Podcast

149: Cübbelinin uyarıları ve Türkiye'de Selefilik tehdidi

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İsmailağa Cemaati'nin meşhur vaizi Cübbeli Ahmet, Türkiye'de Selefilik tehdidi üzerine yaptığı ve Diyanet'e çıkıştığı konuşmasıyla gündemde. Peki nedir selefilik? Cübbeli'nin çıkışını nasıl okumak gerek? Türkiye'de laiklik, tarikatler ve siyaset arasında nasıl bir ilişki kuruluydu? Hepsi ve daha fazlası bu bölümde.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.469 kelime · ~17 dk okuma

İsmaila Cemaatinin medyatik ismi Cübbeli Ahmet Hoca'nın diyanete dönük eleştirileri gündeme oturdu. Konu maalesef manipüle edilerek servis edildi, esaslı biçimde ele alınmadı. Hayati olan atlandı, gündelik olanın peşine düşüldü, kaset vs. Cübbeli Ahmet Hoca, Türkiye'de selefilik meselesini masaya yatırıyor ve diyanetin bu gelişmede sorumluluğu olduğunu söylüyor.

Tabii yine bunları atlayıp kaset meselesine kulak kabarttık ama nedir bu selefilik sorusuna odaklanamadık. Selefilik neden bizler için tehditti? Cübbeli Ahmet neden bu İslami akıma tepki göstermekteydi? Bunların yanında bir de Türkiye'nin müesses nizamını da konuşmak lazım. Türkiye'de İslami kesim anlatıldığı gibi gerçekten merkezin dışında, çevrede mi konumlanıyordu? Cübbeli'nin son çıkışıyla yerli ve milli İslamcılığı tarif etmek mümkün müdür?

Hepsi ve daha fazlası bu bölümde. Ben Ozan Gündoğdu hazırsanız başlayalım. İsmailer cemaati son dönemde gündemde ilk sıralardaki yerini koruyor. 23 Haziran 2022'de cemaatin tartışmasız lideri Mahmut Usta Osmanoğlu'nun ölümüyle cemaat Türkiye'nin gündemine girmişti. Kadınların cenazeye katılmamasının rica edildiği cenaze törenindeki kalabalık, Türkiye'deki cemaat gerçeğini bir kez daha hatırlattı.

Transkriptin tamamını oku

Aynı zamanda cenazeyi dolduran siyasetçilerle tartışma konusu oldu. Ardından, lideri vefat eden cemaatin içindeki tartışmalara odaklanıldı. Mahmut Usta Osmanoğlu'nun yerine kendisinin de vasiyeti üzerine Hasan Kılıç geçse de liderlik tartışmaları bitmedi. Zira Hasan Kılıç da 93 yaşında ileri yaşlı birisiydi. Ondan sonrası için cemaatin lideri kim olacaktı?

İşte bu tartışmaların içinden geçerken, cemaatin en medyatik vaizlerinden Cübbeli Ahmet Hoca ya da gerçek adıyla Ahmet Mahmut Ünlü, diyanete ilişkin eleştirer açıklamalarıyla gündeme geldi. Şimdi ulemanın tartışmaları bizi ne ilgilendirir diyenleriniz olabilir. Halbuki konu ister İslami ister seküler kesimler olsun herkesi ilgilendiriyor. Cübbeli Ahmet, 12 Temmuz'da kendi YouTube hesabına yüklediği bir konuşmayla tartışmanın fitilini ateşledi. İddiasına göre Sakarya Müftülüğü, kentteki Suriyeli sığınmacılar hitap etmesi için yabancı bir din âliminin cuma vaazlarında konuşmasına izin veriyordu.

Bu yabancı din âliminin adı da Osman el-Hamisti. Sadece bu değil, Sultan Gazi'de de Mahmud Hasenat adlı bir Filistinli din âlimi de yine diyanetin camilerinde cuma vaazları veriyordu. Bu kişilerin özellikleri de Selefi olmalarıydı. Arapça vaaz veriyorlar, böylece sığınmacılar arasında popüler figürlere dönüşüyorlardı. Fakat tek problem bu da değildi.

Asıl mesele, diyanetin üst düzey isimlerinin arasında da Selefi inanca sahip yöneticilerin olmasıydı. Cübbeli'nin konuşmasına kulak verelim. Şu anda yine aldığımız bilgiye göre, Sultan Gazi ilçe ütülüne bağlı camilerde Filistin asıllı Mahmut Hasanat isminde Bütün ehl-i sünnete, Osmanlı'ya, Müslümanlara, kabir ziyaret edene, şirk, müşrik, karısı, malı, her şeyi helal diyen bir zındık cami cami dolaşıp bahsettiği videolara şahit olduk. Mühkülük aranıyor, yok imam izindeymiş, yok şöyleymiş, yok böyleymiş diye cevaplar veriliyor. Bu Diyanet maalesef elden çıkmış. Yani Diyanet'in kontrolü yok. Zaten Diyanet'in en üst makamdaki 15'liden

Yüksek Fetva Günü 15'te Halis Aydemir Osmanlı'nın camilerinde şirk hadisleri olduğunu, Ulu Cami'nin mihrabındaki bilmem yazıyı, her şeyi eleştiren adamlar Diyanet'in en başında Vehhabi kafalı adamlar oturuyor. Hal böyle olunca bu iş tabii aşağı doğru yansıyor. Şu anda maalesef Diyanet'in camilerinde bu Vehhabiler cirit atıyor. Buna kim dur diyecek? Çünkü Diyanet'in içinde bu kafalı adamlar olduğu zaman da kimse dur demez. Cübbeli bu konuşmayı ilk kez yapmıyor. Yani selefilik karşıtı ilk vaazını 12 Temmuz'da vermedi o. Yıllardan beri kendisinin bu konudaki tavrı biliniyor. Ama neden bu sefer bu kadar gündem oldu?

Mesele aslında Türkiye kamuoyundaki sığınmacı duyarlılığın artmasıyla kol kola yürüyor. Dikkat çekmesi bu yüzden. Çünkü Müslüman coğrafyanın kuzeyinde değil, daha çok güneyinde yaygın olan bir inanç selefilik. 2 milyar nüfuslu Müslüman coğrafya içinde de 100 milyona yakın selefe olduğu tahmin ediliyor. Yani Müslüman dünya içinde de yaygın inanç sistemlerinden biri değil. Peki niye bu kadar güçlü? Gücü nereden geliyor?

Sorunun tek bir cevabı var, Suud hanedanlığında. Dünyada selefilik denilince akla gelen coğrafya da Körfez coğrafyası. Petrol kaynakları nedeniyle de fikirlerinin yaygınlaşması için finansman güçlüğü çekmiyorlar. Türkiye, hem Körfez coğrafyası ile giderek yakınlaşan ilişkileri, hem de sayıları 5 milyonu aşan Müslüman sığınmacılar nedeniyle, ki bu Müslüman sığınmacılar güneyden geldiler, Bu konu da oldukça hassas. Cübbeli Ahmet'in ardından konuya ilişkin Zafer Partisi lideri Ümit Özdağ da bir tweet atınca konu mahalleler arası bir boyut kazandı. Yani sadece İslami mahallenin değil, seküler mahallenin de konu gündemine girmiş oldu. Seküler mahalle daha ziyade sığınmacılara ilişkin tedirginliği nedeniyle tartışmaya kulak kabarttı. İyi de Cübbeli Ahmet Hoca'nın bu açıklaması neden önemliydi?

Çünkü tıpkı Sedat Peker gibi doğrudan kendi gözlemlerini paylaşıyordu Cübbeli Ahmet. Gazeteci yazar Timur Soykan 19 Temmuz'da Halk TV'deki Kayda Geçsin programında tam da buraya vurgu yapıyor. Cübbeli'yi tek bir konuda çok dikkate almanız lazım. O da bu selifi örgütlerinle ilgili teşvikleri. Çünkü tabandan biri o. Kendi örgütlendiği, kendi potansiyel kitlesi olan, müridi olan yerlerde selifileri görüyor.

ve bu tehdide dikkat çekiyor. 2000 tane dernekten bahsediyor. 150 tanesinin ismini bir suç duyurusunda savcılığa verdi yani. Bu açıklamasından sonra savcılığa çağrılmıştı ve savcılığa 150 tane selefî örgüt bildirdi. Bunların isimlerini söyledi. Cübbeli, selefiliğe dikkat çekiyor. Selefilik denince de aklınıza ilk olarak işidin geldiğini farkındayım.

Fakat selefilik eşittir, ışıt demek de doğru değil. Evet ışıt bir selefi örgütü ama her selefi ışıkçı değil. Selefilik, silaha kavuştuğunda hemen hemen ışıt, el-kaide gibi bir örgüte dönüşüyor demek doğru olabilir belki. Ama o halde soralım, nedir bu selefilik?

Türkiye Diyanet Vakfı'nın İslam Ansiklopedisine göre, modern çağdaki selefiliği ortaya çıkaran motivasyon, Müslüman coğrafyanın 19. yüzyılda büyük oranda işgal altında olması. Bu durum, bütün din âlimlerinin vaziyeti sorgulamasa neden oluyor. Buradan hareketle, Körfez coğrafyasındaki bir takım din âlimleri de, tasavvuf ve tarikatların halkı miskinleştirdiğini, dolayısıyla yeniden İslam'ın özüne dönülmesi gerektiğini belirtiyorlar.

İslam'ın özü denince de doğrudan 7. yüzyılın yani Mekke ve Medine'deki yaşayışın model alınması gerektiğini savunuyorlar. Buradan doğru, daha sonraki yüzyıllarda ortaya çıkan tasavvuf anlayışını tümüyle reddediyorlar. Yani tarikat ve cemaatleri tümüyle müşrik olarak görüyorlar. Yani buradan hareketle Anadolu tasavvufu da, mesela Mevlana, Yunus Emre, buna benzer isimler de bu anlayışa göre dinsiz. O kadar ki Hristiyanlar ya da Museviler de kitap ehli ama müşriklerin her şeyi Müslüman'a helal. Böyle olunca tabii tehlike büyüyor. Bize ne bundan diyebilirsiniz. Hatta cemaat ve tarikatlara mesafeli yaklaşan biriyseniz çivi çiviyi söker de diyebilirsiniz. Çünkü son günlerdeki konuşmalarında bunları diyenlerle karşılaştım. Yani yesinler birbirlerini. Fakat işin özü öyle değil. Selefelerin büyük çoğunluğu Türkiye'yi Darül İslam olarak değil, Darül Harp olarak görüyor. Yani burası onlar için bir savaş coğrafyası.

O halde icabında cumaya gidilmeyebilir. Faiz böyle bir yerde haram değildir. Zaten halkı da Müslüman değildir. Kadınlar selefilerin yani Müslümanların gerçek Müslümanların onlara göre öyle gerçek Müslümanların cehariyesi yapılabilir. Denebilir ki sığınmacıları gönderirsek sorun da çözülmüş olur. Fakat bu da çözüm değil. Çünkü Cübbeli Ahmet bu fikrin Türkler arasında da yayıldığını, ailelerin dağıldığını söylüyor. Bazı illerdeki cami cemaatinin %8'e varan oranlarda selefi olduğunu iddia ediyor. Fakat işin bir de güvenlik boyutu var. Selefiler silahlanıyor diyor Cübbeli Ahmet. Teke tek programına konuşmuş 19 Temmuz'da. O kadar iddialı konuşuyor ki silahların gömülü olduğunu, hatta bu silahların nerede olduğunu selefilerin kendilerinin bildiğini de söylüyor.

Bunlar hepsi silahlı, gizli yerlerde silahları var. Bunlar şimdi evini bassan silah tutmuyor. Depolarında silahları. Öyleyse çok önemli. Öyle söylüyorum işte. Toprak altı gömülü silah yerlerini kendileri biliyorlar. Dış güçlerde, Türkiye'de vatan haini mi yok yöneticilerde? Kusura bakmayın şimdi. Vatan haini mi yok?

Yol verenler var... Bu yol verenlerin... Gözetimi ve bilgisi dahilinde... Bazı bölgelerde silah stokları olduğu... Silahları kendi basılacakları hücre evlerinde bulundurmadıkları... Bu silahlar kim kime ne zaman dağıtılacakları... Ama biraz akıllı olalım ya... Bu silahları bir yerlere... Hocam bunlar ciddi ithamlar... İtham derken ben kimseye itham etmiyorum ki... Bu grup bunu yapıyor...

Selefi, methali, cami bilmem ne şu andaki Türkiye'deki radikal Selefi gruplar efendim çok büyük tehlikelidir. Araplardan söylüyorum geçişleri. Türkiye'dekiler ufak tefek silahlanma olabilir. Pompalı ile gider orayı buraya basar ama İdlib vs. o bölgelerden, girişler, çıkışlardan... Afganlardan da var tabi. Olabilir, Afgan'da da Selefi yok diyemem ki. İşin bir de Akit Gazetesi boyutu var. Cübbeli, Akit Gazetesi'nin Selefilerin önemli kitaplarından Bin Abdülvahap'ın kitabı Tevhid kitabını Türkçe'ye çevirdiğini ve sonra da 160 bin adet dağıttığını söylüyor. Telefonumda var.

Size de gösterebilirim. Bana bir mesaj attı. Ses bildirisi ve resim. Resimde işte Osman Hamis Vehhabidir. Bu konuşturuluyor diye bir...

Uyarı hani ben tanıdığım yetkililer varsa falan haber edeyim diye. Sonra bir de yanına bir resim koymuş. Bu resimde Akit Gazetesi'nin manşeti. Üstünde Bin Abdülvahab'ın Kitab-ı Tevhid denen şirk kitabını 160 bin dağıtıldı. Türkiye'de? Türkiye'de. Akit eliyle. Türkiye'deki Suriyeli göçmenler arasında. Yok. Tercüme etmiş Türklere dağıtıyor. Tercüme etmiş Türklere dağıtıyor. Şimdi zaten öbürleri tır tır geliyor Arapça.

fonlanan kitabı devleti Arapça Fatih Camisi'nin kapısında dağıtılıyor. Selefi bildiriler, İsmail Han'ın dibi Beycegiz camisinin çıkışında da atılıyor. Esenyurt, Başakşehir kopmuş gidiyor. Peki tüm bu taarruza karşı Diyanet ne diyor? Diyor ki, Osman Hamis gibi Selefiler camilerde konuşuyor, doğru ama bu konuşmalarında vatana, millete ihanet yok. Yani Diyanet, konuşanın kimliğine bakmayın, konuşmanın yani vaazın içeriğine bakın diyor. Cübbeli'nin de buna cevabı var.

Türkiye'nin aleyhine hiçbir şey konuşulmadı diyor. Sorun burada şimdi. Ben de diyorum ki adam manyak mı ki? Müftünün yanında, bütün Türkiye'nin camisinde, diyanete bağlı tozlu merkez camisinde, Türkiye şöyledir böyledir diyecek yani. Peki. Ondan sonra hükümeti methedebilir, bayrağı öne çıkarabilir. Siz burada çok iyi bakılıyorsunuz. Buraya sahip çıkın, mahip çıkın gibi genel lafları bunların bu klişe. Anladım.

Bu adamın ben öbür konuşmalarını, videolarını dinliyorum. Şimdi tamam da müftesi kimi kandırıyorsun sen? Osman Ghamis denen adamın diğer konuşmasında neler söylüyor? Ben bunları Arapça dinliyorum, anlıyorum. Sevgili arkadaşlar, tablo bu. Cübbeli Ahmet'i sevip sevmemek sizin tercihiniz ama iddialar bana kalırsa haber değeri taşıyor. Bence önemli bir gündem. Fakat... Şimdi gelelim asıl meseleye. Cübbeli Ahmet tüm bunları anlatırken nerede konumlanıyor?

Türkiye cumhuriyetinin safında konumlanıyor. Hatta o kadar ki böyle konuşmalarını dinlediğiniz zaman selefiliğe karşı bizleri uyardığı konuşmalarını dinlediğiniz zaman sempati bile besleyebilirsiniz. Tümüyle seküler kesimden birisi olsanız bile. Bu selefilik diyor devletimiz için, milletimiz için tehdittir diyor. Biz devletimizin yanındayız. Devletimize zeval verecek itikadın içinde olmayız diyor. Müslüman olduğunu iddia eden bir başka topluluğun Türkler içinde yayılmasını bir milli güvenlik krizi olarak okuyor.

Şimdi o zaman kritik soruyu soralım. Cübbeli'nin bu devlet dostluğu AKP'den mi kaynaklanıyor? Yani AKP destekçisi olduğu için mi tırnak içinde milli bir tavır sergiliyor? Yoksa Türkiye'de İslamcılık fikri zaten geçmişten bu yana, yani AKP'den çok öncesinden bu yana devletle ya da daha gelişifadeyle, müesses nizamla işbirliği içinde miydi?

Popüler cevap birinci şık olacaktır sanırım. AKP döneminde rahta kavuştular, paraya pula kavuştular. AKP'de bir parti devletine dönüştü sonuçta. Müesses nizam değişti, askeri vesayet bitti. İsmail Ağ da devletçi oldu. Ya da Profesör Şerif Mardin'in tezinden hareketle ifade edelim. Düzenin merkezi kemalist bir azınlık tarafından kontrol edilirken, dindar muhafazakarlar ve onlara hitap etmeye çalışan bir doğuşu olarak İslamcılık çevreye etilmişti. Bu dengesizlik de asker tarafından kontrol ediliyor, yani zorla kontrol ediliyor. Türkiye bu yüzden demokat olamıyordu. Asker ise laikliğin bekçisiydi. Yani kabaca 1923'ten 2002'deki AKP iktidarına denk Türkiye laikti. Hatta sloganı bile var değil mi? Türkiye laiktir, laik kalacak!

Bu tez ne kadar doğru? Yani Türkiye layık mıydı? Yani AKP'den önce, 90'larda, 80'lerde, daha da geriye gidelim, 70'ler veya 60'larda, Türkiye'deki İslami çevreler gerçekten de merkezden dışlanmış mıydı, çevreye mi itilmişti? Bu fikre alternatif bir yorumu sizlere tanıtmak isterim. Türkiye'de İslamcılık çalışan hatırsayılır bir grup akademisyen, bu alışılageldik merkez-çevre dikotomisini tersine çeviriyor. İslamcılar da merkezin, müesnes nizamın bir parçasıydı diyor. Gelin onlara kulak verelim ki sonuç bölümünde yolumuz aydınlansın. Önce diyanetin köklerine bir gidelim. Biliyorsunuz, diyanetin bir din işleri, yüksek konseyi ve fetva kurulu var.

Diyanet bu fetvaları hangi anlayışa göre veriyor? Yani mesela orucu ne bozar diye sorduk diyelim, fetva kurulunun yönünü belirleyen, onu tayin eden çizgisi olması lazım değil mi? İşte Diyanet'in çizgisi de bu. itikatta Maturidi, fıkıhta Hanefi. Cübbeli Ahmet de aynı çizgide. Türkiye'deki hemen hemen diğer bütün tarikat ve cemaatler de aynı çizgide. Hatta Cübbeli Ahmet, diyanetin bu çizgi üzerine oturtulmasını Mustafa Kemal Atatürk'ü överek anlatıyor. Şaşırabilirsiniz.

Caferi'yi de sahipleniyor, İlmihali'yi bazmış. Ondan sonra Atatürk dönemi diyorsun, bana diyorlar ki niye böyle konuşuyorsun? Ya Atatürk, Diyanet'e maturid-i hanefi şartını koymuş. E dindarlığından mı? Değil. Ama devlet adamı olarak bu devleti bölürler, vatanı bölürler, bilmem ne ederler diye o kendi itikadıyla alakalı olmasa bile burada maturid-i hanefi devam edecek bak. Selçuklu'dan beri Türk Devleti'nin bin senelik şeyi. Oraya koymuş. E şimdi Elmalı'l-Hamdi yazına tefsir yazdırıyor. Elmalı'l-Hamdi yazar,

Gidin bakın, Hak dini Kur'ân dilinin başında yazıyor. Bu tefsir Maturidî, Hanefî mezhebenin âkâdetinin işte fıkhının, itikadda Maturidî, fıkhıda Hanefî'nin görüşleri üzere yazılmıştır. Bundan dolayı benden şart aldılar diyor. Sözleşmen böyle diyor. Bak. Cübbeli Ahmet Kemalist mi oldu? Olmadı tabii ama satıralarına dikkat edin. Ne diyor?

Bin yıllık Türk Devleti diyor. Selçuklu'dan, Osmanlı'dan bu yana Sünni, Maturidi, Hanifiiz diyor. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu çizgiyi diyanet aracılığıyla resmileştiriyor. Kurulduğu günden beri yani son günlerde değil. Feodal bir tarım imparatorluğundan sanayi toplumuna geçmeye çalışan modern bir devlet kurulunca bu resmi din devlet katına taşınıyor.

Tek partili dönem boyunca yani 1923'ten 1945'e kadar maturidi, hanefi gelenek devletin kontrolü altına alınıyor. Fakat 1945'ten sonra soğuk savaşın başlamasıyla birlikte komünizm tehlikesine karşı dinin siyasal hayattaki ağırlığı arttırılıyor. Bunu da kontrollü şekilde yapıyorlar. Yani burada doğrudan devreye giren el kurulu düzen. Ki hangi din bu? Elbette Maturidi-Hanifi çizgi. Bu konuyu çalışan akademisyenler Behlül Özkan ve Tolga Gürakar, 2019 yılında Tekin Yayın Evi tarafından basılan Türkiye'nin Soğuk Savaş Düzeni adlı bir kitaba imza attılar.

10 akademisyenin konuya ilişkin makalelerinin değerlendiği bu kitap, tam da 1945'ten İslam'ın siyasal bir aparat olarak müesses nizamın içine yerleştirildiğini iddia ediyor. Behlül Özkan, müesses nizam ile siyasal İslam'ın 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir kutsal ittifak içinde olduğunu söylüyor. Behlül Hoca'nın Medyaskop'a verdiği bir demeçten konuyu özetlediği bir kesit dinleteyim size. Biraz Kemalizm tartışması da yaptım kitapla.

Çünkü Türkiye'nin son 60-70 yıllık dönemine dair anlatılan kitapların bir çoğunda böyle bir ikilem, karşıtlık işte merkez-çevre bunu daha anlaşılır bir hale getirirsek Kemalizm, İslamcılık, devlet-toplum karşıtlığı üzerinden açıklanıyor. Biz aslında bu karşıtlığın Türkiye'nin soğuk savaş düzeninin ve devamında bugünü açıklamadığını iddia ediyoruz. Yani söylediğimiz şu, Türkiye'de otoriter, kemalist, laik bir merkez son 60-70 yıldır yok. ve karşısında da daha sivil toplumcu, sivil toplumdan köklerini alan, o çevreden yükseldiği iddia edilen islamcı bir siyaset, siyasal islam da oradan gelmiyor, çevreden gelmiyor, sivil topluma basmıyor ayakları. Behlül Özkan ilginç bir şey söylüyor ve bu dedikleri ele almaya değer.

ordusuyla, sermaye sınıfıyla, siyasal partilerin ittifakıyla topyekün bir müesses nizam bir ideoloji olarak siyasal islamla 75-80 yıldır, bakın 20 yıldır demiyoruz, 75-80 yıldır iş birliği içindeydi diyor. Dolayısıyla kemalist devlet, müslüman halk kesimleri gibi bir dekodomi falan yok diyor. Devlet ile İslamcılık düzeni koruyabilmek adına 75 yıldır işbirliği yapıyor diyor. Son 20 yılda İslamcılık düzenin iplerini tümüyle ele alıyor. Yeni olan bu. Yani son 20 yılda değişen bu. Müesses zamın tümü İslamcı kadrolar tarafından ele geçirildi. İsmail Ağcılar da bu işbirliğinin yakın tanığı.

İsmail Ağa'nın lideri Mahmut Usta Osmanoğlu, 1954'ten 1997'ye kadar, tam 43 yıl, İsmail Ağa camisinin imamın, yani bir yandan da devlet memuru. Cami, İstanbul'un Fatih ilçesinin Çarşamba semtinde. İsmail Ağa cemaati, bu semtte bir İslam gettosu kurmuş durumda. O halde İsmailer cemaati düzen adına tehlikeli sayılsa, Tukak'a ilan edilmiş olsa, Mahmut Usta Osmanoğlu Diyanet'in camisinde 43 sene imamlık yapabilir miydi? Hadi dediniz ki sivil yönetimler o için buna göz yummuş olabilir. İyi de 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, Bu tarihlerde ortaya çıkan askeri yönetimler de bir şey demiyor. Peki nasıl oluyor da anayasasını layıklık temeline kurmuş bir devlet tümüyle şeriatçı İslami ekollerle işbirliği yapabiliyor? Bu sırra vakıf olabilmek için Türk milliyetçiliğinin 1950 ve 60'lı yıllardaki seyrine odaklanmak gerekebilir. Çünkü bu yıllardan itibaren Türk milliyetçiliği dindar muhafazakarlıkla iç içe geçmeye başladı. Başrolde ise Alparslan Türkeş vardı.

Cübbeli Ahmet, 1991 yılında MHP lideri Alparslan Türkeş'le görüşmesi sırasında, Türkeş'in Mahmut Usta Osmanoğlu hakkındaki bir hatırasını şöyle anlatıyor. Dedi ki, ya bu Mahmut Efendi dedi, mahkeme kayıtlarına baktım, ya dedi ben böyle akıllı bir ifade veren insan görmedim. Böyle ifadeler vermiş ki ne devleti kızdırmış, ne Allah'ı kızdırmış dedi. Çünkü bazen çatışıyor, laiklik maiklik işleri, Kur'an'ın ahkâmı falan zor iş. Bir şey soruyorlar.

Ya ne devleti kızdırmış ne Allah'ı kızdırmış. Nasıl bir orta yol bulmuş da böyle ikna edici cevaplar vermiş. Ben hayranım dedi. Devleti de üzmediler yani. Bakın, Nakş-ı Halid'i geleneğin en radikal cemaatlerinden biri İsmail Ağa. Kadınların çarşafa bürünmesinin, erkeklerin sakal bırakıp şalvar, sarık ve cübbe kullanmasının temel şart olduğu böyle bir tarikatta yaşamın en ince ayrıntıları şeyh tarafından belirleniyor ve müritlere dayatılıyor. Kız çocukları okula gönderilmiyor.

Tüm çocuklar medrese eğitiminden geçiriliyor. Tarikat eğitimi son derece teknik. Mesela ilginç gelebilir, cinsel ilişki öncesi okunacak duadan tutun da tuvaletten çıkınca okunacak duaya kadar her şeyin belirlendiği bir anlayışa sahipler. Bu haliyle diğer İslami ekollere göre bu tip detaylara çok önem veriyorlar. Tabii burada sadece Türkiye'nin iç dinamikleri mi etkilidir derseniz, hayır değil. Aynı anda dışarıdaki gelişmeler de son derece etkili. Sözü yeniden Behlül Özkan'a bırakalım. Yani iç ve dış dinamikler bir araya giriyorlar. Bunun içinde ne var? İşte 1950'li yıllardan itibaren o dekolonizasyon süreciyle birlikte birçok Orta Doğu ülkesi bağımsızlık kavuşuyor ve bu ülkelerde

Arap milliyetçiliği, Bağışçılık, çok etkili bir ideoloji, Nasır, Nasır'ın ideolojisi ve Amerika Birleşik Devletleri, Arap milliyetçiliği, işte sol, seküler milliyetçi, ulusalca dediğimiz bu akımları kendisine tehdit olarak nitelendiriyor. Ve Orta Doğu'da, Suudi Arabistan o bizde çok iyi bilinen rabıta adıyla kurulan oluşumla birlikte bunu dengeleme, Orta Doğu'da dengelemeden biz de ziyadesiyle nasipleniyoruz. Suudi Arabistan yine radarımıza girdi gördüğünüz gibi. Çünkü Suudlar elde ettikleri petrodolarları Aramco adlı petro şirketi üzerinden Müslüman coğrafyada etkinliklerini arttırmak için yıllarda kullanıyor. Son yıllarda fonladıkları temel düşünce Selefilik olabilir. Fakat geçmişte Müslüman kardeşler, Ya da mesela Türkiye'de nurcular da söz konusu Suud kaynaklarından faydalanabiliyordu. Merhum gazeteci Uğur Mumcu kariyerini bunun üzerine kurmuştu. 1987 yılında Rabıta adlı yazı dizisiyle Sedat Simavi ödülü alan Mumcu, ödül konuşmasında şunları söylüyordu. Rabıta dizisinde dinsel akımların yurt dışındaki merkezlerini, bağlantılarını ve ilişkilerini vurgulamaya çalıştım.

Yurt dışında iki merkez var. Bunlardan biri Tahran, yani Humeyni rejimi. İkincisi ise Riyad, yani Suudi Arabistan. Araştırmamda iki tip gericilik ön plana çıktı.

Önemli olan buydu. Bu yazı dizisi gericiliğin devlet içindeki odaklarını ortaya çıkardı. Sanırım bu yüzden hışım çekti. İleride bu gericiliğin para kaynaklarını daha net ve daha geniş biçimde ortaya koyacağıma inanıyorum. İslami finans kurumları Türkiye'ye yeni yeni geliyorlar.

Türkiye'de bugün yurt dışından maddi yardım alan İslami akımlar cirit atıyor. Bunu daha net, daha açık isim isim açıklayacağım. Hangi siyasal gücün içinde olduklarını, hangi sermaye gruplarının arkalarında olduklarını ortaya çıkarmaya çalışıyorum. Uğur Mumcu'nun ömrü maalesef bu ilişkilerin açığa çıkarılmasına yetmedi. Buradan hareketle, Türkiye'de İslamcılık ile sermayeyi, sermaye ile siyasi partileri, dolayısıyla tümüyle düzeni birbirinden ayırmak güçtür. Uğur Mumcu'nun tanımladığı tarikat-ticaret-siyaset üçgeni de basit bir yolsuzluk şebekesinden ibaret değil, daha derinlikli bir düzene işaret eder. Düzen.

İngilizler buna establishment diyor. Kurulu düzen ya da müesses nizam. Peki, sadece İsmail ağacılar mı devletle işbirliği içindeydi? Hayır. Mesela 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Mehmet Zahit Kodku'ya tabi bir İskender Paşa müridiydi. Necmettin Erbakan 1980'de Zahit Kodku'dan sonra Esat Coşan'la anlaşamadı. Anlaşsa o da İskender Paşacıydı.

Nakşi Halid'i geleneğin dışında Nurcular var mesela. Nurcu Yeni Asya grubu, AKP döneminde bile Demirelciydi. Keza, Nurcuların çoğu 1990'larda Refah Parsini değil, DYP'ye oy veriyordu. Yani demeye çalıştığım şu, siyasal İslam'ın milli görüşten ve AKP'den ibaret görmek yanlış olabilir. Bu ideoloji, son 75 yıldır düzenin kılcal damarlarına sirayet etmişti.

İşin aslı, 1960'lı, 70'li, 80'li yıllardan itibaren Türk Silahlı Kuvvetleri de söz konusu bu düzenin kılcal davarlarına sirayet etmesine yardımcı olmuştu. Bunu da düzenden gizli gizli değil, böyle yanlışlıkla değil, bizzat düzenle kurduğu bir ittifakla yapmıştı. Yani establishment denen müesses nizam ya da kurulu düzen, zaten İslamcıları kapsıyordu. Düzenin tamamını ele geçirmesi AKP dönemine denk geldi.

Şimdi bunlara niye girdik? AKP döneminde cemaatlerin, tarikatların çok tepki çektiği ortada. Artık halk nezdinde uhrevi olmaktan çok dünyevi bir biçim kazandı cemaat ve tarikatlar. Tılsımlarını yitirdiler. Bu nedenle AKP sonrası için cemaatlerde bir tedirginlik hakim. Cübbeli Ahmet'in Atatürk'ün devlet adamlığını övmesi, milliyetçi bir dil tutturması,

Hatta Mahmut Usta Osmanoğlu'nun ölümünün ardından böyle bir çıkış yapması ilginç alametlere işaret ediyor olabilir. Türkiye'de hemen hemen herkes Erdoğan'dan sonrası için hazırlık yapıyor. Buna karşılık İsmail Ağa'da kendi başına bir ekol olan Cübbeli Ahmet, Mahmut Usta Osmanoğlu'nun ölümünden sonra cemaat içinde daha fazla inisiyatif kazanmış durumda. Böylece Cübbeli, Erdoğan sonrası için geniş muhalif kitleler nezdinde meşruiyet zemini yakalamaya çalışıyor. Selefile'ye karşı uyarıları tüm kesimler tarafından dikkatle takip ediliyor ve bu esnada Cübbeli Ahmet Hoca takdir topluyor. Milli din alimi oluyor.

Çünkü selefilik, maturudi-hanifi geleneğin üzerine bina edilen bir müesses nizamı tehdit ediyor. Cübbeli Ahmet de bu nizamın korucusu olarak beliriyor. Manzara bu olunca, cemaatler, Erdoğan sonrasına hazırlık mı yapıyor diye de bir sonra akıllara takılıyor tabii. Su akar, kum kalır derler. Erdoğan'dan sonra cemaatler bitmeyecek. Ama Erdoğan sonrasına adapte olmaları lazım.

Bu konuya Ruşen Çakır da 21 Temmuz'daki yayınında medyaskopta kısaca değinmiş. Ve bu nedenle de Cükbeli Ahmet hocanın bu çıkışını aslında Erdoğan sonrası döneme yatırım yapmak olarak görüyorum. Bunu ileriki yayınlarda daha geniş olarak açacağım. Ancak şu haliyle baktığımız zaman İslamcı iddialı bir liderin İslamcı iddialı iktidarında Türkiye'deki İslami coğrafya alt üst olmuş durumda ve genellikle buna yabancı olarak varsayacağımız, hem şahıslar olarak hem de ideoloji olarak yabancı olduğunu varsayacağımız anlayışların, grupların ve kişilerin bir tür her geçen gün güçlendiği bir durumla karşı karşıyayız.

Türkiye'de eski bitti. Yeni ise henüz doğum sancıları yaşıyor. Bebeğin kafası görünmeye başladı. Ama anne de aynı, baba da aynı. Değişen pek bir şey yok. Cemaatler ve tarikatlar Erdoğan'dan sonra meşruiyet krizi yaşayacaklar, tamam. Fakat sınıfsal eşitsizlikler üzerine kurulmuş bu düzen ne zaman tehlikeye girse oracıkta olacaklar.

POBİ Medya ile beraber hazırladığımız Tren Topi'nin sonuna geldik. Bir sonraki bölüme kadar dinle devlet işlerini ayırdığımız layık günler dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)