Podcast

163: Neo-Osmanlıcı Hayaller İsrail'de Son Buldu

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İsrail ile Türkiye ilişkileri 4 senedir kaldırıldığı raftan indirildi ve yeniden büyükelçiler atandı. Ortadoğu'da neden birdenbire barış rüzgarları esmeye başladı? İktidarın Ortadoğu'ya dair vizyonu neydi? Yerinde yeller esen bu vizyonun ışığında İsrail-Türkiye ilişkisine bakıyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.102 kelime · ~16 dk okuma

Herkese merhaba. Bu bölüme bir klişeye düşerek başlayalım. Neydi o klişe? Orta Doğu'da kartlar yeniden dağıtılıyor. Şimdi son dönemlerde kartlar mı dağıtılıyor yoksa Türkiye mavi boncuk mu dağıtıyor? Kestirmek güç. Türkiye, Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ortaklıklarının ve Suriye ile barışma dedikodularının ardından bu kez de İsrail ile karşılıklı büyükelçi atama kararıyla zincire bir halka daha eklemişe benziyor.

Türkiye ile İsrail'in arası 2010'ların başından bu yana gergin. 2010'da gerçekleşen Mavi Marmara saldırısının ardından 2016'ya, 2018 yılındaki Gazze saldırısından sonra ise bugüne dek büyükelçilik düzeyinde diplomatik temsil kesintiye uğramıştı. Yakın coğrafyamızdaki ilişkilerde atılan normalleşme adımları sevindirici. Buna normalleşme demek ne kadar doğru bilmiyorum, ona geleceğiz. Ama özellikle de kısa süre önceye kadar dış politikasında kendini yalnızlığa süreklemiş Türkiye adına bu ilişkilerin hepsi sevindirici. Peki bugüne dek dış ilişkilerde anormal olan neydi? Ya da şimdiki sürece normalleşme demek ne kadar doğru? Yani anormalliğin nedeni neydi? Tırnak içindeki normalliğin nedeni ne?

Bugün, Türkiye-İsrail ilişkileri üzerinden bu soruyu konuşacağız. İktidarın 2010'larla başlayan Arap Bağrı'yla birlikte, dış politikada hayalini kurduğu neo-Osmanlıcılığı ve bu hayalin Türkiye'nin dış politikasında başına ördüğü çorapları konuşacağız. Ben Ozan Gündoğdu, hadi başlayalım. Aslında Türkiye-İsrail ilişkilerinde normalleşme dedikoduları bir süredir duyuluyor ve açıkçası bekleniyor. Çok dillendirilmiyor ve medyada kendine fazla yer bulmuyordu belki ama Türkiye'nin dış politikası özellikle de Orta Doğu politikasıyla ilgileniyorsanız bu sinyalleri önceden almış olmanız gayet mümkün. Ama yalnızca dış politika haberleriyle ilgileniyorsanız. Çünkü bu yakınlaşma ve normalleşme sinyalleri basında kendine çok fazla yer bulmadı.

Transkriptin tamamını oku

Sanki sümen altı edilerek geçiştirilmeye çalışıldı. Biraz zorlu bir konuydu çünkü bu. Öyle ki düşünün, iki ülke arasındaki ilişkiler 2018 yılından beri büyükelçilikler olmadan sürüyor. Ve aradan geçen 4 yılın sonunda nihayet tekrar karşılıklı büyükelçi atama kararı alıyor iki ülke.

Bu büyük bir olay tahmin edersiniz. Peki biz bu haberi ilk nereden öğrendik? Söyleyeyim. İsrail Başbakanı Yair Lapid'den. Şöyle diyor. Lapid

tarafından yapılan bu açıklama aynı zamanda Türkiye'de de büyük yankı buldu. Bu sırada Türk dış işlerinden ses seda yoktu. Gazeteci Murat Yetkin de kendi YouTube kanalında konuyu bu açıdan ele almış ve şunları söylemiş. Şimdi bu bir süredir devam ediyordu zaten. Yani görüşmeler devam ediyordu, donmuş gibiydi. Peki dış işlerini aramaya başladık biz gazeteciden. Hani bir tepki alalım diye. Valla saatlerce gelmedi. Saatlerce. Ya bunun bir doğru olup olmadığını bile söyleyen olmadı. Neticede Kırgızistan'dan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu doğruladı haberi. Murat Yetkin'in sözünü ettiği açıklamayı da dinleyelim beraber. Şöyle diyor Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu. Yeni hükümet göreve geldikten sonra ve Sayın Herzog Cumhurbaşkanı olarak seçildikten sonra İsrail'de bir diyalog süreci başlamıştı. Sayın Herzog'un Türkiye ziyareti, daha sonra benim İsrail ziyaretim. Başbakan ve Dışişleri Bakanı Sayın Lapid'in Ankara ziyaretiyle süreç devam etti.

Havacılık alanında bir işbirliği anlaşması imzaladık. Önümüzdeki süreçte Karamekonomik Komisyon'un toplantısı gerçekleşecek Eylül'de. İlişkilerin normalleşmesi konusunda atacağımız adımlar içinde karşılıklı büyükelçileri tekrar atamak da vardı. Ve bu salonda Sayın Lapit'le gerçekleştirdiğimiz basın toplantısında da büyükelçilerin atanması konusunda çalışmaları başlattık diye bir açıklama yapmıştık hatırlayacaksanız.

Bu çalışmalar neticesinde İsrail'den de böyle olumlu bir adım geldi. Tabii biz de Türkiye olarak Tel Aviv'e büyükelçi atama kararı aldık. Önümüzdeki süreçte zaten kararnamemiz de var. Çavuşoğlu'nun açıklaması sanki arada ufak pürüzler varmış da halloluvermişti onların da. Ama Murat Yetkin'in Çavuşoğlu'nun açıklamasında dikkatimizi çektiği başka bir bölüm var, o da şu. Tabi ikili ilişkilerin geliştirilmesi konusunda da önemlidir. Büyükelçilerin tekrar atanması. Diğer taraftan her zaman söylediğimiz gibi Filistin, Kudüs ve Gazze'nin haklarını biz savunmaya devam edeceğiz. Ve bu konuda mesajlarımızın doğrudan büyükelçi seviyesinde de Tel Aviv'de iletilmesi de önemli. Bu bakımdan da önemli olacaktır. Murat Yetkin bu açıklamayı oldukça mahcup bir açıklama olarak yorumladı.

Murat Bey'e hak vermemek elde değil. Orta Doğu'nun muhtemelen en stratejik ülkelerinden biri olan İsrail ile dört küs yılın ardından ilişkileri tekrar en üst düzeyde ilerletme kararı alıyoruz. Bu dış politikaya dair bana göre son dönemde atılan olumlu hamlelerden biri ama haberin kamuoyundaki varlığı oldukça sönük ve haberin veriliş tavrı da barıştık ama tonunda. Şimdi bu mahcubiyetin nedenine bakmak gerek. Yani niye İsrail'le barışmak bu kadar tedirgin ediyor bizi? Neden böyle buruk, böyle mahçup bir barışma? Bunu, AKP'nin son 10 yılda sürdürdüğü neo-Osmanlıcı Orta Doğu politikası ve bu politikanın iflasını da aramak lazım. Ama iflası anlamak için Osmanlıcılığın kökeni ne? Kısa da olsa bir inelim. Ne zaman tekrar dirilmeye başladı buna bir bakalım.

Türkiye yaklaşık 200 yıldır, hatta belki de çok daha uzun zamandır yüzünü ekseriyetle batıya dönmüş, kendisini batının gözünden izlemeyi alışkanlık edinmiş bir toplumsal psikolojiye sahip. Çok daha geriye gittiğinizde de bir tarım imparatorluğu olan Osmanlı'nın batıya doğru geliştirmeye çalışan bir imparatorluk olduğunu görüyorsunuz. Yani bakış açımız batıya doğru. Bu durum daha sonra Osmanlı'da yozlaşmaya ve zayıflamaya çare olarak, batı tarzda reformlar, modern devlet ve bürokrasi inşası çabalarıyla başlıyor. 3. Selim'le başlayıp 2. Mahmut'la hız kazanan batılılaşma çabaları, halefi modern Türkiye'nin genetik kodlarına da henüz doğmadan işliyor.

Tabi Osmanlı'nın son yıllarında devleti kurtarmak için ortada dolaşan fikirler yalnız batılılaşmadan ibaret değil, reformlar şart ama bir de iktidarın nüfuz edeceği tebaanın ve coğrafyanın sınırlarını belirlemek gerekiyor. Bu süreçte Osmanlı'yı kurtarma planı olarak üç seçenek ortaya atılıyor. İslamcılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük. Bu sınıflandırmayı ünlü Türkçü düşünür, Yusuf Akçur'a yapıyor üç tarzı siyaset eserini. Türkiye Cumhuriyeti'nin bir ulus devlet olarak kuruluşuyla birlikte, bu üçlü arasında galip gelen Türkçülük oluyor. Ve çiçeği burnunda ulus devlet Türkiye, yüzünü, Bu minivalde, bu referansla batıya dönmeye karar veriyor. İslamcılık ve Osmanlıcılık lafa kaldırılıyor. Mustafa Kemal de 10. yıl nutkunda Türkiye'nin hedefinin muasır medeniyetler seviyesi olduğunu söylüyor. Muasır medeniyetlerinde batı medeniyeti olduğu açık. Yurdumuzu dünyanın en mahrum, en medeni emanetlerin seviyesine çıkaracağız. Milletimizi

en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip olacağız. Bildiği kültürümüzü boğazın meclisini üstüne çıkaracağız. Bunun için bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşedici zihniyetine göre değil, aslımızın Fakat bu basit bir batı taklidi olarak değerlendirilmemeli. Bu yıllar içinde milliyetçilik, büyük ölçüde ezilen bir ulusun emperyalizme karşı mücadelesine vurgularla taşlandırılıyor. Yani böyle bir emperyal hevesler yok. Genişleyeceğiz, eski Osmanlı'yı geri alacağız gibi emperyal heveslerimiz yok. 1950'lerde, soğuk savaşın anti-komünist rüzgarı eserken,

Bu milliyetçiliğe İslami aşılar yapılmaya başlıyor. Türklük kavramı yavaş yavaş Müslüman Türk olarak ifade edilmeye başlanıyor. Ama 1980'lere kadar Batı'dan yana tavır alan bu genel çizgi, Kıbrıs krizi gibi sorunlar dışında pek değişmiyor. Fakat 12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte kurulan rejim, Türk İslam sentezini resmi ideoloji haline getiriyor.

1980'lerin ortasına doğru Türk İslam sentezici, büyük çoğunluğu eski MHP ya da MSP çizgisindeki gazeteci yazar, değişimi coşkuyla kutlamaya başlıyor. Mesela 23 Nisan 1983'te tercüman gazetesinden Ahmet Kabaklı, 12 Eylül'den sonraki 3 yıllık değişimi şöyle yorumlamış. ''Medeniyet, kültür ve sanatta kendimize dönüş ve kaynaklarımıza eğiliş döneminin ayak sesleri gelmektedir. 100 yıllık ihmal, gaflet ve cahillikten sonra İslami milli terkibe yöneliş hazırlıklarını görmek neslimiz için yine de bir şanstır. Bu yolda harcanan ferdi gayretler, beslenen ümitler, çekilen acılar boşa gitmemiş sayılır. Allah'ın takdiri ve 800 milyon Müslüman'ın istekleriyle yeniden efendi olmak çağı bize açılıyor.

Nereden buldun bu neydi belirsiz bir adamı bize okuyorsun diye varyans edenleriniz olabilir ama Ahmet Kabaklı, Türk saha için oldukça önemli bir yazar. 2001 yılında vefat etti ama 2010'lu yıllarda İstanbul Büyükşehir Belediyesi, onun adını yaşatmak için Ahmet Kabaklı ödülleri dağıtmaya başladı. Bugün onun adına okullar, yurtlar yapılıyor. 1960'lı ve 70'li yıllarda, anti-komünizm üzerinden yükselen milliyetçi muhafazakar düşünce, Ahmet Kabaklı gibi fikir insanlarının etkisiyle popülerleşiyor. Onun gibi isimler, Yusuf Akçular'ın üç tarzı siyasetindeki

Türkçülük ve İslamcılığı Osmanlıcılık şemsiyesi altında buluşturma hedefliyor. AKP'nin 2002'de iktidara gelişiyle birlikte 12 Eylül'de başlayan bu Türk-İslam sentezi sürecin yeni bir evreye geçtiğini söyleyebiliriz. Gerçi bu yeni evreye hemen geçildiğini söylemek de hata olur. Müesses nizamın milliyetçilik anlayışının ağırlık merkezinde Türklük varken, AKP bu ağırlık merkezine İslam'ı oturtmayı hedefledi. Fakat AKP ve Erdoğan iktidarının ilk yılları, müesses nizamın çizdiği patikayı takip etmekle geçti.

Böylece dış politikada İslami referanslar tercih edilmedi ilk yıllarda. Örneğin, 2005 yılında dönemin çiçeği burnunda sayılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Kudüs'ü ziyaret ettiğinde dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Ariel Sharon, Erdoğan'ı Yahudi milletinin ve İsrail'in başkenti Kudüs'e hoş geldiniz sözleriyle karşılamıştı. Erdoğan'ın cevabı ise, Orta Doğu'daki barış sürecine katkıda bulunmak vurgularıyla doluydu. Ben de özellikle Orta Doğu'daki barış sürecine dertli bulunmak ve özellikle Hristiyan-İsrail arasında on yıllardır devam eden bu olumsuz süreci her iki ülke ve halk için Elbette 2005 yılından söz ediyoruz. Erdoğan iktidara geleli yalnızca 3 yıl olmuş. Henüz koltuğunda hala diken üstünde oturan, siyasal İslam çıkışlı bir partinin lideri olan bir başbakan var. Bu nedenle Erdoğan'ın Şaron'a cevabı oldukça anlaşılır.

AKP o yıllarda müesses nizamın politikalarından sapmaktan imtina ediyordu. Hatta denebilir ki bu politikaları izleyen AKP'nin siyasal İslam çıkışlı bir parti olması Orta Doğu'daki barışa daha etkin bir katkı sağlayacağı izlenimi veriyordu. Ama bu izlenim pek de beklendiği sonuçları vermedi. AB üyelik sürecinde Türkiye'ye karşı ikircikli bir tavrın söndürülmesi, Daha az gelişmiş ülkelere üyelik sürecinde gösterilen müsamahanın Türkiye'den esirgenmesinin sonuçları etkilediği söylenebilir. Hâlâ hazırda ortak kültürel ve dini motiflere yakınlık besleyen bir tabanı olan AKP iktidarı, Orta Doğu'yu merkeze alan alternatif bir yol arayışına gitmişti. Takip eden süreçte uzun yıllardır yürütülen Avrupalı olma kimliği yerine, Müslüman coğrafyalarla daha fazla temasa girilmeye başlandı. Tabii aynı süreçte Erdoğan da giderek güçlenmeye başlamış, düzeni ele geçirmeye başlayan, değiştirmek demiyorum, ele geçirmeye başlayan bir lidere dönüşmüştü. 2010'lu yıllara gidilirken onun milliyetçiliğindeki ağırlık merkezinde artık İslam vardı. Bu, kendi tabanının motivasyonunu da arttırıyor, kendi seçmen kitlesi onu artık bir halife, bir padişah gibi görmeye başlıyordu.

Bu çizgi dış politikada da kendisini hissettirmeye başladı. Böylece Cumhuriyet'in 100 yıllık dış politik çizgisi de bir paranteze alınıyor, Osmanlı'yı diriltme adı altında Orta Doğu'daki çatışmalara müdahil olunuyordu. İnşallah Selahaddin Eyyubi'nin kabri başında fatiha okuyacak Emevi Camii'nde namazımızı da kılacağız. İşte bu bağlamda İsrail-Filistin meselesi, AKP'nin izlemeye karar verdiği yeni Orta Doğu politikasının önemli düğüm alanlarından biri haline geldi. İsrail'in AKP iktidarının kullandığı söylemlerde giderek daha çok bir hasım olarak yer almaya başlaması, İsrail karşıtlığı, bölgesel etkinliğin anahtarıydı. İsrail'in en azından söylemde,

bir düşman olarak sunulması, neo-Osmanlıcı hayallerle çizilen bu tabloda Türkiye'ye karşı bir bloğun temsili hakkını veriyordu. Hangi blok o? Ümmet. İslam alemi. İsrail-Türkiye ekseninde inşa edilen bu ikili karşıtlığın siyasal anlamda işlevselliği yüksekti. AKP, hem Orta Doğu'ya dair dış politik vizyonunu belirginleştiriyor, hem de İsrail karşıtlığı üzerinden iç siyasette tabanını konsolide ediyordu. İsrail zalimdi. Ona kafa tutan Erdoğan ise mazlum ümmete merhamet elini uzatan bir lider. Ey Netanyahu! Sen kendine gel kendine! Sen zalimsin! Sen 7 yaşındaki o Filistinli yavruları katleden zalimsin!

Bu siyasetin ilk izlerine 2008-2009 İsrail'in Gazze saldırılarına Türkiye hükümetinin kınamasında rastlıyoruz. Olayın ardından iki ülke arasında ilişkiler gerildi ama bu kınama yine de çok radikal bir hamle sayılmazdı. Daha önce de buna benzer kınamalar yapılmıştı. Filistin meselesi Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin 80'lerin sonundan beri en önemli anlaşmazlık konularından biriydi. Yani Erdoğan'dan önce de böyle bir gerilim vardı İsrail ile Türkiye arasında da bu iç politik bir malzeme konusu olmuyordu. Türkiye taa Aralık 1987'de

Filistinlilerin kendi geleceklerini tayin etmelerine yardım edeceğini deklare etmişti. O yüzden İsrail-Gazze Savaşı'nın kınanması, böyle nizamın, cumhuriyet tarihinin, geleneksel dış politikanın yolundan sapma sayılmazdı. Ama ne olduysa, o meşhur 2009 yılındaki meşhur Davos krizinde oldu. Bir dakika, bir dakika, bir dakika.

Sayın Peres, benden yaşlısın. Sesin çok yüksek çıkıyor. Biliyorum ki sesinin bu kadar çok yüksek çıkması bir suçluluk psikolojisinin gereğidir. Öldürmeye gelince siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü, nasıl vurduğunuzu çok iyi biliyorum. Şu zulme alkış tutanları da ayrıca kınıyorum. Ben buradan sadece size iki söz söyleyeceğim. Bir... Sözümü kesmeyin.

Bir, Tevrat 6. maddesinde der ki, öldürmeyeceksin. Burada öldürme var. İki, Gilad Azzamoni, İsrail barbarlığı, zalimliğin de çok ötesinde bir şey. Bir Yahudi.

Bunun yanında İsrail ordusunda askerlik görevini yapan Oxford Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Avishalam, İngiliz gazetesi Guardian'da şunu söylüyor. Kaygıt devlet vasfının kazandığını belirtiyor. Sana da çok teşekkür ediyorum. Benim için de bundan böyle Davos bitmiştir. Daha Davos'a gelmem.

Tarihe one minute krizi olarak geçen bu olaydan sonra Erdoğan bir daha Davos zirvesine katılmadı. Erdoğan'ın bu çıkışı, dış politikada birkaç yeni manevranın habercisiydi aslında. Her şeyden önce o güne dek cumhuriyetin kurumları aracılığıyla sürdürülen dış ilişkiler, bir başbakanın müdahalesiyle geri dönülmez bir şekilde değişti. Bu, müesses nizamın ve siyasal kurumlarının yavaştan askıya alındığı veya ele geçirildiği, Erdoğan'ın kurumlarının önüne geçerek asıl söz sahibi olarak öne çıktığı ve farklı bir dış politika önünde adımlar atılacağının haberini veren önemli krizlerden biriydi. Ve her ne kadar Erdoğan bu krizin sonrasında benim sözlerim İsrail Başbakanı Perez'e yönelik değil, panelin moderatörüne yönelikti şeklinde açıklama yapsa da, Real politik yansımaları hiç de öyle olmadı. Erdoğan, İsrail Başbakanına Davos zirvesinde res çeken Müslüman cemaatin temsilcisi olarak pek çok Orta Doğu ülkesinde sempatisan kazanmıştı. Özellikle de Müslüman kardeşlerin etkin olduğu Arap ülkelerinde. Erdoğan da Müslüman kardeşler ya da orijinal adıyla İhvan-ı Müslüminin işaretini yani Rabia'yı yine bu yıllarda siyasi hareketinin sembolü yaptı.

Krize dair Türkiye'de yapılan kamuoy araştırmalarına göre one minute çıkışı iç politikada da Erdoğan'ın elini güçlendirmişti. Metropol'ün araştırmasında kamuoyunun yaklaşık %81'lik bir bölümü Erdoğan'ın İsrail'e karşı tavrını olumlu bulmuş, %79'luk bir kısmı da salonu terk etmesini olumlu karşılamıştı. Açıkça hakikat ortada duruyordu. İsrail'le gerilmek Erdoğan'a oy olarak geri dönüyordu.

Bu gerilimi de İslami bir tonda sürdürüyordu Erdoğan. Ankara-Televi ilişkileri 31 Mayıs 2010'da başka bir krizle yeniden derinden etkilendi. İsrail güçleri Gazze'ye insani yardım götüren Mavi Marmara gemisine uluslararası sularda baskın yaptı. Olayda gemide bulunan 10 Türk vatandaşı hayatını kaybetti. İsrail Başbakanlık koltuğunda Benjamin Netanyahu vardı ve aşırı milliyetçi unsurlar da parti içinde etkiliydi. Yani İsrail de aslında bu anlamıyla söz konusu bu gerilimden beslenen bir siyasetin ülkesiydi. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin kopma anlarından ilki bu Mavi Marmara saldırısı oldu. Türkiye'nin İsrail'den büyük elçiliğini çekmesine İsrail'in cevabı da aynı olmuştu.

İki ülke arasındaki resmi ilişkilerin seviyesi artık en üst düzeyde sürdürülmeyecekti. Gemi saldırısının ardından Türkiye'nin İsrail'le olan gerginliğin düşürülmesi ve normalleşmesi adına üç talebe olmuştu. Bir özür, İki, tazminat. Üç, gaz zambargosunun kaldırılması. Beklenen özür 2013 yılında geldi ama Erdoğan Mavi Marmara nedeniyle çıkan gerginliği iç ve dış politikada bir koz olarak bulmuştu elinde. Bu kozu da böyle vermekten, o kozdan vazgeçmekten hiç de çekinmedi. Örneğin 17 Temmuz 2014'te şu açıklamaları yapıyordu. İsrail'in Mavi Marmara'dan dolayı bu yardım teşkilatına kini var.

Pensilvanya alanında aynı sebeple bu kurulu çekini var. Ne diyordu? Otoriteden izin almalılardı. Otorite kim? Güneydeki sevdikleri mi, yoksa biz mi? Eğer otorite Türkiye'de bilsek, biz zaten izni verdik. Ama bunlara göre İsrail. Erdoğan özellikle seçim propagandalarında İsrail'le yaşanan gelginliği olabildiğince şahsileştirerek, kendisini bir tarafın temsilcisi olarak sunmaktan çekinmedi.

Bu sırada şunu da hatırlatmak gerekir. 2010 yılındaki Davos Zirvesi'nden bir yıl sonra başlayan Arap Bağrı, AKP'nin yeni Orta Doğu politikasının yeni bir kırılmaya daha sürükledi. Tren Topi'nin 92. bölümü, Dış Politikada Yol Arayışı, Katar-Bayet-Türkiye Üçgeni bölümünde Arap Bağrı'nın Türkiye'nin dış politikasında yarattığı kırılmayı masaya yatırmıştık. Taha Akyol'un, Arap Baharı üzerinde yapmış olduğu yorumu da sizlerle paylaşmıştık. Bölümü kaçıranlar ya da alıntıyı unutanlar veya tren tope yeni başlayanlar için taak yolun sözlerini tekrar hatırlatalım. 2011 yılındaki Arap Baharı bizi demokrasiye, insan haklarına zorlayan eleştirilere tahammül etmemizi isteyen geniş bir eleştiri özgürlüğü isteyen Avrupa Birliği'ne katlanmak zorunda mıyız? Biz Orta Doğu'ya, İslam dünyasına oynayabiliriz, düşüncesi de oldu.

Arap Bağrı ile birlikte iktidar, hızlı bir dönüşüm rüzgarının estiği Orta Doğu coğrafyasında yelkenleri fora etmeye karar verdi. Osmanlıcı dış politika artık Türkiye'nin tek dış politika alternatifi olacaktı. Türkiye, Orta Doğu'da yıkılmakta olan iktidarların karşısında muhalif güçleri desteklemek, ardından yeni kurulan iktidarları Türkiye'nin çekim alanında tutmak gibi bir planı kendisine misyon edindi. Bu süre boyunca İsrail ilişkiler de Mavi Marmara krizi nedeniyle hep gergin kaldı. Bu gerginlik gerek iç gerek dış siyasette sıklıkla dile getirildi ve kullanıldı. Ekonomik ilişkiler tam gaz devam etse de diplomatik ilişkiler askıdaydı. 2016 yılında,

Türkiye-İsrail arasında imzanın 6 maddelik tazminat anlaşmasıyla diplomatik ilişkiler az kadar indirildi. Anlaşmanın 4. maddesi özellikle bahsetmeye değer. 4. maddeye göre Mavi Marmara saldırısında sorumluluğu bulunan, hakkında hukuki işlem başlatılan İsrail yetkililerin davaları düşürülmüştü. Adalet yerini bulmayacaktı.

Mavi Marmara'da hayatını kaybedenlerin yakınları için davaların düşürülmesi Türkiye hukuk sistemi adına bir kara lekeydi. Ancak daha önce izni biz verdik diyen Erdoğan'ın 2016 Haziran'ında yaptığı açıklama tam tersi yöndeydi. Siz kalkıp da Türkiye'den böyle bir insani yardımı götürmek için günün başbakanına mı sordunuz? Böylece Türkiye'deki Mavi Marmara davası düşürüldü. Tabii Mavi Marmara davasını gündem eden, onu davayı kendi davaları bilen İslamcılar için çok ciddi bir hayal kırıklığı oluşturdu bu. İki ülke arasında diplomatik ilişkiler yeniden kurulmuş, karşılıklı olarak Büyükelçi atanmıştı. Ta ki 2018'e değin. 2018 yılında 62 kişinin hayatını kaybettiği İsrail'in Gazze yönelik saldırılarının ardından iki ülke arasındaki ilişkiler tekrar rafa kaldırıldı. Yani sadece iki yıl o söz konusu normal süreç devam etti. Önce Türkiye, ardından İsrail karşılıklı olarak büyükelçiliklerini geri çağırdı.

İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan sıcak görüntüler geliyor ekranınıza. Birazcık sıkıntılı da olsa İsrail'in Ankara Büyükelçisi Kıdemli Diplomata Eytan Naye Atatürk Havalimanı'ndan normal bir vatandaş gibi güvenlikten geçerek Artık İsrail'e gidiyor. Geçici bir süre içinde olsa Türkiye'den ayrılması istenmişti. Şu saat itibariyle Türkiye'den ayrılıyor. Halen diplomatik dokunulmazlığı var. İstenmeyen adam ilan edilmiş değil. Karşılıklı elçiler çekildi. Bizim de büyük elçimiz gün döndü. Başkonsolos Sayın Gürcan Türkoğlu da bugün dönüyor.

Eytan Naehin, İsrail'e dönüşünden daha birkaç gün öncesine dek İsrail'le ilişkiler tam 4 sene boyunca askıda kaldı. Ticari ilişkiler devam etti ama diplomatik ilişkiler maslahat güzer seviyesinde sürdürüldü. Şimdilerde tuhaf bir tabloyla karşı karşıyayız. 2000'li yıllarda komşularla sıfır sorun politikası olarak resmedilen, 2010'lu yıllarda Osmanlıcı bir bakış açısı kazanan Erdoğan'ın dış politikası bugünlerde normalleşme olarak tanımlanıyor.

Peki nedir bu normalleşme? Türkiye Cumhuriyeti'nin geleneksel dış politikasına geri dönüş mü? Böyle olmadığı da belli. Yeni sürecin adı konabilmiş değil. Bu dış politikaya sıfır sorun ya da Osmanlıcılık gibi bir bakış açısı da yakıştıramıyoruz. Ne yapıyoruz biz? Aslında ne yaptığımızı biraz da yaklaşan seçimlerle beraber değerlendirmek yerinde olacaktır.

Türkiye 10 ay içinde bir seçime gidecek ve Erdoğan siyasi kariyerinde ilk kez kaybetmeye bu kadar yakın. Bu süreçte İsrail'le, Mısır'la, Suriye'yle, Arabistan'la gerilmek, bu gerilim üzerinden oy değiştirmek yolunu tercih edebilirdi. Etmedi. Çünkü bu tip gerilimler ekonominin kısmen tıkırında gittiği dönemlerde işe yarıyordu. Önümüzdeki seçimlerde dış politikada gerilim yerine barış dilini kullanmayı tercih edecek Erdoğan.

Burada çok açık ki Türkiye'deki seçmen taleplerini de önüne koyuyor. Fakat bu politik hatta da eski coşkuyu veremiyor seçmenine. 2000'li yıllara komşularla sıfır sorun, 2010'lu yıllara neo-Osmanlıcılık dedik. Yeni döneme ne ad verelim? Ruşen Çakır, yurtta savaş, dünyada barış diyor. Geleneğe yarım yamalak dönüş ama bir yandan da sandığı gören bir bakış açısı. İşe yarayacak mı? Bu başka bir bölümün konusu olsun ama işe yarayacak mı sorusunu Türkiye'nin ali menfaatleri için değil, Erdoğan'ın seçim stratejisi için sorduğumuzu da belirtelim.

Geldik sona. Dış politikada bu denli sert manevralar artık Erdoğan iktidarının altında kalacağı büyüklükte enkazlar bırakmışa benziyor. Karar Gazetesi'nden Ahmet Taş getiren eski Adalet Bakanı Cemil Çiçek'le görüşmüş ve bu görüşmeyi 21 Ağustos'taki köşesine taşımış. Bu sözünü ettiğim dış politikadaki manevraları soran Taş getiren Cemil Çiçek'le konuşmasını şöyle aktarmış yazısında. Cemil Bey Yozgat'ta halkın söylediği bir sözü belki Maraş'ta da vardır notuyla naklediyor. Siyasette adama kirlettiği testiden su içirirler. Sözün orijinali daha da ağır. Bu içerde de olur ama dış politikada daha çok olur diye ekliyor. Evet güzel bir Yozgat atasözü. Adama kirlettiği testiden su içirirler.

Böyle final yapalım. Tren topi Pobi Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar kirlettiğiniz testinin suyunu içmek zorunda kalmadığınız günler dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)