Podcast

164: Gülşen'in Tutuklanması: Günbegün Büyüyen Korku ve Nefret İklimi

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Gülşen, aylar önceki konserinden alınan bir klibin hedef gösterilmesinin ardından tutuklandı. Hedef göstermelerin ve baskıların şiddeti gün geçtikçe artıyor. Ancak bu şiddet yalnız iktidar tarafından uygulanmıyor. Krizin yarattığı korkuyu, ve korkunun yarattığı şiddeti masaya yatırıyoruz. Güç sizinle olsun.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.181 kelime · ~16 dk okuma

İki gün önce Fethiye'deki rock festivali, bir hafta önce Zeytinli Rock Festivali yasaklandı. Bahar aylarına üniversitelerin bahar şenliklerindeki yasaklar damga vurdu. Aynı dönemde Cem Yılmaz'ın şakalarına gülmenin dinden imandan çıkmak demek olduğuna ilişkin vaaz veren imamlar sosyal medyada gündem oldu. Yılın başında Sezen Aksu linç ve tehdit edildi. Ardından Tarkan'ın gerçek şarkısı hedefe kondu.

Birkaç aydır Gülşen'in sahne kıyafetine saldırılıyordu. Üç ay önce sahnede imam hatiplere ilişkin söylediği sözler sosyal medyada bugün servis edildi. İktidar medyası hedef gösterdi ve 25 Ağustos'ta şarkıcı Gülşen, hepimizin tanıdığı bu isim, tutuklandı ve Bakırköy'ü kapalı cezaevine gönderildi. Gözlerimizi kapatınca yoğun gürültüye maruz kaldığımızı farkındayım. Ama artık odaklanalım ve faşizmin ayak seslerine kulak verelim.

Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Faşizm üzerine çalışan İtalyan yazar Umberto Eco, 21. yüzyıl insanın en büyük yanılgısının faşizmin tekrar Nazi üniformasıyla geleceğini sanmasıdır, diyor. Faşizm nasıl ki 1929 Büyük Burhan'ın ardından geldiyse, bugün de tüm dünyada 21. yüzyıla özgü yorumuyla yükseliyor. 2008 küresel finans krizinden yeni bir paradigmayla çıkamayan küresel kapitalizm, dünyanın her yerinde yeni sağcı liderlerin hortlamasına neden oluyor.

Transkriptin tamamını oku

korku ve endişe içindeki geniş halk kesimleri faşizm tarafından manipüle ediliyor. 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri olarak gösterilen Karl Polanyi'nin ifadesiyle eşitsizliğin sert şekilde derinleşmesi halkların önüne bir yol ayrımı çıkartıyor. Ya sosyal reform ya da faşizm. Korku kolayca manipüle edilebilen bir duygu. Korkuyla baskılanan kitlesel duygu durumu içinde nefret kampanyaları çok kolay organize edilebiliyor.

Bazen öylece izlediğimiz filmler bile bizlere bu geçişkenliği anlatmıyor mu? Star Wars'un ikonik karakteri Usta Yoda'ya kulak verelim. Daha sonra kötülerin lordu Darth Vader'a dönüşecek olan genç Anakin Skywalker'ı görünce şöyle diyor Master Yoda. Korktun mu? Hayır. Görebiliyoruz içini. Ne hissettiğini düşün. Duyguların annene yönelik. Onu özlüyorum.

Onu kaybetmek mi korkunun? Başka şeylerle ne ilgisi var bunun? Pek çok var. Korku karanlık tarafın yolu. Korku öfke olur. Öfkede nefret. Nefret acıyı getirir. İçin korkuyla dolu senin.

Bilmeyenler için ufak bir özet. Annesini kaybetme korkusuyla çırpınan küçük Anakin Skywalker'ın bu korkusu, onu Darth Vader adında bir karanlıklar lorduna çevirecek kapıyı aralayacaktır. Yani korkuyla başlayan süreç, günün sonunda büyük bir nefrete dönüşüyor. Faşizm, cesur gibi görünen bir ideolojidir ama çelişkili biçimde korkudan beslenir. Topluma sinen korkuyu manipüle eder ve bu korku üzerinden nefret kampanyaları organize eder. Korkunun hakiki bir referansı bulunur ama bu hakikatin mutlaka ama mutlaka eğilip bükülmesi gerekir.

Anakin Skywalker'ın annesi için endişelenmesi haklı bir kaygıdır. Ama bu kaygı, onun bilincinin kolayca manipüle edilmesine neden olabilir. Faşizm, ille de kurumsallaşmak zorunda da değildir. O yüzden, ille de nazi üniformalarına ihtiyaç duymaz Umberto Eco'nun dediği gibi.

Hatta çoğu zaman faşizm kendini açık etmez. Çok çeşitli formlarda karşımıza çıkabilir. Fakat hakikat şu, faşizm gökten zembille inmez. Toplumsal olarak arzu edilir. Onu arzu eden bir toplumsal yapıya ihtiyaç duyar. Korku ve endişe dolu bir toplum, faşizm virüsünün üremesi için verimli bir ortam yaratır. Ekonomik kriz ortamları da bu ortamlar için, söz konusu virüsün büyümesi için biçilmiş kaftandır.

Böyle bir toplumsal dokuda nefret kampanyaları kolaylıkla alıcı bulmaya başlar. Çok basit ve güncel bir örnek sokak köpekleri. Gerçek bir sorun alanı olarak karşımızda duruyor. Bazı bölgelerde çeteleşmiş haldeler, kimi zaman insanlara saldırıyorlar. Hepsi mi? Hepsi tabii ki değil. Sokak köpeklerinin büyük çoğunluğu insanlarla uyum içinde yaşıyor. Esnaf tarafından besleniyor ve bu 10 yıllardır böyle.

Ancak mutlaka takip ediyorsunuz, sokak köpekleri üzerinden bile bir nefret kampanyası organize edilebiliyor son zamanlarda. Ortada bir sorun varken ve biz kamusal bir tartışma içinde en uygun çözümünü aramamız gerekirken hayvanseverlere köpek taparlar, itperestler diye hakaret edilebiliyor. Hayvanseverler de bu dile benzer cevaplar verince kıyamet kopuyor. Normalde oturup sorunu ve en sağlıklı çözümü konuşması gereken kamuoyu akıl dışı bir kavgaya tutuşuyor. Tartışma zemini yok ediliyor. Sonuç? Sosyal medyada üreyen bir nefret kampanyası örgütleniyor, köpeklere zehirli mamalar bırakan onlarca haber düşüyor ekranlarımıza. Bir köpeği öldürmek. Bunun üzerine düşünmek gerekir belki de. Bu kişi o andan itibaren temiz mi kalıyor? Korkuyla başlayan,

Sonra nefrete ve sonra acıya dönüşen süreç insanı kirletiyor. Özlem Gürses'in adli tıp uzmanı Sevil Atasoy'la yıllar önce yaptığı bir söyleşiden bir kesit dinleyelim. Gene siz söylemiştiniz benim bir yayınımda. Hayvana işkence eden insanların seviye katili olma potansiyeliyle doğrudan ilişki oldu. Evet var. Evet her ne kadar hayvana fena muamele eden sonunda adam öldürür diye böyle bir nedensellik ilişkisi. Faşizm

hakikati büküyor. Sokaklardaki tüm köpeklerin insanlara saldıracak canavarlar olduğunu iddia ediyor. Korkuyu böylece toplusallaştırıyor. Toplumu bir nefret kampanyasına hazır hale getirmeye çalışıyor.

ille de yukarıdan aşağıya örgütlenmek zorunda değil. Toplum bazen aşağıdan yukarıya bir irin gibi akıtıyor nefretini. Hakikatten bağı tümüyle kopuk mu? Hayır. İnsanlara, hatta çocuklara saldıran köpekler var mı? Evet, var. Ama çare olarak birkaç milyon köpeğin itilaf edilmesini savunan radikal bir grup bu ortamda yürüyebiliyor. Başka çözümler olmasına rağmen. Ve köpekler bir bir zehirleniyor, öldürülüyor, bazen kurşunlanıyor, asılanlar var vs. vs.

Bölümün başında gözlerimizi kapatalım ve faşizmin ayak seslerine odaklanalım demiştim. Bir bebeğin köpek kurşunlayacağını düşünmeyiz değil mi? Ya da bir oteli ateşe vereceğini. Ya da bir yazarı sırtından vuracağını. O bebek hayatı boyunca ne hale geliyor? Toplum onu ne hale getiriyor? Bu karanlığı bugün daha net gözlüyoruz. Hrant Dink'in eşi Raquel Dink ne güzel aykırıyordu değil mi? Bugün derinliklerin ışığa yükseldiği günün başlangıcıdır.

Yaşı kaç olursa olsun, katil kim olursa olsun, bir zamanlar bebek olduklarını biliyorum. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşlerim. Bir bebekten bir katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz kardeşler. Böyle diyordu. Bazen eşcinsellere, bazen azınlıklara, bazen sokak köpeklerine, bazen dini gruplara, bazen seküler gruplara dönük nefret kampanyalarının içine hapsolan bilinç gücünü korkudan alıyor. Ekonomik olarak sarsılıyoruz. Hepimizin geleceği endişelerle dolu. 2021 yılında Türkiye'de ilk kez antidepresan kullanımı 50 milyon kutuyu geçti.

Her yıl yayılınanan Gallup Küresel Duygu raporunun ilk bu yılki verilerine göre, Türkiye dünyada en öfkeli dördüncü ülke. Geçen yıl altıncıymışız. Bir yılda iki basamak birden yükselmişiz. İlk üçte kim var derseniz, ilk üçte sırasıyla Afganistan, Lübnan ve Venezuela var. İlkinde Taliban var. Diğer ikisinde ise benzersiz bir ekonomik kriz.

Eğer bu kadar öfkeliysek aynı oranda da endişeliyiz demek doğru olur sanırım. Endişemizin kaynağı büyük oranda ekonomik. Bu gerçek bir veri. Her geçen gün geleceğimizden daha fazla endişeli hale geliyoruz. Fakat bu endişe iklimi içinde nefret objeleri bulmakta zorlanmıyoruz. Bazen eşcinseller, bazen azınlıklar, bazen etek gruplar, bazen beğenmediğiniz bir siyasi partinin seçmenleri, belki sığınmacılar, hatta sokak köpekleri. Scott Jono'nun dosyasının ismi bu durumu ortaya koyuyor. Ne o dosyanın adı? Herkes çok gergin.

Yani milleti bilinçlendirmek istiyorsak, İsrail'in nasıl kurulduğuna baksınlar tabii. Şu an Türkiye'nin içinde farkımız... Yirmi senedir CHP iktidarda değil. Altı parti bir araya geldi. Doğru mu? Seni şu anda Cumhurbaşkanı Adem Bey yok. Şeylere sattılar burayı, şu beyaz giyenler var diye. Bizi bir modaya kuracaklar mı? İkincisi, kapıyı yapsın, yol yapsın değil mi?

Buraya kadar faşizmi çağırmaya hazır bir toplumsal yapımız olduğunu ortaya koymaya çalıştım. Fakat konumuz gülşendi ne ara buraya geldin diye soranlarınız olacaktır. Anlatayım. Faşizm aşağıdan yukarı organize edilmez. Aşağıdan yukarı talep edilir. Bu talebi yerine getiren bir devlet aygıtının olması gerekir. Bazen bu devlet aygıtı ortamı hazırlar ve faşizm kitle tabanıyla uyum içinde büyür. Ama şunu tespit edelim.

Faşizm, kitle tabanının talepleri doğrultusunda yukarıdan aşağıya organize edilir. Bir devlet sadece korkuyla yönetilemez. İnsana acı veren korkuları devletin yatıştırması gerekir. Fakat ya ideolojinin kendisi korkudan besleniyorsa? Bu durumda sürekli ama sürekli toplumlara önce korku enjekte edilir, sonra bu korku otoriter yöntemlerle yatıştırılır ve bu böyle sürüp gider.

Otoriter baskı, korkuyu yatıştıracak güven duygusunu inşa edebilir. Biz geleceğiz ve sığınmacıların tümü gidecek. Bize güvenin. Gerekirse zorla. İşte korkularımı teskin eden bir güven duygusu. Peki nasıl? Hangi maliyetle? Bu sorulara esaslı cevaplar arayanlar kolayca düşmanlaştırılabilir. Endişe içinde yaşarken bu soruların zamanı mı? Faşizmin kurumsallaşması için korkudan beslenen bir ideolojinin devlet katında temsil edilmesi gerekir. Bu ideoloji ille de ırkçılık olmak zorunda değil. Ama çoğunluğun kimliği büyük oranda işlevseldir. Irk olabilir, ulus olabilir ya da din olabilir.

Bazen birkaçı beraber olabilir. Yönetmek istiyorsanız bir çoğunluk tarifi yapmalısınız. Çoğunluğu önce korkutup sonra güven vermek faşizmin tipik yöntemlerinden biridir. Bizim memleketin önemli sosyologlarından, genç yaşta aramızdan ayrılan Ulus Baker'in 1998 yılında yaptığı bir konuşmaya götüreyim sizi. O zaman bütün siyaset felsefesi zaten bunun üzerinde kuruluyor. Fasif duygu nedir? Mesela korku. Ama Spinoza biliyor ki salt korkuyla herhangi bir devlet ayakta tutulamaz. Neye başvurması gerekir? Mesela güven duygusuna. Güven vermesi gerekir tebalarına. Ya da diyelim ki korkunun tersi olan umut, Ütopyalar. Umut duygusuna hitap etmesi gerekir. Machiavelli zaten bunları incelediydi. Yalnız Pinoza'dan önce hangi duyguların bir hükümdar tarafından üretilmesi gerektiğini tebalardı.

Ortada yukarıdan aşağı örgütlenen, tebaanın korkusundan beslenen bir ideoloji var. Bu ideoloji bizim memlekette büyük oranda dini referanslı. Kitle tabanı da var. Aşağıdan yukarı talep ediliyor, yukarıdan aşağı organize ediliyor. Bu sırada çatlak sesler güven duygusuna zarar verdiği için hain ilan edilebiliyor.

Bunca korkunun, bunca endişenin içinde güven duygusunu aşılayan liderin işini kolaylaştırmak varken zorlaştıran muhalefet hain değilse nedir? Başta da söylediğimiz gibi bu korkunun maddi dayanakları var. Mesela 15 Temmuz 2016'da yaşadığımız şok ve travma. Öncesinde yaşanan terör saldırıları. Devamında ekonomik kriz.

Ciddi bir güvenlik endişesini sürekli hale getirmek, toplumun korkusunu da sürekli hale getiriyor. Fakat Naomi Klein'in Shock Doktrini kitabında incelediğine benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Daha önce Sili'de Pinochet döneminde, İngiltere'de Thatcher döneminde, Sovyetler dağıldıktan sonra Rusya'da, bir şoka, bir travmaya maruz bırakılan toplumlara, toplumların daha önce hiç arzu etmediği ideolojiler enjekte edilebiliyor. 10 yıl önce hayal bile etmediğimiz noktadaysak, bu dediklerim az şey değil bence. Bu yılın başında Sezen Aksu linç edilmişti hatırlarsınız. Evinin önünde, kendilerine Milli Bekâh Hareketi adını veren kalabalığın yaptığı basın açılamasından

küçük bir kesit dinleyelim. Basit gibi gelebilir ama faşizmin kitle ruhu anlayışının yansıttığı için sembolik görüyorum. Değerli basın mensupları, kıymetli kardeşlerim, vatanı için, milleti için, devleti için, bayrağı için, nasıl ki 15 Temmuz'da varlığını, Türk varlığını armağan ettiyse, bugün de, yarın da, bu ülkenin milli bekası için varlığını gözünü kırpmadan feda ve armağan etmeye hazır. Bu ülkenin yiğit insanları, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bugün, Burada toplanmamızın sebebi, Sezen Aksu'nun yazmış olduğu bir şarkının içinde geçen, ''Selam söyleyin o cahil Adem ile havaya'' sözlerine tepki vermek. Sezen Aksu'nun şarkısı yeni miydi? Hayır. Peki neden şimdi bilincin konusu olmuştu? Çünkü böyle bilince hazır bir toplumsal yapı için gerek şartlar oluşmuştu. Bu şartlar sadece yeterli değil, gerekliydi. Bu şartların mütemmim cüz'ü,

Bu linci destekleyecek bir ideoloji ve devletti. Onlar da artık vardı. Adına Osmanlıcılık diyebilirsiniz, İslamcılık diyebilirsiniz. Fark etmez. Üstelik toplumsal yaşayışı düzenleyen kurallar yani hukuk keyfi biçimde tasfiye edilebiliyordu. Bu ortamda hukukun ne dediği değil, korku ve nefret belirliyor mahkemelerin kararlarını.

Selahattin Demirtaş'ın davasındaki hukuksuzlukla ilgili mi konuştunuz? O zaman teröristsiniz. Aysel Tuğluk ağır bir demans hastası savunma yapamıyor, bu insan haklarına aykırı mı dediniz? Sanırım bölücüsünüz. Osman Kavala mı dediniz? O halde Sorosçusunuz. Peki bunları geçtik, sendika, grev, toplu sözleşme mi dediniz? Devleti kötülemeyin kardeşim, nankörlük etmeyin.

Arkadaşlar, yani şu yaptığınız şeyler çok yanlış. Yani bir yerde çalışıyorsunuz, nankörlük yapmayın. Çalışıyorsunuz, nankörlük yapmayın. Son zamanlarda Gülşen de bu korkuların üzerine belki de farkında olmadan giden şarkıcılardan biri oldu. Sahne kıyafetleri tartışılmaya başlandı. Muhafazakar halk yesimlerine ulaşan iktidar medyası, Gülşen'in kıyafetleri üzerinden nefret kampanyaları örgütledi. Sadece bu da değil, konserlerinde LGBT'yi bayrağa da açıyordu Gülşen. Fakat bu esnada iktidar medyasında, aile saldırı altında, ailemize saldırıyorlar propagandası yapıldığından haberdar mıydı acaba?

Mesela Yeni Akit gazetesinden Hacı Yakışıklı 12 Ağustos'ta şöyle yazmış Gülşen hakkında. Gülşen isimli kişi sanatçı değildir. Konser vermiyor adeta propaganda yapıyor. LGBT propagandasını yapanlar mukaddesat düşmanıdır. Tarkan sanatçı değildir. Milletimiz bunları sanatçı ve star kabul etmek zorunda değil. Ben kabul etmiyorum etmeyeceğim.

Kimse havanın kurşun gibi olduğu bu ortamda, orası sahne diyemiyor. Sanatçı bir kişi toplumun çoğunluğundan farklı olabilir. Hep öyle oldu denmiyor. Zeki Müren'i sanat güneşi ilan eden bir toplum, Gülşen'in aykırılıklarını kabul etmiyor. Peki neden? Bu nefreti körükleyen korku nedir? Başta uhrevi bir korku var. Dinden imandan çıkmak olarak tarif edebiliriz sanırım bu korkuyu. Ankara Melike Hatun Camii'nin imamı,

Yani devletin resmi görevlisi Halil Konakçı şarkılara ilişkin şunları söyleyebiliyor. Bunların şu saydığım şarkılar sizin şarkı diyebildikleriniz Yahudi marşları. Millet de telefonla zil yapıyor. Bizimkilerden diyor ki şarkı bu. Adam camide Yahudi marşı çaldırtıyor sana. O yüzden telefonlara dikkat edin. Hatta böyle şeyleri kullanmayın. Zaten şarkı tehlikeli bir araç. Müzik ruhun gıdası falan değildir. Müzik ruhun belasıdır. Sensiz cennet bile sürgün sayılır. Madem unutacaktın beni niye yarattın? Şarkı sözü bunlar. Senden bir melek yaratıp secde ederdim, etmezdim. Böyle bir şarkı sözleri bunlar.

Bunları dinleyip keyif alanlar da keyif alanlar da dinden çıkıyor. Söyleyen de yazan da keyif alarak dinleyen de. Tabii Gülşen'e dönük korku sadece dinden imandan çıkmak olarak açıklanamaz. Bunun yanında daha dünyevi korkular da bulunuyor. Gülşen bizi dinden imandan çıkarıyor diye tutuklanamayacağına göre daha dünyevi bir gerekçe de gerekiyor. O gerekçeyi de 30 Nisan'da Gülşen sahnede veriyor. Davulcusuna şaka yolu takılan Gülşen şunları söyledi.

İmam Hatip'te okumuş sadece terbiyesi. Sadıklığı oradan geliyor galiba. Gülşen son aylarda birçok kez lincin konusu olmasaydı, sahnede 30 Nisan'daki bu konuşması da sosyal medyada gündem olmayacaktı. Bu konuşmayı yaptıktan 3 ay sonra bir anda sosyal medyaya düştü Gülşen'in bu ifadesi. Ardından iktidar basana olayı köpürttü. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş konuya ilişkin açıklama yaptı ve Gülşen'i kınadı.

Kendi adıma Gülşen'in bu açıklamasını görünce haberi paylaşmama, çoğaltmama tepkisi geliştirdi. Türkiye'nin içinden geçtiği bu ortamda bu haberin yaygınlaşması tedirgin edici sonuçlar nedeni olabilir diye düşündü. Ama bu 4 saniyelik konuşma yayıldı da yayıldı. AKP sözcüsü Ömer Çelik konuya ilişkin açıklama yaptı. O da Gülşen'i kınadı. Kendi adıma tedirgin bir süreci takip ettim.

Muhalif kamuoyunda da benimkine benzer tepkiler gözledim. Yani görmezden gelme, yok varsayma, haberi çoğaltmama gibi tepkiler. Ama 25 Ağustos'ta Gülşen hakkında gözaltı kararı çıkarıldığında çanlar çalmaya başlamıştı artık. Fransız yazar Roland Barthes'in meşhur bir sözü var. Faşizm konuşma yasağı değil, söyleme mecburiyetidir diyor. Gülşen'in gözaltına alınması olacak şey değildi. Karara tepki geliştirenler önce Gülşen'in sözlerini kınama zorunluluğu hissettiler.

Amalı, fakatlı açıklamalardan gına geldiği için Gülşen'in sözleri yanlış demek istemiyorum. Bunu söyleme zorunluluğu artık beni irite ediyor. Gülşen göz altındayken avukatları aracılığıyla sosyal medyadan bir özür mesajı da zaten paylaştı. O mesaj şu şekilde.

Gülşen bir açıklama yaptı. Uzun yıllardır birlikte çalıştığım, çalışma arkadaşlarımla iş ve çalışma ortamında yapmış olduğum bir espri toplumu kutuplaştırmayı hedefleyen kimseler tarafından öne çıkartılarak yayınlanmıştır. Sözlerimin ülkemizdeki kutuplaştırmayı hedefleyen kötü niyetli kimselere malzeme vermiş olmasından dolayı üzgünüm. İnandığım özgürlüğü savunurken eleştirdiğim radikal hoca kendimi savrulduğunu görüyorum. Videodaki söylemimden dolayı rahatsızlık duyan ve incelenen herkesten özür dilerim, diyor Gülşen.

özür mesajı bir geri adımda iyi de yaptı. Ama nefretin iştahı dinmedi. Baya baya bir popstar bu sözleri nedeniyle tutuklandı. Hukukçular karara tepki gösterdi. Gülsen ise mahkemede şu savunmayı yaptı. Ben 25 yıllık sanatçıyım. Müzisyen çalışma arkadaşlarım var. Bu grupla birlikte konserlerde sahne alırım. Kadromda klavye müzisyeni olarak yer alan Miraç isimli arkadaşımın lakabı İmam'dır.

Orkestrama beni seyircilerimin arasına omuzlarınızda taşıyın demem üzerine bana orkestr arasından seni imam taşısın şeklinde cevap gelince bahse konu konuşma Miraç ile aramızda geçmiştir. Bu konuşma konsere gelenlere ya da medyaya hitaben yaptığım bir konuşma değildir. Şimdi imam lakaplı bir orkestra üyesine verilen bir cevap olduğunu söylüyor Gülşen. Olabilir ya da olmayabilir. Basit bir şakalaşma anı. Her türlü şey olabilir. Sahnedesiniz ayrıca. Üstelik kadıncağız özür diliyor, nedamet getiriyor. Ve mahkemede şunları söylüyor. Bana ihtiyacı olan bir çocuğum var. Ben suç işlemedim. Bana ihtiyaç olunan her an gelebilirim. Tutuksuz yargılanmak istiyorum. Üzerime atılı suçlamayı kabul etmiyorum. Serbest bırakılmamı talep ediyorum. Bu da yetmiyor ve Gürşen tutuklanıyor. Korkularla donatılmış, nefret kampanyalarıyla bilinçlerini manipüle edilmiş kitleler, Gürşen'e daha ağır ceza verilmesi için kampanyaya devam ediyorlar.

Peki ya, hukuk ne diyor? Ülsene istenilen suç, Türk Ceza Kanunu 216. maddede tanımlanmış. Cezası 1 yıldan 3 yıla kadar hapis. Böyle bir suçun üst sınırdan ceza verilse dahi yatarı yok. Ama yine de tutuklanıyor. Peki kim tutukluyor? Bunu da gazeteci Ali Can Uludağ'dan öğreniyoruz.

Uludağ'ın edindiği bilgilere göre Gülşen'i tutuklayan hakim İbrahim Eroğlu, İstanbul 2.Sulzceza hakimliğine HSK tarafından 12 Ağustos'ta atandı. Yani Sulzceza'da tecrübesi yalnızca 13 gündü. Hakim niyeyse 15 Temmuz darbe girişiminden sonra başladı. İstanbul'a da geçen yıl getirildi. Savcı ise Barış Pehrivan'ın verdiği bir bilgi, aynı savcı Sedef Kabaş'ı da Cumhurbaşkanı'na hakaretten tutuklatan isimdi. Gülşen'i sevmiyorlar, Gülşen'i ahlaksız buluyorlar. Bunların hepsi olabilir. Ama bir nefret kampanyasıyla hukuksuz biçimde Gülşen'in tutuklanmasına neden olabiliyorlar.

İşte burada aşağıdan yukarıya talep edilen, daha sonra yukarıdan aşağıya organize edilen bir faşist mekanizmayla karşı karşıya kalıyoruz. Tutuklanmak taleplerinde seçici bir mekanizma bu. Mesela Ebu Bekir Sifil'in 2019'da sarf ettiği şu sözler din adı altında ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilebiliyor. bir adam var, çok lavabali davranıyor. Efendim aslında namazın önemini biliyor, kılmaması için herhangi bir meşru mazereti yok. Yani eli sağlam, ayağı sağlam, suya kavuşmuş, abdest alma sıkıntısı yok, namaz kılma sıkıntısı yok, vakit sıkıntısı yok vs. Bu adam keyfi olarak namazı sürekli biçimde aksatıyorsa tazir cezasına çarptırılır, çağrılır, azarlanır, çağrılır, tekdir edilir, çağrılır, dövülür. Devam ederse taziren öldürülebilir.

Empati gelişmiş bir aklın eseridir derler. Empatik bir toplum ancak demokratik bir toplum olabilir. Daha müreffeh olabilir. O halde belki beni dinleyen imam hatipliler vardır. Belki benim gibi düşünmüyor olabilirler. Empati yapmaya davet ediyorum. Ebu Bekir Sifil'in anlattığı kişi benim. Elim ayağım tutuyor. Namaz kılmamın önünde hiçbir engel yok. Fakat kılmıyorum. Ebu Bekir Sifil ideal olanım benim çağrılıp dövülmem, yine uslanmazsam öldürülmem gerektiğini söylüyor.

Çünkü sivilin dini olarak yorumladığı ideolojisi bunu emrediyor. Peki ya benim güvenliğim? Beni kim koruyacak? İşte burada demokrasi hukuk dairesinin dışına çıkıp İslamcı bir faşist rejimin kapısını çalıyoruz. Bu kapı açılacak mı?

Belli ki açmak isteyen güçler var. Dahası bu kapının açılmasını isteyen faşizmin kitle tabanı da var. Ama… Enseyi karartmalı mı? Hiç gerek yok. Gülsen'in tutuklanmasının ardından yaşananlar, umutlu olmamız gerektiğine ilişkin de fikir verdi. Gelin, Gülsen'in tutuklandığı saatlerde Fenerbahçe'nin stadyumunda oynanan maça gidelim.

Fransız filozof, Deleuze'nün meşhur tabiriyle, iktidar hayata hedef aldığında hayat iktidara direniş oluyor. İktidar artık toplumsal rıza üretemeyince giderek zora yaslanıyor. Ancak zora yaslandıkça razı olmayanların öfkesini büyütüyor. Belki sayısını büyütmüyor ama öfkesini büyütüyor.

Büyüttüğü öfkeden tedirgin olan iktidar temsilcileri de var. Mesela AKP MKYK üyesi Şamil Tayyar, Gülşen tutuklandıktan sonra şunu yazmış Twitter'a. Suç ve ceza arasında doğru orantı kurulmadığında doğal sonuç budur. Kaş yaparken göz çıparmak böyle bir şey olsa gerek.

Buna benzer tepkiler de gözlemleyebiliyoruz. Yani fazla ileri gidiyoruzcu bir damar olduğu ortada. Artık daha fazla rıza üretemediklerini görenler de var. Peki görmeyenler? Onlar oldukça tedirgin ve korkuyorlar. İktidar olanlıkları gittikten sonra büyük bir toplumsal lince maruz kalmaktan korkuyorlar. Korkuları nefrete, nefretleri acıya dönüşüyor.

Hiç böyle bir linç ihtimali olmasa bile bu linç ihtimalini öyle büyük bir öfke kampanyasıyla yönetiyorlar ki. Acı içinde saldırıyorlar. Kendileri dışındaki kimseye nefes dahi almasını istiyorlar. Ve Usta Yoda'nın Anakin Skywalker'a dediği gibi karanlık tarafa geçiyorlar. Faşizmin kapısını açıyorlar. İlginç günlerden geçiyoruz. Faşizmin ayak sesleri normal şartlarda büyük bir toplumsal muhalefet ortaya çıkınca duyulurdu.

İktidar koltuğunun sarsıldığını gören egemenler faşistleri çağırırdı yardıma. Bu tarihte hep böyle oldu. Ama Türkiye'de büyük bir toplumsal muhalefet olmamasına rağmen faşizmin kapısı çalınmaya başladı. Dolayısıyla faşizme karşı bir toplumsal muhalefet bile o yükselmiyor, bir demokrasi bilinci de yükselmiyor.

Güçlü bir toplumsal muhalefet olmayınca, ama buna rağmen faşizm yükselince böyle tarihsel bir tuhaflık ortaya çıkınca, geleneksel anlamda bir anti-faşist mücadele gerçekleşemiyor. Bu nedenle, zor ama, faşizmin kitle tabanının çeperindeki kesimleri ikna etmek gerekiyor. Altılı Masayı belki buradan okumak, faşizme karşı demokrasi masası olarak görmekte fayda var. Her ne kadar altı partinin tümünün böyle bir bilinci olmasa da. Diyelim ve artık bitirelim.

Yasaklanan konserler, linç edilen sanatçılar, yol verilen faşistler, sosyal hayata dayatılan normlar, empati yeteneğini kaybetmiş toplumsal kesimler... Bunların tümü, toplumumuzu içinde yaşamanın zor olduğu bir atmosferle çeviriyor. Nefes almak giderek zorlaşıyor. Tren Topu'yu Podbibeda ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar gülmenin, eğlenmenin bir anti-faşist mücadele olduğu bilinciyle kalın. Görüşmek üzere.

Altyazı M.K.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)