
2.282 kelime · ~11 dk okuma
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu elektriğe yılbaşında gelen %127'lik zammın ardından faturasını ödemeyeceğini söylemişti. Ve bu süre içinde de ödemedi. Beklenen oldu ve Kılıçdaroğlu'nun elektrikleri kesildi. O da bunu bir direnişe çevireceğine bir hafta boyunca karanlıkta oturacağını söyledi. Ödeyemediği için değil, ödemediği için elektriklerinin kesildiğini vurguladı. Böylece elektriği kesilen 4 milyon hanenin sesi olmaya çalıştığını ifade etti.
Evinin elektriklerinin kesildiği gün eşi Selvi Hanım'la birlikte evlerinin salonunda 6,5 dakikalık bir açıklama yaparak direnişe ilişkin bir perspektif çizdi. Biz de bugün bu 6,5 dakikalık konuşmayı parça parça bölecek ve detaylıca inceleyeceğiz. Hadi başlayalım. Siyasetçilerin genellikle bir masanın etrafında ya da kürsünün arkasında açıklama yaptığını görürüz. Fakat Kemal Bey'i ve Eşe Selvi Hanım'ı bir kanepenin üzerinde görüyoruz. Bu haliyle kimi kesimlerce tartışılan mütevazi bir görüntü veriyor. Evinin salonunda tüple çalışan bir lambanın ağaca karanlığında sesleniyor takipçilerine. Bu görüntü tartışılıyor çünkü, Erdoğan'ın karşısına güçlü görünen bir lider gerekir diyenler, bu mütevazi görüntünün muhalefetin kampanyası için doğru olmadığını düşünüyor. Bu görüş ne kadar doğru? Bu bölümde gelin beraber sorgulayalım. Kılıçdaroğlu önce izleyenleri selamlıyor, ardından konuşmasına şöyle devam ediyor. Büyük bir toplumsal sarsıntının ortasındayız. Yani fırtınanın tam gözündeyiz. Saraylı eşkıya holdinglerin,
Cepleri dolacak diye halkın elektrik gibi, gıda gibi temel halkları gasp edildi bu ülkede. Elektrik dağıtım şirketlerinin büyük bir bölümünü beşli çeteye verdiler. Bu haliyle bir çatışma zemini kuruyor Kılıçdaroğlu. Bir tarafa saraylı eşkıya holdingler ya da beşli çete olarak tanınmadığı şirketleri koyuyor, diğer tarafa geniş halk kesimlerini yerleştiriyor.
Böylece gündelik hayatta da gözlenmediğimiz sınıfsal eşitsizlikler üzerinden gerçek bir dikotomi inşa ediyor. Küçük bir azınlığı karşısına, geniş iş yığınları arkasına almayı amaçlıyor. Çatışma zeminini kültürel farklılıklar üzerinden kurmuyor, sınıfsal eşitsizlikleri vurguluyor. Kimlik siyasetenin dar kalıbından kurtulmak için sınıfa yaslanıyor. Ardında bu Beşikçete'nin bir üyesi olarak tanınmadığı Cengiz Holding'in 8 yılda sadece elektrik alanında
kamudan 2 milyar 295 milyon 311 bin TL değerinde 37 ayrı ihale aldığını ifade ediyor. Denebilir ki bunu ilk kez yapmıyor, sık sık böyle bir dil kullanıyor. Bu sefer ne farklı? Kılıçdaroğlu buradan hareketle dünyaya bakıyor.
Girdiğimiz bu çağ öfke çağı. Dünya da aynı girdabın içinde diyor ve böylece sadece Türkiye'yi değil, dünyayı da sınıflar çatışması ekserinden okuyor. Bu sayede küresel ölçekli bir paradigmanın inşasına girişiyor. İddiasında bir adım daha ileri gidiyor ve dünyanın demokrat muhaliflerine sesleniyor. Bu noktada büyük ölçüde dünyadaki kamplaşmada batıya ya da ABD-AB grubuna yakın konumlanıyor.
Bir iki cümleyle otokrasi-demokrasi ikiliği üzerinden bir dünya okuması yaptığı anlaşılıyor. Fakat buradaki liberal tutumu daha sonra sosyal bir içerik kazanıyor. Tüm dünyada zengin azınlıklar halkların sosyal, siyasi ve çevresel refahını baltalıyor diye devam ediyor Kılıçdaroğlu. Daha sonra dünyanın en zengin 26 kişisinin servetinin dünyanın yarısının yıllık gelirine denk olduğu verisini paylaşıyor. Derken bir adım daha ileri gidiyor ve dış politik eksenine ilişkin de ipuçları veriyor.
Dünyayı demokratlar ve otokratlar olarak okuyor. Demokratların dayanışması gerektiğinden bahsediyor. Dünyadaki bütün demokratların, adalet peşinde koşanların, demokrasiyi savunanların da bu kavgada omuz omuza vermesi gerekiyor. Zengini daha zengin, fakiri daha da fakirleştiren bu sistem, artık miadını doldurdu. Neoliberalizm artık can çekişiyor. Hiç kimse olarak görülenlerin, sıradan insanların öfkesine yenilmek üzere bu neoliberalizm. Neoliberalizm artık can çekişiyor. Bir an için bu sözleri söyleyenin kim olduğunu aklımıza getirmesek, İngiltere'de Jeremy Corbyn, ABD'de Bernie Sanders olduğunu inanabilirsiniz. Neoliberalizme karşı bir söylem geliştiriyor CHP lideri. Bu haliyle elektrik faturasını ödememe direnişçi bir paradigma'ya kavuşuyor. Tüm dünyada örneklerini gördüğümüz, 21. yüzyıla özgü bir sosyal demokrat çıkış bu. Çünkü şöyle devam ediyor. İmkansız görünen düşüncelerin, fikirlerin zamanı gelmiştir. Oldukça sıradışı değil mi? Artık imkansız gibi görünen düşüncelerin, fikirlerin zamanı gelmiştir.
Bu haliyle bu konuşma ilticayla yapılmış, yani hazırlıksız, bir metne kalmadan yapılmış bir konuşma değil. Kılıçdaroğlu ve ekibi bu konuşmayı önceden hazırlamış ve kafa patlatmış. Cümlelerin bütünlüğü düşünüldüğünde konuşmayı muhtemelen bir prompter aracılığıyla okuyor. Bu haliyle saraylı eşkıya holdingler, beşli çete gibi alışageldiğimiz ve sıkıcılaşan ifadeler politik bir bütünlük içinde kavranmış oluyor. Ardından devletin temel görevlerine ilişkin bazı ilkeler sıralıyor CHP lideri. Günümüzde devletler, fakirleşen vatandaşın temel ihtiyaçlarını koruma altına almakla yükümlüdürler. Bu millete yatırımdır. 21. yüzyılda temel ihtiyaç harcamalarına masraf gözüyle bakılamaz, bakamazsınız. Halkın temel hakları da açgözlü çetelere, holdinglere bırakılamaz. Faturalarını ödeyemeyecek kadar yoksullaşmış işe, aşağa, eğitime dahi adil bir şekilde ulaşamayan bir toplumdan refah çıkmaz.
Bu konuşmanın hemen ardından, dünyada da huzur olmaz diye ekleyerek dış politik vizyonunu vurguluyor. Devamında dünya ile Türkiye arasında bağ kurarak Türkiye'ye yaklaşıyor. 4 milyona yakın abonenin elektriği kesilmiş Türkiye'de. Onların sesi duyulsun diye bu yola girdim. Bu eylemim bir sivil itaatsizlik çağrısı da değildir. Bu bir direniştir. Bu sizin hakkınızı arama mücadelesidir.
Mücadelem ülkenin karanlıkta kalan ailelerine, çocuklarına ses olmak içindir. Ama aynı zamanda dünyanın tüm demokratlarına da bir çağrıdır. Eşimle birlikte bir hafta boyunca karanlıkta kalacağız. Buraya kadar yükselttiği sert ton, burada yerini temkinliliğe bırakıyor. Tüm halka faturalarını ödememe çağrısı yapacak kadar ileri gitmiyor.
Halkı hakkını aramaya çağırmıyor. Mücadelem sizin hakkınızı arama mücadelesidir, diyor. Sizin yerinize ben sizin hakkınızı arıyorum, diyor. Halkı özneleştirmiyor. Kendisini özne haline getiriyor. Bu tavır kimine göre yumuşak bulundu, kimine göre ise rasyonel. Devamında ise yine dünyaya sesleniyor. Mücadelem aynı zamanda dünyanın tüm demokraflarına da bir çağrıdır, diyor.
Ardından tüm bu anlattığı hikayeye bir imaj katıyor ve liderlik döneminin parladığı adalet yürüyüşüne gönderme yapıyor. Sevgili halkım, adalet için bu ülkede kilometrelerce yol yürüdüm. Halkımın acısını yaşamak için şimdi karanlıkta oturacağım. Tereddüt ediyor muyum? Asla, asla. Ben ne ağzımda gümüş kaşıkla doğdum, ne de sonradan saraylara yerleşip sefa içinde yaşadım. Bu dünyadaki tüm demokratlara sesleniyorum. Onlar da samimiyse, adalete inanıyorlarsa eğer, halkları için gerektiğinde acı çekmeyi, eyleme geçmeyi bilsinler. adaletsizliğe başkaldırmayı bilsinler. Dünyaya ilişkin bu vurgular anlaşılan o ki karşılık da buluyor ve Kılıçdaroğlu dünya basınanında gündemine giriyor. Reuters, Kılıçdaroğlu potansiyel aday olarak öne çıkıyor başlığıyla giriyor haberi. Kılıçdaroğlu bu tiratlarının ardından Erdoğan'a sesleniyor, onu muhatap alıyor. Elektriğe ilişkin taleplerini sıralıyor, zamları geri alması gerektiğini söylüyor, yoksullara elektrik çekleri verme planından bahsediyor.
Sadede gelelim. Bütünlüklü bir konuşma dinledik Kılıçdaroğlu'ndan. Bu zamana dek muhafazakâr yoksul kitlelerin sınıfına değil, daha çok kimliğine seslenmeye çalışırdı. Büyük ölçüde merkez sağ bir çizgi bile denebilirdi onun çizgisine. Yoksulluğu teşhir etmekten öteye geçmiyordu. Partisi CHP'de de milletvekillerinin ekonomi ilişkin söylemi bütünlüklü bir politik eleştiriden uzaktı.
Benzin 20 TL, erken seçim, hemen seçim demekten öteye geçemeyen, politik bir bütünlüğü, para dikması, yaklaşımı olmayan bir iletişim dili vardı CHP'lilerin. Belki de tüm muhalefetin. Bu iletişim dilini eleştiren isimlerden biri de siyaset bilimci Seren Selvin Korkmaz. Henüz 18 Nisan'da Twitter hesabından muhalefetin yoksula yoksulluğu anlatan diline ilişkin bir batan gemi metaforu kullanıyor Korkmaz. Şöyle diyor. Bazı muhalefet kurmayları ve vekilleri hala halka AKP'nin ne olduğunu anlatmaya çalışıyor.
Ekmeğin simidin fiyatının vurgulandığı kampanyalardan medet umuluyor. Toplum zaten iktidarı tanıyor. Markette fırına gittiğinde de krizin boyutlarını görüyor. Muhalefete düşen, çözümü anlatmak. İktidarın gemisinin su aldığı ve elinde sonunda batacağı hikayesi üzerine inşa edilen negatif muhalefet tarzı, gemi su alıyor batıyoruz diyor dört bir koldan.
Düşünün, batan gemidesiniz, streslisiniz, öfkelisiniz ve çıkış arıyorsunuz, 6-7 kanaldan size haykırıp, batıyorsunuz diyenlere de öfke duymaya başlarsınız bir süre sonra. Zaten biliyoruz battığımızı. Su bileklerimizi geçmiş artık. Aradığımız, geminin dümenine geçecek bir eşin ehlikahtan, karaya çıkacak rota, geminin tamir edileceği güvenlikli bir liman.
Benim de katıldığım Seren Selvin Korkmaz'ın bu eleştirisine karşılık Kılıçdaroğlu 21 Nisan'da farklı bir paradigm ortaya koydu. Bu haliyle Seren Selvin Korkmaz gibi düşünenlere yakın bir yerde konumlanıyor. 21. yüzyılın sosyal demokrasisine, Korbin'e, Sanders'e, belki de Siriza'ya, Podemos'a göz kırpıyor. Liderlik döneminin başlarında kasketli fotoğraflarıyla 70'li yıllardaki Ecevit imajı çizdiğinde heyecan yaratmıştı Kılıçdaroğlu.
%20'de gezen partisinin oylarını anketlere göre ilk etapta %30'a taşıyabilmişti. Fakat sonradan partici sorunlarla yüzleşmeye başladı. Hemen her kurultayda karşısına kendisini zorlayan rakipler çıktı. Parti içinden onun liderliğine gölge düşürecek açıklamalar bitmek bilmedi. Yıllar içinde oldukça yıprandı Kılıçdaroğlu. Muhafazakarlardan oy almak istiyordu, bu haklı bir talepti.
Ancak onların sınıfına değil, kimliğine seslenmeye çalışıyordu. Hal böyle olunca CHP kimliği zedelenmeye başladı. Bu nedenle Ekmeleddin İhsanoğlu'nun başarılı olacağını düşündü mesela. Siyasi kariyerine en büyük gölgeyi de böylece düşürdü. Tabanının güvenini büyük ölçüde kaybetti. AKP-MHP bloğunun milli güvenlikçi çizgisinin karşısına alternatif bir siyasette kuramadı.
CHP alternatif üretmekte zorlanan, salıdan salıya aktüel siyasete ilişkin söylem üretmekten öteye geçmeyen bir partiye dönüşmüştü. 16 Nisan 2017 referandumu yapılmış ve mühürsüz oylar tartışması için de referandumdan evet oyu çıkmıştı. Artık başkanlık sistemi kabul edilmişti. Bu dönemde Kılıçdaroğlu siyasi kariyerinin en karamsar dönemine girdi. Liderliği hiç olmadığı kadar sorgulandı. Muhalif kesimlerin morali tümüyle tükenmişti. Ta ki birkaç ay sonra gerçekleştireceği adalet yürüyüşüne kadar.
Parti içi tüm sorunları çözmüş, liderliği artık tartışılmayan bir isim haline geldiği adalet yürüyüşünde de yıldızı yeniden parlamıştı. Siyaset sahnesine kasketiyle çıktığında ya da Ankara'dan İstanbul'a yürümeye başladığında ortaya çıkan bu heyecanın nedeni neydi? Kılıçdaroğlu bu anlarda neden popüleritesinin zirvesine çıkıyordu? Bu heyecanın tek kaynağı Kemal Bey'in liderlik özellikleri değil. Bu heyecanda en az onun kadar etkili bir diğer neden, bir hasret. Türkiye siyasetinde uzun süredir görmediğimiz. 12 Eylül'den sonra bir türlü belini doğrultamamış, yer yer denemiş ama bir süredir denemeyi bile bırakmış sosyal demokrat heyecana duyulan hasret. Hele ki bu kriz dönemlerinde eksikliği çok hissediliyor sosyal demokrasinin.
Dönemin koşullarının etkisini göz ardı etmemek gerekir ama geçmişimizde CHP'nin tek partili dönemden sonra tek başına iktidar oynadığı tek bir dönem vardı. O da 1970'lerdi. Bu sadece Ecevit'in mi başarısıydı? Hayır. Ecevit başarılı bir politikacıydı. Ama aynı zamanda ortanın solu olarak ifade edilen siyasetinin de takipçisiydi. Bu yıllarda sosyal demokrasi, Türkiye siyasi yelpazesine önemli bir aktör olarak yerleşmişti.
50. senenin ayıbım kişisin, zamanı geldi çattı gel kal. Ecevit'e gösterilen ilgi, sempati, onun kara kaşına kara gözüne değildi. Ecevit'in 70'li yıllardaki sosyal demokrat paradigması, bu sempatiyi yaratan en önemli etkendi. Nitekim bu mirası 12 Eylül'den sonra Sosyal Demokrat Halkçı Parti yani kısa adıyla SHP aldı. Ecevit'in daha sonra kurduğu Demokratik Sol Parti, SHP'nin oylarına yetişemedi mesela.
CHP, 1989 seçimlerinin birinci partisiydi. Ecevit'in %9'la oyları bölmesine rağmen, Erdal İnönü liderliğindeki Sosyal Demokrat Halkçı Parti %28.7 oy alabilmişti. Diğer sol partiler de eklendiğinde, 1990'lı yılların başında sol partilerin oyu %40'ın üzerine çıkıyordu.
70'li yılların ardından 80'li yıllara da sosyal demokrasi damga vurmuştu denebilir. Siyasi yasakların ortasında Erdal İnönü, CHP'ye parlak zaferler kazandırıyordu. Enflasyon bugünlerdeki gibi %50'lerin üzerine çıkmış, özellikle orta direk bu yıllarda perişan olmuştu. Bir limon gibi sıkılmaya gücünüz var mı diyordu İnönü. Sırmağın gönlünü biraz değiştireceğiz sevgili vatandaşlarım.
Onlar kaynaklarını, büyük bölümünü büyük şirketlere, holdinglere, hayali ihracatçılara akıtıyorlardı. Biz ise size akıtacağız. İyi düşünün sevgili vatandaşlarım. Özal tarafından 5 yıl daha bir limon gibi sıkılmaya gücünüz var mı?
5 yıl daha bu masalları dinlemeye, bir limon gibi sıkılmaya gücünüz var mı? Fakat 90'larda Sosyal Demokrasi Harekesi dağıldı. Sosyal Demokrasi'nin umut veren lider Erdoğan ise siyaset tarihimizde alışılmayan biçimde siyaseti bıraktı. Meydan Baykal ve Ecevit'e kalmıştı.
Fakat Baykal'da, Ecevit'te büyük oranda milli güvenlikçi, neoliberal taarruza tümüyle teslim olmuş liderlere dönüştü. Her iki lider de yoksulların İslamcı siyasete ilgi göstermesine güvenlikçi tepkiler geliştirdiler. Keza aynı şekilde Kürt sorununa da. Ama siyaset boşluk kaldırmadı. Refah Partisi, sosyal demokratların söylemini kendi ideolojisine göre yorumlayarak adil düzen dedi. Adil düzen refahla gelecekti.
Refah Partisi'nin 90'lı yıllardan bir reklamına kurak verelim. Babamı işten attılar. Aylardır işsiz. Dedemin yardımıyla geçiniyoruz. Bu yıl liseye başlayacaktım ama okul masraflarımı kim karşılayacak? Refah iktidarı milli, güçlü, süratli yaygın kalkınma hamleleriyle kimseyi işsiz bırakmayacak. İşsiz olan bile insan onuruna yaraşır ücret alacak. Refah Partisi iktidarında babalar işsiz, çocuklar okulsuz kalmayacak.
Refah Partisi. Yeni bir dünya. Yeni bir dünya ya da adil düzen diyerek yoksul halk kesimlerine hitap ediyordu Refah. Böylece 1977'de %8.6 olan oy oranını 1995'te %21.4'e çıkarabilmişti. Neredeyse iki buçuk kat arttırmıştı.
CHP ise 1977'de %48 olan oy oranını 1995'te %10.7'ye kadar düşürmüştü, %75'lik bir oy kaybı. DSP'nin oyuyla beraber, DSP ve CHP'nin toplam oyu ancak %25 ediyordu. 1977'de Ecevit'in arkasına dizilen hemen hepsi dindar, muhafazakar ama yoksul halk kesimleri, 1990'larda refaha, er bakana sempati duymaya başlamıştı. Sadece Türkiye'de değil, dünyada da sosyal demokrasi krizdeydi. Sosyal demokratlar vahşi piyasa saldırganlığına karşı güçlü bir söylem üretemedi.
1980'lerden sonra Sovyetlerin de dalmasıyla birlikte neoliberalizm açık galibiyetini ilan etmişti. Margaret Thatcher'ın neoliberalizme ilişkin, there is no alternative, alternatifi yok demesi ama şimdi ise Kılıçdaroğlu'nun artık imkansız gibi görülen düşüncelerin, fikirlerin zamanı gelmiştir demesi. İşte bir paradigma ortaya koyuyordu Kılıçdaroğlu. Kılıçdaroğlu'ndan umudun kesildiği, ışığının tümüyle söndüğü, başarısız bir görüntü verdiği anlarda yaptığı çıkışlar, 12 yıldır CHP'nin başında durabilmesinin sırrı. Tabanıyla kurduğu ilişki tam bir fırtınayı andırıyor. Bazen duruluyor, bazen nefes kesiyor.
Bu nedenle, Erdoğan'ın karşısına güçlü bir lider gerekir diyerek Kılıçdaroğlu'nun elektrik kesintisi eylemini eleştirmek yeterince yerinde olmuyor. Kılıçdaroğlu, arkasına sosyal demokat heyecanı aldığında parlayan bir siyasetçi. Eğer bu paradigma dahilinde siyaset yaparsa, Kılıçdaroğlu'nun yıldızının yeniden parladığı bir döneme giriyoruz demek yanlış olmaz. Tıpkı siyasi kariyerine başladığı ilk aylardaki gibi ya da adalet yürüyüşündeki gibi. Kılıçdaroğlu bu kumaşın lideri. Muhafazakâr demokrat çıkışlarında ışıltısını kaybeden, sosyal demokrat çıkışlarında ise parlayan bir isim. Bu şart kemiğe dayandı artık. Yeter diyoruz. Bu yürüyüşümüzün bir siyasal partiyle ilgisi yok. Hapishanelerin tıkabasa dolu olan bir ülkede adalet olmaz.
Adaletin olmadığı bir ülkede devlet olmaz! Adaletin olmadığı bir ülkede barış olmaz! Adaletin olmadığı bir ülkede huzur olmaz! Adalet! Adalet! Adalet! Denebilir ki muhafazakarlardan oy almanın sırrı muhafazakar gibi görünmektir. Fakat böyle bir ekonomik bunalama sürüklendiğimiz bugünlerde sosyal demokrasinin de eksikliği hissedilmiyor mu? Orta sınıflar sert şekilde sosyal konumunu kaybediyor. Ev, araba almak hayal. Emeklinin hali perişan. Gençlerin %48'i yurt dışında yaşamak istiyor. İstemekle kalmıyor, harekete geçiyor artık. Umutsuzluk tüm ülkeyi kasıp kavurmuş durumda.
Gazeteci Mustafa Oş'un ifadesiyle, şefkatli ve sıcak bir el Türkiye haritasını okşasa bütün ülke hüngür hüngür ağlayacak kadar doluyuz. Bakalım Kılıçdaroğlu bu çıkışını kararlılıkla devam ettirebilecek mi? Şimdiki çıkışı büyük bir heyecana dönüşmüyor. O bir muhafazakar demokrat mı, yoksa sosyal demokrat mı? Bu konuda tabanda kafa karışıklığı var. Bu nedenle tabanının güvenini kaybediyor. Peki Kılıçdaroğlu 70'li ve 80'lerde tutmuş, ancak 90'lar ve 2000'lerde unutulmuş bir politikayı 21. yüzyıla adapte edebilecek mi? Yani sosyal demokrasiyi göreceğiz. Fakat çizgisini kararlılıkla devam ettirirse ve bunu başarırsa, önümüzdeki günlerde Kemal Bey'in siyasete yön vereceği başka bir sürece giriyoruz demektir.
Bir 3 noktayla bölümü sonlandıralım. Kılıçdaroğlu'nu takip etmeye devam edeceğiz. Tren Topi'yi Pod B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar eşit ve özgü bir Türkiye hayaliniz solmasın. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.