
2.492 kelime · ~12 dk okuma
Yeni bir çatışma alanı hayatımızın orta yerine hepimizi bir şekilde içine alarak geldi, oturdu. Nedir o? Sokak köpekleri. Sokak hayvanları demiyoruz çünkü çatışma alanı daha çok sokak köpekleri üzerinde yaşanıyor. Bir taraf diğerini vicdansızlıkla, diğer taraf ise köpek tapar olmakla suçluyor. Ben Ozan Gündoğdu, Trend Topik'in 125. bölümünde sokak hayvanları sorununu ele alıyoruz.
Sokak hayvanları konusundaki tartışmanın gerçekleştiği zemin güvenlik, başıboş köpeklerin kent içi yaşamda özellikle çocukları tehdit ettiğini savunan kesimler sosyal medya aracılığıyla tepkilerini dile getiriyorlar. Bu kesimlerin temel talebi sokakların köpeklerden arındırılması. Buna karşılık bu tepkinin karşısında konumlananlar da var. Çözüm yolları tartışılmaya başlandığındaysa tarafların sayısı epey çoğalıyor. Kamplaşma yer yer politikleşiyor. Mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin maskot köpeği Boji uzun süre eleştiri konusu olmuştu.
Boji kenti turluyor, metroya otobüse biniyor, esnafa selam veriyordu. Üstelik bu eylemlerin de gayet başarılı biçimde gerçekleştirdiğini söyleyelim. Yani metrobüse binerken sıraya giriyor, karşıdan karşıya geçmek için yeşil ışığı bekliyor. Tam bir maskot yani. Fakat Bougie'nin başına gelenleri belki hatırlarsınız. Metrobüse kakasını yaptı diye iftira atıldı Bougie'ye. Evet. Bougie bir köpek ve bu haliyle bir grup insanın iftirasına maruz kaldı. Halbuki kimliği belirsiz bir kişi cebinden çıkardığı köpek pisliğini Metrobüs'ün koltuğuna koymuştu.
görüntülere göre tarihte ilk kez bir köpeğe kumpas kuruluyor ya. bir köpeğe kumpas. köpeğe kumpas kurulmasının sebebi ya tabi imamoğluna zarar vermek. imamoğluna zarar vermek için İBB'ye zarar vermek için İBB'nin başındaki CHP yönetimine zarar vermek için köpeğe kumpas kuran bir kafayla karşı karşıyayız. Bu haberlerin ardından Boji üzerinden yapılan eleştiriler bıçak gibi kesildi. Ancak Boji'ye kurulan komplo, meseleyi politikleştirdi derken Antep'ten içimizi yaralayan bir görüntü Ocak ayında sosyal medyaya düştü. 4 yaşındaki bir kız çocuğu Asiye Ateş, parkta oyun oynarken Pitbull cinsi iki köpeğin saldırısına uğramıştı. Görüntüler içler acısıydı.
Bu haliyle köpeklerden korkan, hiç değilse onlardan tedirgin olan insanların da durumunu anlamak gerekir. Asiye ağır yaralandı ve daha sonra da taburcu edildi ama bu olay aslında masum olan sokak köpeklerine olan öfkeyi derinleştirdi. Toplumda ciddi bir güvenlik tehlikesi olarak resmedilmeye, sonra da algılanmaya başladı sokak köpekleri. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın dahil olmasıyla birlikte olay toplumsal bir çatışma zeminine kavuştu. Erdoğan'a göre suçlu Beyaz Türklerdi. Yazı bağı
Hayvan barınağını sahipsiz hayvanların sokaklarda alınarak temiz ve güvenli ortamlara taşınması bakımından önemli bir hizmet olarak görüyorum. Tüm belediyelerimize de sahipsiz hayvanları sokaktan alarak hem vatandaşlarımızın güvenliğini sağlayacak hem bu canları koruyacak adımları süratle atmaları çağrısında bulunuyorum. Işte Asiye yavrumuzun başına gelen hadise. Beyaz Türkler sahip çıkın hayvanlarınıza. Hayvanlarınıza sahip çıkın. Bu yavrumuz şu anda hamdolsun emin ellerde. Buradan biliyorsunuz dünya
Beyaz Türklerin köpekleri yoksul halkın çocuklarına saldırıyordu. Resmedilen şey buydu. Erdoğan bu konuya ilişkin konuşurken bir daha Beyaz Türk çıkışı yapmadı ama başıboş sokak köpeklerinin yerinin barınaklar olduğunu sık sık tekrarladı. Bunun üzerine ülkenin dört bir yanında sokak köpekleri belediye görevlileri tarafından toplanıp belediye barınaklarına gönderilmeye başladı.
Yine can sıkan görüntülere maruz kaldık. Ana haberler yakalanmaya çalışırken korkan, kuyruğunu kıstıran, ağlayan ya da kaçmaya çalışan köpek görüntüleriyle doldu. Tartışma henüz bitmiş değil. Her yeni gün Twitter akışımıza sokak köpeklerine ilişkin bir tartışma düşebiliyor. Bir kısım insanın en önemli sorunlarından biri bu, sokak köpekleri. Ancak bir diğer yandan başka bir Türkiye de var. Özellikle genç kuşaklar için de hayvanseverlik ya da doğaseverlik yaygınlık kazanıyor.
Çünkü aynı sosyal medya akışımıza birbirinden sevimli evcil hayvanların görüntüleri de düşüyor. Bu kadar tatlılıkla geçmişte olduğundan daha çok karşılaşıyoruz diyebiliriz. Doğa severliğin sosyal duyarlılığı daha yüksek olan kesimlerde derinleşerek vegan harekete dönüştüğünü de gözlemleyebiliyoruz. Veganlık, vejetaryenlik giderek yaygınlık kazanıyor.
Yani iki taraf da çok net ve bu iki taraf birbirinden giderek uzaklaşıyor. Durum böyle olunca sosyal medyadaki tartışmalar çoğu kez hakaretlerle devam ediyor, bu şekilde büyüyor. Ardından çözüm önerileri giderek radikalleşiyor. En popüler çözüm önerisi nedir diye sorarsanız, sokak köpeklerini toplayıp barınaklara yollamak. İlk duyduğumuzda kulağa fena gelmiyor. Ama barınak var, barınak var. Gelin, 80 bin köpeğe barınak olmuş, hayırsız ada ya da sivri adanın hikayesine bir göz atalım. Bu sayede barınak denen şeyin aslında koşullara göre değişebilen bir cehenneme de dönüşebileceğini örneklemiş oluruz.
19. yüzyılda sanayi devrimiyle birlikte gelişen içten yanmalı motorlar Avrupa'da hayvan emeğine dönük ihtiyacı azalttı. Böylece insanla hayvan arasında karşılıklı maddi ihtiyaca dayanmayan bir ilişki gelişti. Köpekler insanlara herhangi bir insani etkilişimin sunduğundan daha farklı bir yoldaşlık sundular.
Böylece köpekler bugünkü biçimiyle evlerimize girdiler yani 200 sene kadar önce. Peki ya sokakta kalanlar? Avrupa'nın 19. yüzyılın başlarında bulduğu metot bugünden bakıldığında oldukça çağ dışıydı. Avrupa kentlerindeki köpekler büyük ölçüde itilaf edildi ve devamındaki düzenlemelerle köpeklerin sokaklardaki varlığına izin verilmedi. Buna karşın başta İstanbul olmak üzere Osmanlı kentlerinde durum daha farklıydı.
Bir yandan dini gerekçelerle evde köpek bakımına mesafeli yaklaşıyorlar, diğer yandan da aynı dini gerekçelerle sokak köpeklerine dönük insanlık dışı uygulamalara da razı olmuyorlardı. İstanbulluların hakim inanışına göre sokak köpeklerine musallat olmak uğursuzluk getirirdi. Buna karşın dönemin İstanbul şehreminisi yani belediyesi hala kent hafızasında yerini koruyan bir karara imza attı bundan 112 sene evvel. İstanbul'daki 80 bin köpek toplanacak ve hayırsız adalardan birine Sivriada'ya gönderilecekti. Bu operasyon 3 Haziran 1910'da başladı. 10 binlerce köpek gemilere bindirildi, hayırsız ada barınağına gönderildi. Soranlara vicdan soğutmaya çalışan bir yöntem de uyduruldu.
Bir belediye görevlisi zaman zaman adaya gidecek, su ve ekmek koyarak köpeklerin doymasını sağlayacaktı. Hayırsıza da köpeklerin barınağı olacaktı yani. Buna karşın on binlerce köpek yemek ve suyun olmadığı bu adada birbirine saldırmaya başladı. Gözden uğrak gönülden darak olur derler ama köpeklerin çığlıkları İstanbul'dan da duyuluyordu.
Ardından Balkan savaşlarının neden olduğu bunalım derinleşince adaya ekmek ve su götüren kayıklar da kesildi. Binlerce köpeğin haykırışları günlerce İstanbul'un Anadolu yakasından duyuldu. Köpekler açlıktan birbirini yediler. Bazılarının çaresizce uzakta gördükleri kayıklara yüzmeye çalıştıklarını balıkçılar İstanbullulara anlatıyordu.
Hayırsızada barınağı on binlerce köpeğin mezarı olmuştu. Tarihe Hayırsızada köpek katliamı olarak geçen bu olay İstanbulluların vicdanını yıllarca sızlattı. Peki kentin başına yaygın inanışa uygun bir uğursuzluk geldi mi? Evet geldi. İstanbulluların önemli bir kısmı 1912'de yaşanan Büyük Deprem'in nedeninin Hayırsızada'daki köpeklerin ahı olduğunu düşündü.
Bugün de köpeklerin toplu tehcirini savunan insanların sayısı çok. Buna göre kentin köpekleri toplanıp barınaklara koyulmalı. Bu fikirde olan insanlardan bir tanesi de Cumhurbaşkanı Erdoğan. Buna karşın Patili Köy Ankara'nın kurcusu Volkan Koç'a belediye barınaklarına giden köpeklerin başlarına nelerin geldiğini sorduk. Buraya gelen köpeklerin en büyük sınavı ilk iki geceyi sağ atlatabilmek diyor Volkan Bey.
Geceyi geçirmesi için ilk gelen köpeklerin toplandığı bir alana konuluyor. Orada o gece kaç tane köpek toplandıysa artık 50 tane, 60 tane, 20 tane. Örnek veriyorum yine, tamamen güçsüz bir köpeği diğer güçlü köpeklerin arasına bırakıyorlar. Bu köpekler orada 3-5 günü geçirmek zorundalar, gözetim altında tutuyorlar. Tabii o 3-5 günü ilk gece ya da ondan sonraki gece atlatabilirse görüyor. Diğer güçlü köpekler muhtemelen parçalayarak öldürüyor. Diyelim ki ilk 3-5 günlük travmayı bir biçimde sağ atlattık. Ya sonra ne oluyor?
Normal şartlarda bir köpeğin yaşam alanının kanuna göre 12 metrekare olması gerekiyor. Fakat 12 metrekare alanı hiçbir köpeğe vermiyorlar. Vermiş olsalar dahi 12 metrekare bir alanda bir canlıyı ne kadar yaşatabilirsiniz? Ki bu hayvan koşmak istiyor, oynamak istiyor, enerjisini atmak istiyor. Nerede koşacak? Kışın soğuk beton üzerindeler.
İşçi sabah geliyor, dışkısını temizlemek için köpeğin. Basıyor tezlikli suyu hortumla. Betonla birlikte köpek ıslanıyor. Islanan köpeğin, evimde şu an üst katımda, betona yapışıp buz tuttuğunu gördüm ben. Ankara'nın en bilindik barınaklarından birinde. Yaklaşık 8 yıl oldu, 2 kardeşti onlar, ikisini de aldım getirdim. Ve o gün o barınakta çok büyük kıyamet kopardım, benim girişimi yasaklamışlardı.
Bu anlattığım, çok hafif kalıyor ya. İçeride hayvanlara şiddet uygulanıyor. Hayvan sevmeyen personel çalıştırıyorlar en başta. Hayvanlara dokunmayan insanlar, bu işi sadece ticari olarak gören veteriner hekimler çalıştırıyorlar. Köpek yan tarafta can çekişirken, tırnağına törpü yapan veteriner hekimler var. Volkan Bey'in anlattıkları bize bir gerçeği hatırlatıyor.
Barınaklara gönderilen köpekler hayatlarının geri kalanını orada huzur içinde geçirmiyorlar. Güçsüz, zayıf, küçük ya da orta boy bir köpek ise ya ilk gün ya ikinci gün diğer köpeklerin saldırısına uğruyor ve ölüyor. İlk günleri atlatırlarsa da kışı atlatamıyorlar. Barınağa kapatılan hayvanları hayırsız adadakine benzer bir son bekliyor.
Bu arada isteyenlerin gidip görebildiği yerler barınaklar. Bu şekilde vicdanımızı rahatlatabiliriz belki. İyi de barınakların durumu bu kadar kötüyse nasıl ziyaret açık oluyor? Bunu da sorduk. Barınaklarda saat 10'da giriş başlıyor. Öğlen 12'de ara veriyorlar. Saat 1'de tekrar giriyorsunuz. Saat 3'te ziyaret bitiyor. Bu saatlerde barınaklara gidebiliyorsunuz Türkiye'de. Şimdi insanın o saatlere göre kendini ayarlaması bir kere çok zor. Barınak dediğiniz zaman gönüllü insanların, hayvansever insanların istediği zaman mesai saatleri içerisinde, hava kararmadan gelip oradaki köpeklerle, hayvanlarla zamanını geçirmesi gerekiyor. Maalesef burada her şeyde bir kısıtlama var. Zaman geçirmekten ziyade artık bazı barınaklarla, araçla geziyorsunuz.
Belediyenin arabalarıyla barınaktaki köpekleri geziyorsunuz. Açıklama şu, can güvenliğiniz için araçlarla gezmek zorundasınız diyor. Ya neyin can güvenliği? Hayvanlar zaten kafesin içinde. Onları beslemek yasak, dokunmak yasak, temas kurmak yasak. Bu hayvanlar nasıl sosyalleşecek? Onların suçu ne? Konuşmamız sırasında Patili Köy Ankara'dan Volkan Bey bu anlattıklarına bir ekleme de yapıyor.
Bu koşullardaki barınaklara da her gün gitmiyor ya da gidemiyorsunuz. Çünkü zaten gitseniz görüntüyü vicdanınız kaldırmıyor. Bu yüzden de gitmeyi bırakıyorsunuz. Barınakların durumunu bir kere gören insanlar, sokak köpeklerinin barınaklara gönderilmesine karşı çıkıyor. Yani köpekler bu haldeki barınaklara gönderilsin demeden önce bir kez daha düşünmeliyiz. Sosyal medyada bir çatışma olduğundan bahsetmiştik. Şimdi tarafları daha net resmedebiliriz sanırım.
Bir tarafta köpekleri sokaklarda istemeyenler var. Bunu zaten söyledik. Diğer tarafta barınaklara göndermeyi vicdanı kaldırmayanlar var. Bunun da altını çizelim. Peki bu çatışma arasında hiçbir şeyden haberi olmayan sokak köpeklerin hayatlarında bir şey değişti mi? Patili Köy'den Volkan Bey'in aktardıklarına göre zehirlenmelerin sayısı arttı. Evet. Sosyal medyada derinleşen nefret sokaklarda zehirli mamalara dönüşüyor.
Bu dönemde dahi şu sosyal medyadaki olaylardan dolayı yüzlerce hayvan zehirlendi, öldürüldü. En basit de Çayoğlu'nda yaşanan olay. Kaç tane can zehirlendi. İmre Horvasi'nde kaç tane ölü pitbull var.
Artık aldıkları hayvanları barınaklara götürmek yerine öldürüp öldürüp atıyorlar. Vatandaşlar istemediği köpeği rahatlıkla zehirleyebiliyor. 5199 sayılı kanunda hayvanların mal kapsamından çıkarılıp canlı kapsamına alınması bize bir fayda getirmedir. Çünkü cezai yaptırım uygulanmıyor. Kanun var ama suçluyu içeri atmıyorlar. Suçluya gereken cezayı vermiyorlar. Ya da diyor ki nasıl olsa ertelenecektir. Ya da işte ufak bir para cezası ile ben zaten çıkacağım diyor.
Ya ne demek lazım bilemiyorum ama şu ortada. Sosyal medyada köpeklerin kentten tehcirini savunan bir kişinin üzerine çok giderseniz o kişi öfkelenip kolayca temin edebildiği bir zehri mamalara karıştırarak onlarca köpeğin acı biçimde can vermesi neden olabiliyor. Yani sosyal medyadaki nefret sadece dijital alanda kalmıyor. Öte yandan bir diğer gerçek de pandemiyle birlikte artık daha fazla insanın evini hayvanlarla paylaşması oldu. Tüm dünyadaki trend de bu yönde.
Fakat bu gelişmenin sokak köpeklerinin sayısını azaltmasını beklersiniz değil mi? Sonuçta pandemide on binlerce insan köpek sahiplendi. Sonuç maalesef beklediğiniz gibi değil. Hatta tam tersi. Sokak köpeklerinin sayısı pandemiyle birlikte azalmadı. Tam tersine arttı. Bunun iki nedeni var. Birincisi, evini bir köpekle paylaşmak isteyen insanların hemen hiçbiri
Bu köpekleri sokaktan ya da barınaklardan almadı. Binlerce lira para vererek satın aldı. Bugün Türkiye'de evcil hayvan sektörünün büyüklüğünün 1 milyar dolara ulaşmış olduğu söyleniyor. Maalesef söyleniyor diyorum çünkü sektörün üretimi büyük ölçüde kayıt dışı. Dolayısıyla resmi bir veri sunamıyorum.
Durum böyle olunca köpek popülasyonuna sürekli yeni üyeler kazandıran üretim çiftliklerinin sayısı artıyor. Bu çiftlikleri de öyle çok modern, sağlıklı çiftlikler gibi düşünmeyin lütfen. Aslına bakarsanız pet shoplarda evet, yediğimiz sebze gibi, bu işin bir de tarla kısmı var. Ne yapıyor bu adamlar? Bunların bir de imali hatahanesi var. Üretim çiftlikleri var. Bu üretim çiftliklerinin yüzde doksanı kanuna göre, bana göre tamamen yanlış, yasal bir şekilde olamaz. Kanuna göre zaten yüzde doksanı, yüzde doksan beşi paket. İzinsiz, ruhsatsız, merdiven altı dediğim olay burada başlıyor zaten.
Adam alıyor şehirden uzakta, kırsalda, çeviriyor bir tarafı, işte bir konteyner fabrik yapıyor ve orada üretmeye başlıyor. Denetleyen yok, gören yok, şikayet edecek hiç kimse yok çevresinde. Sosyal medyaya koyuyor ilanı ondan sonra, ücretsiz hayvan sahiplendirme ilanı. Bir arıyorsunuz, işte şu şu şartlarım var diyor. Gittiğinizde bu iş paraya dönüyor. Tamamen bakımsız, aşısı olmayan, iç içe onlarca canın yaşadığı, mikrop kapmış bir yavruyu para vererek alıyorsunuz, evinize götürüyorsunuz, bir hafta sonra soluğu klinikte alıyorsunuz. Köpeğe harcadığınız paranın iki katı veterinere para ödüyorsunuz. En sonunda yüzde doksanı da o köpeklerin ölüyor. Ya da kedilerin.
Pandemiyle birlikte köpekler daha fazla eve girdi. Ancak bu sokak köpeklerinin sayısını azaltmadı. İlk neden pet shoplar. Bunu söyledik. Doğru olan barınaktan sahiplenmek diyor Volkan Bey. Haksız da değil. Pandemiyle beraber sokak köpeği sayısındaki artışın ikinci nedeni, pandeminin başlarında sahiplenen köpeklerin sokaklara veya gözden ırak ormanlara atılması.
Hele ki bu köpekler kısırlaştırılmamışsa, sokak köpeklerinin sayısı hızla artıyor. İstanbul'un kent çeperlerindeki ormanlı kalanlar binlerce köpeğin hayatta kalmaya çalıştığı ve kışları öldüğü yeni hayırsız adalara dönüşmüş durumda. Tek farkı var, seslerini duymuyoruz, gözümüzü de görmüyoruz. Evet, pandemi döneminde çok arttı. %30, %40'lara kadar arttı. İnanılmaz sahiplendirmeler yaptık. Bizim insanımız rahatına biraz düşkün. Fazlasıyla düşkün. Evde sıkılmamak için aldıklarını düşünüyorum çoğunu. Çünkü sahiplendirdiğimiz canların yarısı pandemi kurallarının esnetilmesiyle, kısıtlamaların azalmasıyla birlikte bize geri gelmeye başladı. Maalesef sahiplendirdiğimiz canlar geri geliyor şu an.
Bu arada bir belediye barınağına bugün gidip oradaki istediğiniz bir köpeği alabilirsiniz. Ne güzel diyebilirsiniz buna. Daha sonra sizi arayıp takip eden olmaz ama. Aldığınız köpek büyük ihtimalle çipsizdir. Evi alıp besleyip 2-3 hafta sonra sokağa atabilirsiniz. Yanlış anlamayın bunu yapın diye söylemiyorum elbette. Yaparsanız başınıza bir şey gelmiyor. Barınak sistemindeki bir diğer kriz de bu. Sahiplenilen köpeklerin bir kısmı istismar ediliyor, dövüştürülüyor ya da aylarca uğranmayan köye gönderiliyor, köy evine bekçi yapılıyor. Yani belediye barınaklarında sahiplendirilen hayvanların da denetimi yapılmıyor. Peki çare ne?
Toplumun tamamı duyarlı doğa severlerden oluşsa sorun yok. Ama herhalde böyle bir toplumda yakın vadede gerçekleşecek değil. Böyle olsa zaten köpek tehciri gibi bir toplumsal talep de olmazdı. Ancak beş parmağın beşi bir değil, bunu kabul edelim. Sokaklar, bugünün Türkiye'sindeki köpekler için maalesef tehlikeli yerler. Volkan Bey'in çözümü de yaşanabilir bakım evleri.
Köpeklerin yaşam alanı kendi mahalleleri. Benim mahallemde ne oluyorsa benim mahallemde doğup büyüyüp ölsün isterdim. Ancak şartlar uygun olmadığı için yanlış anlaşılma olmaması adına ben bunu tekrar ediyorum. Şartlar uygun değil. Yaşanılabilir alan yok.
Binanın önünde istemiyorlar. Arka bahçede istemiyorlar. Öbür tarafta okul var, orada istemiyorlar. Caminin önünde istemiyorlar. O hayvan nerede yaşayacak? Dolayısıyla ben bu yüzden yaşanılabilir bakım evleri istiyorum. Eğer ki daha başka şartlar olsaydı, elbette benim kabımın öndeki kulübede yaşasın isterdim.
Sosyal medyada hayvanlar hakkında pek de düşünmemiş, hadi duyarlı olmaya fırsat bulamamış diyelim. Böyle insanlarla tartışmanın köpeklere bir faydası olmadığı gibi üstüne bir de zararı oluyor. Çare hayvanseverlerin bir araya gelmesinden, örgütlenmesinden, seslerini duyurabilmesinden geçiyor. Bugünün ileri yaşlı kuşakları değil belki ama genç kuşaklar için tablo umutsuz değil. Yarının Türkiye'si sokak köpekleri için çok daha umutlu bir ülke olacak. Dediğimiz gibi bu alanda son derece duyarlı bir kuşak yetişiyor. Bir not da bu alana ilişkin sorumluluk sahasına düşelim. Taraflardan biri hayvanseverler, diğer tarafta köpeklerden korkan, bu nedenle onların kentten tehcirini savunanlar var. Her iki tarafında kendince aklı gerekçeleri var.
İyi de devlet denen mekanizma her iki tarafın çatışmasını engellemek için yok muydu? Bu barınak sistemi orta yerde dururken, devlet ya da yerel yönetimler bu konuda adım atmazken toplumsal çatışma neye hizmet ediyor? Erdoğan köpeklerin yeri barınaklardır diyor ama barınakların durumu neden toplumsal bir talebin konusu olmuyor? Diyelim ve bölümün sonuna gelelim.
Burada Patili Köyü Ankara'ya da bir teşekkür iletmemiz gerekiyor. Gönüllüler tarafından oluşturulmuş ve en azından insan vicdanını yaralamayan bir barınak sistemi kurma hayaliyle yola çıkmışlar Volkan Beyler. Tren Topi'yi Poppy Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar sizi gören her köpeğin kuyruğunu sallamasını dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.