyorlar ama Erdoğan'a alıştılar.
Onunla nasıl iş yapılabileceğini 3'e aşağı 5'e yukarı kestirebiliyorlar. Bu zor oluyor bazen. Bazen canları sıkılıyor. Değişik şekillerde tepkilerini dile getirmeye ihtiyacı hissediyorlar ki bunu en çok yapan Emmanuel Macron biliyorsunuz Fransa Başkanı. Ama aynı zamanda Macron Erdoğan'la da Petro konuda
Anlaşabiliyor ama her vesileyle en son Cezayir'e gittiğinde bunu yaptı. Ya da Putin'le ilişki kurmak istediği zaman da sadece Erdoğan'a mı bırakacağız Putin'le teması diyebildi. Onun gözünde Erdoğan hep öteki ama aynı zamanda da Türkiye'ye yakışan bir öteki gibi görüyorlar. Dinleyicilerin bir kısmı Batı'nın Erdoğan'ı devirmek istediğini ya da muhalefeti desteklediğini düşünüyor olabilir. Bu yoruma şüpheyle yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye, Batı'nın gözünde doğulu bir ülke. Hatta şöyle diyelim, bu zamana kadar Batılı olduğunu iddia eden doğulu bir ülke desek daha doğru olur. Ama artık görünen o ki, Batılı olduğunu da iddia etmiyor Türkiye.
Batı'nın gözünden bu tablo neden olumsuz olsun ki? Ne âlâ. Tam da düşündüğümüz gibi düşünüyor Türkiye. Batılı olduğu iddiası artık yok. Zaten doğuluydu ve doğulu olduklarını da kabul ediyorlar. Öte yandan, Batı'yla çıkar ilişkilerine de devam ediyor. Ee, ne güzel işte.
Üstelik Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Erdoğan'la da 20 yıldır iyi kötü oturmuş bir ilişkimiz var. Yeni gelecek Cumhurbaşkanı ile ne tip bir ilişki kurulacağı da belli değil. O yüzden Erdoğan seçeneği Batı için o kadar kötü olmayabilir. Fakat işlerin de kızıştığını söylemek lazım. Çünkü bu zamana kadar Ukrayna müdahalesini özel askeri harekat statüsünde kavrayan Putin artık bunun bir savaş olduğunu kavramış durumda.
Yani Doğu ile Batı arasında mekik dokunmak eskisinden zor olacak çünkü Putin ülkesinde bir kısmi seferberlik ilan etti Ukrayna savaşı için. Mesela ne gibi gerginlikler? Belki duymuşsunuzdur, Rusya Swift sisteminin alternatifi olarak kendi bankacılık sistemi için bir mir sistemi dizayn etmişti. Ta 2017 yılında.
Ukrayna Savaşı'nın patlak vermesiyle bizde de üçü kamu bankası olmak üzere beş banka mir sistemine dahil olmuştu. Geçtiğimiz hafta ne oldu biliyor musunuz? ABD'den gelen tehditler üzerine sistemdeki iki özel banka, İş Bankası ve Deniz Bank sistemden çıktılar. Kamu bankaları isinse görüşmeler sürüyor.
Türkiye'de de bankalar bunun için entegre olmuşlardı. Fakat Amerikan Hazine Bakanlığı'ndan Hazine Bakan Yardımcısı Adeyemo'nun tehdit niteliğindeki mektuplarına maruz kaldı. Hem bankacılık sektörü hem de özel sektör. Ve nihayetinde bu mir sisteminden iki özel banka çıktı demiştik. İş Bankası, Deniz Bank. Fakat kamu bankaları bunun içinde. Yani doğulu muyuz, batılı mıyız sorusuna Türkiye'nin piyasası da bir cevap vermiş görünüyor.
Bizdeki sermaye sınıfının içinde büyüyüp olgunlaştığı batı kapitalizminden yana tavır koyduğu ortada. Batı karşılığı Türkiye'de sığ biçimde ele alınıyor. Anti-emperyist olmak ile batı karşılığı olmak, batılı değerlere karşı olmak eş değer kabul ediliyor. Fakat Türkiye için batılı sömürgeci kurumlar değil belki ama değerler, batılı değerler zannettiğimizden çok daha önemli olabilir. Diyerek bitirelim. Tren Topi'yi Podbe Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar batının sizi kıskandığı günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.