Podcast

166: Sedat Peker'in İfşa Ettiği "Rüşvet Ağı"

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Sedat Peker, Türkiye gündemini bu kez paylaştığı tweet serisi ile sarstı. İddiaların odağında, Sermaye Kurulu Piyasası'ndan Beştepe'ye uzanan bir rüşvet ağı var. İstifalar, suç duyuruları ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının başlattığı soruşturmayla, tüm bu olanlar İslamcılığın ve neoliberalizmin geldiği nokta ile iligli bize ne anlatıyor?



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.767 kelime · ~19 dk okuma

Türkiye yeniden Sedat Peker'in ifşaatlarıyla çalkalanıyor. Fakat bu seferki gündemi derin devlet konseptiyle incelersek bence haksızlık ederiz. Derini, sığı. Devlet dediğiniz işte bu kadar. Bu bölümde konumuz devlet ve ideoloji olacak. Ne alaka diyebilirsiniz. Konumuz sermaye piyasaları kurulu değil miydi diyebilirsiniz. Tam da bu. Ama bunu basit bir yolsuzluk üçgeni olarak yorumlarsak bence hikayeye haksızlık edebiliriz. Parayı takip edelim. Parayı takip ettiğimizde yolun sonunda varacağımız pınarın başında devlet ve ideolojiyi konuşmak gerekiyor. Bu bölümde bir soruyu cevaplamaya çalışacağız. SPK etrafında kümelendiği iddia edilen suç grubu kim? Ne yapıyorlar? Delillerimiz nedir? Diğer yandan bu suç grubu politik bir grup mudur? Yoksa sadece adli olarak incelenmesi gereken bir vaka mıdır? Bu suç grubunun ideolojik bir motivasyonu var mı? Peşrevi uzatmayayım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Bundan 40-50 yıl önce Milli Selamet Partisi, AKINCI'lar ya da MTB üyesi Radikal İslamcı bir gence şu soruyu sorabilmeyi çok isterdim. Gelecekte iktidara geleceksiniz. Sizin iktidarınızda SPK'da bir rüşvet çarkı döndüğü teşhir olacak. Bugünlerde faize haram deyip bankalarda çalışmayı bile kabul etmeyen sizler, gelecekte borsa patronlarını haraca bağlayacaksınız. Muhtemelen şu cevabı alırdım. SPK ne?

Haklı soru çünkü SPK 1981'de kuruldu. İlk toplantısını 13 Ocak 1982'de yaptı. Yani 60'ların 70'lerin ateşli İslamcıları o yıllarda böyle denetleyici kurumlardan bir haberdi. SPK Türkiye'nin ilk düzenleyici denetleyici kurumuydu. Ondan sonra Rekabet Kurumu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu, Enerji Piyasası Denetleme Kurumu gibi diğer düzenleyici kurumlarda kuruldu. Peki SPK'nın 1981'de kurulması tesadüf müydü?

Transkriptin tamamını oku

Yani neden ihtiyaç duyuldu böyle bir kuruma? 1980'e girilirken Türkiye bir yol ayrımına girmişti. O yıllarda Türkiye adına daha sonra neoliberalizm denilen ekonomik politik sisteme entegre olma çabasındaydı. Sermaye hareketleri serbestleştirilecek, özel sektör büyütülecek. Temel mekanizma bu, çok uzatmıyorum burayı. Elbette bizim de bir hisse senede borsamız olacaktı. Böylece işte İstanbul Menkul Kıymetler Borsası yani nam-ı değer İMKB. O da SPK'dan 5 yıl sonra 1986 yılında açıldı.

Bir dakika. Dikkat buyurun. SPK 1981'de açılıyor, İMKB ise 1986'da. Yani o halde, 1981'deki idare, gelecekte bir hisse senedi borsasının açılacağını planlamış. Evet, aynen öyle olmuş. Bunlar, ta 12 Eylül darbesinden itibaren planlanan şeyler. Bu arada, 12 Eylül askeri yönetiminin başbakan yardımcısının Turgut Özel olduğunu hatırlatalım.

Yani SPK kurulduğunda 12 Eylül hükümetindeydi, İMKB kurulduğunda da ANAP hükümetindeydi Turgut Özal. Böyle ilginç bir devamlılığı var Turgut Özal'ın. Neyse geçelim. Denetleyici kurumlar neden bu kadar önemliydi? Neden İMKB'den 5 yıl önce SPK kurulmuştu? Çünkü serbestleşme aynı oranda denetlemeyi de gerektiriyordu. En azından neoliberalizm denen sistemin savunma mekanizması bu kurumlardı. Bu kurumlar olmadan piyasa başarısızlıkları nasıl telafi edilecekti? Piyasa saldırganlığı, paranın suçla iç içe geçmesi nasıl engellenecekti? Bu yüzden SPK gibi kurumlara ihtiyaç vardı. Zaten sad liberalizm değil de neoliberalizm dememizin nedeni de buydu. Denetleyici kurumlar.

Soru şu, denetleyeni kim denetleyecek? Burada da yürütme erki iki parçalı organize edilerek denetleyeni denetleme işlevi oluşturuldu. Nasıl iki parçalı? Bilirsiniz, bir yanda hükümet ve onun başında başbakan, diğer yanda da cumhurbaşkanı. Ve cumhurbaşkanlığına bağlı devlet denetleme kurumu.

İşte denetleyen hükümeti de denetleyen bir başka iktidar yoğunlaşması. Gaz ve fren gibi düşünebiliriz. 12 Eylül Anayasası, neoliberalizmi kurumsallaştırmak üzere göreve gelmişti. Ruhi itibariyle de Türk-İslam sentezisi bir görünümü vardı. Bu kurumlar sistemin tam olarak merkezini tutuyordu. Kurumsal yapadaki plansız değişiklikler büyük bir fay hattını tetikleyebilirdi. İşte SPK'da böyle bir kurumdu.

Bir şirket borsaya kote mi olmak istiyor? SPK denetimini yapar ve izin verir. Bir şirket faaliyetinden kaynaklı yüksek kar mı açıklıyor? SPK bu açıklamanın denetimini yapar. Gerçekten kar edilmiş mi yoksa bir takım finansal oyunlarla rakamlar mı değiştirilmiş? Bu denetimlerden de SPK sorumludur. Keza neoliberal dönüşümün tamamlanması 2001-2008 yıllarına rastlar. Bu yıllarda da bankaların denetlenmesi için BDDK kuruldu. O da aynı önemdedir.

Peki ya bu kurumlardan biri herhangi bir suç çetesi tarafından ele geçirilmişse? Dahası bu suç çetesinin politik motivasyonları da varsa, siz olabilecekleri hayal etmeyi bir erteleyin, ben size yardımcı olayım. Eğer SPK kirlenirse, naylon bir şirketin sahibi yalan haberlerle hisse senetleri üzerinden milyonlar götürebilir. Yüz binlerce insanı batırabilir. Zarar eden bir şirket yüksek kar göstererek yatırımcılarını yanıltabilir. Eğer bu suç çetesinin politik bir motivasyonu da varsa, rüşvet çarkından para kazanan sermaye grupları, siyaseti finanse edebilir. Günün sonunda kirli para iktidarı ele geçirebilir. Temiz para nerede başlıyor? Kara para nerede bitiyor? Belirsizleşir. Nitekim bugün tam da böyle olduğu iddia ediliyor. O yüzden az şey değil yaşananlar. Basit bir yolsuzluk üçgeni değil. Tüm sistemin kirlenme riskiyle karşı karşıyayız. Şimdi bu girizgahın ardından gelin iddiaları toparlayalım ve soralım. Ne oluyor SPK'da?

Önce başroldeki isimleri bir analım. Olay gerçekleşirken SPK'nın başında Ali Fuat Taşkesenlioğlu var. Kardeşi Zehra Taşkesenlioğlu ise AKP'nin Erdoğan'ın milletvekili. Kamuoyu Zehra Taşkesenlioğlu'nu Sedat Peker'in ifşaatlarından 10 gün önce daha fazla duymaya başladım. Böyle çok tanındık bir milletvekili değildi ama Ağustos'un ilk haftası itibariyle bir boşanma haberiyle gündeme geldi. Ağustos ayının başında Zehra Hanım, 2019'da evlendiği Profesör Doktor Ünsal Ban'la boşanıyor. Ancak bu boşanma pek çok ifşaatı da beraberinde getiriyor. KRT Haber'den Remziye Demirkul'un sesiyle haberi dinleyelim. Şimdi sayın seyirciler bir boşanma davasından söz edeceğiz size. İşin aile birliğine ilişkin kısmı tabi ki bizi ilgilendirmiyor. Ama söz konusu olan kişiler siyasetin içinden ve devletin önemli kurumlarında görevli kişiler olduğunda akçeli kısmı bizi ilgilendiriyor.

AKP Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu eşi Profesör Doktor Ünsal Ban'a boşanma davası açtı. Ban sosyal medyadan yaptığı paylaşımda Taşkesenlioğlu'nun kendisinden 70 milyon lira istediğini iddia etti. Bana iki buçuk milyon dolar vermiş, nasıl vermiş, yakında videolar ve yazışmalarla beraberiz dedi. Açıklayacaklarından sonra zarar görebileceğini de ...ekledi sözlerine ban. Sorumlu olarak da eşini ve abisi... ...ki kendisi de eski SPK başkanı... ...Fuat Taşkesen'le olduğunu gösterdi. Maaşı çalışan görüntüsündeki insanlar nereden buluyordu milyon dolarları? Ali Fuat Taşkesenlioğlu 2004 yılından beri SPK'da bürokratlık yapıyordu. 2018'de de kurumun başına geçti. Zehra Taşkesenlioğlu doktoraya kadar uzanan eğitim hayatının ardından özel sektöre geçmişti. O da İTO meclis üyesiydi. Yani İstanbul Ticaret Odası. Tabii akla gelen ilk soru son derece haklıydı. Nasıl paralardı bunlar? Temiz miydi, kirli miydi? Gündelik haber akışımızda aklımıza takıldı ve geçti gitti.

Zaten tahmin edersiniz artık alışmıştık böyle haberlere. İşte bir AKP'li milletvekilinde 2,5 milyon dolarlık bir alacak durumu söz konusu. Bunlar olan şeyler. Aradan 10 gün geçti. Kamuoyu bu soruları sormayı bırakmıştık ki Sedat Peker konuya müdahil oldu. 27 Ağustos günü Sedat Peker Deli Çavuş adlı Twitter hesabından 50 tweetlik bir paylaşım yaptı. Eski Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Ali Fuat Taşkesenlioğlu'ndan AKP Erzurum Milletvekili Zehra Taşkesenlioğlu'na

Cumhurbaşkanı danışmanı Serkan Taranoğlu'ndan top üyesi Salih Orakçı'ya kadar bir rüşvet anı tweetleriyle birlikte bir bir anlattı. Anlattığı iddiaların dayanığı ise borsa patronu Mine Tozlu Sinere'nin WhatsApp görüşmeleriydi. Gerçekten de WhatsApp mesajları izaha muhtaç. Ekran görüntüleri bir biçimde Sedat Peker'e ulaşmıştı. Tabii ki gözler kendisinden rüşvet istenen iş insanı Mine Tozlu Sinere'ne çevrildi. Acaba Sedat Peker'in dedikleri doğru muydu?

Bunu onaylayabilecek tek kişi vardı, o da Minet Oğuzlu Sineren'di. Sineren o akşam Hulk TV'ye bağlandı. Yani şunu bilin, bugün Türkiye'de kaç tane borsa patronu varsa bunların hepsini yaşıyorlar ve yaşamak zorundalar. Ve ben bugün bu yayına Minet Oğuzlu Sineren olarak değil, Marka Yatırım Oyundaki Yönetim Kurulu Başkanı Miletoğlu Sineren olarak bağlanıyorum. Mine Hanım kendi hikayesi üzerinden Türkiye'deki borsa sistemini anlatmaya başlamıştı. Dolayısıyla 15-20 dakika süreciye tahmin edilen yayın 3 saate yakın sürdü. Sineren, basit bir rüşvet ağından değil, bir sistemden bahsediyordu. Denetleyen, denetlenmiyordu.

Sistem kilitlenmişti. SPK kirlendiyse kim temizleyecekti? Peki ya madalyonun diğer tarafı yani patronlar? Onlar da kirlenmeye mail ediyorlarsa bu sistem nasıl ayakta kalacaktı? Patron ve SPK bir arada küçük yatırımcıyı dolandırıyorsa bu riski kim ölçecekti?

Buradaki şahıslar patronun satacağı hisselerden para kazanan şahıslar. Ve rüşvet burada dönüyor zaten. Halka açık olmanın bir anlamı yok. Halka açık olmak demek aslında patronun kasasına ne kadar para girecek ve bu parayı patron kimlerle paylaşacak? Sistem bu şekilde kurulmuş zaten. 400 küsur tane borsada şirket var. Bakın burada borsadaki şirket patronlarının hepsiyle birbiriyle bağlantısı var.

Ve herkes kimin ne yaptığını gayet iyi biliyor. Ve hepsi, yani ben bu işte çoğunu tenzih ederim ama çoğu sistemi o şekilde kurmuş ki şirketine sermaye koymak değil amaç. Hisse senetleri üzerinden para kazanmış. Peki çarp nasıl işliyor? Şöyle oluyor, borsaya kote hale gelmiş bir şirketiniz varsa, SPK bağlantılı bir grup insan sizin kapınızı çalıyor, beraber çalışmayı teklif ediyor. Beraber çalışmadan kast edilen ise, SPK'daki iş takibini yapma ve karşılığında kârdan pay isteme. Bunu açık açık yapabilecek kadar iri kıyım hala gelmemişler, en azından Sinera'nın örneğinde bunu görüyoruz.

Önce kendilerini tanıtıyorlar, sonra ihtiyaç dahilinde yanı başlarında olduklarını hissettiriyorlar. Gerisini tahmin edersiniz. Elbette bir ihtiyaç doğuyor. Mesela sermaye arttırımı için SPK'dan izin almanız gerekiyor, aksi halde şirketinizi büyütemiyorsunuz. Rüşvet çarkının ortasındaki Minatozlu Sinan'ın hikayesi de bu şekilde.

Sineren adına kendisi de bu çarkın içinde olduğu için temizdir demek zor. Yani en azından temizliği veya kirliliği onun konusu. Yani bizim konumuz Sineren'in ne durumda olduğu değil. Fakat her şeyi geçtim, temiz ya da kirli. Ya kirliyse hapiste olması gerekmez mi? Ama burası Türkiye işte. Kirli olsa bile bir soruşturmanın öznesi olmayabilir. Algılar yönetiyor beynimiz, bunu demeye çalışıyorum. Fakat elbette kendisini temize çıkarmaya çalışıyor Minetozo Sineren.

Bu kışı temiz mi, kirli mi? Bu konuyu geçelim. Ortada çok büyük iddialar vardı. Paylaşmak zorundasınız diyordu Minnet Oğuzlu Sinan Eren. Paylaşmak zorundasınız. Türkiye'de iş insanları zaten paylaşmadan yapamıyorlar ki. Hiçbir şekilde işlere ilerlemiyor ki. Yani sizin öncelikle önünüze çıkan şu patronların, yani bize vereceksin, vermediğin takdirde biz işini ilerletmeyiz, işini durdururuz.

Sen hiçbir şekilde buradan ilerleyemezsin. Tam da sizin başınıza geldiği gibi. Bu arada böyle teknik detaylara girmeden Mine Tozu Sinere'nin işinden bahsedeyim kısaca. Kendisi daha önce borsada işlem gören fakat bilençosu bozulduğu için gözaltı listesine alınan şirketleri satın alıyor. Yani borsada alım satımı yasaklanmış şirketleri satın alıyor.

Bu şirketlerin mali yapısını ve faaliyetindeki aksaklıkları düzeltip yeniden borsada işleme sokuyor. Dolayısıyla SPK ile çok iş var. Yasal bir iş bu arada, yanlış anlamayın. Yani para kazanmak için mümkün işlerden bir tanesi. Bir kere şirketin gözaltı listesinden çıkarılması, ardından sermaye arttırma yapılması, böylece şirketin hisselerine değer kazandırılması planlanıyor. Bunların hepsi için de SPK'nın onayı gerekiyor.

İşte bu şekilde, gözaltı listesinde olan bir şirket, Lider Adana adlı otobüs şirketi, Mine Tozu Sinaren tarafından satın alınıyor. Mine Tozu Sinaren tarafından dedim, biraz daha düzelteyim. Aslında Mine Tozu Sinaren'in sahibi olduğu Marka Yatırım Holding, söz konusu Lider Adana firmasını, 2018'de satın alıyor. Tabii daha önce batmış bir şirket, bu şirketin yeniden faaliyete başlaması, borsaya açılmak istemesi gibi bir dizi talep var. Tam da bu esnada, yani, Lider Anadolu'nun Mine Tozlu Sneren tarafından satın alınmasından kısa bir süre sonra, 9 Nisan 2018'de SPK'nın başına Ali Fuat, Taşkeserli oğlu atanıyor. Ali Fuat Bey, başkan olduğunda sermaye artırımı yapmak için ve bu süreçleri anlatabilmek için kendisinden randevu talepinde bulundu. Çünkü bir SBK başkanı göreve geldiğinde, aslında onun kendisinin şirket patronlarını çağırarak şirketler hakkında patronlardan bilgi alması gerektiğini düşündüm. Ve özel kalemini arattırarak atistan verme kendisinden randevu talebinde bulundum. Ama hiçbir şekilde bana bir randevu verilmedi. Aylardır verilmedi. Bunun üzerine araya giren kişiler bana Zehra Hanım'la görüşmem gerektiğini, hatta o zaman seçim dönemiydi, Zehra Hanım'la görüşmem gerektiğini, bu tür konularla onunla ilgilendiğini söylediler. Araya kim girdi? Araya girenler kim? Araya girenler kim? Araya giren kişiler geneşli bürokrasiyle alakalı olan bu kişilerdi. Erzurum'da üniversitede çalışan kişiler.

Ali Fuat Taşkesenlioğlu'ndan randevu alamayınca bürokrasiden isimlerinin yönlendirmesiyle Zehra Taşkesenlioğlu ile irtibat kurmaya çalışıyor. Deniyor ki bu işlerin takibini Ali Fuat Bey değil, Ali Fuat Bey'in kardeşi yapar. İddia bu şekilde. Bu esnada ülke 24 Haziran 2018 seçimlerine hazırlanıyor.

seçim bölgesi olan Erzurum'da bulunuyor. Böylece SPK başkanıyla irtibat kuramayan Mine Tozlu Sinan Eren, Erzurum'u yolunu tutuyor ve SPK başkanının kardeşi Zehra Taşkesenlioğlu'yla burada görüşüyor. Gerisini Mine Tozlu'nun anlatımından dinleyelim. Biraz uzun olabilir ama lütfen kulak verin. Abime ileteceğim konuyu dedi. Abimle görüşmenizi sağlayacağım dedi. Peki dedim ben çıktım, geldim. Fakat tekrardan gene Ankara'ya çağrılıyoruz.

İşte burada araya başka insanlar giriyor, diyorlar ki işte Mina Hanım bana haber yolluyorlar. Kesinlikle sizin işiniz, para vermezseniz olmayacak. Burada bu işler bu şekilde yürüyor şeklinde bir sürü haber alıyorlar. Next Level'a Ankara'daki bir alışveriş marketinin olduğu bir büroda bu kişiler vatnasıyla Serkan Taranoğlu ile karşılaşıyoruz. Bir danışmanlık şirketine gidiyorsunuz değil mi? Evet. Orada sizi Cumhurbaşkanı danışmanı Serkan Taranoğlu ile tanıştırıyorlar.

Evet, onların da ortak arkadaşı. Onların derken Taşkesenli oğullarını mı söylüyorsun? Yani oradaki olan kişilerin de arkadaşı. Tamam. Bu görüşme, Mina Hanım, bu görüşmede yani sizin Serkan Taranoğlu'yla ilişki kurmanızda Taşkesenli oğullarının etkisi var mı? Tabii ki şimdi oradaki o lobi herkes birbirini tanıyor. Orada bunların hepsi o sistemin birer şeyi. Yani zaten bunlar ortadaki şirketlerle ilgileniyorlar. Yani boş boş orada konuşulan ya da oradaki biten işler işte şu şirketin sermayesi, şu şirketin patronu şunu yani konu kurular bunlar para mevzusu.

Tamam. Serkan Taranoğlu'yla görüştünüz. Ona durumu anlattınız. Anlattım. Sonrasında dedim ki, yani bakın ben rüşvet vermem. Çünkü benim rüşvet verecek bir pozisyonum yok. Ben şirketin kasasına para koymak istiyorum. Burada devreye Cumhurbaşkanı danışmanlarından Serkan Taranoğlu giriyor.

Sedat Peker'in tweet dizisindeki iddialara göre Taranoğlu, SPK'daki iş takibini kendisinin yaptığını, Mine Tozlu'ya söylüyor. Peker, iddiasının dayanaklarını güçlendirmek için WhatsApp mesajlaşmalarını da yayınlıyor. Bu mesajlaşmalarda Serkan Taranoğlu'nun şunları dediği görülüyor. Ben gücümü çok iyi biliyorum. Lütfen yanlış anlama. Seni kastetmiyorum. Çünkü yeni tanıştık. Ama beni yakınımdakiler kullanmayı bilmiyor.

Bu Whatsapp mesajları atılırken Minetoğlu Sinan ile Cumhurbaşkanı danışmanı Serkan Taranoğlu yeni tanışmış durumda. Sonraki mesajlarda Serkan Taranoğlu'nun Minetoğlu'dan para istediği de görülüyor. Bu ifşaatların ardından Serkan Taranoğlu'nun sağlık sorunları nedeniyle görevinden istifa ettiğini iddia etti. Kim iddia etti? Gazeteci Erk Acerer. Ama resmi bir beyanata rastlamadık henüz. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun katıldığı TV programında bu konuyu ele almasıyla mesele daha da büyüyor.

Bir suç örgütü lideri var Sedat Peker. Açıklamaları yapıyor. Hangi savcı harekete geçti? İtiraf ediyor ya. Ben bunu yaptım diyor. Biz beraber bunu yaptık diyor. Biz bulunacağız pazartesi günü. Allah aşkına ya bu ülkede ya bir cumhuriyet savcısı yok mu ya? Bir dakika deme silah altın değil mi ya? Burada çok önemli iddialar var. Kişi yer veriyor, zaman veriyor, saat veriyor, isim veriyor. Daha ne versin ya? Bir de elinden tutup getirirse savcının önüne, savcı diyecek aman bunu sakın yanıma getirme. Bir de başıma belaya girmesin. Bir tek yapmadı o kaldı. Savcı alıp elinden götürecek, Sedat Deker diyecek ki beyler suçluyu size getirdim. Hangi demokratik ülkede böylesine garip bir olay olabilir? Bir boşanma hikayesiydi Zehra Taşkesenlioğlu'nun hikayesi. Ama ortalığa saçılanlar, Türkiye'nin içinden geçtiği kirlenmeyi de teşhir ediyordu. Milyon dolarlar havada uçuşuyor, ortaya çıkan bir kayıt dışı para havuzundan beslenenler siyasetle de organik ilişkiler kuruyordu. Siyaset dediysek tamamıyla siyasal iktidardan bahsediyor.

Bu siyasetin ideolojik ayağında da İslamcılık bulunuyor. Lütfen bu İslamcılık ifadesinden dinen, agresif bir tutum içinde olduğumu düşünülmesin. Anlatacağım. Ama bir siyasete de dönüştü herhalde bu hadise. Şimdilik kabul edelim. Yani İslamcılık diye bir siyasi düşünce var. Bunu şimdilik kabul edelim. Bunun detaylarını ilerleyen bölümde vereceğim. Bakın, Zehra Taşkesenlioğlu milletvekili olduktan sonra katıldığı bir televizyon programında kendisini nasıl anlatıyor? Hızlandırılmış bir şekilde yeni başlayanlar için Zehra Taşkesenlioğlu ban. Kimdir?

mihengine 6666 ayeti kerimeyi almaya gayret eden ve bu mihenkle de yaşamaya gayret eden biri. Zehra Hanım 6666 ayeti kendisine mihenk yaptığını söylüyor. Belki de iddialar tümüyle iftiradan ibarettir. Belki bu suç ağı içinde Zehra Taşkesenlioğlu yoktur. Peki bunu biz nasıl bilebiliriz? Kim Zehra Taşkesenlioğlu'nu aklayabilir? Zehra Hanım üzerindeki lekeyi nasıl temizleyebilir? Cevap çok açık değil mi? Normal bir ülkede bunu yargı yoluyla yapmanız gerekir.

Nitekim iddiaların ardından, istisnasız tüm muhalefet partileri konunun incelenmesi için suç duyurusunda bulundu. CHP'nin Ankara savcılığı önünde yaptığı bas aşaması şöyle. Siz cumhuriyet savcısısınız. Siz bu yolsuzluk, rüşvet şartıyla, cesaretle mücadele edeceksiniz. Nereye uzanırsa uzansın, arkasında kim olursa olsun, tüm bu ciddi iddiaların cesaretle üzerine gideceksiniz. Çünkü sizin bir tek efendiniz vardır. O da hukuktur. Hukukun harekete geçmesi için çok ciddi kamuoyu baskısıyla, savcılar nerede hashtag'i, Twitter'da iki gün boyunca trend topik oldu.

Zehra Taşkesenlioğlu'nun bir televizyon kanalında verdiği şu demeci de sosyal medyada viral oldu. Allah insanı vererek de imtihan eder, alarak da imtihan eder. Ben Allah'ın vererek imtihan ettiği kullarımdanım şu anda. Allah insanı mal vererek de imtihan eder, evlat vererek de imtihan eder. Nasıl yetiştireceğiniz, mal verir nasıl harcayacağınızı, makam verir nasıl hareket edeceğinizi gösterir. O yüzden hakikaten ağır bir imtihandayız. Allah bu imtihanı yüzümüzün hakkıyla teslim etmeyi bize nasip eylesin.

Hukukun harekete geçmesi gerektiğine ilişkin politik ve toplumsal talep bu sefer karşılık buldu ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 31 Ağustos'ta soruşturma başlattı. Erken sevinmemek gerekir diyenler de haksız değil. Daha dün, Gülşen'i, yatarı olmayan bir suçtan hapse atan bir yargı düzenimiz olduğunu gördük. Bu yüzden bu düzende soruşturma açılsa bile kamu vicdanı rahatlamaz diyenler de var. Hangisi haklı? Soruşturma açıldığına sevinenler mi, bu yargıdan adil karar çıkmaz diyenler mi? Kimin haklı olduğunu boş verin, hakikate bakalım.

Bu yargıdan adil karar çıkmaz diyenler var mı? Hem de sayıları hiç az değil. Baya varlar. Endişeliler ve bu endişelerinde haklı dayanakları var. Bu yüzden yargı organı çalışsa bile artık birçok insan için bunun anlamı kalmadı. Bu daha derin bir çöküş.

Böyle çöküş anlarında sadece devletin kurumsal yapısı değil, o kurumsal yapıya ruh veren ideoloji de çürüyor. Tıpkı bugünlerde siyasal İslam'a olduğu gibi. Halbuki 40-50 yıl önce öyle miydi? Her biri çok samimi Müslüman ama İslam'ı kendi ideolojileri ölçeğinde yorumlayan genç insanlardı bu insanlar. Taşkesenlioğlu da onlardan biriydi. iktisat fakültesinden mezun olmuştu ama konvansiyonel bankalarda çalışmak istemiyordu. Çünkü faiz haramdı. Neyse ki Turgut Özal, 16 Aralık 1983'te başbakanlık koltuğuna oturduktan 3 gün sonra faizsiz bankacılığı serbest bırakmıştı. Denetimini ise kendisine bağlamıştı. Türkiye'de faizsiz bankacılığa girişecek sermaye derinliği olmadığı için ilk faizsiz bankalar Suudi sermayeliydi. Albaraka Finans ve Faysal Finans.

1985'te kurulan Faysal Finans da uzman yardımcısı pozisyonuyla kariyerine başladı Ali Fuat Taşkeserneoğlu. Hayatı boyunca da hiç konvansiyonel bir bankada çalışmadı. Bankasya'da bile uzun yıllar çalıştı ama asla Mevduat bankalarında çalışmadı. Adamı yargısız infaz etmeyelim fakat altın çizelim. Konumuz sanırım adamın birinin suçlu olup olmaması değil. Bir ideolojinin çöküşünden bahsediyoruz. Hakikat şu, SPK üzerinden döndürülen dolaplar bir hikaye içinde anlatılıyor bize. Bu hikaye doğru veya yanlış, fark etmez. Önemli olan şu, Bu hikayeyi toplumun hemen hepsi tutarlı buluyor. Evet diyorsunuz olabilir. Ya adam faizli bir bankada bile çalışmamış. Harama el uzatır mı? Böyle dininde, diyanetinde bir adam böyle pis bir çarkın içine girebilir mi? Demiyorsunuz. Yani demiyorsunuz derken demiyoruz. Muhafazakârımız bile demiyor. Yapmıştır bunlar diyoruz artık.

Evet, kimse İslamcı siyasetin içindeki birinin yolsuzluk yapmayacağını düşünmüyor artık. Hatta tam tersi. iktidar olanaklarının artması ve denetleyeni denetleyen kurumun tasfiyesiyle bir çöküş yaşanıyor. SPK içinde bu kadar kirpas vardıysa devlet denetleme kurumu gibi üst kurumlar ne işe yarıyordu? Ya da mülkiye baş müfettişliği? Türlü türlü teftiş kurulumuz yok mu bizim? Böyle bir kirpas televizyondan kadının birinin feryadından mı öğrenilir?

Demek ki kurumlarımız işlevsel çalışmıyor. Kurumlarımız çöküyor. Fakat sadece kurumlar değil, bu kurumlara ruh veren ideoloji de çöküyor. Bu ideoloji, artık geleceğe ilişkin güven vermek bir yana, hatta tedirgin ediyor. Ama eskiden öyle miydi? 70'lerde, 80'lerde? Çok büyük idealleri olan Müslüman gençlerdi onlar. Onlara göre yönetenler Müslüman olmadığı için sorun vardı. İslami bir düzen hayali içindelerdi. Biz de bu hayalin yıkılışına tanıklık ediyoruz.

Bu çok önemli bir gelişme. Belki daha iyi anlaşılması için bir İslamcının diliyle meseleyi ele almakla fayda var. İlahiyatçı profesör Mustafa Öztürk'ün iki dakikalık konuşmasına kulak verelim. Hangi İslamcılık?

Buyurun. İslamcılık namına, kendi adıma 20 küsur yıl önce beslediğim mutlu fikirlerimden dolayı Can Yücel'in bir şiirine başlık olan ifadeyle öncelikle kendimden özür diliyorum. Vakti zamanında bu hayalim, bu fikirlerim etrafında kaç kişiyi buna iştirak ettirdiysem, ortak ettiysem onlardan da özür diliyorum. Bir de diyorum ki, bu defa da Allah beni affetsin. Kandırılmışım. İslamcılık, İslamcılık deyip duruyoruz. Kimin adına konuşuyorsunuz? Vallahi son zamanlarda yazılan çizilenlere bakılırsak, envai çeşit İslamcılık tanımı var. Benimki de bana özgür. Şimdi ben bir şeyler söyleyeceğim. Hadi canım öyle bir İslamcılık olur mu? E yoksa da ben varım yani olmuş. Nasıl bir İslamcılık sizinki? Şöyle bir İslamcılık. İslamcıyım. Temel referanslarımı, değerlerimi İslami temel kaynaklardan, normlardan, özellikle ahlaki normlardan alıyorum. Varoluş felsefemi İslam'ın temel metinlerindeki öğretiler üzerine kuruyorum. Ama toplumsal hayat, toplumsal düzen, hukuk alanına dair de

Demokrasiye inanıyorum. İnsanlığın en azından bugün geldiği nokta itibariyle bulabildiği, keşfedebildiği yani kusur ile küsur ile ideal asla değil ama mevcutlar içerisinde insanlığın işte toplumu, insanlığı yönetme, idare etme biçimi, formüller arasında demokrasinin bence hala İlk sırada olduğuna inanan biriyim, İslamcıyım ama tek sesliliğe ve sabit fikirliliğe, efendim hakikat tekelciliğine, tahakkümcülüğe, otoriterliğe karşı da acayip bir nefret doluyum, toleransı, çok sesliliği, çok kültürlülüğü, zenginlik sayan, bunu bir tehdit gibi algılamayan bir zihniyete sahibim. Mustafa Öztürk de kendisine İslamcı diyor ama bir yandan da eski İslamcılığından edamet getiriyor. Fakat ne oluyor? Sosyal medyada linç ediliyor. Sonra hedef gösteriliyor. Ve Marmara İlahiyat'tan istifaya zorlanıyor. Yani İslamcılığın sınırlarını da iktidar çiziyor. Bu aşamada İslamcılık rejimin bir ideolojisi haline geliyor. Bu nedenle kurumların çöküşü, o kurumlara ruhunu üfleyen ideolojinin de çöküşü anlamına geliyor.

Bu kurumların hepsi öyle ya da böyle aydınlanma felsefesinden ilham alıyordu. Ne dersek diyelim, sisteme fren koymalıyız diye düşünmek akıl ve bilim işidir. Bu yüzden aydınlanmacıdır. SPK gibi kurumlar da gazın yanındaki fren işlevi görüyordu. Öyle görmeliydi en azından. Akıllıca. Ama eğer kendinizi böyle kurumlarla sınırlandıracak bir dünya görüşünüz yoksa, bu kurumlar akıllıca organize edilmiş kurumlardı.

Fakat aynı zamanda iktidarda sınırlayan kurumlardı. Sistemin çalışması için tasarlanarak oraya koyulmuşlardı. Hatırlayın, SPK İMKP'den 5 yıl önce kurulmuş öyle düşünün. Bir planın işiydi bu. İslamcılık tüm nizama ruhunu üfleyince, Eski düzenden kalan bazı kurumlar bu ruhu kabul edemedi. Denetleme işleri yeterince önemsenmedi. Daha büyük hayaller vardı. Yargıya öyle dokunulmamalı, denetleme kurumlarına böyle dalınmaz diyenler de hain ilan ediliverdi. İktidarın önündeki tüm engeller kalkarsa ancak arzu ettikleri nizamı bu şekilde kurabilirlerdi.

Böyle kurumlar önemsenmedi. Ne oldu? Şimdi kimse, yok ya yapmamışlardır demiyor. Nereden nereye? Halbuki 70'ler, 80'ler, 90'lar öyle miydi? Adil bir düzen hayali vardı. Kendi fikirlerine öylesine güveniyorlardı ki, propagandalarını hayat kadınları üzerinden yapabiliyorlardı. Ve her gün üzerinden yüzlerce erkeğin geçtiği bu kadınların neyini kurtaracaksınız dedi. Biz bittik, biz tükendik dedi.

Ve ağlama devam ediyor başkaları da ağlamaya başlamıştı. Ve o anda 16 yaşında bir kızım var. 14 yaşında bir kızım var. Kızlarımın benim düştüğüm bu dünyaya düşmelerini istemiyorum. Onları ancak sizin kurtarabileceğinize inanıyorum. Onun için oyumu size vereceğim. Arkadaşlarımın gülmesine bakmayın. Onlardan da sizin için tek tek oy dileneceğim dedi oy.

Kim bu? Bir hayat kadını. Bir ideolojinin iflasına tanıklık ettiğimizi düşünüyorum. Muhafazakâr aileler belki çocuklarını Müslüman yetiştiriyor ama o çocuklar İslamcı olmuyorlar.

Milliyetçilik de şekil değiştiriyor. Türkiye bir kimlik bunalımında. Dönelim SPK'daki gelişmelere. Cumhurbaşkanı Danışmanı Serkan Taranoğlu'nun istifa ettiği ya da görevler alındığı iddia ediliyor. İddia diyoruz ama Taranoğlu Twitter sayfasındaki Cumhurbaşkanı Danışmanı yazısında kaldırdı. Yani iddialar muhtemelen doğru.

Ali Fuat Taşkesenlioğlu tüm iddiaları yalanlıyor. Uzun bir açıklama yaptı. Zehra Taşkesenlioğlu, iş insanı Mine Tozlu Sineren'e iftira suçundan suç duyurusunda bulundu. Onun da partisinden istifa ettiğine ilişkin iddialar var fakat resmi beyanat yok. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı 31 Ağustos'ta Mine Tozlu Sineren'in Halk TV'deki açıklamalarını ihbar kabul ederek soruşturma başlattı.

Büyük bir çöküş. İktidar basınında kimse bu konuyu gündeme bile taşımadı. Böyle bir olay yaşanmamış gibi yapıyorlar. Bu arada yatarı olmayan bir suçtan tutuklanan Gülşen de kamuoyundan gelen yoğun tepki üzerine ev hapsine gönderildi. Büyük bir çöküş dedim ya, aynı çöküşün

Tüm dünyada neoliberalizmin de sorgulandığı günlerde yaşanması üzerine daha derinlikli düşünmek gerekir. Zor zamanlar. Neoliberalizmle beraber Türkiye'de İslamcılık da gelecek hayalini terk etti. Trend Topiği Pod B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar geçmişi değil geleceği düşüneceğiniz günler dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)