
2.806 kelime · ~14 dk okuma
Türkiye 6 Temmuz 2022'de işlenen bir cinayetle sarsıldı. Annesi anjiyo olduktan sonra taburcu edilen fakat daha sonra fenalaşarak hayatını kaybeden bir hasta yakanı silahıyla Konya Şehir Hastanesi'ne girdi ve uzman kardiyolog doktor Ekrem Karakaya'yı katletti. Cinayetin ardından Konya Şehir Hastanesi çalışanları derhal iş bırakarak hastanenin önünde toplandı. Türk Tabipleri Birliği ve Hekimsen 7 ve 8 Temmuz'da iş bırakarak yas tutma kararı aldılar.
Sağlık sisteminin içinden geçtiği kriz hepimizi tedirgin ettiği için bu cinayet son derece önemli. Peki bu toplumsal reaksiyonun nedeni ne? Neden hekime şiddet bu denli yaygınlaştı? Mesele sadece cezasızlık ya da Erdoğan'ın doktorlara hedef gösteren açıklamaları mı? Yoksa çok daha derinlerde yatan kök nedenler de var mı? Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Henüz 29 Mayıs'ta yani bir buçuk ay kadar önce on binlerce sağlık çalışanı Ankara Anıt Park'ta toplanmış, sağlıkta şiddete son diye haykırmıştı. Toplantılarına Beyaz Miting adını vermişlerdi. Dinlemek isteyene anlatacakları çok şeyleri vardı hekimlerin. Randevu sistemi çökmüştü, hastalar tetkik yaptıramıyor, son ana kadar beklemek zorunda kalıyordu.
Bu esnada en rahat gidebildikleri acilleri dolduruyor, acil servis hekimleri 48 saate varan nöbetler tutmak zorunda kalıyordu. Performans sistemi nedeniyle bir doktoru ortalama 4 dakikada bir hastaya bakıyor, bu esnada mesleklerini de layıkıyla yerine getiremiyorlardı. Sağlıktan itelik rafa kaldırılmıştı. Önemli olan nicelikti.
Sistemik çözülmenin sonunda sorunun adresi olarak yine doktorlar gösteriliyor, bir sonuç olarak karşımıza sağlıkta şiddet çıkıyordu. Ben daha fazla kafanızda şişirmeyeyim, 29 Mayıs'ta TTB adına konuşan bir yetkilinin kürsü konuşmasını dinleyelim. Biz sağlık emekçileri yetersiz ve güvencesiz istihdamın ve kışkırtılmış sağlık talebinin karşısında tükenmekteyiz. Personel eksikliğinden kaynaklı angarya ve uzun çalışma saatleriyle daha çok çalışmaya zorlanıyoruz. Bu yoğun emeğin karşılığında ise insanca yaşanabilecek temel ücrete erişmek yerine oyalama tasarılar ek ödeme yalanlarıyla geçiştiriliyoruz.
performans sistemiyle biz sağlık çalışanlarının iş barışı bozulmaya çalışılmakta ve sağlık hizmetinde nitelik değil, nicelik önemsenmektedir. Ayrıca iş bilmez, liyakatsiz yöneticiler ve mobitlerine maruz kalıyor, mesleki tanığımızın dışında çalıştırılıyoruz. GK'lar ve soruşturmalar gibi antidemokratik uygulamalar ile baş etmek zorunda bırakılıyoruz. Sağlıkla şiddet birçok nedenin bir sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Sistem çözülüyor ve bu çözülmenin arka planını göremeyen kitleler sorumluluğu doktorun sırtına yıkıyor. Burada siyasal iktidarın da doktorları hedef gösteren dili oldukça etkili. AKP lideri ve cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve MHP lideri Devlet Bahçeli'nin hekimlere dönük kullandığı dilin sorunlu olduğunu düşünüyor doktorlar.
Çünkü siyasal iktidara göre salakta hiçbir sorun yok. Krizi reddediyorlar. Her şey yolunda. O halde bir hastanın hastanede yaşadığı sorunların müsebbibi kim oluyor? Yani sonuç olarak her şey yolundaysa birisinin sorumlu olması lazım bu krizde. Evet, ta kendisi. Doktorun kendisi. Türk Tabipleri Birliği Başkanı Şebnem Korur Fincancı 7 Temmuz'da Halk TV'deki neden sonuç programında cinayetin arka planını şöyle yorumluyor.
Evet, ne yazık ki annesi aşıyor oluyor. Ardından eve çıkıyor, taburcu ediliyor. Daha sonra yeniden bir sağlık sorunu yaşıyor ve yitiriliyor. Ama biliyorsunuz ne yazık ki böyle durumlarda var olan sağlık sorunları ya da sağlık sistemindeki aksaklıklar değil, doğrudan hekimler, sağlık çalışanları sorumlu kabul ediliyor hasta ve hasta yakınları tarafından.
Sistem görünmez oluyor, sağlık sorunları görünmez oluyor. Çünkü işaret edilen sağlık çalışanları, işaret edilen hekimler aslında, siyasi otorite de bu işareti verince, kaçınılmaz olarak da sağlık ve şiddet ciddi anlamda yükseliyor ve önlenmesiyle ilgili de sorunlar oluyor. Sağlıkta hiçbir sorun yoksa bu doktorlar neden sürekli iş bırakıyor, neden sürekli miting yapıyor? Erdoğan'a göre sorun maaşlarını beğenmemeleri. Aslında biraz da nankörlük iması var. Erdoğan'ın 8 Mart'ta, yani 4 ay kadar önce yaptığı şu konuşma, tüm doktorların hatta daha genel anlamda tüm sağlık çalışanların hafızasına kazınmış durumda. Sordum. En az alan ne alıyordur? 8 bin, 9 bin. En yüksek alan ne alıyordur? İşte 25 bin civarında alıyordur vs.
Buna rağmen özel sektör çok daha büyük paralar verdiği için oralara kaçıp gidiyorlarmış. Açık konuşuyorum. Varsın gidiyorlarsa gitsinler. Bizlerde üniversiteleri yeni bitiren doktorlarımızı buralarda istihdam ederiz. Bunlarla beraber bu yola devam ederiz. Daha da ileri gidiyorum.
Gerekirse yurt dışından ülkemize dönmek isteyenleri süratle buraya davet eder ve onları da ülkemizde istihdam ederiz. Buralar boş kalmaz merak etmeyin. Ve şu anda asistan doktorlarımızla biz bu yola devam edeceğiz. Bu konuşmayı Tıp Bayramı'nda yayınladığımız Tren Topik bölümünde de paylaşmıştık. Varsın gidiyorlarsa gitsinler sözünden sonra doktorların istifaları hız kazandı. Erdoğan bu haliyle ateşe barutla gitti. Halbuki tüm meslek örgütleri kamuoyunu uyarıyordu. Mesela İzmir Tabip Odası, kendilerine gelen yurt dışındaki göç verilerinin ardından 22 Mayıs'ta bir açıklama yayınladı. İzmir Tabip Odası Başkanı Dr. Süleyman Kaynak, 2022 yılında 3000'e yakın hekimin yurt dışına gitme planı yaptığını, kaliteli hekim kıtlığı yaşanacağını söyledi. Erdoğan, doktorların sorununun sadece maaş olduğunu iddia ederek, sorunun derinlikli analizini tacı atıyor. Böylece doktorlar, milyonlarca insanın gözünde, zaten yeterince maaş almalarına rağmen, bu maaşı da beğenmeyen nankörler olarak resmediliyor.
Erdoğan'a sempati besleyen halk kitleleri ise sağlık hizmeti aldığı doktorlara karşı bileniyor. Fakat yalnızca bu değil. MHP lideri Devlet Bahçeli de doktorların meslek odası Türk Tavuklar Birliği'ni sık sık hedef alıyor. Ona göre Türk Tavuklar Birliği bir terör yuvası. Bunlar mesleğe başlarken ettikleri hipokrat yeminlerini çiğneyen, hekimliğin itibarına menfur ideolojik saplantılarla zarar veren yüz karaları.
Şimdi de diyorlar ki hekimlerimiz Türkiye'yi terk ediyorlarmış. Bilmiyorlar ki kalpleri vatan ve millet sevgisiyle çarpan hekimlerimizin hiçbir yere gittiği veya gitmeyi düşündüğü yoktur. Türk tabipler birliğine bakarsak Türkiye sağlıkta çoktan iflas bayrağını çekmiştir. İstediler ki dünya çapında isminden gururla bahsettiren, onlarca ülkenin yardımına koşan, mazlumlara elini uzatan Türkiye, Covid'e teslim olsun, boyun eğsin, ortaya çıkacak kaos şartları, yeni bir siyasi denklemi tetiklesin. Eğer bu ülkeden gitmesi gereken birileri varsa,
O da Türk Tabipler Birliği'nin yönetimine çöreklenmiş bir avuç bölücü ve Türkiye karşı. Burada bir hatırlatmakta fayda var. Türk Tayyipleri Birliği yönetimi gökten zembille bu kurumun başına gelmiyor. Kanunla kurulmuş TTB, yarı resmi bir kuruluş hükmünde. Sonuçta kanunla kurulmuş. Doktorlar kanun gereği TTB'ye üye oluyor ve TTB yönetimi doktorların oyuyla seçiliyor. Bu haliyle ister beğenin ister beğenmeyin, TTB yönetimi doktorların iradesini yansıtıyor. Buna karşılık MHP lideri sayısız kez TTB'yi hedef alan açıklamalar yapabiliyor.
Üstelik TTB'nin hekim göçüne ilişkin uyarılarını da ciddiye almıyor Bahçeli. Fakat bir sayıları verelim. Independent Türkçe'nin haberine göre sadece Haziran ayında 125'i uzman, 104'ü pratisyen toplam 229 kişi yurt dışına gitmek isteğiyle TTB'den iyi hal belgesi başvurusunda bulundu. Bakın sadece Haziran ayında 229 doktorun yurt dışına göç etmek için belge istediğini söylüyor. Bundan 10 yıl önceye gidelim, 2012 yılına mesela. O yıl boyunca 12 ayda
TTB'den iyi hal ya da orijinal adıyla Good Standing belgesi isteyen hekim sayısı sadece 55'ti. 2012 yılının 12 ayında göç eden doktorun 4 katı sadece 2022'nin haziran ayında göç etti. Bakın 1 yılda göç edenlerin 4 katı 1 ayda göç ediyor artık. Ya ben yanlış mı yorumluyorum? Bu bir kriz durumu değil de nedir? Üstelik ölçüm tarihinde haziran ayı verileri bir rekoru ifade ediyor.
Yani daha fazla başvurunun yaşandığı bir başka ay yok. Peki bundan önceki rekorlar ne zamandı biliyor musunuz? Bu yılın sırasıyla Ocak, Mart ve Nisan ayları. Yani her ay. Her ay bir öncekinden daha fazla hekim yurt dışına göç ediyor. Tedirgin olmayalım mı sizce? Bence olmalıyız. Bakın, tarihçi profesör İlber Ortaylı, 3 ay önce katıldığı Fatih Altaylı ile Teke Tek programında ne diyor? Bütün doktorlar ve sağlık personeli sizin hizmetçinizdir. Dediğin an apı yutarsın. Üstüne saldırırlar adamların,
Almanya'ya kaçar o da çünkü Almanya'da bekliyor hakikaten bizimki. Sağlıkçılar kaçar. E tabii aşı memurundan hemşireye, hekime kadar bekliyor. Ne zannediyorsunuz? Bunlar bir de üstelik başarılı bir tıbbi kitle. Siz biliyor musunuz bugün şey çıktı, onun okunması lazım. Bizim eski dekan, Ankara Tıp Fakültesindendir, Semih Baskan profesörün raporu çıktı bugün mesela ben ona baktım.
Ne olursa bu krizi ciddiye alacağız sizce? Bu ulusal bir kriz değilse ne? Ne olması gerekiyor yani ciddiye almamız için? Fakat yurt dışına göç meselesi hakikate tam olarak ulaştırmıyor bizi. İstifaların büyük kısmı kamu hastanelerinde yaşanıyor. Yani Türkiye'den yurt dışına bir göç var ama bir yandan da kamudan özele doğru da bir başka göç var. İstanbul Ataşehir'de açılmak üzere olan bir özel hastaneye 200'e yakın doktor alınacağı duyurusunun ardından 4000'den fazla doktor bu hastaneye iş başvurusu yapıyor. Bakın bu iş başvurusunu yapan doktorlar işsiz falan değil. Hala hazırda bir kamu hastanesinde çalışan insanlar. Kaçmak istiyorlar bir biçimiyle içinde bulundukları cendereden çıkmak istiyorlar.
Peki, 200 kişilik iş ilanına 4000 doktor başvurursa sizce doktor maaşları ne olur? Bir düşünelim. Evet, giderek düşüyor doktor ücretleri. Evet, özelde de düşüyor. Bu mesleğin bu ülkede daha fazla yapılamayacağını düşünen doktorlar da ülkeyi terk ediyor. Hatta mesleği bırakanlar da var. Peki çare ne?
Doktorlar hekime şiddete son vermenin birinci adımı olarak cezasızlık politikasının sona ermesini istiyor. Hastanede görev yapmakta olan bir doktoru tehdit etmek, bir iki tokat belki birkaç tekme cezasız kalan basit suçlardan sayılıyor. Öte yandan bir doktor günde 300'den fazla hastaya bakıyor. Her hastada böyle bir riskle karşı karşıya olduğunuzu düşünün. Gerçekten çekilir çile değil. Son olarak 27 Haziranda Urfa'da bir doktor hastanede linç edilmek istendi. Şanlıurfa'da acil tıp uzmanı doktor Şehmus Baraj 8 hasta yakının saldırısına uğradı. Sistemdeki sıkıntı nedeniyle beklemekten şikayet eden hasta yakınları doktora saldırdı.
Tam da yukarıda Şebnem Korur Fincancı'nın dediği gibi sistemik bir arızanın sorumlusu olarak görülüyorlar doktorlar. Doktor Baraj darp raporu aldı, saldırganlardan üçü hastaneye sevk edildi ancak serbest bırakıldı. Mesleği bırakan Şehmus Baraj 29 Haziran'da MTV'ye konuştu. Beraber dinleyelim. Bunu söylemek çok acı ama dayağı yiyeceksem de kamera açısının olduğu yerde yiyeyim.
mantığıyla içeri koştum çünkü dayak yiyeceğim belliydi, kaçınılmazdı. Yere düştüm, yerdeyken linç etmeye devam ettiler. Ben zaten bilincimi kaybetmiştim. Bakın henüz 10 gün önce yaşanıyor bu olay. Doktor Baraj olayın üzerine DART raporu aldı. Saldırganlar adliyeye sevk edildi ancak dediğin gibi serbest bırakıldılar.
Bunu öğrenen Şeyh Musbaraş da haliyle diplomasını yırttı ve mesleği terk etti. Açıkçası linç girişiminde yaşadığım hüsrandan daha büyük bir hüsran yaşadım o an ben. Diplomam yanımdaydı zaten. Çıkardım, polis ekibi arkadaşlarının önünde de yırtıp fırlattım bir yere. Sonrasında babam toplamış. Mesleği bıraktım. Bir sonraki olay ne zaman olacak diye beklemektense
Urfa'da 10 gün önce bu olay yaşandı. Bir ay önce de kentin tek çocuk hematoloji uzmanı Dilek Ece, bir hasta yakını tarafından tehdit edilmesinin ardından kenti terk etti. Şanlıurfa Tabip Odası Başkanı Dr. Bulut Ezer, Şanlıurfa çocuk sayısı yönüyle Türkiye'nin en yüksek illerinden biri. Doğum oranlarıyla genç bir nüfusun olduğu bir il.
Bu bölgede birçok çocuk yan dalında birçok çocuk uzmana eksikliği de var. Bu konuda hem kamuda hem üniversitede ciddi sıkıntılar yaşanıyordu. Bu tür alanlarda yaşanan böyle sağlıklı şiddet vakaları hekimler üzerinde ciddi bir psikolojik baskı oluşturdu diyor. Kentteki çocuk doktoru sayısı tehditler ve şiddet vakaları nedeniyle giderek düşüyor. Urfa'da çocuk hematoloji uzmanı mesela şu anda yok. Durum böyle olunca randevu krizi büyüyor. Bir hastaneden herhangi bir tetkik için randevu talep ettiğinizde aylarca beklemek zorunda kalıyorsunuz.
Bakın Şanlıurfa Tavip Odası Başkanı Bulut Ezer bir ay önce Ankaber Ajansı'na ne demiş? Günde yüz hasta bakmak bir süre sonra tükenmişliğe de sebep oluyordu. Bu nedenle bu alanlarda hekimler zaten bir noktadan sonra istifa ediyorlar, özele geçiyorlar, şehir değiştiriyorlar, hatta son dönemde de ülke değiştiriyorlar. farklı ülkelere gelen birçok hekim arkadaşımız var. Ve birçok alanda zaten hekim açığı oluşmaya başladı. Vatandaşlarımız artık telefon başında sıra beklemeye başladılar. 15 gün, 20 gün sonraya randevu verildiğini zaten hepimiz biliyoruz. Ve bu bir yıkımın sonucu oluşan bir durumdur bu. Giderselerse gitsinler sözünün aslında ortaya çıkardığı bir durumdur. Hekimler giderse ortaya çıkan tablo budur. Sorunun alarm seviyesini ölçtük sanırım. Bunu dikkate sunmak istedik sizlere. Bir olağanüstü durum söz konusu. Fakat bir de bir toplumun bu hale nasıl geldiğini konuşmak gerekir sanırım. Toplumsal yapımız tel tel dökülüyor. Her yerimizden bana kalırsa irim fışkırıyor. Türkiye'ye ilişkin pek çok neden sayabiliriz. Fakat birçok sosyal bilimciye göre sağlıkta şiddetin kök nedeni yani en temel, en altında yatan nedeni neoliberal sağlık politikaları.
İzin verin biraz açayım. Çünkü bunu duyunca şaşırıyor olabilirsiniz. Türkiye'de sağlığı bir hizmet değil de bir sektör olarak değerlendirmeye 80'li yıllarda Turgut Özal'la beraber başladık. Daha önce piyasalaşmamış bir alan piyasaya açılıyordu. Bu da doğal olarak ekonomik büyüme demekti. Tam da neoliberal motivasyona uygun bir hamleydi yani. Büyüme ise finansmana erişimi kolaylaştırıyordu. Zenginleşmenin yolu da bu sisteme entegre olmaktı.
Önce ekonomik büyüme, ondan sonra bu büyümenin referans olduğu bir finansman kaynağı, sonra yenilen büyüme. Liberaller sağlıkta özelleştirmenin bu olumlu yönüne, yani ekonomik büyüme motivasyonuna lüzumundan fazla vurgu yaparak onu savundular. Biraz daha insaflı sağcı politikacılar, kamuda da yoksullar için sağlık hizmeti verilmeye devam edilecekse sorun yok, diyerek sistemin soluna geçtiler. Elbette bu bakış açısı politik bir çemberede kavuşmak zorundaydı ve bu tip bir gelişmeyi özgürlükçü devlet perspektifiyle pazarladılar. O kadar ki sağlık gibi kritik bir hizmeti, piyasa saldırganlığına açmaktan çekilen insanları arkayık kafalı olmakla, çağa ayak uyduramamakla suçladılar. Fakat günün sonunda tek bir ulus olduğunu iddia eden bir toplumda hastaların bir kısmı aynı zamanda hastadan öte müşteri.
Öyleyse bu ülkede sağlık, parası olanın satın alabildiği bir metadır dersek yanlış mı deriz? Üstelik bu parası olanlar, toplumun geri kalan kesimleri için invenilecek hayatlar yaşıyorlar. Bu metayı satın alabilecek parası olmayanlar ise hastalandığında kamu hastanelerinin yolunu tutuyor. Peki, sağlığın bir yurttaşlık hakkı olduğu bilinciyle mi gidiliyor buralara?
Hayır. Sağlığın aslında satılabilen bir mal olduğu ortada. O halde doktor, bu metanın üreticisi bir emekçi. Hasta ise müşteri. 80'lerden önce, 70'lerden önce böyle değildi. Herkes, zengini de yoksulda aynı doktorun hastasıydı. Fakat şimdi işler biraz değişiyor. Kamu hastanelerindeki hizmet de böyle kavranıyor. Yani bir müşteri, şirket ilişkisi var artık. Sağlık, parasını devletin verdiği bir meta.
O halde devletin bana sunduğu bu imkan ödülden farksız. Çünkü zaten paralı bir mal veriyor bana devlet. Bazen sistem aksamakta ama ödül biraz kötü diye de şikayet edilmemeli. Bu kavrayışla kamu hastanesinin yolunu tutan kişi kendisinin bir müşteri olduğu zanlıyla giriyor hastaneye.
Nitekim katkı payı ödemeleri yüzünden müşterilik bilinci kazanması kolaylaşıyor. Öyleyse doktorlar kamusal bir hizmetin parçası değilse ya da bir başka ifadeyle onlar da bir patronun maaşı çalışanıysa neden fazladan saygıyı hak etsinler? Burası kritik. Neden bir patronun maaşı çalışanına ben daha fazla saygı göstereyim ki? Üstelik görevleri bana hizmet etmekken. Dahası, parası da verilmiş bir hizmetken. Fakat atlanan husus şu. Sağlık hizmeti sunan doktor, alelade bir hizmet sektörü işçisi değil. Doktorlar, mesleğinin doğası gereği hasta üzerinde otorite sahibi. Hepimiz hastalandığımızda kendimize doktora emanet ediyoruz. Onun otoritesine güveniyoruz. Fakat neoliberalizm kendisine güvenemeyen, aşağılık duygularıyla cebelleşen kütleler yaratıyor. Aşağılık kompleksleriyle hastanenin yolunu tutan kitleler, doktorların kendilerine üstten baktığı zanlıyla dolaşıyor hastanenin koridorlarına.
Bazen gerçekten de öyle oluyor. Ama çoğu zaman hastalar aşırı alıngan. Dr. Rashid'de sınıf kininin İslamcılar tarafından manipüle edilmiş bir biçimi yani. Doktoru dövebilmek, onunla eşitlenebilmek anlamına geliyor. İbretlik bir sokak röportajıyla gidelim beraber. Ben zamanındaki, bu dönemden önceki dönemi de biliyorum. Amcam ameliyat oldu hastanede. Yarı parasını ödülümüz halde babam sinet imzaya yaptı. Bizim evimizde ne varsa götürdüler.
Televizyon, buzdolabı yani ne varsa götürür. Ben bunu yaşadım yani. Şu anda da öyle bir sıkıntımız yok. Hatta gidiyorlar hastanedekim. Görevliyi bile dövüyorlar yani şu anda. Öyle baskı yapıyoruz artık. Benim hastama bakmıyorsunuz. Benim en büyük zenginliğim bu ya zaten. Son 20-30 yıldır Türkiye'nin kamu hastanelerinde parası olmayanlar bulunur. Kamu hastanelerinde zenginler de yoksullar da beraber tedavi olmaz. Eşitlik duygusu son derece körelmiştir. Sağlık bir maldır ve parası olmayanlar için bu malı devlet satın alır ve kitlelere hediye eder.
Bu haliyle doktor da bir emekçidir. Doktorun mesleği icabı hasta üzerinde kurduğu otorite, böylece yoksul kesimler tarafından yanlış anlaşılmaya uygun hale gelir. Üstelik bu durum, siyasetçiler tarafından manipüle edildiğinde, ki yukarıda gördük, sorun çok daha şiddetli yaşanır. Ya Allah aşkına bir düşünelim. Eğer biz bir ulussak, o halde bazı yerlerde eşitlenmemiz, bazı yerlerde birbirimize karışmamız gerekmez mi?
Mesela bu ulusun erkekleri askerlikte zenginle, yoksulla eşitlerdi. Profesyonel orduyla beraber bu bitti. Hadi buna tamam diyelim. Uzun tartışma. Mahallede eşitlenirdi. O da bitti. Artık sosyal sınıfların mahalleleri bile birbirinden ayrı. Var mı mahallenizin bir zengini? Herkes eşit. Ama mahalle içinde eşit. Zengini görmüyoruz. O da kalmadı yani. Hiç olmadı okulda eşitlenirdi. Zengin de, yoksul da aynı tedrisattan geçerdi. O da kalmadı.
Hiç olmadı hastanede eşitlenirdi, zengin de yoksul da aynı doktor tarafından tedavi edilirdi. Bu bile bitti. O halde böylesi bir hard kapitalizmin bir sosyal reaksiyonu oluşmayacak mıydı sanıyoruz? Eğer öyle sanıyorsak bana göre yanılıyoruz.
Hart Kapitalizmin, bu meşhur olduğu için böyle söylüyorum yani bilimsel bir kavram olmadığını kabul ediyorum, Hart Kapitalizmin sosyal reaksiyonlarını gözlüyoruz. 7 Temmuz'da sağlık çalışanları Türkiye'nin dört bir yanında sokaklardaydı. Polis müdahaleleriyle karşılaştılar fakat öfke oldukça yüksekti. Hele ki katledilen Dr. Ekrem Karakay'ın cenazesinde. Cenazeye Sağlık Bakanı Fahrettin Koca da katıldı. Bu arada Fahrettin Bey'in aynı zamanda bir özel hastane zincirinin kurucusu olduğunu da vurgulayalım.
kocanın koruma ordusuyla cenazeye giriş yaptığı o anların ses kaydını sizlere dinletmek isterim. Sağlık Bakanı cenazeye kazılan doktorlar tarafından şiddetle yuhalanıyordu. Bakan adına bundan daha trajik bir sahne yaşanabilir mi bilemiyorum. İstanbul'da, Ankara'da, İzmir'de, Türkiye'nin dört bir yanında sokaktaydı doktorlar. Elbette polis şiddeti de bu yürüyüşlere eşlik etti. Eğer bugünlerde aldığınız randevu iptal olmuş ve nedenini bilmiyorsanız artık biliyorsunuz.
Yavaş yavaş sona gelelim. 12 Eylül 1980'de kurulan yeni rejim 80'li ve 90'lı yıllar boyunca yozlaştı ve 2000'lerin başında restore edilmek zorunda kaldı. 12 Eylül rejime 20 yılda tel tel dökülmüştü. 2000'li yılların başında yaşadığımız bir rejim kriziydi.
Fakat 2018'de kurulan başkanlık sistemi belli ki 20 yıl bile dayanamayacak. Sistemimiz her yerinden çürüyor. Doktorlar ise sadece yaşatmanın değil, yaşamanın da yollarını arıyor. POBİ medyayla beraber hazırladığımız trend topiğinin sonuna geldik. Bir sonraki bölüme kadar sağlığınıza dikkat edin. Gündemimiz biraz kasvetli ancak ben size yine de sevdiklerinizle güzel bir bayram geçirmenizi dilerim. İyi bayramlar ve hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.