
4.515 kelime · ~23 dk okuma
Trendspor'dan herkese merhabalar. Süper Lig'de 4. hafta maçları oynandı ve artık yeni bir liderimiz var. Beşiktaş, Fenerbahçe'nin elinde olan liderlik koltuğunu bu hafta itibariyle ele geçirmiş oldu. Tabi bu ilk haftalarda liderlik koltuğu sık sık el değiştirir.
Fenerbahçe ilk mağlubiyetini alınca Beşiktaş da tekrar kazandı ve 10 puanla liderlik koltuğuna oturdular. Bu arada bu hafta itibariyle sezonun ilk büyük maçı da oynandı. Trabzonspor ile Galatasaray arasında golsüz ve biraz zevksiz bir maç oynandı. O maçı da konuşacağız. Ayrıca basketbolda milli mesai başladı.
Dünya Kupa Seyirleme Penceresi maçları oynandı geçtiğimiz hafta sonu ve Perşembe günü de Euro Basket başlıyor. İlk maça Perşembe günü çıkacağız. Sportsdigital basketbol yorumcusu sevgili Anıl'la milli takımın son durumunu değerlendirdik ve son olarak da teniste Amerika açık başlıyor ona da değineceğiz. Lider Beşiktaş ile başlıyoruz. Beşiktaş, Sivas Spor karşısında da son haftalarda alışılmış olduğu üzere fırtına başlangıçlarından bir tanesini daha yaptı ve ilk yaradan 3 gol bularak, ikinci yarıda maçı Rolanti'de götürerek 3-1'lik bir galibiyet aldı. Bu maç birçok açıdan geçen haftaki Fatih Karagümrük maçına da benziyor.
Hatta bir önceki haftaki Alanya spor maçının başlangıcına da benziyor. Beşiktaş başlangıç gücüyle liderliği aldı diyebiliriz. Bu başlangıç gücü olayı zaten Valerian İsmail'in genel kariyerinde de olan bir durum. Ve maç sonu açıklamasında da buna değiniyor. Öncelikle çok mutluyuz 3 puan aldığımız için. Özellikle ilk yarıda çok istekli, çok arzulu bir görüntü verdik. Karagümrük maçından sonra bir adım ötesine taşıdık istediğimiz şeyleri. Büyük bir enerji vardı bugün takımımızda taraftarımızdan aldığımız bu enerjiyle oynadık maçın genelini. Futbolcularımızdan da tabii ki beklediğimiz gibi büyük takımın oynaması gerektiği gibi oynadık. İkinci aranın bazı anlarında kontrolü kaybettiğimizi söyleyebilirim. Geliştirmemiz gereken konu bu. Oyun içerisinde kontrolü daha fazla tutmamız gerekiyor. Daha fazla elimizde olması gerekiyor. Kontrolün rakibe geri dönebileceklermiş gibi bir hissiyatı asla vermemiz gerekiyor. Güçlü başlangıç deyince benim aklıma açıkçası ve çoktandır bu yorumu da yaparım yani son sezonlarda sık sık yaptığım bir yorumdur bu. Fenerbahçe'nin Daum dönemi ve Galatasaray'ın da hem Eric Geres'li hem Karlheinz Falkamp'lu dönemlerinde Galatasaray ve Fenerbahçe iç sağ gücünü çok ciddi anlamda pozitif kullanırlardı ve ilk 30 dakikadan böyle 2-0'u 3-0'u bulup fişi çektikleri çok maç olurdu.
Fakat hem Fenerbahçe hem Galatasaray son 10-15 sezonda bu başlangıç güçlerini ve taraftar güçlerini yavaş yavaş kaybediyorlar diye hep bir eleştiri noktam olurdu benim son yıllarda. Beşiktaş nihayet belki bunu yapıyor olabilir. Valerian İsmail'le birlikte arda arda 3 maçta çok güçlü başlangıçlar yaptılar ve bu taraftarın da coşkusuyla birleşince bu tip Anadolu takımlarına karşı iç sahada kolay kolay puan kaybetmemeye ve rahat galibiyetler almaya işi götürebiliyor. Bunu dediğim gibi 10-15 sene önce çok görürdük ama son yıllarda Anadolu takımlarıyla 4 büyük takım arasındaki makas kapanınca çok fazla görememeye başlamıştık. Bu sezonun başı itibariyle Valerian İsmail'in Beşiktaş'ı biraz sanki bunu Geres dönemi Galatasaray gibi, Daun dönemi Fenerbahçe'si gibi bunu yapabiliyor izlenimi yarattı bende.
Ayrıca Socrates ekibinden Arhan Atapilavcıoğlu güzel bir statistik paylaşmış. Valerian İsmail'in çalıştığı son 3 kulübün lig maçlarında ilk yarıda ilk golü atarak öne geçtiği 27 maç var. Takımlar 27 maçın 24'ünden galibiyet 3'ünden beraberlikle ayrılmış diye bir tweeti var Arhan'ın. İlk yarıdan sonuca gitmek geçmişte olduğu gibi bugün de hocanın en büyük silahı olacak gibi duruyor diye de eklemiş. Kendisine %100 katılıyorum. Bir diğer önemli Valerian İsmail silahı da duran toplar olacak. Bunu geçen sezondan beri hep söylüyoruz. Geçen sezonda bunu yapmaya çalışıyorlardı ve Fatih Karagümrü attıkları üçüncü gol ile Sivas Sporu attıkları üçüncü gol hemen hemen aynı. Sadece kornerlerin atılış yerleri farklı. Yine öndireğe Mulaka'nın hızla girip delici bir koşu atıp kafa vuruşuyla tamamlanıyor. Gollerin atılış şekilleri gerçekten çok benzer ve yine duran toplardan da faydalandıklarını görüyoruz.
Alanya, Karagümrük ve bu son Sivas spor maçında yaşadıkları da bir problem var. İkinci yarıda düşüş yaşıyor takım. Bence dayanıklılıklarını 90 dakikaya yaymaktan şu an itibariyle oldukça uzaklar. Ama bu da hem henüz 3. 4. haftadan beklemek için, Ağustos sıcaklarından beklemek için de doğru bir beklenti olmayabilir. Takımın 55'den sonra düşüş yaşaması bana normal geliyor açıkçası. Çok anormal bir durum değil. Valerian İsmail de buna değinmiş. Bir büyük takım olarak gücümüzü 90 dakikaya yaymayı öğrenmeliyiz demiş. Devre arasında konuştuğumuz şey dördüncü golü bulmaktı. İstediğimiz şey, kendi aramızda konuştuğumuz şey buydu. Ama sonrasındaki senaryo biraz geçen haftaya benzedi. Oyun kurma noktasında gereksiz hatalar yaptık. Rakibe sanki ortak olabilecekmiş hissiyatını biraz verdik. Bunun üzerine çalışacağız. Topu tutma ve oyunu tutma konusunda daha da çalışacağız, kendimizi geliştireceğiz. Fakat bu durum yani normal olan dayanıklılık üzerinden okunması gereken bu durum bizim medyamızda haftalardır oyuncu değişiklikleri üzerinden okunuyor ki şunu fark ediyorum çok uzun zamandır bizim medya inanılmaz derecede oyuncu değişikliği yorumu yapmayı çok seviyor.
Çünkü oyuncu değişikliği yorumu yapmak çok kolaycı bir yorum. Yani yanılgı payınız olmayan bir durum. Yani Valerian İsmail X'i soktu, aslında Y'yi soksaydı daha iyi olurdu, Y'ye gol atabilirdi veya X girmese gol yemezdi gibi yorumlar yapmak, geleceğe yönelik fal açmak aslında. Yani bilmiyorsunuz ki ne olacağına dair hiçbir fikriniz yok aslında.
öyle olsaydı böyle olurdu, böyle olsaydı şöyle iyi olurdu demek dünyanın en kolay işi. Ve maç sonraları bu yorumları izlediğim zaman böyle iki saatlik televizyon programlarının 1 saat 50 dakikası X yerine Y'ye girseydi, Y'ye girmeseydi de Z'ye girseydi yorumundan ibaret. Ve aslında hiçbir manası yok. Daha doğrusu tabii ki oyuncu değişikliklerine karar vermek bir teknik direktörün önemli görevlerinden bir tanesi ama koskoca teknik direktörlük mesleğinin Sanki %95'i sadece oyuncu değişikliklerine karar vermekle şekilleniyormuş gibi. Oyuncu değişiklikleri bu mesleğin en önemli hadisesiymiş gibi. Yani orada karar verme anında büyük bir zeka örneği göstereceksiniz ve 11 oyuncudan bir tanesini o kadar doğru bir şekilde çıkaracaksınız ve yerine o kadar doğru bir hamle yapacaksınız ki her şeyi değiştireceksiniz. Bu beklenti takımı maça hazırlama emeğinin, takımın fiziksel kapasitesi için harcamanız gereken antrenman bilimine harcamanız gereken emeğin ve teknik direktörlükle ilgili diğer bir sürü melekenin boşa çıkarılmasına sebep olan ve
Teknik direktörlüğü sadece oyuncu değiştirmekten ibaretmiş gibi gösteren çok ucuz yorumlar bunlar. Ve bence Valerian İsmail'in Türk futboluna aslında en büyük katkısı, Türk futbolunda en büyük eksik olan fizik kalitenin düşüşünü değiştirebilecek isim olması. Yani şöyle ifade edeyim, Jorge Jesus'un, Okan Hoca'nın veya Abdullah Avcı'nın sezon sonunda şampiyon olması Türk futbolunda o kadar dramatik değişiklikler yapmaz. Ama Valerian İsmail gibi fizik kaliteyi en öne koyan bir teknik direktörün nihayet bu ligde bir başarı elde edebilme ihtimali, bu ligde şampiyon olma ihtimali bizim futbola olan bakışımızı ciddi manada değiştirebilir. Çünkü biz Türk futbolunda, yani genç spor yazarları, ben ve birçok arkadaş, Türk futbolunda en büyük problemi çok uzun zamandır, özellikle şampiyonlar ligine giden takımlarımızı izlediğimizde fark ediyoruz ki en büyük problemimiz fizik kalite. Son olarak Trabzonspor Kopenhag karşısında onlardan daha çok para harcayamadığı için elenmedi. Onlarla fiziksel olarak aynı seviyede mücadele edemediği için elendi. Televizyonda hep yorumlar daha iyi transfer yapsaydı Trabzonspor kazanırdı. Daha çok transfere para harcasaydı Trabzonspor kazanırdı değil. Trabzonspor Kopenhag'dan zaten daha çok para harcıyor. Sivas Spor Malmo kadar para harcayabiliyor. Malmo'den dayak yiyor. Trabzonspor Kopenhag kadar para harcayabiliyor. O kadar transfer yapabiliyor ama Kopenhag geliyor. Bizim problemimiz daha fazla transferle çözülebilecek bir problem değil ki zaten Euro'nun Türk Lirası karşısındaki değer artışını gördükçe bu zaten önlenebilir veya çözülebilir bir durum da değil. Bizim daha çok çalışarak, daha çok emek üreterek, fiziksel kapasitesi daha yukarılara çıkmış takımlarla antrenman sahasında mücadele gücümüzü arttırarak Avrupa'da başarılı olma ihtimalimiz var. Hatta Jurgen Klopp hep çok verdiğim bir örnektir bu programlarında. Jürgen Klopp Liverpool'a gittiği zaman ilk sezonlarında çok fazla transfer yapmıyor. Biliyorsunuz şampiyonluk için de oldukça beklemişti. Premier Lig'de beklenmesi normal tabi. Ve basından niye transfer yaptırmıyorsunuz diye bir eleştiri alıyordu. Ve Jürgen Klopp da benim önce takımın iskeletini oturtmam gerekiyor ve şampiyonluklar havalimanında değil antrenman sahasında kazanılır diyordu.
Bizim bu felsefeden bir türlü yana olamamamız gibi bir problem var. Bütün sorunları yeni transferle çözmek gibi bir derdimiz var. Ve bu belki de, yani Valerian İsmail'in bu başarısı da transferle gelecek bir başarılı olmayacak. Tabii ki Vegos'un kalitesi şampiyonlukta olursa çok büyük bir rol oynayacak.
Liderlikte de oynuyor. Tabi ki yarın öbür gün performans verirse Dallali'nin performansı belirleyici olacak. Roman Sait'sin performansı çok belirleyici olacak. Ama Valerian İsmail'i diğerlerinden ayıran önemli özellik takımın fizik kalitesi olacak. Ve bu fizik kalite Türk futbolunun en büyük dezavantajı. Hatta 2019 yılında Başakşehir Avrupa Ligi'nde Roma ile eşleşmişti ve kendi sahamızda 3-0'luk bir mağlubiyet almıştık. Çok net bir mağlubiyetti. Ben de staddaydım, tribündeydim. İzlemiştim canlı olarak. Maç sonu da yoldayken TRT'yi açmıştım ve TRT'de Hikmet Karaman vardı. O dönemde boştaydı herhalde ve yorumculuk yapıyordu. Hikmet Karaman şundan bahsetti. Maçtan sonra Romalı oyuncular, 3-0 kazandıkları deplasman galibiyetinden sonra Romalı oynamayan oyuncular ve sonradan oyuna giren oyuncular, maç bitimi sahanın etrafında ter antrenmanı yapmışlar ve ter koşusu atmışlar.
Hikmet Karaman en basitinden kendisinin hiçbir takımında bunu yaptıramayacağını söylüyordu canlı yayında. Ve stüdyodaki diğer sunucular, diğer yorumcular falan da şaşırıyordu niye yaptıramıyorsunuz hocam diye. Hikmet Karaman'da zaten çalıştığım takımlarda oyuncuların sürekli maaşları aksatılıyor. sürekli para kazanmalarıyla ilgili bir problem var ve bu yüzden ben onlara maç sonunda ekstra idman yapın diyemem desem bile benim oram ağrıyor buram ağrıyor diyecekler ve paralarını alamamakla ilgili sıkıntıdan dolayı antrenmanları da bu yüzden yapmıyorlar yarım yamalak yapıyorlar gibi bir ifadede bulundu. Yani gömleğin en üst düğmesi baştan yanlış iliklenince, oyunculara maaş ödemesi bile baştan doğru düzgün yapılamayınca ve her işi ricaen bu yüzden yapıldığı için de ne takımlarda disiplin oluyor, disiplinin olmadığı yerde de çalışma ve azim de eksiliyor. Valerian İsmail geldiğinden beri sürekli bir disiplin vurgusu yapar, sürekli antrenmanları vurgular,
gereksiz yere kart gören oyuncuların klüp tarafından para cezasıyla cezalandırılması gerektiğini söyler. Bunlar Türk futbolu için değişmesi gereken şeyler, yapılması gereken şeyler ve o yüzden Valerian İsmail'in başarılı olmasını içten içe çok istiyorum. Ve kendisini bir dönem, yakın bir dönem önce Galatasaray'da görev yapmış Igor Tudor'a da çok benzetiyorum. Bence karakter olarak da, fizik olarak da, tip olarak da, konuşma tarzı olarak da, futbolculukları olarak da birbirlerine çok benzer adamlar Igor Tudor ve Valerian İsmail.
Oynattıkları oyunda teknik adamlık anlayışları da benzer. Genç teknik adamlar bugün itibariyle ve taktik olarak bir Şenol Güneş, bir Fatih Terim, bir Jorge Jesús deneyiminde olmayabilirler. Ama Avrupa futboluna yatkınlık olarak, o talepkarlık olarak, fizik talepkarlığı olarak bizi Avrupa futboluna yakınlaştırabilecek teknik adamlar kendileri ve Igor Tudor Galatasaray döneminde o krizden kurtulamadı. Kaybettiği puanlardan sonra çok ağır eleştiriler aldı ve kenarda Fatih Terim gibi bir figürü vardı ve Fatih Terim göreve geldi onun yerine ve Fatih Terim ondan aldığı mirasla da şampiyon oldu. Belki İgor Tudor kalsaydı Galatasaray şampiyonu da olamazdı. Fatih Terim o mirası şampiyonluğa götürdü o deneyiminden, geçmiş deneyiminden faydalanarak. Hatta bir sonraki sene tekrar şampiyon oldu.
Ama Fatih Terim ile Türk futbolunun son 8-10 yılındaki olduğu dönemden farklı bir yere de gidemedi. 2 yıl üst üste şampiyon olduktan sonraki 2 senede şampiyon olamadı veya olsaydı bile zaten öyle çok farklı, Avrupa futboluna yakın bir oyun kalitesi zaten olmayacaktı, olmuyordu. Bunu tabii ki başka ekonomik problemlere falan da bağlayabilirsiniz. Ama belki Igor Tudor da başarılı olamayacaktı. Belki Fatih Hoca'nın şampiyon yaptığı takım şampiyonu dahi yapamayacaktı. Ama Igor Tudor bugün Avrupa'yla yarışabileceğiniz fizik standardı talep ediyordu. Ve Serie A'ya gittiğinde de başarılı oldu, güzel işler yaptı ve sonra şimdi de Marsilya'ya yükseldi. Marsilya'ya da çok güzel bir giriş yaptı. Belki yine Galatasaray'da yaşadığı problemleri yaşayacak. Orada da çok büyük taraftar
kitlesi var ve paya gibi büyük isimler var ve belki onlarla da bir takım krizler yaşayacak ve belki oradan da ayrılmanın eşiğine geldi zaten birkaç kez de. Belki devam edemeyecek ama şunu demek istiyorum. Igor Tudor veya Valerian İsmail, Şenol Güneş, Fatih Terim ve Jorge Jesus seviyesinde teknik direktörler değiller belki gençler. Ama Avrupa futbolunun gerektirdiği fizik kaliteyi talep eden ve o disiplini talep eden teknik adamlar ve Türk futbolunun da biraz bu tip teknik adamlara ihtiyacı var diye düşünüyorum. O yüzden Valerian İsmail'in başarılı olmasını da ayrıca istiyorum diyeyim ve Konya Spor Fenerbahçe maçına geçeyim.
Jorge Jesus maçtan sonra dinamik ve hızlı futbolumuzu oynayamadık diyor ve belki de geldiğinden beri en kötü Fenerbahçe vardı. Jorge Jesus göreve geldiğinden beri en kötü Fenerbahçe vardı. Bugün takıma baktığımız zaman son iki ayda göstermiş olduğumuz dinamik ve hızlı futbolu hem ofansif hem defansif anlamda dinamik ve hızlı futbolu sergileyemedik. İstediğimiz fikirleri uygulayamadık.
Maçta nadir gol pozisyonu oldu. İki takım adına da. Rakibimiz geliştirdiği yeni ara taklardan birinde golü buldu ve 1-0 kazandı. Yapmamız gereken şey önümüzdeki maça bakma.
Açıkçası bu Lemos'un kalite noksanlığı, kolay çalım yemesi, yanlış pozisyon alması bu zaten her hafta gördüğümüz bir şey. Oyunculardan kaynaklı kalitesizlikleri görülebilen bir şeydi ama oyunun bu kadar bozulduğu, takımın genel oyun kalitesinin bu kadar bozulduğu, daha önce Kiev maçları da dahil bu kadar gördüğümüz bir durum olmamıştı. Bu açıdan İlhan Palut'u tebrik ederim. Gerçekten rakibini bozmak adına bütün planları tuttu.
Konya Sporu rakibini bence oynatmadı ve orta blokta çok sağlam durduklarını düşünüyorum. Kendi kalelerine Fenerbahçe'yi neredeyse hiç yaklaştırmadılar. Oldukça ileride savundular ve Fenerbahçe kendi takım savunmasını çok öne çıkartmasına ve Konya Sporu defalarca offside'a düşürmesine rağmen yani kompak bir duruş sergilemesine rağmen bir türlü orta saha ve hücumda oyun üstünlüğünü eline alamadı. Aslında dar durdular yani yakın durdular birbirlerine. Savunma oldukça öne çıktı.
Ama orta saha merkezinde Arao ve Zayis ikilisi, rakipte Soner, Amir Adiz Ahmetovic ve Rahmonovic üçlüsüne karşı hem nicelik hem de fiziksel nitelik olarak eksik kaldılar ve Fenerbahçe çok fazla top yapamadı. İlhan Palut'un maç sonu açıklaması dikkat çekici. Üçlü oynayacaklarını düşündüklerini Fenerbahçe'nin ve üçlüye yönelik çalışma yaptıklarını söylüyor. Bu çalışmayı da zaten Rakip 10 kişi kalana kadar yani Fenerbahçe 10 kişi kalana kadar gösteriyorlardı. Özellikle üçlü savunmanın şeklini bozabilecek ters topları, kanattan kanata atılan uzun topları bolca gördük ve bu da Fenerbahçe'nin kaymalarla açık vermesine sebep olabilecek durumlardı. Fakat sonra İlhan Palut da itiraf ediyor ki Fenerbahçe 10 kişi kaldıktan sonra Jorgesus dörtlü savunmaya döndü ve dörtlü savunmaya döndükten sonra bocaladılar. Çünkü çalışmaları hep üçlü savunma üzerine ve dörtlü savunmaya karşı Konya Spor bocaladı ki Konya Spor kazanmaya oynadı. Kazanmak zorunda oldu. Rakibin daha zayıf.
duruma düştüğü oyunlarda etkisizlik yaşayabiliyor. Bunu Vaduz'a karşı Avrupa Ligi'nde de yaşadılar. Yani seti oynamak, topu almak konusunda biraz bir takım sıkıntıları var ve İlhan Hoca da sabırlı oyunu yavaş oyunla karıştırdık dedi maç sonrasında. Enteresandır rakibimiz 10 kişi kalıp sistemini değiştirdiği zaman biz bir bocalama dönemine girdik. Buna hemen adepte olamadık. Sabırla
yavaş oynamayı birbirine karıştırdık ve artı bir kişi oynadığımız yarım saatlik süreyi yeteri kadar efektif kullanamadık maalesef. Maçla ilgili açıkçası çok fazla söylenecek bir şey yok. Yani öyle çok uzun uzadı ya Konya Spor Fenerbahçe maçının yorumlanmasına değecek bir şey yok. Konya Spor'un baştan sona planlarının tuttuğunu söylemek lazım. Sadece 11-10 bölümde yeterince etkili olamadılar. 10-10 kaldıktan sonra maç yine ortadaydı ve
istediklerini daha net uygulayabilen Konya Spor güzel bir kafa golüyle de galibiyeti aldı. Tabi onlarda Çikaleşi vardı center for pozisyonunda. O Suudi Arabistan'a transfer olmuştu geçtiğimiz günlerde ve Iqbazu diye yeni bir transferleri de maçın son bölümünde oyuna girdi ki sosyal medyada oldukça paylaşılan bir oyuncu oldu. Süperligen yeni bir renk katacağı çok bariz ortada. Öyle ki böyle sanki çılgınlar gibi koşuyormuşçasına kollarını savura savura koşuyor ama ekranda gördüğünüz yürüme temposundan biraz daha hızlı bir oyuncu var. Ama öte yandan oldukça da güçlü. Bir topu da direkten döndü. Onu izlemek de bir yandan önümüzdeki haftalarda ilginç olacak diyelim ve buradan bu sezonun ilk büyük maçı olan Trabzonspor Galatasaray maçına geçelim.
Goysuz ve yeterli seviyeden uzak bir maçtı. Ağustos sonu itibariyle oynanan bir derbi veya büyük maç nasıl tanımlarsanız. Bu tip bir maç için de Süper Lig'de çok şaşırtmadı beni açıkçası. Zaten Trabzonspor işte Sivas Spor Süper Kupası ile başladığı iki tane Kopenhag maçı, bir tane Antalya deplasmanı, bir tane Galatasaray maçı ve beş tane kritik sakatlık derken ciddi anlamda bir düşüş yaşamış ama Sakatlanmayan oyuncularda bilhassa Dorukhan ve Siopis gibi oyuncularda ben bireysel düşüşü çok görüyorum ve Cornelius'un net bir alternatifi yok. Haftalardır Cornelius üzerinden gidiliyor. Cornelius da çok yorgun gözüküyor. Ama Cornelius'un etrafına oyuncu yaklaştıramamaktı Trabzonspor'un en büyük problemi ki Dorukhan ve Siopis çok fazla tek yönlü kalıp kendi yara alanlarında hapis gibiydiler. Aslında 40 bin kişilik taraftarıyla Dorukhan ve Siopis'in Galatasaray'ı ileriye doğru kendi sahasına doğru püskürtmesi gerekirdi.
Ama Dorukan Siopis-Bardi üçlüsü belki fiziksel olarak çok daha fazlasını vaat ediyor olmasına rağmen Torreira-Oliviera-Mertens üçlüsünün kalitesinin altında kaldığı ve daha etkili pozisyonlar bulan tarafta Galatasaray oldu. İki tane gelişme vardı belki de. Genç kaleci Tahat Epe'nin Uğurcan'ın yokluğunu aratmaması ve çok iyi bir maç çıkartması. Bir de yeni transfer Bartra'nın gladiyatör gibi bir stoper performansı sergilemesi dikkat çekti. Seferovic ile her eşleşmelerinde neredeyse Seferovic'e karşı üstündü. Galatasaray'ın gol bulamamasındaki önemli nedenlerden bir tanesi bu oldu. Galatasaray Santerfor'unu bertaraf etti.
Bartra tam 8 top kapma, 5 pas kesme ve 5 de pozisyonu uzaklaştırma gibi müthiş bir istatistik yakaladı maç sonu itibariyle ve Seferovic'i bir tek Hugo'yla bire bire eşleştiğinde etkili olabildiği pozisyonlarda gördüm. 30'da olup 40. dakikalar arası. Hatta bir tanesi Mertens'in kaleciyle karşı karşıya yakaladığı pozisyonun başlangıcında Seferovic Vitorigo'nun önünden sırtı dönük topu alıyor ve orada Yunus üzerinden de Mertens'le net bir gol pozisyonu yakalanıyor. Seferovic'in de maçta en etkili olduğu an
onu da Hugo üzerinden yaptı yani ne zaman Bartha'dan çıkıp Hugo tarafına geldiği zaman daha etkili oldu aslında. Galatasaray için de pozitif ve negatif etmenler var. Pozitif etmen, Torreira ve Mertens'in kalitesini çok net, çok çabuk bir şekilde yansıtması oldu. Mertens sadece 1.5 maçta bu derece etki ettiği benim beklentilerimin çok üzerinde ve o Schneider'li Drogba'lığı dönemden beri bu kadar oyuncu kalitesi göze batan bir Galatasaray'da
görmemiştim. Mertens ve Torreira o günleri hatırlatan bir kaliteyle oynuyorlar. Tabi bir buçuk maçtan da hemen böyle yüksek perdeden yorumlar yapmak istemiyorum ama bir ilginç nokta da şu. Biliyorsunuz yaz transfer dönemi boyunca Sashaboy kadro dışıydı. B takımla antrenmanlarını yapıyordu. Dries Mertens de geç geldi ve o da bireysel olarak çalışmalarını sürdürmüştü yaz transfer döneminde. Takımla birlikte kamp yapmamış Saşaboy ve Mertens'in fizik kalitesinin takımla birlikte antrenman yapan oyunculardan çok daha yukarıda olması Okan Buruk için büyük bir eleştiri noktası. Yani Kerem Aktürkoğlu mesela yaz kampı boyunca takımla birlikte antrenman yaptı. Mertens yalnız başına antrenman yaptı. Yunus Akgün ve Kerem'in top kazanmaları toplam sıfır.
Pas kesmeleri sıfır, uzaklaştırmaları sıfır. Mert Ensin tek başına beş top kazanma, bir pas kesme, bir de pozisyon uzaklaştırması var takım savunması adına. Bu gerçekten önemli. Galatasaray'ın yapamadığı şeylerden bir tanesi olarak da ligin dördüncü haftasına kadar yapamadı bunu zaten. Saşaboy savunmada çok iyi olmasına rağmen her iki beki de Galatasaray'ın hücumda final pas ve final ortalarda yine yetersiz kaldı. Saşaboy maçın en iyilerinden de ama hücumda net bir eksiği var. Saşaboy'un Fenerolt'un daha da fazlası var. Dubois'ın gelmesiyle belki bekteki final işçilerin kalitesi artacaktır. Galatasaray zaten transfer de istiyor. Okan Hoca hem boyla ilgili hem de transferle ilgili açıklamalarını yaptı.
Sasha bizde devam edecek. Onunla ilgili herhangi bir düşüncemiz yok. Zaten şu anda takımımızın performansı olarak bugün de bunu gördük. En ilerinden biriydi.
Evet basketbola geçiyoruz. Basketbolda milli bir mesai var. Dünya kupası eleme penceresinde Cuma günü Letonya ile oynadık ve 111-85 kaybettik. Pazar günü de Sırbistan'a karşı mücadele ettik. O maçta 79-72 mağlubiyetle sonuçlandı. Dünya kupası eleme penceresinde oynadığımız 6 maçın 4'ünü kaybettik ve orada şansımız biraz azalmış gibi ve biraz yüzümüzü de Euro basket'e dönüyoruz. Perşembe günü Karadağ ile ilk maçımızı oynayacağız. Anıl ile birlikteyiz. Anıl selamlar.
Önce maçları sorayım. Letonya ve Sırbistan güçlü rakipler ama çokta direnemedik sanki. Ne diyorsun? Yani abi iki maçı biraz aslında iç yüzüne de ayırmak gerekiyor diye düşünüyorum burada. Letonya maçı çok iyi bir sınav olmadı hatta baya kötü bir sınav oldu bizim için. Özellikle de işte savunma kısmında yaşadığımız sıkıntılar, Letonya'nın üçlüklerine cevap veremememiz derken
Sığbistan maçın ilk yarısı da aslında biraz o senaryoya doğru gidiyordu. Neyse ki ikinci yarıda takımın ve biraz oyun sisteminin aslında burada değişmesi. Farklı mücadeleler geldi Koçay-Günataman'dan ve orada daha iyi bir yapıya doğru gitmiştik ki maçı da aslında beraberliğe kadar getirdik ama işte Mceddin'in orada, Alperen'in, Furkan'ın bazı tercihleri vs. derken maçın sonunda maç elimizden kayıp gitti diyebiliriz. Dünya Kupası'yla umutlar azaldı diye düşünüyorum. Doğru mudur? Evet abi orada şu an Letonya 5 galibiyetli mağlubiyetle zaten lider. Grupta Yunanistan, Sırbistan olduğunu da düşünürsek, ki Belçika'da mesela sürpriz bir takım orada. Biraz zora soktuk diyebiliriz o kısmı. Peki, Eurobasket biraz daha önem kazandı bu durumda ve Perşembe günü Karadağ ile ilk maçımıza çıkıyoruz. Grubu söyleyeyim ben, İspanya, Karadağ, Gürcistan, Belçika ve Bulgaristan ile aynı gruptayız. 6 takımdan 4 farklı grup ve 24 takımla Eurobasket oynanıyor.
6 takımdan 4'ü gruptan çıkıyor. Herhalde bu 6 takım arasında ilk 4'e gireriz diye düşünüyorum. Şu grupta aslında kağıt üzerinde baktığımız zaman İspanya zaten doğal olarak favoriydi ama onların hem sakatlıkları hem de turnuvaya katılmayan oyuncular olduğunu düşünürsek, bizi liderlik için bile bu grupta aslında ciddi adayız. Bence İspanya ve Türkiye şu an en büyük adaylar.
İspanyol kadrosu o alışığa geldiğimiz kadrodan çok dışında şu anda. En sonunda da Sergio Yul bir sakatlık yaşayıp kadrodan çıktı. Hatta yerine Alberto Díaz'ı kadroya kattı. Ama çok yetenekli bir takım değiller o kadar. Genç Osman Garba var NBA'den. Daha sonra Hernán Gómez biraderler var orada. O isimler var. Bizim grupta tabii ki diğer takımlar Karadağ. Hatta biz ilk Karadağ'la başlayacağız mesaiye.
Karadağ takımını çok kısa konuşmak gerekirse tabii çok uzun ağırlıklı bir takım. Özellikle Bojan Dubljevic'in işte EuroLeague'in gediklilerinden çok önemli bir uzun olduğunu biliyoruz. PostTop'ta tamamen bir uzman. Ki bizim de minyatakımımızın biraz o tip ayağını yerden kesmeyen PostTop uzunluğunda karşı sorun yaşadığını da biliyoruz savunmada. Ki burada aslında Ömer Faruk'u da bu noktada aradığımızı söylemekte fayda var. Tabii ki Karadağ bu noktada meziyetli bir takım ama takımın yetenek toplumu da bizim yanımıza yaklaşacak bir sebebiydi şu anda.
Hatasız başlamak tabii ki çok önemli GELECAN'ın adına ki İspanya'da grubu bitireceğimizi düşünürsek galibiyetleri arada arada alıp son maçı İspanya'ya saklamak da orada bizim için çok iyi olacaktır. Çapraz eşleşme var sanırım gruptan çıktıktan sonra. Gruptan çıktığımız senaryodaki rakipleri nasıl değerlendiriyorsun? Yani o taraf B grubunda tabii biraz ölüm grubu diyebiliriz. Yani Slovenya, Almanya, Fransa ve Litvanya'nın olduğu grup. Ya muhtemelen senaryoda Almanya dördüncü gibi gözüküyor olabilir orada ama dün de Slovenya'yı yendiler mesela Dünya Kupası erimesinde. Çok da iyi oynuyorlar. Bize de ters gelebilecek bir oyun yapıları var. Yani Almanya dördüncü bitirse bile biz D'den çıktığımız senaryoda hani biraz pozitif düşünürsek yine de zorlayıcı bir grup. Ya o taraf gerçekten çok korkutucu geliyor bana.
Turnuva ile ilgili favori kimdir? Hangi ülke? Normal şartlarda buna farklı bir cevap verecektim ama çok fazla sakatlanan isimler oldu. Bu Dünya Kuvası penceresinin bir hafta kalı olması çok ciddi sıkıntı çıkardı. Mesela bizim grubumuzdaki Gürcistan'ın en iyi oyuncusu şu anda Turnuva'da yok. Schengen'le sakatlandı, İspanya'da Jules sakatlandı, Satorlanskiler sakatlandı. Doncic bile geçen, hatta dün oynayan maçta sakatlanmıştı, kenara geldi sonra yeniden oyuna girdi. Neyse ki onda bir şey yok.
Sılavanya son yıla basketi kazanmıştı. Burada aslında doğal bir favori olarak görülebilir. Ki zaten turnuvanın en iyi 3 oyuncusundan birisi Dončić orada. Sırbistan yokuşla birlikte tabi ki orada favori görülmesi gerekiyor. Yunanistan'da da Antetokounmpo ve etrafındaki oyuncularla birlikte. Ben tam sağlıklı oldukları senaryoda ki onların da durumu belli değil şu anda bazı oyuncular ama Yunanistan'ın bir adım daha önde olduğunu ben düşünüyorum kendi adıma.
Peki milli takımdan beklentin nedir? Gruptan çıkmasını bekliyorsun anladığım kadarıyla ama bir sonraki eşleşmede herhalde zor bir kura geliyor. Pozitif ve negatif beklentini alayım milli takımdan. Yani milli takımı şöyle düşünürsek aslında bu takımı bir güç sıraması yaptığımız zaman bence ilk 6-7 hatta kimilere göre ilk 5 takım arasında yazıyorda milli takım. özellikle işte NBA oyuncuları, Euroleague'daki yıldızlarımız derken. Ama burada tabii ki eşleşme şansının da çok önemli olması gerekiyor özellikle o B grubundan. Gruptan lider çıktığımız senaryoda B grubundan gelecek takıma göre de zaten bir şekilde kendimizi çeyrek finale atma ihtimalimiz olabilir. Top 16 burada kesin gibi gözüküyor. Şu anda tabii ki erken konuşmak çok sağlıklı bir şey değil ama çeyrek final, oradan da yani bence çeyrek final ve üzeri olabilir diye düşünüyorum ilk etapta ama tabii ki beklentileri de doğru ayarlamak gerekiyor.
Peki milli takımın geleceğini nasıl görüyorsun? Şimdi Ömer Faruk tartışmaları öne çıktı ama işte Dünya Kupası'na büyük ihtimalle katılamayacak olmak ve Eurobasket'te de belki işte x8 hedeflenebilir dedin. Önümüzdeki dönemlerle ilgili milli takımın potansiyelli oyuncuları olduğunu düşünüyor musun? Gelecek yıllarda. Çünkü ben mesela bizim gençliğimizde işte 2001'deki turnuvada olsun final oynayan bir milli takım vardı. Hatta da o sonra 2010'da da final oynandı. Ama sanki son dönemde o başarılardan biraz uzaklaşılmış gibi bir durum söz konusu. Gelecekte tekrar o başarıları yakalamak, Avrupa'nın en iyi basketbol takımlarından bir tanesi olma ihtimali var mıdır sence? Yani şu anda aslında özellikle çok fazla oyuncunun NBA'ye gitmesiyle birlikte bu hedefli gibi gözüküyor ama burada biraz şöyle bir sıkıntı var. Bence takım olgusu ve pozisyon sıkışıklığı var. Genelde iyi oyuncuların hepsi uzun rotasyonda. Şu an Türkiye'nin NBA olmuş veya işte Adem Bonavar şu an NCAA'de, belki gelecekte o da milli takımda oynayacak ve NBA olacak.
Ama işin gard kısmında bir sıkıntımız var, oyun kurucu sıkıntısı ki devşirme oyuncumuz var burada, Shane Larkin mili takımda oynuyor. Oradan aslında düşündüğümüz zaman yine de potansiyelli bir jenerasyon geliyor gibi ama tabii ki bu ne şekilde kanalize edeceğiz, ne şekilde oyuncuları yetiştireceğiz, hangi pozisyona daha fazla yatırım yapacağız, bunlar çok önemli. Yani zaten genel bir sıkıntısı bu mili takımların son yıllarda. Özellikle işin oyun kurucu tarafında. Yani oraya çok ciddi bir şekilde altyapılara yatırım yapıp oradan bir artık genç yıldızlar potansiyelleri keşfetmek gerekiyor ki 6 yaş kategorilerinde de gördük
O rolü kaldırabilecek gelecekte oyuncular da var. Tabii ki bu oyuncuları doğru kullanıp, doğru yerlerde yetiştirip, doğru takımlarda süre almaları gerekiyor. Teşekkür ederim Anıl. Ağzına sağlık. Önümüzdeki haftalarda da Eurobasket'te gruplardan çıkıldıktan sonra, maçlar oynandıktan sonra tekrar seni ağırlamak isteriz. Teşekkür ediyorum. Ben teşekkür ederim abi davetiniz için. Teşekkürler.
Son olarak tenise geçiyoruz. Bu hafta ilk kez tenis konuşacağız. Amerika Açık başladı. 29 Ağustos 11 Eylül talihleri arasında oynanıyor Amerika Açık. Kadınlarda efsane isim Serena Williams kariyerinin son Grand Slam'ine çıkıyor. Eski kadınlar bir numarası Romanyalı Simona Halep'te ciddi anlamda bir form yakaladı. Amerika'da sürpriz yapma ihtimalinden bahsediliyor. Antrenör değişikliği yaşadı ve yeni antrenörü Serena Williams'la çalıştığı dönemden de tanınan Patrick Muratoğlu. Simona Halep'in ayrıca
Galatasaray'ın ve Romanya Futbolu'nun efsane ismi Haci, sporculara çok destek olan biri ve Simona Halep henüz 10'lu yaşlarının başındayken bir fotoğrafları da var birlikte. Hacı kendisine manevi babalık yapıyor, ekonomik anlamda onun spor gelişiminde ciddi bir destek veriyor ve Halep de gerçekten o desteği boşa çıkarmıyor. Sonrasında büyük bir tenisçi oluyor ve geçtiğimiz yıllarda Socrates'e bir röportaj vermişti Halep. İdeal olarak Hacı'yı gördüğünden ve Romanya'da tüm sporcuların Hacı'yı örnek alması gerektiğinden bahseden açıklamaları da vardı. Her ikisi de Köstenceli sanırım, Arnavut kökenli Rumenlerden. Böyle bir ilginç bir bilgi de var. Erkeklerde ise Novak Djokovic aşı olmayı reddettiği için Amerika'ya giriş yapamıyor biliyorsunuz. Bu sebeple de turnuvada yer alamayacak. Geçen senenin finalistiydi. Amerika'ya gidemeyen Djokovic pazar akşamı da Türkiye'deydi. İstanbul'da Türkiye ile Sırbistan arasında oynanan erkek basketbol maçını izlemeye gelmişti.
Erkeklerde bir numara olarak gelen isim ise Rusyalı tenisçi Medvedev. Medvedev geçen sene bu turnuvayı kazanan isimdi. Tabi bir diğer büyük favoride Rafael Nadal. Avustralya ve Roland Garros'u kazanmıştı Nadal. Wimbledon'da da yarı final maçında sakatlığı nedeniyle devam edememişti.
Nadal turnuvayı kazanırsa eğer, beşinci kez kazanmış olacak. Daha önce Amerika açıkçası beş kez kazanmış olan üç farklı isim daha var. Bir tanesi Pete Sampras, benim çocukluğumda en sevdiğim tenisçiydi kendisi. İnanılmaz sert servisler atabiliyordu. Roger Ferderver var, beş kez kazanan ve Jimmy Connors var. Eğer Nadal kazanırsa, onların rekorunu egale etmeyi başaracak. Amerika açıkçası en başarılı, dördüncü isim kendisi olacak.
merakla bekliyoruz gelecek hafta tekrar ne oldu ne bitti hem euro baskette hem de Amerika açıkta neler yaşandı tekrar üzerinden geçeriz dinlediğiniz için teşekkürler görüşmek üzere hoşçakalın
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.