
2.315 kelime · ~12 dk okuma
Meclise gönderilen ve görüşülmeye bekleyen bir yasa hepimizi yakından ilgilendiriyor. Yasanın tam adı, basın kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun teklifi. Basın kanunda değişiklik yapılacakmış, ne var bunda diye yorumlayabilirsiniz ancak bu kanun değişikliğiyle beraber aynı zamanda sosyal medya kuralları da değişecek. Yasayla birlikte dezenformasyon, yanlış bilgi gibi kavramlar Türk ceza kanununa girmiş olacak. Çok şükür ki artık yalan haberler yayılamayacak. Zaten bıkmıştık sosyal medya ağırlığına dolaşan yalan yanlış haberlerden. Oh be sonunda! Bu yasayla birlikte artık yalnızca gerçekler yazılabilecek demek isterdik ama aklımızda bazı şüpheler var elbette. Gelin beraberce bu yasayı ve iktidarın gerçeklerin peşinde koşan yıllarını konu edinelim. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne bu hafta içinde gelen yasak çokça tartışıldı. Sosyal medya düzenlemesi ya da dezenformasyon yasası olarak da anılıyordu. Ancak teklif, basın kanunu gibi bir dizi kanunda çeşitli değişiklikler öngörüyordu. Bu değişikliklerle birlikte yalnızca dijital haber siteleri değil, sosyal medya ağları da ve dolayısıyla sosyal medya hesapları da denetime tabi olacak. Yani siz de eğer bir sosyal medya kullanıcısıysanız yasa sizi de bağlıyor.
O halde gelin biraz daha yakından bakalım yasaya. Teklifin getirdiği en önemli yenilik, dezenformasyon kavramını Türk Ceza Kanunu'nun içine yerleştirmiş olması. Peki nedir bu dezenformasyon? Türk Dil Kurumu'na göre Fransızca kökenli bu sözcüğün anlamı bilgi çarpıtma. Fakat bunun sınırı ne? Ne yazarsak bilgiyi çarpıtmış olacağız? Gelin biraz meslekten örnekler vereyim. Mesela geçmişte ekonomi ötörlüğü yapmış biri olarak aklıma ilk gelen soru şu oldu bu dezenformasyon kavramını duyduğum zaman. 1 milyar 379 milyon işte
445.316 TL diyelim böyle bir rakam var. Bunu yazmak yerine 1.4 milyar TL yazarsam bu suç kapsamına girer mi? Yuvarlama işleminden bahsediyoruz ve sürekli yaptığımız bir yuvarlama işlemi. Bu benim aklıma gelen. Mesela politika editörü bir arkadaşım Ankara kulislerine ilişkin nasıl haber yazacağız diye soruyor. Yani gazeteci camiasında kafalar karışık. Mesela spor muhabirleri yandı. Transfer dedikodularını yazarken 15 kere düşünmeleri lazım. Gerçi bu dedikoduların çoğu yalan olduğu için belki iyi olabilir. Bunlar şimdi işin gırgırı. Ama dezenformasyon var, dezenformasyon var. Benim küsur atlı sayıları yuvarlamam, spor muhabirinin oradan buradan duyduğu transfer dedikodularını yazması, politika muhabirinin Ankara kulislerini paylaşması, hatta bu dedikoduların ya da kulislerin yanlış çıkması. Bunların hepsi bir dezenformasyon örneği olabilir fakat bunlar sizce suç mu?
Ayıptan öteye geçen, ceza gerektiren bir gazetecilik suçu mu mesela? Ankara kulisinin doğru olmaması ya da transfer haberinin yanlış çıkması. Öyle zannediyorum ki aynı duygudayız. Bunlar kötü gazetecilik örnekleri, kötü. Ama suç mu? Suç derken zorlanıyoruz.
Çünkü dezenformasyon var, dezenformasyon var. Bazı yanlış, çarpıtılmış ya da asılsız bilgiler basit bir amaca değil, bir nefret kampanyasına alet edilebiliyor. İşte orada kötü gazetecilikle suç arasındaki sınır inceliyor. Bazı örneklerde doğrudan suç kapsamına giren dezenformasyon örnekleri de görüyoruz. Dolayısıyla bu konuyu gündem edinen bir yasaya da ihtiyacımız var.
Aslında sorun nerede başlıyor biliyor musunuz? Herkesin endişesi bir. İktidar bu yasa sayesinde işine gelen dezenformasyona dokunmayacak, işine gelmeyen haberlere de dezenformasyon diyebilecek. istediğini cezalandıracak, istediğine yol verecek. Yani muhalefetin iddiası bu. Mesela CHP Genel Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı da yaşa teklifini şu bağlamda ele almış. Teklifte dezonformasyon, yalan haber, asılsız bilgi ve tarif edilmiş bilgi gibi kavramlar hukuki bir tanım yapılmadan kullanılıyor. Güvenlik, kamu düzeni, kamu barışı gibi açılan davalara sıkça başvurulan muğlak kavramlara dayanılarak mahkemelere yeni suçlar tanımlanıyor.
Sarık, basın kartı vermek gazetecilere bir ödül ve ceza mekanizmasına dönüştürülmüş durumda. Mecliste bütün gücümüzle bu düzenlemenin yasalaşmaması için karşı çıkacağız. Ama bu düzenleme yasalaşırsa Cumhuriyet tarihinin en ağır sansür ve otosansürü yaşanacak. Baskılar bu kadar fazlayken bu baskı ve sansürü daha da arttıracak bir düzenlemeyle karşı karşıya olacağız. Üzerinde en çok konuşulan kısım dezenformasyon, yalan haber, asılsız bilgi gibi kavramların hukuki bir tavrına kavuşturulmamış olması.
Tıpkı 1990'da çıkarılan bu terörle mücadele kanunu gibi. O kanunda da terörün tanımı net bir şekilde yapılmadığı için iktidarlar bu tanımı dilediği gibi bükmüş. Mesela 2011 yılında eski genelkurmay başkanı bile terör örgütü yöneticilerinden hapse girebilmişti. Dolayısıyla muhalefet zarfa değil, mazrufa bakıyor. İktidar ise zarfı öne çıkarmak istiyor. Ya diyor, biz gerçekleriz, koruyoruz. Siz niye heyheylendiniz diyor. AKP Grup Başkan Vekili Mayrun Al, 30 Mayıs'ta TRT'de bu yasayı milli güvenlik meselesi çerçevesinden ele alıyor ve siber vatanı koruyacağız diyor, siber vatan.
Buyurun dinleyelim. Nasıl ki benim bir deniz sahanlığım var, benim bir hava sahanlığım var, benim bir kara sahanlığım var, benim bir de devlet olarak siber sahanlığım var. Dolayısıyla benim bir siber sahanlığım varsa, deniz sahanlığından kaynaklanan nasıl ki mavi vatan varsa, benim siber sahanlığımdan kaynaklanan bir de siber vatanım var. Diyorlar ki, siber vatanın sınırlarını ne oluşturuyor? Siber vatanın sınırlarını benim güvenlik duvarlarım oluşturuyor. Benim iç hukukum oluşturuyor. İktidarın yasayı kullanırken yaslandığı referans, milli güvenlik. Durum böyle olunca, yasaya karşı çıkanlar siber vatan hainleri haline gelebiliyor.
Ben diyor mavi vatanla uğraşıyorum, siber vatana saldırılıyor. Ben mavi vatanla ilgili bir adım atıyorum, bir anda inanılmaz bir dezenformasyonla karşı karşıya kalıyorum. Libya ile ilgili bir adım atıyorum, dezenformasyonla karşı karşıya kalıyorum. Ben Karabağ'da 30 yıldan beri çözülmeyen sorunda taraf oluyorum.
Azerbaycanlı kardeşlerimin hakkını koruyorum. Bir de bakıyorum ki uluslararası medya hem dijital medya hem konvansiyonelde Türkiye karşıtı inanılmaz bir saldırı başlamış. Şimdi ben bununla ilgili yasal önlemler tabii ki Türkiye Büyük Millet Meclisi bu konuda harekete geçecek. Bu konuda gerekli düzenlemeleri yapacak.
İktidarın yasayı savunurken kurduğu hat dinlediğiniz gibi, Mahirunal da bu ölçüde genellikle dış güçlere hedef alıyor. Son yıllarda Türkiye'de yaygınlaşan yabancı medya ajanslarının Türkçe servislerine gönderme yapıyor. Hal böyle olunca, yasaya karşı çıkmak, kökü dışarıda olan bir takım güç odaklarının ekmeğine yağ sürmek olarak yorumlanıyor. Mahirunal da, niye karşı çıkılır anlamak güç, biz gerçeği koruyoruz diyor. Evet, gerçeği korumak.
Önce dinleyelim, sonra konuşalım. Dezenformasyonun suç olmasından kim rahatsız oluyor? Bir haber ve bilginin güvenliğini sağlamaktan, gerçeği korumaktan, bunlardan kim rahatsız oluyor? Biraz bunlara bakmak lazım. Gerçeği korumaktan kim rahatsız oluyor? Herhalde aklı selim, iyi niyetli hiç kimse bundan rahatsız olmayacaktır. Ama ne görkemli ifade değil mi? Gerçeği korumak. Peki ya hangi gerçeği?
Bu hafta önümüze düşen ve gündemi bir hayli meşgul eden iki haberi sizle paylaşmak istiyorum. İlki, Kılıçdaroğlu'nun ABD'deki Türkan Vakfı üzerinden suça karışmış bürokratlar için bir kaçış planı hazırlıyor mealindeki açıklaması ve bu açıklamanın yankıları, tabii. Takip etmişsinizdir, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu geçen hafta sosyal medya hesapları üzerinden 5 dakikalık bir video paylaştı ve ortalık karıştı. Kılıçdaroğlu, Türkiye'de iktidara yakın hatta bizzat Bilal Erdoğan'ın yöneticisi olduğu Türge ve Ensar Vakfı'nın ABD'de bir vakıf kurduğunu, bu vakfa 2018-2020 yılları arasında 67 milyon dolar gönderildiğini söyledi ve belgelerini gösterdi. Konumuz bu değil, konu bu videoyu yayınlayan TV kanallarına ne oldu? Takip ettiniz mi? Etmediyseniz söyleyeyim. Rütük, Kılıçdaroğlu'nun videosunu yayınlayıp iddiaları tartışan haber kanallarına para cezaları yağdırdı.
Gerekçe ise Kılıçdaroğlu'nun iddialarının asılsız olmasıydı. Burada gazetecilik ilkelerine ilişkin şu soru sorulabilir. Ana muhalefet liderinin iddiaları gerçeği yansıtmasa bile onun iddiaları haber değeri taşımaz mı? Soru 2 Ana muhalefet liderinin iddialarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığını Rütük nereden biliyor? O bir mahkeme mi? Teftiş kurulu mu?
İkisi de değilse nereden biliyoruz? Rütü'nün CHP'li üyesi İlhan Taşlı da bu konuya vurgu yapıyor. Rütük gerçeği yansıtmadığını nereden biliyor diye soruyor. Ülkenin ana muhalefet partisinin liderini cezalandırmak istiyorlar. Amaç bu susturmak istiyorlar. Tüm bunların altında yatan bir neden var. Ve getirdikleri tablo öyle çarpıcı ki
Kılıçdaroğlu'nun iddialarının TV ekranlarında yayınlanması o TV kanallarına ceza verilmesi neden olabildi. Bu oldukça çarpıcıydı. Gerekçeyse iddiaların gerçeği yansıtmamasıydı. Yani dezenformasyon var diyordu. Şimdi size sunmayı taahhüt ettiğim ikinci habere geçeyim. Malum 31 Mayıs Gezi'nin o 9. yıl dönümüydü. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın da aynı gün partisinin grup konuşması vardı. Erdoğan, Bezmi Alem Valide Sultan Camii'nde içki içtiler diye söze girdi ve o sözü öyle bir bitirdi ki milyonlar kulaklarına inanamadı. Dinleyelim.
Düşünün, Dolmabahçe, Bezmi Alem, Valide Sultan caminin içinde bu eşkıyalar, bu teröristler, evet, bira şişeleriyle, bira kutularıyla adeta caminin içini pislemişti. Bunlar böyle. Bunlar çürük. Bunlar sürtük.
Kılıçdaroğlu'nun Türken Vakfı'na ilişkin iddialarının gerçeği yansıtıp yansıtmadığını henüz bilmiyoruz ama bezmihalen Valide Sultan Camii'nde içki içildiğine ilişkin iddiaların asılsız çıktığını biliyoruz. Camide içki içtiler iddiası ilk kez 3 Haziran'da Fethullahçılara ait Cihan Haber Ajansı tarafından servis edilmişti. iddiaların dayanağı ertesi gün camide çekilen bir kırmızı tubok şişesiydi. Yani böyle bir alem yapılan bir görüntü yoktu. Bir kırmızı tubok şişesi üzerine kurulmuştu bu iddia. Bu boş bira şişesinden başka iddianın herhangi bir dayanağı bulunmuyor. Öte yandan camide kişisel telefonlarla çekilen görüntüler, yani o günlerde çekilen görüntüler camiye yaralananların sığındığını, gönüllü doktorların da camiye sığınanların tedavisinin üstlendiğini gösteriyordu. Yani ortam öyle pek içki içip alem yapmaya müsait değildi.
Ama ne oldu? Dönemin başbakanı, daha sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan her 31 Mayıs'ta bu iddia üzerinden camide içki içtiler diyerek milyonlara hedef gösterdi. O yüzden dezenformasyon var diye yorumluyorum. Son olarak sürtük dedi. Bu kelimenin ne demek olduğunu Halk TV'de Mehmet Tezkan açık açık ifade etti. Ben de oradaydım. Önce bu sürtük ne demeye bakalım mı? O ne demeye bakabiliyor muyuz abi? Aman sıkıntı olmasın lütfen. Niye olsun ki? Cumhurbaşkanı demiş ki sürtük. Ne demek sürtük? Ne demek?
Ne demek? Ben biliyorum da ifade edersen başımıza bir şey gelir. Niye gelsin ki burada? Giriyorsun, sözlüğe bakıyorsun. Sürtük ne demek? İki anlamı var diyor. Durmadan konu komşu, sokak gezen, evinde pek durmayan, sürtüp duran, parantez içinde kadın. İkinci anlamı hakaret anlamında da kullanılabilir. Bayağı kadın, orası bu. Demekmiş sürtük.
Açıkçası ben Mehmet Tezkan'ın sürtüğün kelime anlamını açıklayacağını bilmiyordum fakat tam anlamı nedir diye ben de bu kelimeyi aramıştım. Mehmet abi sözlük anlamını okuyacak mıydı açıkçası ben de bunu dinlerken küçük de olsa endişelendim ve tahmin ettiğim üzere okudu. Fakat yayından sonra yeniden düşündüm. Cumhurbaşkanı camide içki içtiler hikayesi üzerinden orada olan kadınlara hitaben sürtük diyebiliyorsa, Televizyon ekranlarında Cumhurbaşkanı'nın ne demek istediğini tartışırken orospu demek neden ayıp olsundu ki? Gerçekleri korumak. Ne iddialı laf değil mi? Demek korunmaya ihtiyacı olan bir gerçek var. Peki kim büküyor o gerçeği? Bizzat Erdoğan'ın ağzından dezenformasyona dayanan bir haber ve birçok kadına yönelik hakaret işitmiştik.
Sürtük diyordu. Başta sorduğumuz soruyu bir daha soralım. Hangi gerçekten bahsediyoruz? Kimin gerçeği? Bu örnekte bizzat devlet başkanının ağzından gerçeğin nasıl büküldüğünü ve bunun bir nefret kampanyasına nasıl alet edildiğini dinledik. Bu ifademi haklı ya da haksız bulanlarınız olabilir. Bana kalırsa Erdoğan açık açık bir yalan haberinin üzerine bina edilmiş bir nefret kampanyası organize ediyor.
Eğer katılmıyorsanız, Erdoğan haklıdır diyorsanız yani lütfen bana yazın. Dezenformasyonun bir nefret kampanyasına dönüştürme işlevi olarak Cumhurbaşkanlığı koltuğunun nasıl kullanıldığını gördük burada. Bir de iktidar basını var tabii. Şahsen kullandığım bir yöntemi sizle paylaşayım. Kılıçdaroğlu iktidar basınında neredeyse hiç haber olmuyor. Bunu takdir edersiniz. Fakat bazı dönemlerde Kılıçdaroğlu ülke gündemine girecek bir iş yapıyor ve iktidar basını mecburen bunu görmek zorunda kalıyor.
Böyle dönemlerde iktidar basınını bilinçli bir gözle takip etmenizi öneririm. Kılıçdaroğlu'nun bu çıkışları bir vatana ihanet çerçevesinden ele alınıyor, o çerçeve içinden gösteriliyor dinleyiciye, okuyucuya. Bunu etik olarak yanlış bulmuyorum bu arada. Böyle yorumluyorlar diyelim, katılmıyorum. Ama hakları var, yapabilirler. Fakat dezenformasyon, hem de bir nefret kampanyasına alet etmek için yanlış haber, işte orada kötü gazetecilikle suç arasındaki çizgi iyice inceliyor.
İşte buralarda iktidar basını, gazetecilik özelliğini bazen tümüyle kaybediyor ve iktidarın nefret kampanyalarının aparatına dönüşüyor. Kılıçdaroğlu'nun 21 Mayıs mitingi iktidar basını da görülecekti de nasıl görülecekti benim aklımdaki soru buydu. Mitingi takip ederken sorduğum sorulardan biriydi. Gördüler. Peki nasıl gördüler biliyor musunuz? Kılıçdaroğlu'nun mitinginde her yer kandil, her yer direniş sloganları atıldı.
Evet, bu başlıklarla servis edildi 21 Mayıs mitingi. Ve mitinge ilişkin neredeyse tek haber de buydu. Bir CHP mitinginde yüzbinlerce insanın her yer kandil, her yer direniş diye slogan atabileceğine insanları inandırdılar. Hatta o kadar ki 23 Mayıs'ta Düzce'yi ziyaret eden Kılıçdaroğlu, AKP'li bir grup tarafından protesto edildi. Burası kandil değil, kandil değil burası, Düzce. Yanlış geldiniz.
Kılıçdaroğlu'nun mitinginde yüzbinlerce insan her yer kandil, her yer direniş diye bağırmış olabilir mi sahiden? Hem de sahneden haykırılan yönlendirme sloganı her yer Taksim, her yer direnişken. Yüzbinlerce insan aynı anda organize olup bu Taksim yerine kandil demiş olabilir mi? Çok değil. Biraz düşününce, biraz düşününce hakikate yaklaşabiliyoruz. Fakat nefret kampanyaları gerçeği bükmek için yaratılan duygu durumuna çok uygun.
Bunca nefretin arasında durup, sahi böyle bir şey olmuş olabilir mi diye sorulamıyor. Bu olayların en meşhurlarından birini ele alalım mı? O nefret kampanyalarını organize etmek için yaratılan dezenformasyon. Neydi o? Hadi dinleyelim.
25 yaşında gencecik hanım sırf başörtüsü taktığı için sokakta yüzlerce kişiden oluşan bir vandal grubu ortasında kaldı. Sarı manşet gibi oldu. Bakın 6 aylık bebeğiyle sırf başörtüsü taktığı için bir kadın inanılmaz hakaretlere uğradı. Onu bırakın. Bayılmış. Üzerine çok affedersiniz. Yani burada söylemek istemiyorum. Çok kötü şeyler yapıldı. Dinlediğiniz Nagaan Alçı, Haziran 2013'te kotarılan bir nefret kampanyasını anlatıyor. Kabataş'ta bir başörtülü kadın bebeğiyle giderken gündüz vakti 50-60 tane üzeri çıplak, deri eldivenli insan tarafından darp ediliyor. Hatta darp edilmekle kalmıyor, üzerlerine işeniyor. Yetmiyor, bebeği de darp ediyorlar.
Bu yalnızca Nagi Anadolu tarafından değil, onlarca gazeteci tarafından dile getirildi. Bir kısmı şu anda iktidarla mesafeli ilişki kuruyor ancak bu kişilerden bir kısmından olayın perde arkasını dinleme fırsatım oldu. Bu kişiler kendi savunmalarını yapmamışken, benim onlar adına açıklama yapmam borulmadığı için isimleri bende kalsın ama benim anladığım tablo şu. Halihazırda iktidarla temas halinde olan, o yıllarda temas halinde olan ya da muhalif görünmeyen diyelim bir takım gazeteciler emniyet kaynakları tarafından yönlendirilmişti bu olayda. Kabataş iddiası ortaya atıldıktan sonra emniyeti arayıp bu doğru mu diye soran gazetecilere emniyet evet doğru demişti. Asla böyle bir şey olamayacağını,
iktidarın tertemiz, emniyetin de itibarlı bir kamu kurumu olduğunu düşünen bu gazeteciler, emniyete güvenmiş ve ikinci bir kaynaktan böyle bir bilgiyi çek etmek istememişlerdi. Ve Kabataş yalanına da ortak olmuşlardı. Sadece emniyete mi güvenmişlerdi? Başbakan'a da güvenmişlerdi. Kabataş'ta bir kızımız yanında bebeğiyle çok çirkin bir saldırıya maruz kalıyor. Polise gidiyor. Şikayette bulunuyor.
Bu tablonun kapsamı genişletilebilir, daraltılabilir fakat yere bir yere getirelim sözü. Meclise gelen sosyal medya düzenlemesine kuşkulu bakanların altı dolu gerekçeleri var. Hele ki seçimlerden hemen önce bu düzenlemenin meclise gelmesi tedirginliği arttırıyor. Sosyal medya hukuk alanında uzmanlığı olan Prof. Yaman Akdeniz, 27 Mayıs'ta attığı tweette yasa teklifine ilişkin şunları yazıyor.
Hükümet 2023 seçimlerine hazırlanıyor. Tüm bu teklifleri başka türlü yorumlamak mümkün değil. İfade ve basın özgürlüğü alanı daha da daralacak. Halbuki Mahir Ünal gerçekleri korumaktan bahsediyordu. Sizce iktidar samimi mi? Yoksa muhalefet tedirgin olmakta haklı mı? Diyelim ve sonra gelelim. Trend Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar hakikate sadakatiniz sürsün. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.