Podcast

134: Muhalefetin CHP seçmeniyle imtihanı

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Kemal Kılıçdaroğlu son dönemde çıkışlarıyla her seferinde okları kendi üzerine çekiyor. Cumhurbaşkanı adaylığı da bu oklardan biri. Peki CHP seçmeni içinde bu durum nasıl karşılanır? Kılıçdaroğlu'nun hasımları kimler? Kimlerle helalleşiyor, kimleri küstürüyor? Hepsi ve daha fazlası bu bölümde.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

2.698 kelime · ~13 dk okuma

Herkese merhaba. Bu haftanın tek bir tren topik konusu yoktu. Ama haftanın tren topik konusu Cumhuriyet Halk Partisi idi demek yanlış da olmaz. Gerek İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu hakkındaki yargıtay kararı, gerek Kılıçdaroğlu'nun salat çıkışı ve tabii ki 21 Mayıs'taki Maltepe mitingi. Bizim de ele alacağımız konu CHP olacak. Nam-ı Diyar Halk Partisi.

CHP'yi ele alacağız ama hem tarihsel bir süzgeçten geçerek Maltepe mitinginde tekrarlanan helalleşme çıkışını konuşacağız hem de Kemal Kılıçdaroğlu'nun tabanının önemli bir kütlesini oluşturan ulusalcılarla kurduğu ilişkiyi ele alacağız. Sizlere ilginç bir fotoğraf göstermeyi hedefliyoruz. Ben Ozan Gündoğdu, hadi başlayalım. Yargıtay'ın 12 Mayıs günkü Canan Kaftancıoğlu kararının ardından Kemal Kılıçdaroğlu partisini teyakkuza geçirmiş, tüm milletvekillerini İstanbul'a toplamış ve orada 21 Mayıs'ta Bursa'da gerçekleşecek mitingin İstanbul'a alındığını şöyle duyurmuştu.

Buradan duyuruyorum, artık mitingin adresi Bursa değil, artık İstanbul'dur. İstanbul'da yapacağız. Sadece 9 gün içinde CHP örgütünün Maltepe meydanında yüzbinlerce kişiyi bir araya getirmesi takdiri hak ediyor. Bu nedenle cumartesi günü gerçekleşen miting, CHP adına başarılı geçmiştir denebilir, önemli bir gövde gösterisiydi ve altılı masa değil, tek başına CHP'nin taşıdığı bir gösteriydi bu.

Transkriptin tamamını oku

Tabii başarı kriterimizi mitingin coşkusu ve katılımın boyutuyla değerlendiriyoruz. Mitingin içeriğine ayrıca geleceğiz. 4 saate aşkın süre boyunca mitinge katılanların ritmini düşürmeyen bir organizasyon gerçekleştirildi. Üstelik katılımcıların sayısı da 500 binin üzerindeydi. Böyle yüksek bir katılımın seçim satına girilmemesine rağmen yaşandığını belirtmek gerekir. Üstelik kısa süre içinde.

Bu kalabalığın büyüklüğünü iktidar basınından kimsenin mitingi konu etmemesinden de anlamak gerekir. Katılım düşük olsaydı, iktidar basını tahmin edersiniz, mitingin üzerinde tepinirdi. Fakat böyle bir miting hiç gerçekleşmemiş gibi yaptılar. Bir tek dikkatimi çeken, Hürriyet'te Ahmet Hakan mitingi köşesine taşıdı ama yazının başlığı ''Süper kalabalık mitingler yapmak önemini nasıl kaybetti?'' şeklindeydi. Yani kalabalık olduğunu kabul ediyor ancak buna önemsemiyor.

Mitingin şekli şemali yerindeydi. Bunu hemen herkes kabul ediyor. Peki eçeriği? Burada bir takım tartışmalar yaşanıyor. Tartışmalar Kemal Kılıçdaroğlu'nun konuşmasında geçen bazı ifadeler üzerinden yürüyor. Mesela şu. Ama CHP'de geçmişler böyle yaptı, şöyle yaptı. Evet hatalar oldu ve evet biz bugün çok mükemmel bir parti iddiasında da değiliz. Ama biz hatalarımızdan dert çıkartmasını bilen bir partiyiz. Sizde Allah'ta şahidimdir ki kendimizi geliştirmek ve düzeltmek için çok çaba harcıyoruz. Denemekten, öğrenmekten ve şükretmekten vazgeçmeyenlerin başına harika şeyler gelir. İşte biz şu an bu ortamdayız. Ve tam anlamıyla mükemmel olmasak da mükemmel bir göreve talibiz. ''Geçmişte bazı hatalarımız olduğu mükemmel bir parti değiliz.'' diyor Kılıçdaroğlu. Sözcüden Deniz Zeyrek bu ifadeyi pazartesi günkü köşesine taşımış. ''Hangi hata Kemal Bey?'' diye soruyor Zeyrek. ''Yıllardır iktidara gelmemiş bir partinin sürekli bir helalleşme ve hatalar için af dileme pozisyonuna düşmesi anlaşılabilir gibi değil.'' diye devam etmiş.

Kemal Bey'in bu çıkışı neden yaptığını artık anlıyoruz. Laik Türkiye'nin kurcusu, CHP'nin lideri olarak muhafazakar kesimlere sesini duyurmaya çalışıyor. Bunu anladık artık. Eleştirebilir ya da destekleyebilirsiniz ama amacın bu olduğu açık. Sık sık muhafazakarlara sesleniyor Kılıçdaroğlu.

Buradan genç muhafazakarlara da seslenmek istiyorum. Bu sorunlar bir kısım insanın sorunu değil. Bu sorunlar hepimizin sorunu. Ey muhafazakar genç kadın. Bu aynı zamanda senin de sorunun.

İl başkanımıza siyaseti yasaklayan zihniyet senin İstanbul Sözleşmeni de yok ediyor. Seni nafakanı kesmek istiyor. Seni köleleştiriyor. Canan Başkan'ın başına gelen sen ses çıkaracaksın, sesini yükselteceksin ve itiraz edeceksin. Genç muhafazakar kadın sen. Çünkü aynısı sana da yapılacak.

Bak sadatçıların Afrika toplantılarında sen yoksun. Seni dinlemezler. O toplantılarda vatana ihanet suçu işlenirken erkekler oturdu yeni anayasa yazdı. Sen orada yoksun ve olmayacaksın. Kılıçdaroğlu'nun hem geçmişte hatalar oldu çıkışı, hem de muhafazakar seçmenlere doğrudan seslenmesinin bir amacı var. Kararsız genç muhafazakarların AKP'den çözülerek muhalefete omuz vermesini istiyor Kılıçdaroğlu. Kararsız muhafazakarlara da şöyle sesleniyor mitingde. Kayıtsız kalamazsın. Ey genç muhafazakar kardeşim. Bu seçimde kararsızım diyemezsin. Kayıtsızlık bir cevap değildir. Kayıtsızlık bir başlangıç değildir. Kayıtsızlık bir sondur. Kayıtsızlık her zaman saldırganın dostudur. Çünkü saldırganın yararınadır. Saldırgana karşı dik durmalısın, onurlu durmalısın.

Kılıçdaroğlu'nun bu çıkışı muhalif kesimlerle çok tartışılıyor. Gözlemleyebildiğim kadarıyla da tam olarak benimsenmiş değil. Hatta Deniz Zehre'nin yazısına katılanların sayısı da çoğunlukta gibi görünüyor. Yani ne hatası canım diyenler baskın gibi. Bu haliyle helalleşme çıkışının iletişimi yeterince doğru kurulmuşa benzemiyor.

İletişim doğru kurulmadıkça, CHP tabanında ya da daha geniş ölçekte el alalım, muhalif kamuoyu içinde Kılıçdaroğlu'na dönük güvensizlik artıyor. Tabii büyütmemek gerekir, çok ciddi bir güvensizlik olduğunu söylemiyorum ama bir gerçekten de bahsetmemiz şart. Güvensizliğin yanında belki bir de tedirginlikten bahsedebiliriz. 20 yıldır AKP iktidarının hışmına uğrayan kesimlerin birikmiş bir öfkesi bu dil karşısında, yani Kılıçdaroğlu'na makul olmaya çalışan dili karşısında hayal kırıklığı yaşıyor. Ama asıl konuya girelim. Özellikle ulusalca hassasiyetin daha yoğun olduğu kesimler Kılıçdaroğlu'nun planına pek sıcak bakmıyor.

Tabiri caizse, ulusalcılar Kılıçdaroğlu'nun Cemre gibi. Cemre gibi diyorum çünkü Kılıçdaroğlu'nun sinyalini kesiyorlar. Son derece maksimal hedefleri var, siyasette yeterince temsil edilmiyorlar, fikirlerini aktıran prestijli aydınları yok. Dolayısıyla bu iklim içinde giderek öfkeli hale geliyorlar. Sosyal medyada takip ettiğim isimler Maltepe mitingindeki Atatürk posteri eksikliğiyle tepi gösteriyorlar mesela.

Ya da Kılıçdaroğlu'nun konuşmasında Mustafa Kemal ya da Türk ifadesinin az geçtiğinden yakınıyorlar. Yer yer örgütlüler. Memleket Partisi veya Zafer Partisi tabanlarını oluşturuyorlar. Ama hepsi örgütlüdür demiyorum tabii. Ne olacak canım yüzde ikilik üçlük bir azınlık amma da büyüttün diyebilirsiniz. Ancak bu yüzde iki üçlük azınlık CHP tabanının tümüyle dışında bir ses değil. CHP tabanının yankı odasının içinden yükseliyor bu ses. O yüzden önemli.

Deyim yerinde ise aynı mahallenin insanları. Kılıçdaroğlu'nun liderliğinden yeterince etkilenmeyen genel muhalif kesimlerin belki kapı komşusu, belki öğretmeni, belki abisi, ablası, sosyal medyada takipleştiği çoğu fikrine katılınan kişiler belki. İşte bu kesimler Kılıçdaroğlu'nun jammer'ı gibi çalışıyor. Dinlemeyin onu diyorlar, kulak vermeyin. Bu katman Kılıçdaroğlu'nun ideolojik hasımları.

Kısaca değerlendirmek gerekirse, 1990'lı yıllarda Sovyetlerin dağılmasından sonra başlayan, 2000'li yıllarda güçlenen, küresel ölçekte sosyal demokrasinin tasfiyesi sürecinde Türkiye'nin merkez solunda yaşanan dönüşümden fazlaca etkilenen kesimler bunlar. Takip etmeyenler için biraz izah edelim. Bir 70'ler Ecevit'i var deriz, bir de 90'lar Ecevit'i. Bir 70'ler Baykal'ı var deriz, bir de 90'lar Baykal'ı. 70'lerde meydanları titreten, adı dağlara yazılan Karaoğlan, 80'lerde siyasi yasaklı hale gelmiş, 90'larda ise tümüyle milli güvenlikçi, neoliberal ekonomik dönüşme ses çıkarmayan, böylece yoksullarla teması kopmuş, sadece orta sınıflara hitap eden bir çizgiye oturmuştu.

Hele ki Baykal, 70'lerde Ecevit'in Sosyal Demokrat Çalışma Bakanı, 90'larda bir anda Ricky Martin'li kurultaylardan medet umarı hale gelmişti. Yoksulların Partisi CHP, 90'larda İslamcı yükseliş karşısında endişeleri yükselen kesimlere daralmıştı. Bir zamanlar, biraz da devrimciler sayesinde solla teması kopmayan yoksullar, 90'lı yıllarda imaj değiştirmişti. 97 kurultayına, Dünya'da yeni sol, Türkiye'de yeni CHP sloganıyla gidiyordu CHP. Sınıf eksenli siyasetten tümüyle kopuyor, sosyal demokrat vurgu azalıyordu. Yeni rol modeli olarak da İngiltere İşçi Partisi lideri Tony Blair'ı görüyordu. Teçhiraf fikren teslim olan, eşitlik söylemini unutmuş, özgürlük söylemine ağırlık vermiş yeni solun gözde ismiydi Tony Blair.

Dönemin yakın tanığı CHP'li Fikri Sağlar, bu sürecin sembolünü Deniz Baykal'ın Ricky Martin şarkılarıyla Kurultay salonuna girişi olarak görüyor ve 32. güne süreci şöyle anlatıyor. merdivenden aşağı inen bir kurultay yaşadık biz. 99 seçimlerinde de aynı merdivenlerden aşağı indiğimiz gibi CHP de barajın altında kalarak maalesef parlamentoya siyasi tarihinde ilk kez giremedi. Fakat dünyadaki, ya da daha doğru ifade edelim batıdaki iklimden etkilense de Türkiye'nin özgün sorunları da vardı. Özellikle İslamcı kesimlerin yoksul halk kesimleri üzerindeki etkisi giderek artıyordu.

Merkez Sol ise bu sorunun çözümünü yoksul kesimler içinde örgütlenmekte aramadı. Köyden kente göçe zorlanmış, kentte ucuz iş gücü olarak sömürülen, hayatta kalmak için gece kondu mahallelerine sığınan, Kentli diğer ücretli kesimlerle sınıfsal değil ama kültürel çatışmalar yaşayan kesimler içinde geçmişte CHP oldukça güçlüydü. Buna rağmen bu kesimlere seslenmek yerine CHP bu kesimlere sırtını döndü. Orta sınıflara hitap eden bir partiye dönüştü. Peki ya Merkez Sol'un diğer büyük lideri, mesela Bülent Ecevit Han'ı demeli? 70'li yılların Karaoğlan'ın ne olmuştu da 90'lı yıllarda milli güvenlikçi bir çerçeveye hapsolmuştu?

İsterseniz Mehmet Ali Birand'ın sorduğu bu soruyu Ecevit'in ağzından dinleyelim. Neden değişmişti Ecevit? Hadi 2001'e gidelim. Biri gazetecilik, diğeri siyaset alanında duayen olan iki ismin sohbetine kulak verelim. Merak ediyorum. Bülent Ecevit mi değişti? IMF mi değişti? Washington mu değişti? Kim bilir? Dünya değişti.

Dünya değişti ve dünya ile birlikte Türkiye değişti. Yani 70'li yıllarda sizinle sık sık görüştüğümüz o dönemde iki kutuplu bir dünya vardı. İdeolojiler ağır basardı. Genellikle bugünkülerdekinden çok farklı bir ortam vardı bütün dünyada ve Türkiye'de. İki kutuplu dünya sona erdi. İdeolojiler artık eski etkinliğini yitirdi.

Tabii o değişikliklere Türkiye'nin de uyum sağlaması gerekirdi. Türkiye'de siyaset yapanların ve partilerin de değişmeleri gerekirdi. Yani ne Türkiye eski Türkiye ne de Türkiye'nin koşulları eski koşullar. Ben de değiştim diyor musunuz? Görüyor musunuz kendinizdeki değişikliği? Tabii yalnız ben öteden beri mesela aşırı devletçiliğe karşıydım.

Ama o zamanki partimin içinde tabii bir ölçün ötesinde bunu savunamazdım. Fakat o türlü görüşmelerim, düşüncelerim olmuştur, girişimlerim olmuştur. Bugün bambaşka bir Bülent Ecevit'le karşı karşıyayız. Evet size öyle gülüyorsa yeter. Dünya değişmişti diyordu Ecevit. Daha milenyumun başında. Haklıydı da. Tüm dünyada dönüşen sosyal demokrasi, Türkiye'de de dönüşmeye muhtaçtı. Öte yandan 12 Eylül rejiminin yarattığı yeni düzen, neoliberal dönüşümü hedeflerken, bir yandan da oldukça güvenlikçi bir bakış açısında hakim kılmıştı.

CHP ve DSP de bu dönüşüme uyum sağlamanın bedeli olarak yoksul halk kesimlerinden koptu. Düzen karşıtı söylem artık İslamcıların elindeydi. Elbette kent çeperleri de yoksul mahallelerdi. Erbakan da dönüşmüştü 90'larda. 70'lerin radikal sağ partisi, komünistlere karşı düzenin koruyucusu, milliyetçi cephe hükümetinin vazgeçilmezi. Erbakan bu haliyle gitmiş,

Yerine adil düzenden bahseden, bundan bahsederken yoksullara seslenen, İslamcı tonunu yumuşatmamakla beraber sınıfa seslenen yönüne ağırlık veren bir Erbakan gelmişti. Artık daha fazla kapitalist düzen diyordu Erbakan. Adil düzende vergi olmayacak diyordu. Para, yani sermaye üretimin unsuru değildir. Kamuda üretime katılabilir diyordu.

Bu kapitalist nizama alışmış adamlarla biz bunu konuşurken efendim fabrika kurmak istiyorsan ama para lazım. Parayı nereden bulacağız? Ne parası be mübarek? Ben ekmek yaparken ekmeğin içine para doğrayıp atıyor muyum ya? Para üretimin unsuru değildir.

Para ne ekmeğin tuzudur, ne motorun pistonudur. Ben motoru yaptıktan sonra o üretimime eşdeğer tüketme hakkımı olduğumu gösteren bir senettir. Üretimden sonra para vazife görür. Üretimin içine para karışmaz. Tabi adil düzenden bahsediyorum. İnsan gücü

Han madde, bütün her şey ortada olduğu zaman üretimi alır yaparsın. 80'li yıllarda yetişen yeni İslamcıların partiye kattığı dinamizmle İslamcılar giderek yükselmeye başladı. 12 Eylül de buna fazlasıyla müsait bir rejim yaratmıştı zaten. İslamcılar, yoksullar içinde artık daha kolay örgütlenirken Ecevit, bu hanıma haddini bildiriniz diyordu. Burası devlete meydan okunacak yer değildir.

Türkiye'de hanımların giyim kuşamına, başörtüsüne özel yaşamlarında hiç kimse karışmıyor. Ancak burası hiç kimsenin özel yaşam mekanı değildir. Burası devletin en yüce kurumudur. Burada görev yapanlar devletin planlarına, geleneklerine uymak zorundadırlar.

Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz. Nereden nereye? Milli güvenlikçi bir sosyal demokrasi adım adım yoksuldan, işçiden, emekçiden uzaklaşıp kentli orta sınıflara hitap etmeye başlıyordu. Laikliği savunmasın mıydı diyebilirsiniz ama laikliği işçinin, emekçinin alın teri bağlamında savunmuyordu. Kentli orta sınıfların endişelerine yaslanıyordu laikliği savunurken. Sınıftan koptukça bir kimlik partisine dönüşüyordu. Milliyetçi tonu da artıyordu.

Güneydoğu 70'lerde CHP'nin en yoğun oy aldığı bölgelerden biriyken, merkez sol kültlerden de kopmuştu. Bunun tam aksine, geçmişten bu yana merkez sağın kalesi olan İzmir, 2000'li yıllarda CHP'nin kalesine dönüşmüştü. 2000'li yıllarda solun ve sağın tabanlarının yer değiştirdiği bu dinamizm, bir rüzgara da neden oldu. İslamcılar, o zamana kadar Batı'yla ilişkileri son derece sınırlı görünen, Batı dünyasıyla kültürel olarak da çatışan bir görüntü içindeyken, Adalet ve Kalkınma Partisi ile birlikte bu imaj değişti. AB'ye üye olmaya çalışan yeni tip bir İslamcılıktı bu.

Hem yoksul hem de orta sınıflara aynı anda hitap etmenin bir yolu bulunmuş gibiydi. Bir yandan muhafazakar kimliğiyle Refah Partisi'nin mirasını devralıyor, bir yandan da AB'ci Avrupa Birlikçi tutumuyla orta sınıflar içine sızabiliyordu AKP. Hem muhafazakar hem de batılı anlamda demokrat olunabilir miydi? İslamcı kimliği reddetmeyecek olan bu parti, yani AKP, aynı anda yüzünü batıya da dönüyordu. Durum böyle olunca, orta sınıf ideolojiler içinde bir çatışma baş gösterdi.

İşte bu çatışmanın artçılarını 2022 yılında yaşıyoruz. Kimdi çatışanlar? Orta sınıfların bir kısmı taraf gazetesinde şekillenen, yetmez ama evet tavrında cisimleşen, liberal sol veya sağ çizgiyi benimsedi. Bu kesimler Fethullahçılarla da temaslandı. Böylece AKP destekçisi oldu. Bunların hiçbiri muhafazakar değildi yanlış anlaşılmasın. Hatta bu kesimler CHP'li ailelerin evlatlarıydı.

Bu kesimler AKP'nin bir İslamcı parti olarak yüzünü batıya dönmesinden oldukça heyecanlandılar. Böyle bir hareketin Türkiye'yi demokratikleştireceğini, askerin siyasetten tümüyle çekileceğini umdular. Bu kesimler Türkiye'ye batıdan doğru bakan kesimlerdi. Yine orta sınıflar içindeki bir diğer kesim ise bunun tam tersine İslamcıların yüzünü batıya dönmesini Türkiye'den gözlüyorlardı.

Onlar ise, Batı'nın İslamcılara verdiği desteğe şüpheyle yaklaşıyor, neoliberalizminin önünde engel olan ulus devlete vurgu yapıyorlardı. Zamanla bu vurgu, ideolojik bir resmede kavuştu. Ulusalcılık olarak adlandırılır oldu. Aynı dönemde, TSK'nın siyasete aktif müdahalesinden de rahatsız olmadılar. Kabaca ulusalcılar ve liberaller olarak ayrılan bu iki kesimde, son derece derinlikli düşünebilen yazarları, aydınları vardı.

Özellikle ulusalcı Kemalist aydınlar, 90'lı yıllarda bir bir katledildi. Bahriye Üçok, Turan Dursun, Ahmet Taner Kışlalı, Necip Ablemitoğlu ve tabii ki Uğur Mumcu. Bugünkü ulusalcılıkla, o yıllarda katledilen aydınların aynı terazide buluşmadığını söyleyelim. Bu katliamların çok sayıda sonucundan biri, ulusalcı fikirlerden etkilenen halk kesimlerinin 2000'li ve 2010'lu yıllarda savrulması oldu. Aydınsız kalan topluluklar ya içlerinden yeni aydınlar çıkarır ya da popülist fikirlerin peşinden sürüklenir. Ulusalcılara gözlenmediğim kadarıyla ikincisi oldu.

fikirlerinin sağlamasını yapacakları, güvenecekleri Kemalist aydınlar yetişmedi. Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda da mahalle komşuları olan liberaller tarafından sırtından hançerlendiklerini düşündüler. Aynı mahallenin yani Türkiye'nin orta sınıflarının iki ideolojisi. Ulusalcılar ve liberaller birbirlerini hiç sevmezlerdi ama araya hiç kan girmemişti. Ergenekon ve Balyoz davalarında araya kan da girdi.

12 Eylül 2010 referandumunda ise ulusalcılar için tümüyle bir travma yaşandı. Yetmez ama evet tavrının yıllar içinde yanlış bir tavır olduğunun anlaşılması, buna karşılık ulusalca aydın kesimlerin yokluğu önemli bir sonuç doğurdu. Ulusalcı halk kesimleri kimsesiz kaldı. Bu kesimler Kılıçdaroğlu'na da yeterince güvenmiyor. Onu yeterince milliyetçi bulmuyor. Atatürk vurgusunu yeterli görmüyor. Partinin muhafazakarlardan oy alma çabasını gururlarına yediremiyor. Dediğimiz gibi bunlar 90'lı ve 2000'li yılların CHP ve DSP'sinin parti tabanlarıydı.

Bugün ise Zafer Partisi ve Memleket Partisine doğrudan kulak vermiyor belki ama bu partiler CHP tabanı içindeki ulusalcıların yer yer kafasını karıştırıyor, motivasyonunu kırıyor. Bu sancı yeni bir doğumun sancısı, eski bitti. Yeni ise henüz sahneye çıkmayı bekliyor. Dünya 90'lı yıllardan sonra yeniden değişiyor.

Tartışma artık Türkiye'nin bu yeni dünya düzeninde nerede duracağı olacak. CHP ise 100 yıldır yaşamasına, yapısını değiştirebilmesine, reform edebilmesine borçlu. Sadece Türkiye'nin değil, dünyanın en eski siyasal partilerinden birinden bahsediyoruz. Başladığımız yere geri dönelim isterseniz. Nereden başlamıştık? Kılıçdaroğlu'nun ideolojik asımlarından bahsediyorduk. Sadece ideolojik asımları yok elbette. Bir de Kemal Bey'in belki kimliğinden ötürü

Belki hitabetinde bazı eksikliklerinden ötürü, belki de liderlik yeteneklerinden ötürü Erdoğan karşısında kazanamayacağından endişe eden kesimler de var. Bu kesimlerin CHP liderliğinin ideolojisiyle sorunu yok. Sadece kazanamaz diyorlar. Ya da kazansa bile seçim güvenliği kaygısı nedeniyle daha büyük farkla kazanacak, Erdoğan'la arayı açacak bir lider arayışı içindeler.

İlave TV'ye konuşan bir genç örnek bir röportaj vermiş. Bu konu tartışılmaya değer. Kazanabilir mi kazanamaz mı? Bilemeyiz. Ama Kılıçdaroğlu'na bu nedenle soğuk yaklaşanların olduğunu da ekleyelim. Biraz önce belirttiğimiz gibi milli güvenlikçi tonu yüksek kesimler ideolojik olarak eleştirirken bu kesimler daha apolitik bir yerden yaklaşıyorlar Kılıçdaroğlu'na. Kazanamazsın girme bu yarışa diyorlar. Çok seviyoruz seni ama kazanamazsın diye ekliyorlar. Belki çok derinlikli bakış açıları değil ama günün sonunda apolitikte olsa böyle bir seçmen grubu var.

Biz gazeteci olarak kazanırsın gir başkanım diye amegoluk yapacak değiliz. Manzarayı resmetmekle sorumluyuz. Ama görüneni artık ifade edelim. Kılıçdaroğlu cumhurbaşkanı, adayıdır. Demeye artık ramak kaldı. Bu durum muhalefet için iyi mi olur, kötü mü olur, başka alternatifler gerçekten bu ortamda mümkün mü? Bu tartışmaların kesin cevabını bize zaman gösterecek. Ama Kemal Bey'in aday adayı olduğu çok açık. Artık söz altılı masada. Biraz da zamanda.

belki onaylandı sadece adaylığın açıklanacağı anı kolluyorlar bilemiyoruz. Belki de hiç konuşulmadı ki Ali Babacan daha önce bu konunun hiç bahsenin açılmadığından bahsediyor. Fakat bana ve birçok yorumcuya göre şu konuşma bizzat adaylık konuşmasıydı lütfen dinleyin. Bazıları hala öğretilmiş şerefsizlikle bir partinin ve bir parti liderinin halkını dinlemesini bir zayıflıkmış gibi algılıyor.

bir liderin kibar olmaması gerektiğini söylüyorlar. İyi kalpli olmak, iyi olmak, devlet adamı olmak zayıflıkmış gibi gösteriyorlar. Dostlarım biz birlikte oluyoruz ve birlikte iktidar oluyoruz. Ve ben iktidar olduğumuzda asla değişmeyeceğim. Ben neysem oyum.

Nerede durduğumu biliyorsunuz ve bunu değiştirmek niyetinde değilim. Kibar olmayı, dinlemeyi, anlamayı, dezavantajlı olanların derdine koşmayı değiştiremem. Değiştirmeyeceğim, tam aksine iradına koşacağım. Bu konuşma aynı zamanda Kılıçdaroğlu'nun nasıl bir siyasal iletişim dilini kullanacağını da göstermiş oldu.

Kılıçdaroğlu'nun önünde kendi tabanı içindeki en önemli engelleri böylece özetlemiş olduk. Çok da uzatmadan finale gelelim. Önceki bölümlerde Kılıçdaroğlu'nun siyaset sahnesinde daha görünür olacağını vurgulamıştık. Öyle de oluyor. Onu takip etmeye başlayacağız demiştik. Öyle de oldu. Ancak su hala yatağını arıyor. Türkiye'de artık müzik değişti. Dansın da değişmesini bekliyoruz. Ayak da değişecek. Diyelim ve böylece bitirelim. Trendtopiyi Podb Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar umudunuz solmasın. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)