Podcast

138: Kılıçdaroğlu'nun Alevi olması en büyük derdimiz mi?

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Adaylık dedikodularının artmasının üzerine, Kemal Kılıçdaroğlu'nun ismi artıları ve eksileriyle konuşulur oldu. Kemal Bey'in Alevi olması da sıkça dile getirilen meselelerden. Peki, Türkiye'nin büyüyen sorunları karşısında, Kemal Bey'in Alevi olması ne kadar büyük bir sorun?



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

2.440 kelime · ~12 dk okuma

Tren Topik'in önceki bölümlerinde politika alanının giderek apolitikleştiğini söylemiştik. Toplumsal kamplaşma öylesine derin yaşanıyor ki, politik tarafların krizlere ilişkin politika önerileri yerine, onların kimlikleri tartışılıyor. Herkes, adayın kimliğinden ötürü daha fazla oy alacağını savunuyor. Mesela İmamoğlu Trabzonlu hem Karadenizlilerden hem Kürtlerden oy alabilir ya da Mansur Yavaş milliyetçi kararsız seçmenin endişelerini giderebilir mealinde gerekçelerle seçmenler kendi adayının propagandasını yapıyor. Mansur Yavaş'ı destekleyenlere ama o Kürtlerden oy alamaz deniyor. İmamoğlu'na ise Fenerliler oy vermez söylentileri dolaşıyor. Kimse şunu destekliyorum çünkü şu krize şöyle bir çözüm önerisi var demiyor.

Gerçi ortada derinlikli çözümün neleri olduğunu da söyleyemeyiz. Durum böyle olunca adayların kimlikleri tartışma konusu oluyor. Son olarak sıra Kılıçdaroğlu'na geldi. Kemal Bey'in Alevi kimliği tartışılmaya başlandı. Halbuki adayların kimliğinden çok daha derin sorunlarımız var. Bu bölümün konusu da bu olacak. Bu derin sorunlarımız çözülmezse bizi nasıl bir gelecek bekliyor? Ben Ozan Gündoğdu, derin bir nefes alın başlıyorum.

Türkiye, cumhuriyet tarihinin en derin krizlerin içinden geçiyor. Kriz deyince aklınıza yalnızca ekonomi gelmesin lütfen. Daha önce de söylediğimiz gibi, yapısal bir krizin içinden geçiyoruz ve ekonomi bunun bir parçası yalnızca. Dilerseniz bu krizlerden bahsedelim. Sağlık mesela. Bugünlerde hastalanırsanız ya kendi kendinizi tedavi etmek durumundasınız ya da paranıza kıyıp özel hastanelerin yolunu tutmalısınız. Çünkü merkezi hekim randevu sisteminde yani MHRS'de büyük tıkanmalar yaşanıyor. Hastalar MHRS'den randevu alabilse de bu randevular haftalar ya da aylar sonrasına veriliyor.

Transkriptin tamamını oku

Teşhis aşamasına gereken ultrason, endoskopi, kolonoskopi gibi tetkikler aylar sonra yapılınca tedaviler gecikiyor. Kritik hastalıklar bu gecikme nedeniyle geri dönülmez aşamaya geçebiliyor. Hastaların çaresi özel hastaneler. Tabii borçla harçla. Peki

neden böyle oldu? Sorunun birkaç tane nedeni var. İlki, pandemi boyunca ertelenen tedavilerin pandemi sonrasında sağlık sisteminde birikmeye neden olması. Bu duruma post-covid sendromu deniyor ve hemen hemen tüm ülkelerde sağlık sistemlerinin kapasitesini zorlayan bir sendrom bu. Ancak Türkiye'nin post-covid sendromunun ötesine geçen yapısal sorunları da var. Hekimlerin istifaları en önemli sorunlardan. Geride bıraktığımız hafta Şanlıurfa ve Kars tabip odaları iki üzücü duyuru yaptılar. Şanlıurfa tabip odasının 7 Haziran'daki duyurusuna göre şehrin tek çocuk hematoloji ve onkoloji uzmanı

hasta yakınlarının tehditleri nedeniyle şehri terk etmek zorunda kaldı. Kars'ta ise üniversite hastanesinin tek genel cerrahı bıçakla saldırıya uğradı ve yoğun bakıma kaldırıldı. Hekime yönelik şiddet eylemleri bitmek bilmiyor. Beraberinde yaşanan ekonomik kriz de hekimlerin yurt dışına göçünü arttırıyor. Post-Covid döneminde tüm dünyada hekim açığı oluştuğundan bahsetmiştik.

Türkiye açığı kapatmak bir yana, yurt dışına hekim göndermekten çekinmiyor. Ya da şöyle diyelim, hekimlerimiz sorunlarının çözümünü yurt dışında ararken iktidar bu durumdan rahatsız görünmüyor. Efendim işte az para veriyormuş. Sordum, en az alan ne alıyordur? Ve 8 bin, 9 bin. En yüksek alan ne alıyordur? İşte 25 bin civarında alıyordur vs.

Buna rağmen özel sektör çok daha büyük paralar verdiği için Oralara Kaçıp gidiyorlarmış Açık konuşuyorum Varsın gidiyorlarsa gitsinler Bizlerde üniversiteleri yeni bitiren Doktorlarımızı buralarda istihdam ederiz Bunlarla beraber bu yola devam ederiz Erdoğan'a gidiyorlarsa gitsinler çıkışı, gidişi hızlandırmış durumda. Türk Tabipler Birliği'nin Mayıs ayında açıkladığı verilere göre her geçen ay bir öncekinden daha fazla doktor yurt dışına gidiyor. Sadece Nisan ayında yurt dışında çalışabilmek için TTB'den belge isteyen doktor sayısı 214 oldu. Bir doktor günde 70 küsür, ayda 1700 küsür hastaya bakıyor. 200 küsür doktorun birçok hasta için sağlık sisteminde açık yaratacağı ortada.

Türkiye çoğu uzman ve tecrübeli olan günde ortalama 7 doktorunu yurtdışına gönderiyor. Post-Covid sendromu ve yurtdışına hekim güçü, saldık krizin iki nedeni. Bunun dışında, hastanelerin tıbbi cihaz endüstrisine olan borçları da bir diğer kriz nedeni. Hastaneler, vadesi gelmiş ve birikmiş borçlarını ödemedikleri için yeni cihaz alımlarında zorlanıyorlar. MR, ultrason, endoskopi, koğonoskopi cihazları yeterli sayıda değil, yenileri de alınamıyor.

Sorunları anlatmakla bitmiyor. Özel hastalerdeki doktorların istedikleri tetkikler için hastalar kamu hastaleleri tercih edince, sağlık sisteminin üzerindeki ağırlık daha da artıyor. Sağlık sistemi dışında eğitim sisteminde de derin krizler yaşanıyor. Özel okul öğretmenleri aldıkları maaşlar nedeniyle zor durumda. Giderek artan enflasyon karşısında alım güçleri eriyen öğretmenler, ücretli kesimler içinde belki de en düşük maaşı alan grubu oluşturuyor.

Bugün bilindik zincir kolejlerde çalışan öğretmenler 5 bin lira civarında maaşlar alıyorlar. 5 bin lira. Bunu duyan öğretmenlerin bir kısmı bana kızabilir. Hemen kızmayın lütfen. Ücretli öğretmenlerin çoğunun eline geçen para 5 bin lirayı bile bulmuyor. Bu koşullar altında çalışan özelokulu öğretmenleri ağır depresyon içinde çalışıyor. Velilerden gelen baskılar altında bir de kurumun mobbingine maruz kalıyorlar. Durumları çok kötü, hepsine sabır dilerim.

Fakat eğitim sisteminin bir yüzünde öğretmenler varsa diğer yüzünde öğrenciler var. Pandemide uzaktan eğitim nedeniyle okullarına gidemeyen öğrenciler pandemi sonrası sınıfları dolduruyor. Ancak özellikle şehir dışında okuyan üniversite öğrencileri mevcut enflasyon karşısında derin bunalım yaşıyor. Gelecek endişeleri nedeniyle genç kuşağın en yaygın psikolojik sorunu kaygı bozukluğu. Bu açıdan değerlendirildiğinde hepimizi endişelendiren bir haber geldi Antalya'dan.

kentte Elmalılı Hamdi Yazır yurdunda son 10 gün içinde 3 genç intihar etti. Son olarak 11 Haziran'ın ilk saatlerinde yurtta kalan elektrik elektronik öğrencisi Muhammed Kaya'nın da intihar haberi gündeme düştü. Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ Akdeniz Üniversitesi önünde bir basın aşaması yaptı. Bu genç kardeşlerimiz hayatlarının baharında yaşamlarına son verirken kendilerine, anılarına, bir kedi yavrusuna verilen değer verilmedi. Konu araştırılmadı, bunalıma girdi, intihar etti denilerek geçiştirildi. Bu konunun üzerine gitmek için Sayın Rektör neyi bekliyor? Kaç öğrenci

Basın ve medya kuruluşları intihar haberleri vermekten imtina ederler. Çünkü bilinir ki, intihar sadece bireysel anlamda psikolojik değil, toplumsal anlamda psikososyal bir sorundur. Bu nedenle intiharlar çok hızlı yaygınlaşabilir, haberleri dikkatli vermek gerekir, büyük bir bunalıma dönüşebilir intiharlar. Antalya'da aynı yurtta birbiri ardına üç intihar da benzer bir soruna işaret ediyor. Temkinli olmakta fayda var. Tabii öğrenciler ve öğretmenlerin mutsuz olduğu bir eğitim sisteminde başarıyı da araki bulasın. Temel eğitimde yaşanan sorunlar üniversiteye de sıçrıyor.

Türkiye'nin üniversite sayısı son 20 yılda 74'ten 207'ye yükseldi ancak bu süre içinde dünyada ilk 500'e girebilen üniversitemiz kalmadı. İntiharlar, parayla tez yazdırmalar artık ayıptan bile sayılmıyor, normal karşılanıyor. Yani akademik etik de yerle bir olmuş durumda. Bu tartışmalar için de özellikle Boğaziçi Üniversitesi'nin durumu son derece sembolik. İlk 500'deki sırasını yıllarca koruyan, elit bir üniversite olan Boğaziçi Üniversitesi'nin eski halinden eser yok. Geride bıraktığımız hafta Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Boğaziçi Üniversitesi'ne ziyarete geldi. Burada kavyum olarak atanan Rektör Naci İnci'nin Erdoğan'a yönelik lüzumundan fazla övücü sözleri sosyal medyada alay konusu oldu.

Sayın Cumhurbaşkanım, kuşkusuz bu atılım süreci sizin liderinizdeki Türkiye'nin gelişmiş ve etkili bir ülke olması perspektifine sahip politikalarının belirici olması ile birebir ilişkilidir. Üniversitemizin büyümesi yönünde bir diğer önemli gelişme Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle gerçekleşen Anadolu Hisarı kampüsünün devralması olmuştur. Sayın Cumhurbaşkanım, Yeni bürokratların dilinde ''Tensipleriyle'' diye bir ifade var. Bu yeniden çok yaygınlaştı. Bu ifade son 3-4 yılın sembolik bir sözcüğüne dönüştü. ''Uygun görmesiyle, yakıştırmasıyla'' şeklinde Türkçe'ye çevrilebilir. Bu dönemin bürokratları yaptıkları her işi Cumhurbaşkanı'nın onayıyla yaptıklarını ifade etmek, biraz sorumluluk atmak, biraz da Erdoğan'a yaranmak amacıyla bu kelimeyi sık sık kullanıyor. ''Tensipleriyle'' Eğitim ve sağlık toplumu doğrudan ilgilendiren alanlar.

Bu alanlarda yaşanan krizleri yakından gözleyebiliyoruz. Ancak gündelik hayatımızın gündemine doğrudan girmeyen sorunlarımız da var elbette. Kentte gözleyemiyoruz belki ama köyde üretimle uğraşan çiftçiler, girdim haliyetlerindeki artış nedeniyle tarımda ani duruş riski kapıda. Ukrayna-Rusya savaşı nedeniyle artan emtia fiyatları, beraberinde Türk lirasının hızla değer kaybetmesi, tarım sektöründe endişeyi arttırıyor. Çok söylendiği için anlamını kaybetti biliyorum ama, çiftçi gerçekten perişan durumda. Çiftçinin üretimden çekilmesi halinde, kentteki gıda güvenliğimizi bu sefer gerçekten kaybedebiliriz.

Endişenin en yüksek olduğu ürünlerin başında şeker ve buğday geliyor. Son olarak Mayıs ayında 400 bin ton şeker ithalatı için karar açıklayan Türkiye'de gözler artık buğdayda. Geçen yıl kuraklık nedeniyle 17 milyon ton buğday üreten Türkiye, bu yıl üretimi 20 milyon tona çıkarmayı hedefliyor. Fakat nüfusun 50 milyon olduğu 1990 yılında da 20 milyon ton buğday üretiliyordu. Ukrayna-Rusya Savaşı ile birlikte buğday tam anlamıyla küresel bir krize yakalandı ve Türkiye bu krizde terste kaldı. 14 Mayıs'ta Hindistan'dan buğday ithal etme kararı alınmasına rağmen Hindistan, Haziran ayında buğday ihracatını ani bir kararla yasakladı. Peki aç mı kalacağız? Sözcü tarım yazarı Ali Ekber Yıldırım'a bırakalım. Türkiye'nin artan nüfusunu, Türkiye'ye yoğun göç alan bir ülke bunu karşılamakta artık giderek uzaklaşıyor ve Türkiye sadece makarna ve un ihracatı için değil, kendi ihtiyacı için de buğday ithal eden bir ülke konumuna geldi.

Yani Toprak Mahsulleri Ofisi 30 Haziran 2021 tarihinden işte Mayıs ayı sonuna kadar yaptığı 13 tane ithalat ihalesi var. Bunların hepsi ekmeklik buğday ithalatı. 13 ihale ve bu ihalelerin son iki tanesi iptal edildi. Başlangıçta 282 dolar civarındaydı buğdayın tonu.

Son ihale 420 dolar ton başına fiyat verildi. Yüksekte iptal edildi ama ondan önce 456 dolara da buğday ithalatı yapıldı. Yani buğday ucuz değil. Dünyadan ithalat yapmak istediğiniz zaman hatta geldiğimiz noktada paranız olsa bile buğday bulamayabilirsiniz. İşte kısıtlamalar, yasaklar uygulanıyor. Bu nedenle üretimin mutlaka arttırılması gerekiyor.

Üretimi arttırmak için tedbir alınmazsa, buğdayda belki bu sene değil ama seneye, olmadı öbür seneye yolun sonuna geliyoruz. Son derece kritik bir üründe yolun sonu demek, bambaşka bir kriz demek. Kriz bitmiyor, sığınmacı krizde bir başka stres nedeni. Suriye'nin kuzeyine yapılan Orgeze Sanayi Bölgesi'nde 1 milyondan fazla sığınmacının yerleştirileceği söyleniyor. Ancak Türkiye'nin o bölgeden çekilmesi halinde söz konusu sanayi bölgesinin akıbeti belirsiz. Fakat bölgede 420 bin konutun yapımına başlandı bile. Bunun yanı sıra Türkiye'de de sert bir konut krizi yaşanıyor.

Özellikle büyük şehirler ve tatil bölgelerinde hem konut hem de kira fiyatları faiş oranda artıyor. Konut krizine karşı iktidar, kira artış oranlarını 1 Temmuz 2023'e kadar %25'le sınırlandırma kararı aldı. Bu kararın ardından evini kiralamaktan vazgeçen ev sahipleri nedeniyle kiralık konut kıtlığı derinleşti. Kiracılara sabır dilerim, derin bir kriz bu. Akaryakıt fiyatları deseriz hakezza. Benzin 28 lirayı, motorin ise 30 lirayı geçti. Yolcu taşımacılığı yapan otobüs firmaları gerek artan fiyatlardan gerek pahalılık nedeniyle düşen talepten yakınıyor. Yolcu bulamayan otobüs firmaları borçlarını ödeyemiyor. Tarım kesiminde de motorin fiyatları nedeniyle küçük çiftçiler zor durumda.

Hazinenin borç yükü de artıyor. Geçen yılın nisan ayında 1.95 trilyon lira borcu olan merkezi yönetimin bu yılki borcu 3 trilyon lirayı aşmış durumda. %65'i döviz cinsinden olan borçlar nedeniyle döviz kuru arttıkça kavunun borç yükü de artıyor. Hazine son olarak gelire endeksli iç borçlanma senedi ile borç krizine çare bulmaya çalışıyor.

Bakanlıktan 11 Haziran'da yapılan açıklamaya göre söz konusu senetler, devlet hava meydanları işletmesi ve kıyı emniyeti genel müdürlüğünün gelirine bütçeden aktarılan hasılat payına denk getiri oranı sağlanacak. Bölüme, Türkiye, Cumhuriyet tarihinin en derin krizlerinden birini yaşıyor diyerek başlamıştık. Bunca krizden bahsetmemizin nedeni bu değil ama. Acaba asıl sorun biz miyiz? Asıl sorun toplumumuz mu? Bunca kriz acaba toplumumuzun içinden geçtiği düşünsel krizden mi kaynaklanıyor? Çünkü bunca krizlerin ortasında Cumhurbaşkanı adayı olarak tartışılan Kemal Kılıçdaroğlu'nun mezhebini masaya yatırabiliyoruz. Bu sanırım toplumsal bir kriz.

Bunca derin krizlerden geçen bir ülke Alevi bir adaya bu toplum oy verir mi diye soruyor. Takip edebildiniz mi bilmiyorum. Bu hafta İYİ Parti Milletvekili İbrahim Halil Oral'ın bir YouTube kanalında söylediği şu sözler ilginç bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Önce Oral'ın tartışma yaratan sözlerini dinleyelim. İslam dininin bütün mezheplerinin

Bütün inananları eşit görür. Çünkü bana dinim öyle davranmayı hitap eder. Şimdi... Aleviler bizim kardeşimizdir. Bin yıldır bu topraklarda Alevilerle ve Kürtlerle beraber yaşarız. Aleviler bizim kardeşimizdir ama... Hani... ''Kellimun nasi ala kaderi uguluhum'' diye bir ayeti kerime var. İnsanların akıllarına nispetle, bilgilerine nispetle, bilgi düzeylerine nispetle hitap ediniz. Yani...

Alevi olması benim açımdan bir engel değil. Çünkü ben tanıyorum. Ben ilkelerini biliyorum. Ama Türk toplumu açısından, Sunni diyeceğimiz daha Müslüman kesim tarafından bu bir endişedir. Bu bir oy verilmemesi gereken bir saiktir, bir problemdir. Alevi olduğu için Kılıçdaroğlu'nun yapılmaması bence bir engel değil. Ama dediğim gibi Türkiye'nin o gerçeklerini düşünüp

Siyasetten maksat kazanmaktır. Siyasetten maksat, oyundan maksat ütmektir. Ben de o konuya Türkiye'deki genel objektif açısından baktığımda bir çekince görürüm. Aslında İbrahim Haliloral bir sosyolojik tespitte bulunuyor. Bu toplum ya da sünni muhafazakar blok, Alevi bir adaya oy vermeyecektir tezini savunuyor. Fakat bu çıkış Alevi yurttaşlardan ciddi tepki aldı. Ardından İYİ Parti Genel Başkanı Meral Akşener, Oral'ın sözleri nedeniyle yurt gezisinde açık açık özür diledi. Antara Milletvekilimiz Halil İbrahim Oral bir YouTube kanalında bir konuşma yaptı. Devlet ne çalışmayacağım.

Ben başkalarının yaptığını bizlerin yapmasını kesinlikle tahsip etmiyorum. Alevilik üzerinden yapılan her türlü tarife kim için olursa olsun şiddetle reddediyorum. Ve Sayın Kılıçdaroğlu başta olmak üzere üzülen her bir kardeşimden İYİ Parti Genel Başkanı olarak özür diliyorum. Bu özrünün yapıldığı yerin de bence önemi var. Sakarya'da yani muhafazakâr milliyetçiliğin kalelerinden birinde Meral Akşener'in özür dilemesi bana kalırsa son derece önemliydi. Bu konuşma yapıldığı sırada Cumhurbaşkanı Erdoğan da İzmir'deydi. Onun da gündeminde Kılıçdaroğlu'nun mezhebi vardı. Sana sahip çıkarız, mezhebinden korkma dedi Erdoğan.

şayet diyet borcundan dolayı birileri seni tehdit ediyorsa bu ülkenin polisi, savcısı, hakimi var. Onlar gereğini yapacaklardır. Şayet kökeninden, meşreminden, kimliğinden dolayı birileri sana abaltından sopa gösteriyorsa onun da çaresi var. Bu ülkede kimsenin ötekileştirilmesine izin vermeyiz.

Her mazlumun, her mağdurun yanında olduğumuz gibi senin de yanında dimdik dururuz Bay Kemal. Bunca krizin ortasında Kılıçdaroğlu'nun mezhebini konuşabilen bir toplumsal yapı ve bu toplumsal yapıya yön veren bir politik iklim. Bu toplum Alevi inancına sahip bir Cumhurbaşkanı adayına oy verir mi? Bilemeyiz. Vermeyenler olacaktır maalesef. Bana soracak olursanız sırf bu nedenle oy vermeyecek insanlar da baya çok olabilir. Hem de az buz olmayacaktır. Buna karşılık bu kesimler zaten Kılıçdaroğlu Alevi olmasa bile CHP'ye oy vermeyecek insanlardan oluştuğu için Kılıçdaroğlu'nun Alevi olması seçim sonucunu değiştirmeyecektir.

Ancak bir duralım lütfen. Eğitim, sağlık, barınma başlıklarında derin krizler yaşanıyor. Ülkenin gıda güvenliği tehlike altında, dış güvenlik deseniz hakeza fakat muhalefet liderinin mezhebini tartışabilen bir toplumsal yapımız var. Acaba sorun biraz da bizim toplumsal yapımızda mı diye sormadan edemiyor insan. Şahsen bu konuyu konuşmaktan hicap duyuyorum ama şunu da biliyoruz, bu iğrençlik karşısında Kılıçdaroğlu'nun mezhebinin seçim meydanlarında kullanılacağını da maalesef biliyoruz.

Kılıçdaroğlu gerek 2014 gerek 2018 Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olmamıştı. Eğer önümüzdeki seçimlerde Erdoğan'ın karşısında aday Kılıçdaroğlu olursa, kendisinin mezhebi AKP tarafından tartışma konusu yapılacak. Açıktan mı yapılır? Örtülü mü yapılır? Buralarını bilemiyoruz. Açıktan meydanlarda hedef gösterilir mi? Yoksa parti örgütü sokaklarda mı hedef gösterir? Bilmiyoruz.

ama geçmişte açıktan Kemal Bey'in Alevi olduğu AKP seçmenine hatırlatılmıştı. Mesela şu konuşma 16 Nisan 2017 referandumu öncesinde yapılmıştı. Bakıyorum mezhepçilik hemen arkadan geldi. Siz Alevilerle Sünnileri ayırıyorsunuz. Kardeşlerim, biz bu ülkede Sünni-Alevi ayrımı yapmadık. Eğer böyle bir ayrım varsa, E o zaman Sayın Kılıçdaroğlu'nun kendisi Alevi. İşte bir siyasi partinin başında. Şu konuşmayı ise 2014'teki Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde. Alevisiyle, Sünnisiyle biz bu ülkede bir olacağız. Beraber olacağız. Kılıçdaroğlu varsın bunu durmadan kullansın. Kılıçdaroğlu, sen kendin Alevi olabilirsin. Ben sana saygı duyarım.

Bundan da çekinme, korkma. Bunu da rahat rahat söyle. Ben de sünniyim. Ben de bunu rahat rahat söylüyorum. Bundan çekinmeye gerek yok. Onun için milleti aldatmaya da gerek yok.

Bunlar Türkiye için utanılacak şeyler. Bunca krizin ortasından geçen bir ülkede insanların bu konuyu dert etmesi de krizlerin toplumsal nedenini ortaya koyuyor. Halk dalkavukluğunu, halk yalakalığını bir tarafa bırakalım. Bu toplumsal anlayışı mutlaka eleştirmek, bu toplumsal anlayışın değişmesi için şart. Bu toplumsal anlayışın çünkü değişmesi gerekiyor, değişmemiz gerekiyor. Kılıçdaroğlu sadece mezhebi yüzünden bunca kriz çözümsüz kalacaksa bence bırakalım çözümsüz kalsın.

Bırakalım, ellemeyelim, bu topraklar çöle dönsün, pisliğimizde boğulalım. Hepimize sabır dilerim. Poppy Media ile beraber hazırladığımız Sinan Topik'in sonuna geldik. Bir sonraki bölüme kadar Hızır Yoldaşınız olsun. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)