
3.405 kelime · ~17 dk okuma
25 Nisan 2022'de İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'nden çıkan Gezi davası kararı gündeme bomba gibi düştü. Yargılaması yıllardır süren Osman Kavala hakkında daha önce berat ettiği suça ilişkin bu sefer ağırlaştırılmış müebbet hapis kararı verildi. İdam cezası yürürlükte olsa Kavala idam edilecekti. Tutuksuz yargılanan 7 kişi ise 18 yıla mahkum edilerek tutuklandılar ve cezaevine gönderildiler.
18 yıla mahkum edilen avukat Can Atalay, elle gelen düğün bayram, Halep oradaysa arşın burada diye seslendi mahkeme savunundaki yurttaşlara. Bugünkü konumuz Gezi davası. İktidar cephesinin iddia ettiği gibi darbe girişimi mi, yoksa muhalefet cephesinin söylediği gibi direniş mi? Bu soruyu soruyoruz çünkü 25 Nisan günü mahkum edilen yalnızca Kavala ve 7 kişi değildi. Gezi davası da mahkum edildi.
Bu soruya cevap ararken bir yandan da politik kamplaşmanın muhafazakarları ikna etmeye çalıştığı bu ortamda, gündeme düşen Gezi davasının politikadaki izdüşümlerini tartışacağız. Ben Ozan Gündoğdu, hadi başlayalım. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Gezi davasında vicdanları yaralayan ve hukuken oldukça tartışmalı bir karara imza attı. Son iki yıldır tutukluluk gerekçesi casusluk olan Osman Kavala bu suçtan berat etti ancak daha önce berat ettiği Gezi davasından hükümeti devirmeye teşebbüs suçundan bu sefer ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı.
İçlerinde 50 yıllık mimar-mücella yapıcı, Soma davasının avukatlarından Can Atalay'ın da olduğu 7 kişi ise 18 yıla mahkum edilerek tutuklandılar ve cezaevine gönderildiler. Öte yandan davanın ardından karşımıza çıkan manzaraya ilişkin de söyleyeceklerimiz olacak. Türkiye'nin muhafazakar kesimleri Gezi'ye soğuk bakıyor. Kendilerince haklı olabilirler. Ancak Gezi onlara anlatıldığı gibi miydi? Darbe teşebbüsü müydü?
Başörtülü kadınlara deri eldivenli, üzeri çıplak insanların saldırdığı bir kalkışma mıydı? Cahmiler meyhaneye mi dönmüştü? Elbette hiçbir somut delil gösterilmemiş bu yalanların üzerinde durmayacağız ancak gezinin nasıl kriminalize edildiğini anlamak için hafızamızı da biraz tazelemek faydalı olur diye düşünüyorum. Önce iki yıl kadar geriye gidelim, beraatle sonuçlanan önceki gezi davasını bir hatırlayalım.
Tarih 18 Şubat 2020, yani 26 ay önce. O gün Silivri Rezaevinde Türkiye'nin en sembolik davalarından olan Gezi davası görülecekti. İstanbul 30. Ar-Reza Mahkemesi Gezi davasının 6. duruşmasını görülecek
büyük ihtimalle karar verecekti. Tüm gözler o gün Silivri'deki bu mahkeme salonundaydı. Savcı mütalaasını okumuş, salon hınca ınçta olmuş, avukatlar son savunmalarını, sanıklar son sözlerini söylemişti. Mahkeme heyeti kısa bir aranın ardından karar vermek üzere salona girdi. Osman Kavala dahil olmak üzere tüm sanıklara Gezi davasından beraat verildi.
Çıkışta davanın sanıklarından Mimar Mucella Yapıcı, Gezi direnişinde kaybedilen gençlere selam göndererek kutladı beraat kararını. İki yıl önceydi. Herkes özgürdü. Yıllardır iktidar tarafından türlü komplolarla birlikte anılan Gezi davasının tüm sanıkları beraat etmiş, kararla birlikte Osman Kavala hakkında da tahliye kararı verilmişti. Kavala o gün kararı duyduktan sonra hayat arkadaşı Prof. Ayşe Buğra ile göz göze geldi ve birkaç saat sonra dışarıda buluşmak üzere koğuşuna döndü.
bavulunu topluyordu, infaz memurunun gelmesini ve tahliye prosedürlerinin gerçekleşmesini bekliyordu. Basın mensupları cezaevinin önünde Kavala'nın tahliye anına ilişkin ilk görüntüleri alabilmek için nöbet tutuyordu. Kavala tam 840 gündür tutuklu kaldığı Silivri'den çıkacaktı. Koğuşta dakikalar birbirini kovalarken beklenen infaz memuru geldi. Ancak memurun ağzından çıkanlar, Türkiye'deki hukuk sistemine ilişkin şüpheleri oldukça derinleştirecek cinstendi.
Birkaç saat önce 30. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından beraat ve tahliye kararı verilen Osman Kavala hakkında, İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, emniyetin terörle mücadele birimlerine 15 Temmuz davasıyla ilgili gözaltı kararı vermişti. Her şey o birkaç saatte olmuştu. Kavala cezaevinden çıkamadan yeniden tutuklandı. Geziden beraat etmişti ama bu sefer de 15 Temmuz'dan alınmıştı. Bu tuhaf durumu kaçıranlar olduysa, isterseniz bir de şov haber spikeri Ece Ünver'den dinleyelim. Osman Kavala Gezi Parkı davasının tek tutuklu sanığıydı. Salı günkü duruşmada hakkında beraat ve tahliye kararı verildi. Saatler sonra yeniden gözaltına alındı. Dün akşam çıkarıldığı nöbetçi mahkemede tutuklanarak yeniden Silivri cezaevine gönderildi. Altını çizelim. Casusluktan tutuklanmıştı Kavala. İddiaya göre Osman Kavala'nın CIA ajanı Henry Barkey ile irtibatı bulunuyordu. Peki tutuklama isteyen savcının dayanağı neydi bu konuda? Dayanak şuydu. Kavala'nın da Barkey'in de aynı baz istasyonundan HTS kayıtları bulunuyordu. Demek ki bu iki isim büyük ihtimalle yan yana gelmişti. Haklı sayılabilir. Başsavcılık bu bilgiye dayanarak Kavala'nın tutuklanmasını istedi ve mahkeme bunu kabul etti. Peki söz konusu baz istasyonu neredeydi? İstanbul'da İstiklal Caddesi'nde. Aynı baz istasyonunu her gün on binlerce cihaz kullanıyordu. Dahası HTS kayıtlarına göre bu iki kişinin birbirleriyle telefonda görüştüklerine ilişkin de herhangi bir delil yoktu. Yani birbirleriyle neredeyse hiçbir bağlantısı olmayan bu iki kişi birbirleriyle bağlantısı var diye bir şekilde davası görülüyordu ve casusundan tutuklanıyordu.
Bu tarihten itibaren Gezi davası kapanmış, Osman Kaval davası bu sefer casusluk iddiasıyla sürmeye devam etmişti. 18 Şubat 2020'de yaşanan bu hukuk garabetinin şaşkınlığı geçmemişti ki, ertesi gün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, şaşkınlığımızı daha da derinleştirdi. Erdoğan, bu hukuk garabetinin ardından, beraat kararına partisinin grup toplantısında sert çıktı. Bu açıklamayla Erdoğan'ın bu davada bizzat taraf olduğunu herkes anlamış oldu.
Kavala'yı bir manevrayla beraat ettireceklerdi dedi. Bunlar ciddi manada perde arkasında Soros türü bazı ülkeleri ayaklandırmak suretiyle oraları karıştıran tipler vardır. Onun da Türkiye ayağı malum içerideydi. Ve bir manevrayla dün onu Beraat ettirmeye kalktılar. Dinlediniz. Erdoğan hükmü çoktan vermişti. Kanaati belliydi. Gezi'ye beraat gelmesine de kızgındı Erdoğan. Davanın savcısı kararı istinaf mahkemesine tevhize götürdü. 11 ay sonra istinaf kararını verdi. 22 Ocak 2021'de daha önce verilen beraat kararları bozuldu, 9 sanık yeniden yargılanmaya başladı. Şimdi filmi biraz ileri saralım ve bugüne gelelim.
Tarih 25 Nisan 2022. Bu kez Çağlayan adliyesindeyiz. Davaysa yine Gezi davası. 2 yıl önce tüm sanıkların beraat ettiği dava, iyiliş edilmiş ve bir biçimiyle yine Türkiye'nin önüne konmuştu. Kapatılmış, beraatle sonuçlanmış bir dava, Erdoğan'ın konuşmasının ardından hızlıca yeniden hazırlandı. 80 ilde 10 milyon insanın direnişi, birkaç avukatın, mimarın, şehir plancısının ve bir de iş insanının omzuna yıkılmak isteniyordu. Gezi bir organizasyon dahilinde, milyonların bilinçli ve son derece profesyonel biçimde kışkırtılmasıyla gerçekleşen bir darbe girişimi olarak sunulmaya çalışılıyordu. Aksi halde, iktidar bu halkın yarısının kendisine karşı ayaklandığını ve direnişe geçtiğini kabullenmiş olacaktı. 2 yıl önce delil yetersizliğinden tüm sanıklara beraat verilen davada aynı suçlamalarla yeniden duruşmalar yapıldı. Üstelik ilave deliller de bulunmuyordu. Aynı delillerle 2 sene önce beraat verilen davada 25 Nisan akşam saatlerinde karar açıklandı. Osman Kavala'nın casusluktan beraatine
hükümeti Demirveye teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet hapsine. İki yıldır iktidar medyasında ajan diye hedef gösterilen Osman Kavala, ajanlıktan, tırnak içinde casusluktan berat etmişti. Üstelik Kavala'nın tutuklu yargılanmasının gerekçesi casusluktu. Ancak mahkeme Kavala'nın casus olmadığına hükmetti.
Fakat 80 ilde 10 milyona dayanan insanın geceli gündüzlü sokakları doldurduğu gezi direnişinin, finansörü ve organizatörü olduğu iddiasıyla, hükümeti devirmeye teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet hapsine hükmedilmişti. Yani Kavala'nın 2 yıl önce İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi'ne beraat ettiği suçtan, 2 yıl sonra İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti.
Bu da yetmemiş, 72 yaşındaki mimar-mücella yapıcı ve Soma davasının da avukatı Cenat Alay'ın da aralarında olduğu Yedisan'a da 18 yıl ceza verilmişti. Kararın ardından CHP Grup Başkan Vekili Özgür Özel son derece sert konuştu. Buradan söz veriyoruz! Bütün Türkiye'ye söz veriyoruz! Ant olsun ki bu kumpası kuranlardan
Beraat etmiş Gezi'yi yeniden yargılama talimatı verenlerden serbest bırakılmış Osman Kavala'yı cezaevi kapısında bir daha yakalayıp onu casusluk ithamıyla tutuklayıp bugün casusluk yokmuş. Pardon öyle bir suç yok. iki yıldır boşuna tutuyormuşuz ama eskiden beri ataldığı bir davadan hüküm veriyoruz diyenlerden hesap soracağız. Ant olsun ki Soman'ın da Gezi'nin de AK Parti'ni zulüm ettiği herkesin de hesabını teker teker soracağız. O diyor ya
birileri gezicileri Kavala'yı beraat ettirmeye çalıştı. Bugün biz diyoruz ki birisi birisi birisi Masum insanları, çevreci insanları, aydın insanları mahkum etmeye çalıştı. Onların üzerine kapanan mahkeme kapıları, onların üzerine kapanan cezaevi kapıları, parmaklıkları onları mahkum edemez. Gezi özgürdür. Kavala özgürdür. Bugün tutukladığı bütün arkadaşlarımız özgürdür.
Özgür Özel bu konuşmasının ardından iktidarı ninciyle karşılaştı. İktidara göre Erdoğan'a karşı böyle konuşmak, darbe çağrısı yapmakla eş değerdi. Milli iradeye saygısızlıktı. Fakat öte yandan bu tuhaf kararın ardından da Çağlayan adliyesinin önü öfke doluydu.
Konuşmacılar birbire ardına sert sözlerle kararı kınarken, derin şüphelerin toplandığı mahkeme salonuna da benzer bir öfke hakimdi. 18 yıl cezanın suratlarına okunmasının ardından Mimar Mücella yapıcı, yanında duran Can Atalay'a yaslandı. Arkasına dönen Can Atalay, mahkemeyi izleyen yurttaşlara şu konuşmayı yaptı. Buradan bizi Hüceyla ablamızı Bakırköy'e ihtimalen bizi Silivri'ye götürecekler. Şunu bilin! Şunu bilin! Zulme boyuna ineceğiz! Zulme karşı dirileceğiz! Şunu bilin! Şunu bilin! Şunu bilin! Hiçbir hukukla aykırı işleri kabul etmeyeceğiz! Eline gelen düğün bayram, halı kumplesi açtım burada!
Bu konuşmaları dinleyenlerinizin bir kısmı konuşmacılarla aynı duyguyu yaşıyor olabilir. Bir kısmı ise ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye düşünerek kararın haklı olduğunu düşünüyor olabilir. Ama bir realita var. 2013 yılının Mayıs sonunda Türkiye'nin 80 ilinde 10 milyona yakın insan sokağa çıktı ve geceler boyu sokakları terk etmedi.
Bu insanlar ülkenin azımsayamayacağımız bir kısmını oluşturuyor. Kentli, meslek sahibi, ücretli, büyük ölçüde genç insanlar bunlar. Muhafazakar hayat görüşünün dayatılmasına karşılar. Müslüman olanları da var, ateist olanları da. Kentleri olan İstanbul'u seviyorlar. Türkiye'nin en eski sineması olan emek sinemasının yıkılıp, yerine AVM yapılmasına karşı çıkıyorlardı. Bu haliyle,
AVM sahibine de öfkelilerdi. İktidar yandaşı sermaye gruplarını ilk keşfedenler onlardı. Kimse iktidar yandaşı sermayeden bahsetmezken, gezide sloganlarda iktidar yandaşı sermayeler hedef oluyordu. Bu haliyle oldukça öngörürler. Bir kısmı sosyalist, 6 Kasımlar'da, yökün yıl dönümlerinde, 1 Mayıslar'da alanlarda görmeye alışkın olduğumuz üniversiteli solcu gençler. Bir kısmı liberal, bir kısmı Atatürkçü, bir kısmı antikapitalist Müslüman.
İslam dininin siyasetle, parayla haddinden fazla ilişki kurması halinde Müslümanların yozlaşacağını söylüyorlar. Bir kısmı bundan 10-20 sene evvel Gecekondu mahallesi olan yoksul mahallelerin gençleri, bir kısmı İslamcı fikirleri kendi hayatına tehdit olarak gören Aleviler. Kısacası bu memleketten söküp attığınızda memleketin rengini kaybedeceği insanlar, hiç de azınlık değiller. Toplumumuzun yarıya yakınını, belki de fazlasını temsil ediyorlar.
Farklı farklı mahallelerin ama kendi içinde birbirini anlayan bir toplumsallığın parçaları onlar. Ve onların taleplerine hiç kulak verilmiyor. Son derece öngörülü olmalarına rağmen tepkileri dinlenmiyor. Kafalarını her kaldırdıklarında başlarına vuruyor. Üstelik neredeyse düzenli olarak da hakarete maruz kalıyorlar. Sevdikleri, saydıkları isimler ciddiye alınmıyor. Mesela Atatürk ve İnönü ima edilerek iki ay yaş denebiliyor onlara.
28 Mayıs 2013'te yani Gezi'den 3 gün önce Gezi protestolarının hemen öncesinde Erdoğan işte bu çıkışını yapmıştı. Mecliste alkollü mekanlara ilişkin sert bir düzenleme görüşülüyordu. Partisinin grup toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan Kurtuluş Savaşı yıllarında çıkarılan alkollü içki yasağına gönderme yapıyordu. Onlar yapıyordu da biz yapınca mı suç oluyordu? Ama onlar derken tarihsel kelimeler ağzından çıktı Erdoğan'ın.
İki tane Ayyaş'ın yaptığı yasa sizin için muteber oluyor da, inancın emrettiği bir gerçek, bir vaka niçin sizler için reddedilmesi gereken bir olay haline geliyor? On milyonlarca insan için tarihin durduğu bir andı. Ülkenin başbakanı isim telaffuz etmeden ülkenin kurucu liderine Ayyaş diyordu. Bu ifade bardağa taşıran son damla oldu.
Bu konuşma yapıldığı sırada İstanbul Gezi Parkı'nın üzerine AVM yapılması için harekete geçen belediye ekiplerine karşı parkta oturma eylemi yapan küçük bir kent hakkı savunucusu grup bulunuyordu. Çoğu entelektüel, duyarlı toplum kesimlerinden oluşan, son derece tehlikesiz göründüğü her halinden belli olan bu küçük kalabalığa bir gece yarısı operasyon yapılacak, coplanarak, gazlanarak parktan kovulacak, bir kısmı gözaltına alınacak, terk ettikleri çadırları ise toplanıp yakılacaktı. Bu gençleri biliyorduk. Duyarlı olmaya fırsat bulabilen tiplerdi. Sokakta gördüğünüzde yolunu çevirmediğiniz insanlardandı. Kırmızı entarlı kadın gibi, biber gazı saçlarını havalandırırken bir eliyle çantasını tutacak kadar temkinliydi onlar. Şu zamana kadar kimseye zarar vermemiş insanlardı. Bu insanlara yapılan sert muamele kamu vicdanı terazisini bozan son damla oldu.
Sabah saatlerinden itibaren kalabalıklar toplanmaya başladı. Polis sertlik tonunu arttırmıştı. Sosyal medyaya düşen görüntüler dehşet vericiydi. Peki ya televizyonlar? Hiçbiri böyle büyük bir olayı vermeye tenezzül etmiyordu.
İtidarın medya üzerinde kurduğu baskı tümüyle gün yüzüne çıkmıştı. O zamana kadar saklanan gerçek artık ortadaydı, makyaj dökülmüştü. Yıllardır inkar edilen baskı ortamı açığa çıkmıştı. Akşama dek on binler Taksim'e gelmişti. Kalabalıkların öfkesi artıyordu. Hedef Gezi Parkıydı.
Akşam saatlerinde olaylar Türkiye tarihinde eşi benzeri olmayan büyüklüğe ulaşmıştı. CNN Türk'ün bu esnada penguen belgeseli vermesi ise öfkeyi derinleştirdi. Sadece CNN Türk değil elbette, Habertürk ve NTV de sınıfta kalmıştı. Bu yıllarda Halk TV ise övgüyü hak eden yayınlarla dikkatleri üzerine topladı.
Taksim'de toplananlar dağılmayınca, üstüne bir de giderek artınca polis çareyi meydana terk etmekte buldu. Türkiye'nin kalbi Taksim, polisin girmediği ya da giremediği tümüyle kalabalıklardan gücünü alan eylemcilere bırakmıştı. Bunun ardından yüzbinler Taksim'i akın etti. İnsanlar bir eylem alanına gelir gibi gelmiyorlardı. Taksim'de kendileri gibi düşünen, hayata öyle bakan insanlarla karşılaşmaya geliyorlardı. Belki bir şarkı dinlemeye, belki parkta oturup ortamın tadını çıkarmaya geliyorlardı. İstanbul'da olmayanlar da geziyi göremedikleri için üzgündü. Şimdi İstanbul'da olmak vardı diyordu New York'lu çapulcular.
Başka bir duygudaşlıkla geliyorlardı. Fener Bahçeli'yle Galatasaraylı'nın, Ülkücü'yle HDP'linin, Ateist'le Dindar'ın yan yana durabildiği daha büyük bir duygudaşlık. Bu duygu patlaması zaten bir Gezi şarkıları külliyatına da neden olmuş durumda. Bu haliyle Taksim'e giden gençler, meydanın yaratıcılıklarını tümüyle konuşturduğu bir sanat merkezine dönüşmesi neden olmuştu.
Burada hepsini dinletme imkanımız maalesef yok ama Gezi ile meşhur olmuş bir koroyu, Boğaziçi Caz Korosu'nun şarkısını anmadan geçmeyelim. Onlar Türkiye'de gaz maskesiyle tanışan ilk kuşaktı. Daha sonra başka bir nedenle de olsa hepimiz tanıştık. Biraz önce dinlediğiniz şarkı da gaz maskesi biçim biçim yürüyorum Taksim için diye devam ediyor. Bu gençlerin Taksim'de çizdikleri profil tam bir şenlik havasıydı. Herkesin yüzünün güldüğü, bir yerde yoga gruplarının antrenman yaptığı, bir yanda rock gruplarının konser verdiği, bir yanda cuma namazı kılanlar, çadırlar, oyuncular, sanatçılar...
Ekranlarda görmeye alışık olduğumuz hemen her sanatçıda taksimi dolduranlar arasındaydı. Bir süre sonra bu sanatçılar meydanla Erdoğan arasında ara buluculuk görevi üstleneceklerdi. AKP için tam bir kriz durumuydu. Düşünsenize ülkenin en önemli kent meydanına kan tökmeden girebilmeniz imkansız hale gelmiş. Çünkü meydan hınca hınç dolu ve olası bir operasyona karşı öfkeli kalabalıkların ne tepki vereceği belirsiz. Hemen hemen tüm sanat camiası da gezideydi bu arada.
İşte bu atmosferde birkaç gün işgal altında kalan Taksim'de bu nereye kadar sürecek sorusu hakim olmaya başladı. Ardından bir polis operasyonuyla yurttaşlar parktan sürüldü ama eylemler bitmedi. Kalabalıkların sayısı azalmıştı ama kalanlar da hiç az değildi ve çok daha öfkelilerdi. Sayı azalmıştı azalmasına ama geride kalanlar daha direngen gruplar olmuştu.
Sokak çatışmalarının tonu sertleşti. Ama altın çizelim. Eylemciler hiç silahlanmadı. Ankara Kızılay'da Ethem Sarısürük polis kurşunuyla herkesin gözü önünde kafasından vurulmuştu. Ali İsmail Korkmaz Eskişehir'de linç edilerek öldürülmüştü. Yani başlardaki neşeli hava yerini öfkeye bırakmıştı. Buna rağmen silahlı bir kalkışma değildi Gezi. Eğer hükümeti devirmeye kalkışan bir örgüt Gezi'yi organize etseydi, üstelik bu örgütün de iddia ettiği gibi dış güçlerle bağlantısı olsaydı, emin olun eylemcilerin bir kısmına silah dağıtılır, olaylar çok daha ileri boyuta taşınabilirdi.
Halbuki hakikat daha farklıydı. İktidar bu eylemleri vandalizm olarak görme yoluna gitti. Yani hiçbir politik anlamı olmayan psikolojik bir hastalığın tezahürüydü. İktidarın buradaki dayanağı ise Gezi'deki barikatlardı. Gezi'deki şiddetin boyutu da bu barikatlardan ibaretti. Birkaç yüz kişi yola çıkıyor, sloganlar atıyor, sonra polis geliyor, polisin gelişini durdurmak isteyenler barikat kuruyor, arkasındakiler slogan atmaya devam ediyor.
Barikatların amacı, tomaların geçişini engellemekten ibaretti ve bu nedenle son derece meşruydu. Dediğimiz gibi topyekun bir direnişti gezi. Barikatlar da bu deneşin parçasıydı. Hal böyle olunca, şarkıların da konusu olmuştu.
Gezi ilişki muhalefetin en büyük kozlarından biri de bu. Gezi, tırnak içinde söylüyorum, en marjinal grupların bile günün sonunda silaha sarılmadığı, geniş yaygınlığın tümüyle barışçıl olduğu bir halk hareketiydi. Direnişin boyutu öz savunmadan ibaretti. Direnişi sürdürebilmenin yolu barikatlardı. Şimdi durup kendimize bir soralım. Böyle bir hareketi kimsenin tanımadığı Osman Kavala nasıl finansi edebilir? Denebilir ki mahkeme kararına baksana. Dosyaya göre Kavala'nın Gezi'yi nasıl finansi ettiği belirsiz. Kendi ifadesine göre Gezi Parkı'na poğaça götürmekten öte bir finansal eylemi yok. Fakat 25 Nisan'da Gezi davasından çıkan karar bizlere aksini söylüyor. Kanıt var mı? Yok. Mibar Mücella Yapıcı, Kent Hakkı denilince ilk akla gelen isimlerden. Avukat Can Atalay, Çorlu Tilen katliamının Soma Maden faciasının avukatlarından. Keza diğer sanıklar da aynı şekilde. Kim adına hükümeti deviriyor? Hükümeti devirdikten sonra kime hükümet kurdurmak istiyorlar? Bu sorular cevapsız. Buna rağmen mesela sabahtan beri Altınok, Gezi için hiç kıvırmayın Gezi Val gibi darbeye zemin hazırlamak için yapıldı diye yazıyor.
Nasıl yapıldı? Darbeciler kimlerdi? Bu iddianın herhangi bir dayanağı var mı? Melih Altınok bu haliyle işkembeyi Kübra'dan atıyor. Fakat bu kadar büyük bir olaya da böyle kompötörleri çok yakışıyor. Tam sevdiğimiz cinsten. Gelelim aktüel siyasete. Türkiye bu haliyle yıllarca tartışılacak bir yargı kararına imza atmış oldu.
6'lı muhalefette Gezi davasına en çok sahip çıkan parti olarak CHP ön plana çıkıyor. Kemal Kılıçdaroğlu, 26 Nisan günü partisinin grup toplantısına hazırladığı konuşma kağıdını bir kenara bıraktı ve içinden geldiği şekliyle konuştu. Dün bir karar açıklandı. Gezi kararı açıklandı. Değerli arkadaşlarım, kurgulanmış mahkemelerden adalet çıkmaz.
Burada göreve alan hakimlerin bir kısmı zaten önceden kararlarını vermişler. Verdikleri kararlar kendi özgür iradeleriyle verdikleri kararlar değil. Talimatla aldıkları kararlar, talimatla aldıkları kararların altına imza atıyorlar. Bu tür mahkemelerle yeni karşılaşmıyoruz aslında. Demokrasi tarihimize baktığınızda bu tür mahkemeleri çok gördük. Bu ülkenin genelkurmay başkanının bile terörist olarak kurgulanmış mahkemelerden hapse atıldığını da gördük. Gezi nedir? Bizim demokrasi tarihimizde özgürlüğü haykıran gençlerin sesidir aslında.
Gezi döneminde AKP'de siyaset yapan Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu'ndan ise yazılı açıklamalar geldi. Ali Babacan, yapılarının haksızlık olduğunu yazdı. Davutoğlu ise yargının bağımsız olmadığını vurguladı. Bu iki isim kararın açıklandığı gün açıklama yapmaktan imtina etti.
Ancak ertesi günü sosyal medyadan tweet attılar. Kendilerinin gözünden haksız sayılmazlar. Gezi'ye sahip çıktıkları takdirde ya da açıkça hukuksuz olan kararı kınadıkları takdirde seçmenlerini kaybedebilirler. Çünkü Türkiye'nin muhafazakar kesimleri yıllarca Gezi'ye karşı kışkırtıldı. Yalan yanlış şekilde anlatıldı Gezi onlara. Bunca yıl Babacan'da Davutoğlu'da bu anlatımın parçasıydı.
Şimdi dönüp bunca şeyi unutup Gezi'ye sahip çıkmak kolay becerebilecek bir şey değil. Tweet atmaları bile bir şey. Meral Akşener ise davaya ilişkin ilk gece yorum yapmadı. Hatta İyi Parti'ye yakın Yeni Çağ gazetesi davayı birinci sayfada kısa bir haber olarak gördü. Bir yorumda bulunmadı.
Davutoğlu ve Babacan'dan Gezi'ye güçlü bir tonda sahip çıkması beklenmiyordu ama Akşener için aynısını söyleyemeyiz. O yüzden ilk gün homurtular başladı. Çarşamba günkü grup toplantısında Akşener bu sayede konuyu ele aldı. Hem de son derece güçlü bir tondan Gezi'ye sahip çıktı.
Gezi başlangıcından Bay Kriz'in türlü provokasyon ve müdahalelerle rayından çıkartmasına kadar geçen süreçte Ülkücüsünden solcusuna, dindarından sekülerine, kadınından erkeğine gençlerimizin o dönem yaklaşık 10. yılında olan müstemleke rejimine karşı sergilediği bir duruş, bir direniştir. şanlı tarihimizin her dönemi yaşasın hürriyet kahrolsun istihdat diye haykıran cesur vatan evlatlarıyla doludur. Saadet lideri Temel Karamollaoğlu ise çarşamba günü yaptığı basın aşamasında konuya yer vermedi. Ancak muhabirlerden gelen soru üzerine Gezi davasında verilen kararın bir hukuk garabeti olduğu dile getirildi. Altılı muhalefet dışında davayı takip eden ve kürsüden açıklamalar yapan meclisteki partiler de HDP ve TİP'ti. Gezi davasındaki kararın politik olduğu açık bu haliyle iktidar, seçim sürecine girerken nasıl bir iklim yaratacağına ilişkinde fikir vermiş oldu.
Son zamanlarda Ukrayna-Rusya savaşı nedeniyle Batı'yla yeniden yakınlaşan Erdoğan'dan, içeride de normalleşme bekleyenler büyük hayal kırıklığı yaşadı. Türkiye seçime giderken iktidar, Ruşen Çakır'ın ifadesiyle, yurtta savaş, dünyada barış, stratejisini izleyecek. Altılı muhalefet içindeki sağ partiler benzer temkinli tepkiler gösterdiler. Çünkü muhafazakar kesimlerin gözünde Gezi son derece yanlış biçimde bir darbe teşebbüsü olarak resmedildi. Hiç tepi göstermeselerdi hem önemli bir fırsatı yani Gezi toplumunun rızasını alma fırsatını kaçırmış olacaklar hem de Gezi toplumunun ittifakı olan güvensizliği artacaktı. Evet, Türkiye'de azımsanmayacak bir grup Gezi'ye katıldı. Hiç değilse balkonlardan tencere tava çaldı. Aynı duyguda birleşti. Azınlık olabilirler ama etkili bir azınlık olduğunu vurgulayalım Gezi toplumunun.
Azınlık dediysek sayıları milyonları bulduğunu da belirtelim. Bu insanların hemen hepsi bu kararın dayanaklarına güvenmiyor. Haksız da sayılmazlar. Muhalefete baktık, biraz da iktidara bakalım. Avrupa Konseyi Kavala davasındaki kusursuzluklar nedeniyle Türkiye'yi Ayme şikayet etmiş yaptırım sürecini başlatmıştı. Buna rağmen alındı söz konusu Kavala kararı.
İktidar önümüzdeki günlerde Avrupa'yla suni bir kutuplaşma zemini üzerinden taraftar toplamaya çalışabilir. Hatırlarsanız 16 Nisan 2017 referandumu Avrupa ile çatışmanın gümbürtüsüne getirilmişti. Avrupa'ya meydan okuyan milletimiz Viyana kapılarındaki toplar gibi basmıştı EVT mührünü. Daha sonra kavga edilen liderlerle barışılmış ama milliyetçi hamaset referandumu kazandırmıştı.
Önümüzdeki günlerde de böyle bir senaryo yeniden hayata geçebilir. Zira Kavala hakkındaki ayım kararı ortada. Yani Ukrayna Rusya savaşından ardından batıyla normalleşiyor gibi görünen Erdoğan için senaryo daha farklı muhtemelen. İktidar ve muhalefetin ardından biraz da mahkemeye bakalım. Mahkeme üyelerinden biri Murat Bircan, 2018'de Samsun'da AKP'den milletvekili aday adayı olmuş bir isim. Üstelik 27 Nisan'da İsmail Saymaz'ın Halk TV.com.tr'deki haberine göre, hakim Murat Bircan'ın hemşire eşi Arzu Bircan, 15 Temmuz'dan 2 hafta sonra
FETÖ üyeliğinden gözaltına alınmıştı. Murat Bircan'ın amcasının oğlu Adem Bircan da, AKP'nin Samsun Bafra ilçe örgütünde yöneticiyken, yargı mensubu olan bir başka isim. Yani hem ailecek AKP'li, hem de geçmişinde Fetullahçılarla teması olmuş bir isimden bahsediyoruz. Böyle bir hakimin Gezi gibi bir davada sadece kendi kanaatine göre oy verebilecek ehliyeti olup olmadığı, Büyük bir şüphe altında. Küçümsenmemesi gereken gezi toplumuna dönelim. Finali de onlarla yapalım. Onlar, bu mahkemenin bağımsız karar vermediğini düşünüyor. Ülkeden giderek soğuyorlar. Sadece ekonomik değil, toplumsal olarak da küsüyorlar memleketlerine. Yok sayılmaktan, fikirlerinin dikkate alınmamasından çok yorulmuş durumdalar. Bu toplumdan uzaklaşıyorlar ve onlar uzaklaştıkça, ülke rengini kaybediyor, grileşiyor.
Uluslararası Araştırma Kuruluşu İPSOS'un verilerine göre 10 yıl önce %83 olan mutluluk düzeyi bugün %42'ye düşmüş durumda. Gezi toplumuna kulağımızı bu kadar tıkadığımız bu 10 yılda resmen depresyona girdik. Peki bundan sonra sesini duyabilecek miyiz Gezi toplumunun? Yoksa, gezi toplumunu türlü yöntemlerle duyurmaya çalıştığı eşitlik ve özgürlük talebi yine mi duyulmayacak? Tren Topi'yi Podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar enseyi karartmadığınız günler dilerim.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.