
3.623 kelime · ~18 dk okuma
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu önce Milliyetçi Muhafazakarlığı'nın kalelerinden Erzurum'a milletvekilleriyle çıkarma yaptı. Sonra eşi Selvi Kılıçdaroğlu'nu aldı ve onunla birlikte Roboski katliamını anmak üzere Uludere'ye gitti. Daha önce 28 Şubat'ta başörtüsü yüzünden kamudan ihraç edilen bir öğretmeni helalleşme bağlamında ziyaret eden Kılıçdaroğlu'nun Uludere'yi ziyareti de aynı bağlamda gerçekleşti. Bu bölümün konusu Kemal Kılıçdaroğlu olacak. Helalleşme çıkışı, CHP tabanı, Cumhurbaşkanlığı adaylığı ve çok daha fazlası bu bölümün konusu olacak. CHP lideri neyi başarabildi, neyi başaramıyor? Sakın aday olma Kılıçdaroğlu çıkışları hangi cepheden yükseliyor ve bu itirazlar ne kadar ciddi? Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Cumhuriyet Halk Partisi. Yüzyıla merdiven dayamış, sadece Türkiye'nin en köklü partisi değil, aynı zamanda dünyanın da en eski partilerinden biri. Parti, Anadolu ve Rumeli müdafaa hukuk cemiyetlerinin bir siyasi partiye dönüşme kararı ile birlikte kuruluyor. Kuruluş tarihi 9 Eylül 1923, yani Cumhuriyet'ten de eski. İlk adı Halk Fırkası. Sonra halkın başına Cumhuriyet de ekleniyor. 1935'te de Fırka ifadesi partiye dönüşüyor. Biri Mustafa Kemal Atatürk, diğeri İsmet İnönü. Toplamda 7 genel başkan görüyor parti. Son 12 yıldır genel başkanı ise bildiğiniz gibi Kemal Kılıçdaroğlu. Onun bu 12 yıllık genel başkanlık yolculuğunu anlamak için genel başkan olmadan önceki yıllarına isterseniz şöyle bir göz atalım ve hafıza tazeleyelim. Siyasete girmeden önce ne yapıyordu? Siyasete ne zaman girdi? Nasıl bir üslubu vardı? Onu parlatan gelişmeler nelerdi? Gelin beraber mini bir tura çıkalım.
Diğer CHP liderlerinden farklı olarak bürokrat kökenliydi Kılıçdaroğlu. 1971 yılında başladığı hesap uzmanlığı kariyerine 1983'e kadar devam etmiş, ardından Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdür Yardımcılığına kadar yükselmişti. Televizyon ekranlarına da ilk kez bu sıfatla 1990 yılında Uğur Dündar'ın programına çıktı. Maliye ve Gümrük Bakanlığı Gelirler Genel Müdür Yardımcısı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu araştırmamızı birlikte izledik efendim. Ve gördük ki aradaki fark devamlı olarak kasada kalıyor. Bu durumda hem biz tüketici olarak hem de devlet uğradığı zararı nasıl telafi edebilir efendim?
Efendim devletin ve tüketicinin uğradığı zararı telafi etmesi için tüketicinin mutlaka yapmış olduğu alışveriş karşısında fiş alırken mut oranına bakması gerekiyor. Öncelikle. Gelirler Genel Müdür Yardımcılığından Bağkur Genel Müdürlüğüne uzanan bürokrasi kariyeri SSK Genel Müdürlüğünde son buluyor. 1999 yılında emekliye ayrılıyor ve böylece Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyeri başlıyor.
Bir süre vatandaşın vergisini koruma derneğinin genel başkanlığını yürüten Kılıçdaroğlu, 2002 yılında CHP'den İstanbul Milletvekili olarak meclise giriyor. Siyasi kariyerinin bu yıllarında aktüel siyasetin tartışmalarına pek girmiyor ve onu daha çok teknik komisyonlarda görüyoruz. Zaten Kılıçdaroğlu'nun siyasete girerken hedefi de bu. Teknik anlamda partisi CHP'ye destek vermek, bürokrasideki tecrübelerini paylaşmak. Aslında genel başkan olmaya hiç niyeti de yoktu zaten. Grup başkan vekili ilk teklif edildiğinde bana
bana yetiyordu. Dolayısıyla ben işin teknik boyutunda, politik yönünün teknik boyutunda kalmak istiyordum. Sonra genel başkanlık için koşullar büyük ölçüde zorunlu kıldı ve ben de genel başkan oldum. AKP'nin yükseliş yılları 2000'ler. Bu yıllarda Kemal Kılıçdaroğlu, CHP grup başkan vekili olarak popülaritesini arttırıyor.
Meclis tartışmalarında sert üstüplü biri değil, meclis iş tüzüğüne riayet eden bir grup başkan vekili. CHP tabanının tanıdığı bir figür fakat bu yıllar için tüm Türkiye'nin onu tanıdığını söylemek yanlış olmaz. Tüm Türkiye'de giriş kitleler onu 2000'li yılların ikinci yarısında tanımaya başlayacak. O yıllarda Kılıçdaroğlu'nun yolsuzluklara ilişkin açıkladığı belgeler gündeme bomba gibi düşüyor. Belgelerle konuştuğu için, üstelik iddiaları da çok ciddi olduğu için o yıllarda bu belgeler çok ses getiriyor. Tabi bunda basın ve medyanın bu kadar taraflı olmamasının etkili olduğunu da hatırlatalım.
Bu sayede televizyon ekranlarında düellolarda boy gösteriyor Kemal Bey. Dengir Mir Mehmet Fırat ve Melih Gökçek ile gerçekleştirdiği Uğur Dündar moderatörlüğündeki düellolar 2009 yerel seçimlerinden önce milyonların ekranlara kilitlendiği programlara dönüşüyor. Gökçek'le katıldığı açık oturumlarda da nasıl bir siyasi dili olduğunu ortaya koyuyor. Polemikçi değil, belgelerle konuşuyor, teknik bir adam görüntüsü veriyor. Bu durum demagoji üstadı rakiplerini de oldukça zorluyor.
Herhangi bir büyük şehir belediye başkanı ister Türkiye'de ister yurt dışında 300 dolardan kendi halkına doğalgaz sayacı satan bir ülke göstersin. Biz 300 liraya sattığımız zaman bunun 150 eurosu karşılığı Ankara'ya yatırım yapıyoruz. Biz doğalgazı yüzde 1 dakika dinler misiniz? 1 dakika. Ben size onu sormuyorum beyefendi. Ben size onu sormuyorum. Sorduğun gibi cevap vermek zorunda değilim. Ben size onu sormuyorum. Ben sorduğum gibi vermek cevabını cevabını cevabını
Elimizde bir sayaç yok ama düellolardan büyük ölçüde galip ayrılıyor Kılıçdaroğlu. Nereden biliyorsun derseniz, popülaritesini bu düellolarda o kadar arttırıyor ki, 2009 yerel seçimlerinde partisi CHP'nin İstanbul Belediye Başkan adayı oluyor. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı diyorum. Gözünün içine bakıyorum, kıpırdamıyor.
İlla ismi söyleyecek, dinleyecek, öyle kalkacak. Sağlamcı. Belgelerde de öyle. İddialarının karşısında da öyle. Ne söylüyorsa sağlama alıyor her şeyi.
İstanbul'u kazanamıyor ama 2004'te CHP adayı Sefa Sirmen'in %28 olan oy oranını 2009'da %37'ye çıkarabiliyor. Kadir Topbaş ise %44'lük oy oranıyla İstanbul Belediyesi'ni kazanan isim oluyor. CHP'nin İstanbul'da %37'lik oya ulaşması, AKP ile aradaki farkı 7 puana indirmesi, 2011 genel seçimleri için morallerin yükselmesi nedeni olurken CHP'yi de oldukça heyecanlandırıyor. Fakat Kemal Kılıçdaroğlu'nun politik çizgisine ilişkin o yıllarda net bir şey söyleyemiyoruz. Bu politik çizgiye ilişkin ilk nüveler, 2009 yerel seçimlerinden sonra Kılıçdaroğlu'na daha fazla odaklanılmasıyla ortaya çıkmaya başlıyor. Dönemin CHP Genel Başkan Yardımcıları'ndan Onur Öğümen'in 10 Kasım 2009'da meclisteki Demokratik Açılım Konulu oturumundaki konuşması, Kılıçdaroğlu'nun dünya görüşüne ilişkin ilk ipucunu veriyor. Önce Onur Öğümen'in o dönem çok tartışılan konuşmasına gidelim.
Atatürk, Şeyh Said'le müzakere mi etti? Dersim isyanı yapanlarla müzakere mi etti? Onların sözcüleriyle, temsilcileriyle masaya mı oturdu? Bunların hiçbirini yapmadan... Bu konuşmada mevzu bahis olan Atatürk, Dersim isyanını yapanlarla müzakere mi etti ifadesiydi. Konu oldukça sinir ucuydu. Dersimlilerin de hafızasındaydı. Kemal Kılıçdaroğlu da o bölgede doğup büyümüş bir milletvekiliydi. Onur Öğmen'in bu açıklaması partinin Tunceli örgütünde kopmalara neden oldu. Bunun üzerine Kemal Kılıçdaroğlu Tunceli'ye giderek burada partililerle görüştü ve yerel gazetelere şu demeci verdi.
Sayın Öğmen'in yaptığı konuşmada Dersim isyanına vurgu yapması, PKK terör örgütü ile Dersim isyanı arasındaki bağlantıyı kurmak istemesi, çoğu çevrede gerçekten ciddi tepkiler yaratmıştır. Elbette o dönemde yanlışlar hatalar olmuştur. Ama bunu günümüze taşıyıp o olayları kaşımak doğru değildir. Yara kanamıştır. Bu süreçte yapılması gereken tepkileri dikkate almaktır. Tepkileri dikkate alması gereken sayın Onur Öğmen'dir ve gereğini yapmak zorundadır. gereğini yaptığı zaman hem CHP'yi hem de CHP'deki parlamenterleri ve CHP'lileri rahatlatmış olacaktır. Şimdi, hem düellolar hem 2009 İstanbul seçiminde Kılıçdaroğlu'nun başarısı hem de Onur Öğümen'i kapalı ifadelerle istifaya çağıracak tonda cesur siyaset yapması partide Kılıçdaroğlu'nun popülaritesini arttırmıştı. Partinin 7 yıllık milletvekili olan Kılıçdaroğlu, o zamana kadar hep teknik konularla gündeme geliyordu.
Kılıçdaroğlu bu tarihten itibaren politikleşmeye başladı. 2010'un mayısında hepinizin bildiğini düşündüğüm kaset skandalı patlayıp Deniz Baykal istifa edince tüm gözler Kemal Kılıçdaroğlu'na çevrilmişti. Kılıçdaroğlu bu kısa süre içinde iki kez aday değilim açıklaması yapmış olsa da 81'inin il başkanları oy birliğiyle Kılıçdaroğlu'nu genel başkan olarak görmek isteklerini duyurdu. Parti böylece 22 Mayıs 2010'da gerçekleşen tek adaylı kurultayda Kemal Kılıçdaroğlu'nu genel başkan olarak seçti. Bir liderlik kariyerinin başlangıcı için oldukça zorlu bir doğumdu bu. CHP gibi zorlu bir partiyi böyle bir doğum yarasıyla yönetmek de hayli zordu. Kılıçdaroğlu genel başkan olmamış, deyim yerinde ise genel başkanlık koltuğu üzerine düşmüştü.
Hal böyle olunca parti hala Deniz Baykal'a ve onun 10 yıllık genel sekreteri Önder Sava bakıyordu. Kılıçdaroğlu'na kimse uzun yıllar genel başkanlık koltuğunda oturacak biri gözüyle bakmıyordu. Daha önce Altan Öğmen ya da Hikmet Çet'in de olduğu gibi birkaç ay veya 1-2 yıllığına bu koltukta oturacak, Ardından görevi Bönder sağ çizgisinde birine bırakacaktı. Böyle zannediliyordu. Gazeteci Murat Yetkin'e kulak verir. Tabii Deniz Bey'in gidişi çok trajik bir şekilde oldu. Yani bir kaset çıktı. O kaset tam olarak izah edilemedi.
Tabii böyle bir ortamda bir seçim yapıldı. Kemal Kılıçdaroğlu, Cumhuriyet Halk Partisi'nin başına geçti. O zamanki ortamı düşünüyorum, Cumhuriyet Halk Partisi için de büyük çalkantılar oldu. Bu geçici bir şey mi? Yani Kemal Bey bir kayyum olarak mı bırakıldı partiye? Dönecek mi? O yüzden herkes bir gözüyle Deniz Bey'e bakıyor, bir gözüyle Önder Bey'e bakıyor. Yani böyle bir durum var. İşte Kılıçdaroğlu'nun liderlik yolculuğu böylece başladı. Genel başkanlığının ilk yıllarından itibaren kaset komplosunun yarattığı liderlik krizini aşmak için parti için mücadeleye girişti. Bu da Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyerine özel bir durum kazandırdı. Bir doğum yarasıyla başladı Kılıçdaroğlu'nun liderliği. Bana kalırsa dramatik bir yolculuktu onunkisi. CHP'nin bir numarası olmuştu ama CHP lideri miydi?
Bunun için yıllara ihtiyaç vardı. Sadece Önder Savla değil, onun temsil ettiği parti içindeki ulusalcılarla da adını hiç koymadığı bir mücadeleye girişmek zorunda kaldı. Çünkü davul genel başkandaydı ama tokmak onda değildi. Böylece yıllar birbirini kovaladı. 2014'e gelindiğinde bu gerilim partinin grup toplantısına da yansıdı.
Kadın ve genç kotasına itiraz eden bir partili, grup toplantısına Kılıçdaroğlu'nun sözünü kesince Kılıçdaroğlu, partinin genel başkanı olduğunu kürsüden hatırlatmak zorunda kalmıştı. Bir dakika! Bir dakika arkadaşlar! Bir dakika! Parti kültürünü benimsemeyen, genel başkanın sözünü kesen, gel burayı terk et kardeşim! Parti içi mücadelede Kılıçdaroğlu'nun yöntemi partiyi genişletmek oldu. Hatta CHP'li olmayanlara da partinin kapılarını araladı. Böylece başta Deniz Baykal döneminde partiden uzaklaşmış sosyal demokat figürler partiye gelmeye başladı. Bu durum parti içi mücadelede gruplaşmalara da neden oldu.
Fakat 2010'lu yılların sosyal demokrasi ne anlama geliyordu? Bunu kimse bilmiyordu. Herkesin dilinde bir sosyal demokrasi lafı vardı da neydi bu sosyal demokrasi? Ulusalcılar en bilindik ezberleriyle saldırdılar sosyal demokratlara. Onlara göre bu CHP yeni CHP'ydi ve yeni CHP'de Atatürkçülük tasfiye ediliyordu.
Partiye gelen muhafazakar, liberal ya da Kürt hareketine yakın isimler ulusalcılar tarafından tartışılmaya başlamıştı. Üstelik tüm bunlar yaşanırken Erdoğan'ın yetkileri günden güne artıyor, CHP tabanındaki mutsuzluk derinleşiyordu. Şimdi tabloyu özetleyelim. Partinin başında liderlik krizi yaşayan bir genel başkan var.
Partide gruplaşmalar oldukça derin yaşanmaya başlamış. Türkiye'de ise CHP'deki bu liderlik krizini fırsata çevirmeye kararlı Erdoğan var. Değerli kardeşlerim, CHP'den çekinmek için hiçbir şeye gerek yok. Biz sayın Kılıçdaroğlu'ndan ziyadesiyle memnunuz. Bay Kemal, sen bir koyunu dahi yüdemezsin, yüdemezsin!
Bu esnada Erdoğan, CHP'deki krizi fırsata çevirerek Türkiye'nin önüne seçim üzerine seçim koymaya başladı. Referandumlar, genel ve erel seçimler, ardından Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Türkiye'nin parlamenter sistemi 2014'ten itibaren tasfiye edilmeye başladı. Kılıçdaroğlu ise Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilginç bir strateji izledi. Bu krizli genel başkanlık koltuğunda otururken Tayyip Erdoğan karşısında kazanamayacağını biliyordu. Sadece CHP'nin oyu Erdoğan'ı devirmeye yetmiyordu. Parçalı bir muhalefet Erdoğan'ın işine geliyordu. Burada risk alarak Erdoğan karşısında ittifaklar siyaseti izlemeye gayret gösterdi. İlk ittifak 2014 seçimlerinde MHP ile yapıldı.
Aday Ekmelettin İhsanoğlu'ydu. Parti karıştı tabii. Taban bu duruma hiç alışkın değildi. Buna oy verme hissesleri yükselmeye başladı. Kılıçdaroğlu ise tabanla ilk kez çatışmaya, tabana yön vermeye çalışmaya başladı. Ne yapalım efendim? Oy verelim mi, vermeyelim mi? Sandığa gidelim mi, gitmeyelim mi? O zaman hiç şikayet etmeyeceksin. Kısaca tatilcilere de seslenmek istiyorum. Masalarda oturup, ben oy kullanmayacağım diye ahkam kesmek, demokrasiye inanmamaktır. Bir gün gelir, sıra size de gelir. Bir gün gelir, sizin tatil yapmanız engellenir. Kalkmışız, efendim biz sandığa gitmeyeceğiz. Niye gitmeyeceğiz?
E o da Erdoğan'a benziyor, bu da Erdoğan'a benziyor. Siz Erdoğan'ı hiç tanımamışsınız demek ki. Bu ülkede yaşıyorsanız çocuklarınıza karşı sorumluluğunuz var. Adam gibi tıpış tıpış sandığa gideceksiniz. Oyunuzu kullanacaksınız. Demokrasinin gereğini yapacaksınız. Ekmelettin İhsanoğlu'nun adaylığıyla Kemal Bey, partinin tabanından bağrına taş basmasını istemişti. Karşılığında ise Erdoğan'ı göndermeyi vaat ediyordu. Fakat Erdoğan yine kazanmıştı.
Parti seçimden hemen sonra olağanüstü kurultaya gittik. Bu sefer karşısına Muharrem İnce çıkmıştı. İttifaklar olmadan Erdoğan'ı göndermenin mümkün olmadığına inanıyordu Kılıçdaroğlu. Bunun için parti örgütünü ve parti tabanını ittifaklar siyasetine hazırlamak gerektiğini de biliyordu. Bu nedenle genel başkanlık koltuğundaki yeri sağlamlaştıkça örgütü ve tabanı bu hedefi hazırlamaya çalıştı.
Eylül 2014'te gerçekleşen olağanüstü kurultay, Kılıçdaroğlu için tam bir kırılma oldu. Ekmelettin İhsanoğlu yenilmiş, partide olağanüstü kurultay için imzalar toplanmıştı. Kılıçdaroğlu bu kurultayda da parti tabanıyla gerilimli diyaloğunu sürdürmeye devam etti. Fakat ilginç biçimde artık Kılıçdaroğlu'nun ittifaklar siyasete inanmaya başlayan delegelerin sayısı ortaya çıkmıştı. Kılıçdaroğlu yavaş yavaş CHP liderine dönüşüyordu. Olağanüstü kurultaydaki rakı masası çıkışı önemli bir dönemeci oluşturdu. Diyorlar ki Cumhuriyet Halk Partisi elitist bir parti. Elit olmak ayrı, elitist olmak ayrı.
Elitlere yani seçkinlere saygım var Aydındır bunlar Otururlar konuşurlar Düşüncelerini topluma aktarırlar ve toplumu aydınlatırlar Ama bir de elitistler var Rakı sofralarında Türkiye'yi kurtarırlar Bunlardan partiyi temizleyeceğim Herkes çok iyi bilsin Bana çalışan adam lazım Rakı sofralarında konuşan adam değil Kılıçdaroğlu partiyi Erdoğan rejiminden kurtulmaya odaklamıştı. Erdoğan'ın tehlikeli yükselişinin her ne olursa olsun durdurulması gerektiğini, bunu yapabilecek tek partinin de CHP olduğunu düşünüyordu. 7 Haziran 2015'te AKP tek başına iktidar olma şansını kaybettiğinde Kılıçdaroğlu, Davutoğlu'nun başında olduğu AKP ile koalisyon yapmaya bile hazırdı. 15 Temmuz 2016'daki darbe girişiminden sonra ülkenin yaşadığı olağanüstü hal sürecinde partiyi korumak birinci öncelik haline gelmişti. İktidar, ülkenin içinden geçtiği o hal sürecinde CHP'ye güçlü bir taarruza girişmiş, partinin genel başkan yanımcısı ve milletvekili Enis Berberoğlu'nu hapse attırmıştı. Kılıçdaroğlu, bu süreçte aldığı adalet yürüyüşü kararıyla CHP genel başkanlığından CHP liderliğine terfi edecekti.
2010'da başlayan liderlik krizi 2017'de böylece çözüldü. Partinin örgütü de tabanı da adalet yürüyüşünde Kılıçdaroğlu'nun arkasında yürüdü. Kılıçdaroğlu da durumu farkındaydı. Bundan sonra çok daha cesur adımlar atabilecek güçteydi. O yüzden adalet yürüyüşünün sonunda gerçekleşen miting de şu mesajı verdi. 15 Haziran 2017'de sabah saatlerinde
Ankara Güven Park'ta başlattığımız yürüyüşü Maltepe'de noktaladık. Ama kimse bu yürüyüşün bir son olduğunu düşünmesin. Bu yürüyüş bizim ilk adımımızdır. Artık parti içinde liderliği tartışılmıyordu CHP liderinin. Genel başkanlığının ilk 7 yılı oldukça dalgalı geçmişti ama Kılıçdaroğlu deyince artık herkes onun tartışılmaz genel başkan olduğunu farkındaydı. Adalet yürüyüşünün temel amaçlarından biri de buydu. Partiyi lider etrafında bir araya getirmek ve o hal sürecinde partiyi hükümet taarruzlarından korumak. Fakat ittifak siyaseti zora düşmüştü. MHP saf değiştirmiş, AKP ile ittifak kurmuştu. Erdoğan için işler oldukça yolundaydı. 2014'te tek başına %52 oy alabilmişti Erdoğan. Şimdi ise yanına %15'lik MHP'yi alıyordu. 2018 seçimleri çantada keklik gibiydi.
Fakat işler umduğu gibi olmadı. 2017 referandumunda hayır kampanyası örgütleyen partinin AKP ile iş birliği yapmasını istemeyen MHP'liler kazan kaldırıyordu. Sancılı bir sürecin sonunda Merlak Şener liderliğinde İyi Parti'yi kurduklarında takvim yaprakları 25 Ekim 2017'yi gösteriyordu. Erdoğan'ın bu gelişmeye verdiği tepki, yeni kurulan İYİ Parti'nin örgütlenmesini tamamlamadan ülkeyi baskın seçime götürmek oldu. Yeni kurulan İYİ Parti'nin mecliste 5 vekili vardı. Ancak örgütlenmesi henüz tamamlanmamıştı. GSK'ya göre bu haliyle İYİ Parti seçime giremeyecek durumdaydı. Meral Akşener'in de aday olabilmesi için 100 bin imza toplanması gerekiyordu.
Fakat İyi Parti'nin mecliste grup kuracak çoğunluğu olursa bu engel aşılabilirdi. Onun için de 15 vekile ihtiyacı vardı. CHP, siyasi tarihimizde eşine az rastlanır bir manevraya girişti. 15 CHP'li vekil, partiden istifa ederek İyi Parti'ye kaydoldu. Yargının bu siyasi tasarrufunun ortadan kaldırılması için
Siyasi değil ama demokratik bir tasarrufla Cumhuriyet Halk Partisi'ne mensup, biraz sonra isimlerini sanacağım, 15 Sayın Milletvekilliği Partimizden bugün istifa ettiler ve İyi Parti'ye katıldılar. Baskın seçim kararının ardından kısa süre içinde Erdoğan'ı devirecek bir adayın çıkması mümkün görünmüyordu. Ekmelettin İhsanoğlu'nun adaylığı da hala hafızalardaydı. CHP'nin adayı kim olacaktı? Seçim tarihi açıklanmış ama CHP'nin adayı açıklanmamıştı.
Günler günleri kovalıyordu. Kulislerde konuşulan isim Abdullah Gül'dü. Plana göre Gül'ün ortak aday olarak Erdoğan'ın karşısına çıkarılması gündemdeydi. Hatta konuşulanlara göre Kılıçdaroğlu da bu plana sıcak bakıyordu. Parti tabanı Kılıçdaroğlu'nu anlamaya başlamıştı anlamasına ama Abdullah Gül'e kadar düşülecek miydi? Gül'ün adaylığına Meral Akşener taş koydu. Gül de yeterli mutabaka sağlamadığı gerekçesiyle aday olmayacağını açıkladı. 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Ayaz Ağa'daki ofisinde kameraların karşısına geçti. Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu'ndan kendisine adaylık teklifi geldiğini anlattı. Seçimlerin aniden erken yapılacağının anlaşılması üzerine Saadet Partisi Genel Başkanı Sayın Temel Karamollaoğlu'nun ismimi zikretmesiyle başlayan hareketlilik tamamen benim dışımda gelişmiştir.
Benim bir organizam veya talebim veya inisiyatif olarak organize ettiğim bir süreç değildir. Bende çok geniş bir mutabakat söz konusu olursa o zaman Üstümüze düşeni arkadaşlarımla beraber yakmaktan kaçınmayacağımı da söylemişimdir. Bir taraftan bilgi ve tecrübemle gelecekle ilgili kaygılarım varken ve toplumun büyük bir kesiminden de böyle bir talep, sorumluluk yüklenmem gerektiği talebi söz konusu olunca da bunun uzağında durma gibi bir sorumsuzluk göstermeyeceğimi de ifade etmişimdir. 2018'de de ittifak kurulamamıştı. Erdoğan'ın karşısına Demirtaş, Akşener ve Muharrem İnce ayrı ayrı çıktı. Aslında siyasi takip edenler seçimin kaybedildiğini bu tabloya baktıklarında hemen hemen anlamışlardı. Muharrem İnce CHP tabanını mutlu edecek bir adaydı ama kazanacak aday mıydı?
Buna karşın CHP tabanı Muharrem İnce'den gayet memnundu. Sonunda gönül rahatlığıyla oy verebilecekleri bir aday vardı karşılarında. Fakat seçim sürecinin sonunda adam yine kazandı. Ben biraz önce Muharrem İnce'ye yazdım, Muharrem İnce'ye mesaj attım. Başkanım ne diyorsunuz, yorumunuz nedir, herkes sizin yorumunuzu bekliyor dedim. Adam kazandı.
Ne 2014 seçimleri ne de 2018 seçimlerinde Kılıçdaroğlu istediği ittifakı kurabilmişti. Gerçekten bir sabır timsalinden bahsediyoruz. 2018'de seçimler kaybedildikten sonra partiye 31 Mart 2019 seçimlerini gösterdi. İYİ Parti örgütlenmesini tamamlamış, MHP'nin oylarını yarı yarıya indirmiş, bir de üzerine 4-5 puanda AKP'den oy çalabilmişti. %12-13'lük bandındaki bir İYİ Parti, %23 bandındaki bir Saadet ve %30'un üzerindeki bir CHP, İstanbul'u, Ankara'yı kazanabilir miydi? Referandumda hem Ankara'da hem İstanbul'da hayır ayı çıkmıştı. Ama kazanmak için tüm hayırcıların aynı adaya oy vermesi gerekiyordu.
Bu hayırcılar tek bir adaya yönlendirilebilir miydi? Kılıçdaroğlu'nun planı buydu. Plan harfi yen tuttu. Bursa kıl payıyla kaçtı ama Türkiye'nin %65'i Millet İttifaklığı Belediyeler tarafından yönetilmeye başladı.
Muhalefet bu seçimler sayesinde iki yeni lider adayı kazandı. Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu. Moral üstünlük artık tümüyle muhalefetteydi. Çünkü Erdoğan İstanbul'da teklerse Türkiye'de tökezleyeceğini biliyordu. Siyaset yapmanın, bu yolla iktidara gelmenin, başarılı olmanın ilk şartı İstanbul'da güçlü bir şekilde var olmaktır. İstanbul'da yoksanız
Ülkenin kalanında ne yaparsanız yapın başarıya ulaşamazsınız. Bizim seyri siyasetimizde de İstanbul adeta amiral gemisi mahiyetinde bir öneme sahip olmuştur. Unutmayınız İstanbul'da teklersek Türkiye'de tökezleriz. İstanbul'u kaybetmek o kadar büyük hasara neden oldu ki tümüyle okuksuz biçimde seçimleri YSKL ile iptal ettiler. Bu iptal kararı ters tepti ve 31 Mart'ta 10 bin farkla kazanan İmamoğlu 23 Haziran'da sebebini kimsenin anlamadığı biçimde tekrar eden seçimde 800 bin oyla kazandı.
Cumhurbaşkanlığı sistemi ilk ve en büyük yenilgisini yerel seçimlerde almıştı. 2020'den itibaren Türkiye derin bir ekonomik bunalıma sürüklendi. Pandemi ile birlikte toplumsal uzunsuzluk arttı. 2020'nin ve 2021'in sonunda iki büyük döviz şoku yaşandı. 2022'de enflasyon %80'e dayandı.
2019'dan bu yana tüm anket firmalarına göre Erdoğan'ın oyu en az 10 puan girildi. Muhalefet ise kararlı biçimde ittifak kurmuş durumda. Kılıçdaroğlu'nun geçmişini, liderlik yolculuğunu ve onun ittifak siyasetini böylece sizlere sunmuş olduk. O zaman biraz bugüne gelelim artık. Uğraşta geliyoruz zincirleri kıra kıra hey
An itibariyle Türkiye siyasetinde Erdoğan savunmada, Kılıçdaroğlu ise taarruzda. Şimdilik görünen o ki Erdoğan kaybeden pozisyonda. Fakat bu kaybetme durumu biraz da ekonomik krizden kaynaklanıyor. Kılıçdaroğlu altılı masayı bir araya getirdi fakat bu masa yeni bir paradigma inşa edemedi. Ne demek o açıklayayım. Kılıçdaroğlu'nun kurduğu oyuna göre Türkiye'de toplumsal hareketlilik demokrasi talebe etrafında bir araya gelmeliydi. Fakat toplum kesimleri ekonomik krize odaklanmış durumda. Bu nedenle altılı masanın rakibi Erdoğan değil, ekonomik kriz dersek yanlış olmaz.
Çünkü seçimi ya Altılı Masa'nın adayı kazanacak ya da ekonomik kriz. Erdoğan'ın bu tabloda kazanma şansı yok. Bu dediğim size biraz tuhaf gelebilir, izin verin açıklayayım. Altılı Masa'nın adayı kazanırsa, o aday milyonlarca insanı demokrasi talebe etrafında, cumhuriyetin ikinci yüzyılına taşıyacak. Sosyal kamplaşmanın önüne geçmeye çalışan, yeniden bir aradalık duygusunu aşılayan, yeni bir kimlik etrafında bir araya gelinecek.
Çünkü Türkiye kimliğini kaybetti. Toplumsal yozlaşma oldukça derinleşti. Toplumsal yozlaşmanın önüne geçilmezse ben bu memlekette bu ulus için bir gelecek görmüyorum açıkçası. Uçuruma yuvarlanıyoruz. O yüzden demokrasi, cumhuriyetin 99. yılında hayatı önemli.
Çünkü köklerimizden yürüyen bir neofaşist rüzgara kapılma riskimiz bulunuyor artık. Bu riskin önüne yeni bir demokrasi hareketiyle geçilebilir. Fakat demokrasi falan bunlar boş işler, önemli olan ekonomidir der ve ekonomik kriz kazanırsa Bu sefer belki yine altılı masanın adayı kazanacak ama milyonlarca insan altılı masanın adayını sınava sokacak. Ekonomiyi düzeltmesi beklenecek. Sosyal kamplaşma bitmeyecek. Ekonomik gidişat kötüye gittikçe, neofaşizm karambolde sürekli beklemiş olacak.
Kürt sorunu, layık muhafazakar kesimler arasındaki çatışma, dış politikada yönünü kaybeden eksen kayması, mülteci sorunu, bir paradigma olmadan savrulan kitlelerin taleplerine göre şekillenecek. Bu dediğim tuhaf gelebilir ancak, eğer altılı masa bir aritmetik birlikten öteye geçemez, bir paradigma etrafında bir araya gelemezse, seçimleri kazanır ancak ekonomik krizle boğuşurken zorlanır. Bu da, orta vadede, yeniden toplumsal, siyasal ve ekonomik kriz anlamına gelir. Erdoğan gider ama başka bir Erdoğan gelir. Hatta belki aynı Erdoğan gelir. Bu nedenle mesele yalnızca ekonomi değil. Türkiye sadece ekonomik bir kriz yaşamıyor. Çok daha derin bir krizin pençesinde ekonomi ise bunun görünen çıktılarından biri. Bu nedenle sadece ekonomik kriz nedeniyle Erdoğan'ın düşen oyları yüzünden muhalefetin kazanması her şeyin daha da kötüye gitmesiyle sonuçlanabilir. Toplumumuzun kendine gelip geçmişe takılı kalmayıp artık geleceğe odaklanması gerekiyor.
Hani milleti bilinçlendirmek istiyorsak. İsrail'in nasıl kurulduğuna baksınlar. Şu an Türkiye'nin içinde farklı 1 senedir chp iktidarda değil. 6 parti bir araya geldi doğru mu? Yani seni şu anda cumhurbaşkanı şeylere sattılar burayı şu beyaz giyenler var ya.
Peki bunca yılın ardından Kılıçdaroğlu aday olacak mı? İlmek ilmek ördü bugüne getirdi. Olacak gibi görünüyor. Fakat mesele Kılıçdaroğlu'nun aday olup olmaması değil. Sanırım bunu kendi dilim döndüğünce anlatabildim. Mesele kazanacak adayı Erdoğan'ın karşısına koyup seçimlerin bitmesini beklemek de değil. Çünkü mesele seçimleri kazanmaktan çok daha fazlası. Kılıçdaroğlu helalleşme çıkışıyla bu bir araya gelişi, altılı masanın bir demokrasi hareketine dönüşmesini arzuluyor.
Fakat başarılı oluyor mu? Burada bir soru işareti koymakta fayda var. Türkiye'nin derin krizleri içinde altılı masaya onay vermeyen, fakat Erdoğan'a oy vermeyeceğini de söyleyen bir kesim var. Zafer veya Memleket Partisi bu kesimlerin oyuna talip. Bu kesimler Kılıçdaroğlu'na dönük nefret kampanyaları örgütlüyorlar. Büyük ölçüde milliyetçi reflekslerle hareket ediyorlar.
Siyaseti uzun soluklu değil, aktüel gündemler üzerinden okuyorlar. Mansur Yavaş'ı koyun kazanın gitsin diyorlar da, o iş öyle değil, o kadar kolay değil. Mesela Kılıçdaroğlu Uludere veya bölgedeki Adile Roboski'ye gidiyor, ekonomik kriz var adamın yaptığı işe bak diyorlar. Kılıçdaroğlu ne zaman bir konuşma yapsa, adaylığı ne zaman gündeme gelse, sakın aday olma çıkışları yapan, ardından Kılıçdaroğlu'na hakaretler yağdıran bir kesim var.
Kılıçdaroğlu'nun 12 yıllık siyasi kariyerinde ne yapmaya çalıştığını görmüyorlar. Onay verebilir ya da vermeyebilirsiniz. Fakat Kılıçdaroğlu en başından bu yana bölüm boyunca anlattığımız bir stratejik hattı takip ediyor. Hedefinde Erdoğan rejiminin tasfiyesi var. Fakat sadece bu değil. Cumhuriyetin 2. yüzyılına yeni bir paradigma ile girilmesini arzuluyor. Bunun taşlarını düşüyor.
Erzurum'a gidiyor, orada sizlerle helalleşmeye geldim diyor. Milliyetçi muhafazakarlığın kalesinden çıkıp oradan Şırnak-Uludere'ye gidiyor. Burada Kürtlerle barışmaya çalışıyor. Bunu sadece oy pazarlığı olarak değerlendirmemek gerekir. Erzurumlu muhafazakarlarla Şırnaklı HDP'liyi yan yana getiren bir paradigma inşa etmeye çalışıyor.
Çok uzattım. Artık sonunu bağlayalım. Burada hep dile getirdik. Türkiye'de eski bitti. Yeni ise doğmayı bekliyor. Ne doğacağı belli değil. Hava puslu. Önümüzü görmek zor. Bu nedenle geçmişi salim kafayla değerlendirmek önümüzü aydınlatabilir diye düşünerek bu bölümü hazırladık. Trendtopiyi bildiğiniz üzere PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar gelecek güzel günlere inanan umutlu bir zihniniz olsun. Malum umuda çok ihtiyacımız var farkındayım. Hoşçakalın.
İzlediğiniz için teşekkürler.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.