
2.309 kelime · ~12 dk okuma
Herkese merhaba. Seçimler yaklaşıyor. Fakat bu seçimlerde katılırsınız herhalde. Başrol ekonomi. Gidiş hattı ortada. Enflasyon yüzde 80'nin üzerine çıkmış durumda. İşsizlik yüzde 10 seviyesinde. Dolar kuruyu 18 liranın üzerinde seyrediyor. Kime sorsanız ekonomiden şikayetçi. Hele ki sabit ücretli kesimler. Buna karşılık 20 yıllık iktidar, ekonomiye ilişkin bir başarı hikayesini de anlatmak zorunda.
Bu noktada kriz yılı olan 2001'le karşılaştırma yapmak oldukça işlevsel. Hele ki rakamlar konuşulduğunda konuşmaların ikna gücü artıyor. Sürekli anlatıldığı için hatırlarsınız, kişi başına düşen milli gelir 2002'de 3500 dolardı. Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Tayyip Erdoğan da buradan hareketle kişi başına düşen milli gelir verilerini paylaşınca konu gündeme yeniden oturdu.
Erdoğan 3 Eylül'de partisinin İstanbul İl Danışma Kongresi'nde konuşurken, şu anda kişi başına milli gelir 9500 dolara dayandı dedi. Şu anda kişi başına milli gelir 9500 dolara dayandı. E süper. 3500 dolardan 9500 dolara çıkan kişi başına milli gelir. Büyük başarı değil mi? Hadi gelin bu bölümde enteresan bir soruya cevap arayalım. Soru şu. Son 20 yılda gerçekten zenginleştik mi? Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Tayyip Erdoğan'ın ekonomi konusunda en değer verdiği veri, büyüme verileri. Çalışma koşulları, bölgesel ve kişisel gelir dağılımı, enflasyon, döviz kurları, işsiz sayısı vs. vs. Erdoğan'ın bu konular pek hoşuna giden veriler değil. Erdoğan için önemli olan ekonomik büyüme.
Ekonomik başarı deyince Erdoğan'ın aklına bu geliyor. Açıkçası kulağa da hoş geliyor. Güçlü ve büyük bir Türkiye sloganını da besliyor. Da ne demek bu büyüme? Çok kabaca bir ülkenin ürettiği mal ve hizmet miktarındaki artış olarak açıklanabilir bu ekonomik büyüme. E nasıl hesaplayacağız bunu? 4 elma üretirken 5 elma üretmeye başlamışsam %25 büyümüşümdür. Fakat koskoca ülkede yüz binlerce çeşit mal ve hizmet üretiliyor.
İşte söz konusu bu mal ve hizmet miktarının para olarak ifade edilmesine gayri-safi yurt içi hasılığa adı veriliyor. Dolayısıyla ekonomik büyüme gayri-safi yurt içi hasılığadaki artıştır diyebiliriz. Peki ya kişi başına düşen gelir ne demek? O da şu. Eğer siz gayri-safi yurt içi hasılığınızı nüfusunuza bölerseniz, bu durumda kişi başına düşen gelirinizi bulursunuz. Mesela. 800 milyar dolar kadar gayri safi yurt içi aslanınız var. 80 milyon da nüfusunuz var. Çarpıyorum bölüyorum bu durumda kişi başına düşen geliriniz 10 bin dolar oluyor. Bunlar sıkıcı konular. Gelelim daha cazip meselelere. Bölümün başında bir soruyu cevaplayacağımızı söylemiştik. Neydi o soru? 20 yılda zenginleştik mi?
Zenginleştik kardeşim. Rakamlar ortada. Matematik yalan söylemez. 2002'de kişi başına düşen gelirimiz 3500 dolarmış. Şimdi 9500 dolar olmuş. Daha ne kadar zenginleşeceğiz? Diyenleriniz olabilir. Ama işin bir de aması var. Gelin bu amayı biraz açalım.
Gerçekten çok zor bir yıldı 2001. AKP iktidarı da ekonomik başarısını bu yılın yarattığı yıkımın üzerine kurdu. Tarihimizde görünen en sert finansal kriz. Özellikle esnafı çileden çıkarmıştı. Yazar kasalı protesto da o dönemin sembol görüntüsü olmuştu. Sayın başbakanım! Al dergiyi esnafım! Dergiyi esnafım!
Yaşanan bu şokun nedeni belliydi. Aslında real sektörde, çarşıda, pazarda her şey yolunda gidiyor gibi görünüyordu. Enflasyon 2000 yılından itibaren düşmeye başlamış, yüzde 40'lara indirilmişti. Aynı süreçte istihdam seviyesi de korunuyordu. Ekonomik büyüme de fena sayılmazdı. 1999 depreminin yarattığı ekonomik hasara rağmen piyasada işler yolunda gibi görünüyordu. Ama ya bankalar?
Bankacılık sistemi için için yanıyordu. Döviz açıkları almış başına gitmişti. Bir odaya gaz doluyor, risk sürekli artıyor ve bu riski kaldırabilecek bir bankacılık sistemi de bulunmuyordu. Önce 2000 Kasım'da bankacılık krizi, ardından 2001 Şubat'ta sert bir ödemeler dengesi krizi yaşandı.
Ekonomistler yaklaşan krizin farkındaydı. Risk nedeniyle zaten atmosfer, finansal piyasalar gergindi. Ama sokaktaki vatandaş durumdan bir haberdi. Kriz Türkiye'ye şok yaşattı. Ardından TL'deki sert değer kaybıyla dolar kuru yıl içinde %100'den fazla değer kazandı.
Gayrısafiyut şahsılığa %9.3 küçüldü. Ertesi yıl ise işler toparlanmaya başlamışken tartışmalı bir kararla MHP lideri Devlet Bahçeli erken seçimledi. Sorumluluk doğrudan ana sol mev hükümetine ya da başka bir ifadeyle üçlü koalisyona yüklendi.
İşte o yıl yani 2002'de kişi başına düşen milli gelir tam rakam vermek gerekirse 3688 dolardı. Ancak bugünkü kişi başına düşen geliri 2002 ile kıyaslamadan önce hesaba katmamız gereken birkaç şey var. Şimdi onlara bir göz atalım. 1. ABD enflasyonu
2002 ile bugünü kıyaslarken Türk Lirası cinsinden hesap yapıldığında ne kadar komik oluyor değil mi? Mesela 2002 yılında asgari ücret 251 TL idi. Bugün 5500 TL. Şimdi bu veriye bakıp, bakın asgari ücreti 22 katına çıkarmışız, işte cesaret, işte feraset diyen bir siyasetçi ne deriz? Hadi oradan sen önce enflasyona bak deriz değil mi?
Bu nedenle karşılaştırma yaparken Amerikan Dolarını kullanıyoruz. ABD enflasyonunu ise oransal olarak küçük olduğu için hesaba dahil etmiyoruz. İyi de 20 koca yıl. Birikimi düşünün. Her yıl bir önceki yıldan %3-5 daha fazla yükselen fiyatlar. Verilere göre ABD'nin 20 yıllık birikimli enflasyonu %40'a dayanıyor. Başka bir ifadeyle...
2002'deki 3.500 doların alım gücü bugün 4.900 dolar. Bu 4.900 doları bir kenara koyalım. 2. Milli gelir revizyonları. Doğru hesaba ulaşabilmek için önce hesaplarımızı enflasyondan arındırmalıyız. Bu nedenle hesaba ABD enflasyonu dahil ederek başladık. Şimdi geldik daha teknik meseleye. Son 20 yıl içinde gayri saffi yut içi hastayı hesaplarken iki kez revizyona gidildi.
Yani, hesabın yöntemi değiştirildi. Birisi 2006 yılında, diğeri 2015 yılında yapılan revizyonlarla Garisafi yurt içi hasılığa verisi yukarı yönlü güncellendi. Yani bir kalem oynatmayla. Garisafi yurt içi hasılığa hesap yöntemine göre 2006'da gelirimiz 402.7 milyar dolardı.
TÜİK'in yeni bir hesap yöntemine geçişiyle 2006'daki gelirimiz 127 milyar dolar artışla 530 milyar dolar olarak ilan edildi. Bir gecede %32 zenginleştik. Kişi başına düşen gelirimiz de o yıl 5500 dolardan 7500 dolara yükseldi. Kıyak iş.
İkinci revizyonda 2015'te yapıldı. O yıl 717.9 milyar dolar olan gayri safi yurt içi hasılarımız yine bir hesap değişimiyle bu sefer 859.8 milyar dolar olarak açıklandı. Kişi başına düşen gelir de bir kalem oyunu ile %20 daha artmış oldu.
2006'da %32, ilaveden 2015'te %20 daha. Kişi başına düşen gelir de kabaca %58'lik artış bu hesap revizyonlarıyla yaşandı. Yani 9500 dolar olan kişisel gelir seviyesi bu revizyonlar olmasaydı, 2002'deki gibi hesaplamaya devam etseydi kişisel geliri yani 9500 dolar değil, 6000 dolar inecekti. 3. Kayıt dışı nüfus. ABD enflasyonuna hesaba katınca, 2002'deki kişisel gelirin 4.900 dolar olduğunu söyledik. Ayrıca, gayrı safi yurt şahsılığa 2002'deki gibi hesaplansaydı, bugün 6.000 dolar olacağını da söyledik. Yani, başka hiçbir şey söylemesek, 20 yılda kişisel gelirdeki artış oranı sadece %22,5. Öyle 3.500'den 9.500'e çıktı demek gerçeği yansıtmıyor.
Ama bu hesapta bir yanlış daha var. Başta da söyledim. Gayrisafigürt şahsılığı nüfusa böldüğünüzde kişi başına düşen geliri buluyorsunuz. İyi de nüfusu kaç kabul edelim? Şimdi nüfusu normal bir ülkede bilirsiniz ama bizim ülkede orijinal bir durum söz konusu biliyorsunuz. TÜİK'e göre 2021 Türkiye nüfusu 85 milyon. Fakat bunlar yerleşikleri ifade ediyor. Peki ya sığınmacılar? Onlar yerleşik değil. Onlar çalışmıyor mu? Onlar bir ülkede gelir elde etmiyor mu?
Onların ürettikleri gayri safi yurt iş rahatsızlığından ayrı mı tutuluyor? Onların elde ettikleri gelir ve ürettikleri gayri safi yurt iş rahatsızlığına katılıyor ama kişisel gelir hesabında nüfustan sayılmıyorlar. Bu yanlış. Dolayısıyla 2002'de olmayıp 2022'de olan kayıt dışı nüfusu da bu hesabın içine eklemek gerekir. Şimdi, sığınmacı sayısını kaç alalım?
İçişleri Bakanlığı'nın verilerine göre geçici sığınma statüsündeki Suriyeli sayısı 18 Ağustos 2022 itibariyle 3 milyon 652 binmiş. Kayıt dışılar ve diğer milletler hariç. Valla çok çeşitli sayılar dolaşıyor, 10 milyon diyen de var ama bana kalırsa bu sayılar biraz şişirilmiş sayılar. Hadi orta yolu bulalım, 5 milyon diyelim. Eğer kişi başına düşen geliri hesaplarken bu 5 milyon da dikkate alınırsa
%5,5'luk bir düzeltme yapmamız gerekir. Hatırlayalım, 2002'deki gibi hesaplansaydı, hissel gelirin 6000 dolar olması gerekirdi. %5,5 daha azaltıyorum izninizle, sığınmacılar da var çünkü. Ne etti? 5650 dolar.
Valla hesapladıkça giderek aşağı iniyor bu kişi başına düşen milli gelir. İyisin biz burada bölüme bir ara verelim. Devam edersek hepten düşüreceğiz. Ama siz bu 5.650 doları unutmayın. Çünkü aradan sonra kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim. Hesaba dahil edilmeyen ama gerçeği eğip büken 3 değişkeni hesaba dahil ettik. Sonuç, 2002'den 2020'ye kadar kişi başına düşen gelirimiz 3.500 dolardan 9.500 dolara çıkmadı. 4.900 dolardan 5.650 dolara çıktı. 20 yıl boyunca kişisel gerideki artış oranı %170 değil, sadece %15. Bunu bulduk. Fakat durun.
Bölümün başında 20 yılda kişisel gelir arttı mı diye sormadık. 20 yılda zenginleştik mi diye sorduk. Zenginleşmeyi nasıl tanımadığınıza göre cevap değişecektir. Dolayısıyla bu zamana kadar matematiğin nesnelliğinden faydalanmıştık ama bundan sonra biraz öznel yorumlar yapmak zorundayız. O halde izninizle biraz yüksek kanaatlerimi sunayım size.
Türkiye, 1980'lerden bu yana dünya ekonomisine entegre bir pozisyonda. 1989'da sermaye hareketlerini tümüyle serbest bırakmış bir ülke. Artık milli gelirin üstte birini dış ticaret oluşturuyor. Bu nedenle dünya konjonktürü, Türkiye'nin büyümesinde 1980'lerden sonra giderek artan oranda önem kazanıyor.
Bu nedenle kişi başına düşen gelirin dünya sıralamasındaki yerine de bakmak gerekiyor. Eğer dünyadaki sıralamamız yükselmişse, 20 yıllık ekonomi yönetiminin başarıhanesine bu yazılabilir. O halde IMF'nin kişi başına düşen milli gelir verilerine ve dünya sıralamalarına göz atalım. Yıl 2000, Türkiye kişi başına geliri de 65. sırada.
Yıl 2002. Krizin ardından Türkiye kişi başına gelir de 78. sıraya düşüyor. Aradan yıllar geçiyor. Türkiye bu süre içerisinde 60'lardaki pozisyonu koruyor. 2002 çok kötü ama. Tabii 2001 krizinden sonra olduğu için. 2000'li yıllar boyunca hiç 70'lere düşmüyor ama hiç 50'lere de çıkmıyor. Hep 60'lardayız. Ta ki 2018'e dek. O yıl sonunda yaşanan dolar şokunun etkisiyle kişi başına düşen gelirde 75.liğe geriliyoruz. 2020'ye geldiğimizde sıralamamız 78.liğe geriliyor. Peki ya 2022? Ölçüm tarihinde ilk kez 80'li sıralamalara düşmüş durumdayız. Kişi başına düşen gelirde 87. sıradayız. Hatırlatıyorum, 2000'de 65. 2002'de 78. sıradaydık.
Bence bir ekonomi yönetiminin karnesini verirken, üstelik bu yönetim kişi başına düşen gelirde gelinen seviyeyle övünürken, Dünya ekonomisine de bakmak gerekir. Bu benim iddiam. Katılmayabilirsiniz. Dediğim gibi bu kısım matematik kadar gerçek değil. Başka bir şey daha var. Bu kişisel gelir hesabı gelir dağılımı bozukluklarını hesaba katmıyor. Mesela bu 9500 doları herkese yazalım. Yani yeni doğan bir bebeğe de, çok ileri yaşlı birine de yıllık 9500 dolar gelir yazalım.
Bu durumda her 4 kişilik aileye aylık 3160 dolar düşüyor. Aylık bakın 3160 dolar. Bugünkü kurla karşılığı 58 bin TL. Allah aşkına Türkiye'de kaç 4 kişilik ailenin aile bütçesi 58 bin TL? Tabi bu eşit bölüşüldüğünde çıkan tutar. Manipülatif yani. Fakat
Asgari ücretle aradaki fark da korkunç boyutta, bunu kabul edin. Yani kabul, 2002'den bugüne kişisel gelir 4.900 dolardan 5.650 dolara çıktı da, bu parayı artık daha bozuk bölüşüyoruz. Türkiye ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde önceki yılın aynı dönemine göre %7,6 büyüdü. Ama bu büyüme dar gelirliğe yansımadı. TÜİK'e göre işçinin büyümeden aldığı pay, ilk kez %30'un altına indi, %25,4'e kadar geriledi. Aynı anda sermayeninse payı büyüdü, %54'e ulaştı. O halde artık sorumuzu yanıtlayalım. 20 yılda zenginleştik mi? 20 yılın sonunda kimimiz çok zenginleşti? Kimisi bunu hak etti, kimisi hak etmedi. Fakat ülkedeki çoğunluk, ki bu çoğunluk büyük ölçüde ücretli çalışanlardan oluşuyor,
İşte bu çoğunluk 20 yılda kesinlikle zenginleşmedi. Üstelik çalışma şartları da ağırlaştı. Dahası, emekli olabilmek için eskisinden 20 yıl daha fazla çalışmak zorunda. Servet edinmesi ise artık imkansız. Bugün çalışmaya başlamış, mavi ya da beyaz yaka ayırmadan söylüyorum, ücretli kesimlerin ev sahibi olabilmesi mümkün değil. 2 milyon TL kredi çektiğinizi varsayalım. 10 yıl vadede aylık ödemeniz 30 bin TL'yi aşıyor biliyor muydunuz?
Aylık 30 bin TL'yi bulduktan sonra da 2 milyon TL'ye büyükşehirlerden birinde ev aramaya koyulun. Tablo çok dramatik. En ucuz sıfır araba içinse asgari ücretin 100 katı parayı gözden çıkartmanız gerekir. Hesabı uzatmıyorum. Çalışanların yarısının asgari ücretli olması da cabası. Yani asgari ücretlilik de böyle Avrupa'daki marjinal bir durum değil. Yaygın olan asgari ücretlilik. Hadi bunlar benim öne çıkardığım veriler. Yani
bu verilerle gelir ve servet eşitsizliğine ilişkin fikir sahibi olabiliriz. Fakat konuya ilişkin nesnel ve küresel bir çalışma, Credit Suisse adlı yatırım kuruluşuna ait. Credit Suisse, aynı metodolojiyi kullanarak 20 yıldır dünyadaki servet eşitsizliğini ölçüyor ve genel kabul gören bir rapor sunuyor. Bu kurumun verilerine göre, 2002'de Türkiye'de en zengin %10'luk dilim toplam servetin %67.7'sini elinde tutuyordu. %10, %67.7'yi elinde tutuyor. Bugüne gelelim.
Bugün %10'luk dilimin elinde tuttuğu servet payı aynı raporlara göre %81.2'ye çıkmış durumda. Bakın pastanın büyümesi bir yana pastanın nasıl bölüşüldüğünden bahsediyorum. En zengin %10'luk kesim pastanın %67.7'sini elinde tutarken 20 yılda bu paylarını %81.2'ye yükseltiyor. %90'lık çoğunluk ise
2002'de servetin %32.3'ünü elinde tutarken, bugün servetten aldıkları pay %18.8'e düşmüş durumda. Tabloyu özetleyelim artık, sona doğru gelelim ve tabloyu özetleyelim. Türkiye'nin kişisel geliri 3.500 dolardan 9.500 dolara çıktı demek, hakikati yansıtmıyor. Hakikate daha yakın hesap, 4.900 dolardan 5.650 dolara çıktığı yönünde.
Fakat bu da zenginleştiğimizi göstermiyor. Çünkü gelir ve servet eşitsizlikleri sert şekilde bu 20 yılda arttı. Yani küçük bir azınlık çok yüksek oranda zenginleşirken, sabit ücretli çalışan kesimler bu yıllarda real olarak yoksullaştı. Peki zenginleşme algımız ne durumda?
Yine subjektif bir yorum yapayım. Bana kalırsa teknolojik gelişmeyi zenginleşme sayan bir bilinç düzeyimiz var. 20 yıl önce akıllı telefonlarımız, akıllı televizyonlarımız, internet imkanımız yoktu. Bu imkanlara ulaşmamız zenginleştiğimize ilişkin bir algı yaratıyor olabilir. Bir de tabii dünya çapında yaşanan teknolojik gelişmeyi Erdoğan biraz abartarak sunuyor. Sizin hayatınızda sadece mum vardı mum. Gaz lambası vardı gaz lambası.
Biz ise bunu işte bu hale getirdik. Eskiden mumla aydınlanıyorduk, şimdi elektrik var çok şükür. Sürekli ama sürekli ağır bir iktidar propagandasına maruz kalıyor zihnimiz. Yani 2002'ye göre daha yoksuluz diyenlerin sesi pek duyulmuyor. Tam tersi, iktidar propagandası çok güçlü. Peki, iktidarın kullandığı istatistikler? Adam veri sunuyor.
Bir kişi derdini anlatırken verilerden beslenince koşulsuz şartsız doğru konuştuğunu zannediyoruz. Ama İngiltere'nin eski başbakanlarından Benjamin Disraeli'nin meşhur sözünü hatırlatalım. Üç tip yalan vardır diyor Benjamin Disraeli. Yalan, kuyruklu yalan ve istatistik. İstatistikleri geride bırakalım. Hakikat bir tane. O da yoksul bir halk olduğumuz.
Enerji faturaları hepimizi endişelendiriyorsa nasıl bir zenginleşmeden bahsedebiliriz? Fakat bu hafta sosyal medyada viral olan bir kayıtla sona gelelim. Biliyorsunuzdur 1 Eylül itibariyle konutlarda tüketilen elektrik ve doğal gaza %20 zam daha geldi. Böylece doğal gazda da 1 yıllık artış %100'ün üzerine çıktı. Zamlardan sonra iktidara yakın bir trolün YouTube yayınında 2 yıl önce söyledikleri viral oldu.
Özellikle Avrupa'nın Gaz musluğu bizim elimizde olacak Onun için Hani derler diye bir şey olduğu zaman Açım pencereleri Şimdi de biz şöyle söylüyoruz Açım kombileri Yaz ayı da olsa Havalar sıcak da olsa Sonuna kadar yakın kombileri Artık Gaz patronuyuz arkadaşlar Cenab-ı Hak Evet, Karadeniz'de doğalgaz bulunduğunda böyle yayınlar yapılıyordu. Bugün de yıllar sonrasına dair böyle yayınlar yapılıyor. Arşiv unutmuyor ama. Diyelim ve bitirelim. Trend ekonomiyi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar zihninizin manipüle edilemediği günleriniz olsun. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.