Podcast

122: Türk futbolunun derin idari ve finansal krizi

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

TFF Başkanı Nihat Özdemir, bu sabah görevinden istifa etti. Ancak Türk futbolunun içinde bulunduğu kriz, tek bir yönetim değişikliğiyle çözülebilecek türden değil. 122. bölümde, futbol ekonomisti Tuğrul Akşar'ın da katılımıyla Türkiye'de futbolun gerilemesinin sebeplerini ve futbolun derin finansal krizini mercek altına aldık.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

2.753 kelime · ~14 dk okuma

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Nihat Özdemir bu sabah Riva'daki toplantı sonrasında istifa kararı aldı. Özdemir 1 Haziran 2019'da göreve gelmişti ve görev süresinin dolmasına daha bir yıl vardı. İstifanın pek çok sebebi var. Nihat Özdemir yönetimi, hakem krizi, yayın ihalesi gibi meselelerin bir türlü çözüme bağlanamaması nedeniyle eleştirilerin hedefiydi. Ancak bununla birlikte Türk futbolunun içinde bulunduğu genel bir kriz de mevcut. Haliyle bu krize bir sorumu da aranıyordu.

Taraftarlar krizin boyutlarını ne kadar farkında bilemiyoruz ama maç reytingleri giderek düşüyor. Demek ki taraftarlar da olan biteni bir biçimde hissediyor. Çünkü futbol artık keyif vermiyor. Sorunun yalnızca sahada başlayıp sahada bittiğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz.

Finansallaşan futbol artık arsada değil borsada oynanıyor. Bahis çeteleri, siyaset, finansal kriz, popülist yöneticiler derken Türk futbolu uçurumun eşiğine geldi. 2018'de UEFA ülke sıralamasında Süper Lig 10. iken sadece 4 sene içinde 19. sıraya geriledi. Böyle giderse 2023-2024 sezonunda Süper Lig'in şampiyonu bile Şampiyonlar Ligi'ne ön eleme oynamadan doğrudan gidemeyecek.

Transkriptin tamamını oku

Bu bölümde konumuz futbolda yaşanan kriz. Bize futbol ekonomisti, finansal futbol kitabının yazarı Tuğrul Akşar eşlik edecek, Tuğrul Bey'i T24'teki futbol ekonomisine ilişkin makaleleriyle de tanıyor olabilirsiniz. Ben Ozan Gündoğdu, hadi başlayalım. Bu taraftarları kendi takımlarının başarılarıyla değil, başarısızlıklarıyla meşgul şu sıralar. Hele ki üç büyükler, Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray, yıllardır krizlerle boğuşuyorlar. Kulüplere teknik direktör dayanmıyor, taraftarlar ise öfkeli. Avrupa'da başarı vaat eden takım kalmadı. Avrupa'ya gidebilmek bile artık başarı sayılıyor. Süperlik ise artık keyif vermiyor. Hemen her maçta tribünler istifa sesleriyle yankılanıyor.

Sadece üç büyüklerde kriz yaşandığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Bir bütün halinde Türk futbolu amansız bir hastalığa yakalanmış gibi. Her yeni sezon bir öncekini aratıyor. Sadece son bir ayda yaşanan gelişmeleri şöyle bir sıralayalım. Türkiye amilli futbol takımı bu yıl Katar'da düzenlenecek olan Dünya Kupası finallerine gitme şansını kaçırdı. Milliler Portekiz'de 3-1 mağlup olarak 2022 Dünya Kupası'na da veda etti.

AMİLİ'lilerin katıldığı son dünya okbası finalleri 20 yıl önce 2002'de Kore'de yapılmıştı. Hep beraber sevindiğimiz son olaylardan biriydi sanırım. Türkiye bu heyecana 20 yıldır hasret kaldı. Artık A milli takımdan başarı bekleyenlerin de sayısı azaldı. Sadece Dünya Kupası'na veda etmedik. FIFA, Mart ayına ilişkin dünya sıralamasını açıkladı. Buna göre A milli futbol takımımız 4 basamak 1'den gerileyerek 43. sıraya geldi.

Halbuki 2004'te 5. sıraya kadar yükselmişti. Yani 18 yılda 38 basamak birden geriye düştü A Milli Futbol Takımı. Şimdi Milli Futbol Takımı burada bırakalım ve biraz da kulüplere odaklanalım isterseniz. Geçen haftalarda UEFA Ülke Ligi sıralaması yayınlandı. 2000'de 7. sırada olan Süper Lig, uzun yıllar ilk 10'daki yerini koruyabilmişti. Bu sayede Süper Lig'de başarı elde eden takımlar Avrupa şampiyonlarına katılabiliyorlardı. 2018'de 10. sırada olan Süper Lig, 2019'da 11. 2020'de 13. 2021'de 17.liğe kadar geriledi.

Türkiye Süper Ligi bu yılda 2 basamak birden gerileyerek 19. sıraya düştü. Süper Lig tarihindeki en kötü sıralama bu. Süper Lig son 5 yılda 9 basamak birden gerilemiş durumda. UEFA ülke puanı sıralamasında ilk 15'e giremezsek 2023-2024 sezonunda Avrupa'ya gidecek Türk takımı sayısı 5'ten 4'e düşecek,

Dahası şampiyonlar ligindeki takım sayımız 2'den 1'e inecek ve yine dahası süperligin şampiyonu bile şampiyonlar ligine gidebilmek için öneleme oynayacak. Yani şampiyonumuzu bile şampiyonlar ligine doğrudan almayacaklar. Krizin pek çok nedeni var ama temelde yatan en önemli neden ekonomi. Modern futbolu bir sanat olarak gören efsane oyuncu ve teknik adam Johan Cruyff ölmeden hemen önce futboldaki vizyonunu kendi web sayfasında şöyle formülleştirmiş. Benim vizyonumda performans, teknik, taktik, eğitim ve finansın toplamıdır. Finansın toplamıdır diyor Johan Cruyff.

Cruyff'a göre de sportif performansın olmazsa olmazı finansal başarı yani. Fakat bugün bizim futbol kulüplerimiz eşsiz bir finansal krizin pençesinde debeleniyor. Süper Lig kulüplerinin yıllık gelirinin tam 6 katı kadar borcu bulunuyor. 4 büyüklerde tablo daha da kötü. Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor'un geçen sezonki yıllık geliri 2.1 milyar TL iken, borçları gelirlerinin 7 katından daha fazla. 15 milyar TL. Mali sorun sadece borçlardan ibaretle değil. Takımların borçları ödeme gücü de yok. İşletme sermayeleri borçlarını oranla yetersiz. Nakit gelirleri giderlerinin altında. Kısa vadeli alacakları kısa vadeli borçlarından daha az. Bu anlattıklarımızın eksiği var, fazlası yok. Konuyu takip edenler, borç krizinin yıllardır devam ettiğini biliyorlar.

Hatta 2019'da kulüplerin borçları büyük ölçüde kamu bankaları nezdinde 2 yıl geri ödemesiz biçimde yapılandırılmıştı. 2021'de ödemeler başlıyordu fakat tablo yine değişmedi. Kulüpler borçlarını yine ödeyemedi. Borçlar yine yapılandırıldı, vade uzatıldı.

Futbol ekonomisti ve finansal futbol kitabının yazarı Tuğrul Akşar tabloyu çok net ifade ediyor. Akşar'ın Tren Topu'ya yaptığı açıklamaya göre kulüpler aslında Türk ticaret kanununa göre teknik iflasta. Dinleyelim. Borçları gelirlerinin beş katına ulaşmış ve En önemlisi de burada borçlarını ödemekte, yani yükümlülüklerini yerine getirmekte zorlandıkları için 2019 yılında borçlar yapılandırılmış. İki yıl ödemesiz dönemin iki yılı 2021'de gelmiş. 2021'de de ödemeyi gerçekleştiremedikleri için tekrar yapılandırılmış. Böyle bir durum var. Yani biz buna Türk Ticari Kanunu madde 379'a göre

teknik iflas tutuyoruz. Yani öz kaynaklarının üçte ikisini kaybeden bu durumda ne olur? Bu normalinde bir ticari şirket olsa veya bir sanayi şirketi olsa öz kaynaklarının üçte ikisini eğer kaybetmişse bir borsaya koteyse hemen borsa kotasyonundan çıkarılır. Iki herhangi bir alacaklı şirketin iflasını isteyebilir. Tablo zaten kötüydü ancak iflasa gelinen yolda Türk futbolu iki büyük darbe dağıldı. İlki pandemi. Ne ilgisi var diyebilirsiniz ama bu dönemde maçlar seyirsiz oynandığı için kulüplerin gişe gelirleri de düştü. Ancak giderleri azalmadı.

Üstüne bir de döviz kuruları yukarı yönüne hareket etti. Büyük oranda döviz cinsinden olan oyuncu giderleri ise sert şekilde yükseldi. Tuğrul Akşar'a yeniden dönelim. Akşar borçlanmada deniz bitti diyor. Kulüpler artık yeni borç bulamıyorlar.

Türk futbolunun toplam gelirleri yaklaşık şu anda 4 milyar TL civarında. Oyunculara ödenen ücret de yaklaşık 3.6 milyar civarında. Yani oyunculara ödenen ücret ve maaşlar geri gelmedi, maliyetler geri gelmedi. O yüzden gelirler düşerken giderlerin aşağıya çekilememesi kulüplerin sıcak para ihtiyacını daha da çok arttırdı. O nedenle borçlanmaya gidiyorlar. Fakat borçlanmada deniz bitmiş vaziyette. Çünkü mevcut yükümlülüklerini yerine getiremedikleri için

Kredibilite erozyonu başladı. 2000'li yıllardan itibaren futbolda değişmeyen tek şey topun şekli oldu. Bundan 40-50 yıl önce bir futbol kulübünün en önemli geliri maç biletleriydi. Fakat aradan çok zaman geçti. Futbol 60'lı 70'li yıllara kadar sahada izlenen bir aktiviteydi. Fakat artık futbol maçları çeşitli şirketlerin yayın haklarını alıp televizyon seyircilerine pazarladığı bir etkinliğe dönüştü. Bugün maç biletleri toplam gelirlerin %11'i anca ediyor. Peki ne oldu? Yaşanan en önemli değişim canlı yayın teknolojisindeki gelişme.

Özellikle 80'li ve 90'lı yıllarda canlı yayın teknolojisinin gelişmesiyle birlikte takımların yayın gelirleri astronomik oranda büyüdü. Futbol maçları artık tüm dünyaya pazarlanabilen birer metaya dönüştü. Eskiden 30-40 bin kişinin canlı izlediği maçlar artık 10 milyonlarca insan tarafından canlı izlenebilir oldu. Böylece hayatımıza yeni bir kavram girdi. Endüstriyel futbol.

Bu 1980'li ve 90'lı yıllar futbolunu tanımlamak için kullanılıyordu. Bu haliyle sportif başarının koşullarından biri ekonomik başarı haline geldi. Ancak yine de mali olarak Avrupa devleri kadar iyi olmayan takımların da Avrupa'da başarı elde edebildiğini görüyorduk. Mesela Galatasaray'ı unutmuş değiliz.

O halde şöyle düşünebilirsiniz. Demek ki her şey para değil. Bak işte Galatasaray gibi mütevazi bütçeleri olan bir kulüp 2000'de Avrupa şampiyonu olabiliyordu. Yine olabiliriz diyebilirsiniz. Bunu derken biraz temkinli olmakta fayda var. Çünkü futbol 2000'den bu yana küresel ölçekte çok değişti. Bu değişimi Tuğrul Akşar'dan dinleyelim.

Bir, Avrupa'da futbol değişti. Futbolun yapısı, içeriği değişti. Artık futbol 20 yıl önceki futbol değil. 20 yıl öncesinde Avrupa'da özellikle futbol nispeten çevre ülkelerinde rekabet edebildikleri bir yapıya sahipti. Rekabetin yapısı değişti o zaman.

İkincisi futbolun ticari, endüstriyel karakteri, finansal bir karaktere evrilince ligler arasında hem servet farkları hem de gelir farkları çok açıldı. Dolayısıyla çevrelikler ve çevrelikler yapılanması oluştu bu son 20 yıllık süreç içerisinde. Bu söylediğimiz olay 2000 yılının başıdır. Yani tam bu işlerin başladığı yıllar. Ondan sonra zaten sadece biz değil, nitekim 2003-2004 yılında en son Şampiyonlar Ligi'nde Şampiyonlar Ligi kupasını kazanan çevre takım Portekiz'in Porto takımıdır.

Turul Hoca'nın çevrelik tanımlaması kafanızda soru işareti yaratmış olabilir. Merkez ve çevre kavramları aslında Wolfenstein'ın dünya sistemi teorisinden bildiğimiz bir kategori. Turul Akşar da bu perspektifi küresel futbolu analiz etmek için kullanıyor. Buna göre beşlik, merkezlik kategorisine giriyor. Bunlar İngiltere, Fransa, İspanya, İtalya ve Almanya ligleri. Bu beşlik, futbol ekonomisinin toplam gelirlerinin yüzde 55'ine denk bir

Geliri tek başına elde ediyor. Akşar diğer elli ligi ise çevre ligler olarak tanımlıyor. UEFA da bu anlamda tarafsız değil ve merkez liglerin arkasında. Yani eşitsiz bir oyun kurgulanmış durumda. Peki UEFA neden merkez liglerin arkasında? Bu sorunun cevabını yine finansta buluyoruz.

Yayın gelirlerinin takımlar için ve dolayısıyla futbol ekonomisi için ne kadar önemli olduğunu belirtmiştik. Size tuhaf gelebilecek bir veri paylaşalım. Çevre liglerin bir takımı başarılı olduğunda yayın gelirleri düşüyor. Nasıl yayınlayabilirsiniz? Son 20 yılda reytingi en düşük Şampiyonlar Ligi finalinin 2004-2005 Porto Monaco finale olduğunu biliyor muydunuz? Çevre liglerden bir takımın Avrupa'da şampiyon olması ya da istikrarlı bir başarı elde etmesi halinde yayın gelirleri çuvallıyor.

Çünkü futbol seyircilerin çoğu, örneğin Barcelona ile Manchester United'ın finalini izlemek istiyor. Kimse Porto Monaco finalini izlemek istemiyor. Merkez ligleri ile çevre ligleri arasındaki finansal fark da böylece giderek büyüyor. 2020 yılı başı itibariyle oyuncuların bonservis bedelleri üzerinden hesap yaparsak, dünyanın en değerli ligi 9.63 milyar euro değeri ile İngiltere Premier'lik.

Bunu 5.96 milyar euro ile İspanya La Liga takip ediyor. Türkiye'nin durumu nedir derseniz döviz kurlarının değer kazanmasıyla birlikte Süper Lig'in değeri giderek düşüyor. Premier Lig'in 9.63 milyar euroluk değerine karşılık Süper Lig'teki oyuncuların bonservis değeri 678 milyon euro. Yani bir Premier Lig 14 Süper Lig'e eşit.

Bu anlattıklarımızdan yola çıkarak tüm çevre liglerin bizim süper lig gibi olduğunu düşünebilirsiniz. Bu yüzden bir yanlış anlaşılmaya fırsat vermeyelim. Evet çevre liglerin durumu kötü ama bunlar için de süper ligin durumu potansiyeline oranla belki de en kötülerinden. Futbol ekonomisi Tuğrul Akşar'a yeniden dönelim.

Avrupa'da geçenlerde UEFA rapor yayınladık. Transferde Türk futbolu ekonomik deyimle cari açık veren bir ülke. Yani oyuncu satımından elde ettikleri döviz gelirleri, dört dışından getirdikleri oyunculara ödemiş oldukları döviz giderlerini karşılanmıyor. Çok ciddi açık veriyor.

UEFA bunu raporladı ve bu da kulüplerin mesela öz kaynak açığı vermelerine yol açıyor. Avrupa'da üç tane lig var. Birisi İsrail Ligi, biri Türk Ligi, bir tanesi daha, bir lig daha var. Üç ligde öz kaynak açığı var ve bunların içerisinde açık ara öz kaynak açığı olan lig de 600 küsur milyon euro ile Süper Lig. UEFA'nın kendi raporunda var. Yani bunun sebeplerine baktığın zaman operasyonel anlamda karşımıza çıkan en önemli zarar kalemlerinden birisi

transfer harcamalarıdır. Yani transferde biz ithalatçıyız, net ithalatçıyız. Yani ihracat gerilerimiz çok az. Öyle tuhaf bir durum, normal şartlar altında bu durumda bir mali tablo varken, üstelik döviz riski bu kadar yüksekken, çuval dolusu dövizle ödeme yapacağınız yabancı oyuncuları getirmemeniz gerekir. Yani akılcı olan budur. Ama futbol taraftarları irrasyonel, akılcı değil. O sahadan başka bir şey görmüyor.

Finansal raporları nereden bilsin, nasıl yorumlasın? Taraftarlar transfer istiyor. Ama takımda para yok. Peki ya sonuç? Süper Lig'de sadece ücret giderleri toplam gelirlerin %85'ine ulaşmış durumda. Yani takımlar kazandıkları her 100 liranın 85'ini oyunculara ödüyorlar. Kalan 15 lira ise borçların faizine bile yetmiyor.

2021-2022 sezonunda Süper Lig ve PTT 1. Lig'de toplam 290 futbolcu top koşturuyor. Bunların hepsi yabancı. Başka bir ifadeyle sadece yabancılardan oluşan 18 kişilik 16 takım çıkarmak mümkün bugün Türkiye Lig'lerinde. Tuğrul Akşar da taraftar ve yönetici arasındaki ilişkiyi popülizmle açıklıyor. Yöneticiler taraftarları mutlu etmek için popülist davranıyor.

Taraftar her zaman en iyi statta maç izlemek istiyor. Dünya yıldızlarını görmek istiyor. Dünyanın en iyi hocalarının gelmesini istiyor. Takımının da Şampiyonlar Ligi'nde kupa kaldırmasını istiyor. Ben de istiyorum bunları ama bunlar istemekle olacak bir şey değil. Maalesef taraftarlar arasında da son zamanlarda bu anlayış var. Ama bu anlayış da bence biraz daha disiplin olmaya başladı. Artık insanlar şunu konuşuyor. Yani takımın durumu ortada. Başkanlar da aslında gerçekçi olmak zorundalar. Yani öncelikle kulübün içinde bulunduğu somut olumsuzlukları taraftarla çok net şekilde paylaşmak zorundalar. Bir. İkincisi ya her sene şampiyonluğa oynamak zorunda değilsiniz. Yani üç büyükler her sene şampiyon olmak zorunda. Hal böyle olunca bisiklet gibi sürekli pedal basmak yani para harcamak zorundasınız. Ama olmuyor. Zaten ciddi borçlarınız var. O zaman yani bir yıl, iki yıl kaybedersin. Önündeki on yılları kazanırsın. Yani bunu da taraftarına anlatacaksın ama hiçbir yönetici bunu göze alamıyor. Yöneticiler de taraftarın bu durumunu bildiği için popülist kaygılarla hareket ediyor. Halbuki bir stratejiyle, bir uzun erimli planla gelmek lazım. Benim beş yıllık planım var. Ben bu planım

Eğer gerçekleşecekse başkan olurum. Buna göre gelirim. Bu süreç içerisinde ben bu hocalarla çalışırım. Benim çalışacağım profesyoneller bunlar olur. Benim takımın stratejisi bu olur. İlk yıl bu olur. İkinci yıl bu olur. Üçüncü yıl bu şekilde gelmesi lazım. Bizde öyle değil ki. Sadece yönetici ve taraftar arasındaki bir ilişki de değil kulüp yönetimi. İşin içinde bir de siyaset var. Milyonlarca taraftarı olan kulüpleri siyaset dünyası karşısına almak istemiyor, dahası kontrol altında tutmak istiyor. Futbol büyük ölçüde devlet tarafından finanse ediliyor üstelik. Kamu bankaları kulüp borçlarını yapılandırıyor. Sözleşmeleri ise göremiyoruz. Yani süreç şeffaf da ilerlemiyor. Sadece kamu bankaları değil, kamunun diğer şirketleri de Türk futbolunu finanse ediyor.

Şu anda Türkiye'de futbolun ana sponsoru devlet. Tamam mı? Yani Türksel Süperlik, Sportoto Süperlik. Baktığında arka tarafta Türk Hava Yolları Şampiyonlar Legendi oynayan kulüplerimizin sponsorudur.

Yani devlet bir şekilde kamu kaynaklarını özellikle de futbola ve profesyonel futbola alokey diyor, aktarıyor. Yani bu zaten benim en çok eleştirdiğim şey. Yapılmaması lazım. Buradaki sıkıntı şu. Devlet destekli bir futbol anlayışımız var. Kulüplerde maalesef bu anlayışla ve bu felsefeyle hareket ediyorlar. Siyasetin işine geliyor bu.

Halbuki finansal futbolda küresel ölçekte siyasetin etkisi son derece zayıf. Fakat bizde tablo daha farklı. Siyaset futbolun sürekli içinde. Kamu ihaleleriyle gündeme gelen ve bu nedenle siyasi iktidarla çıkar ilişkisi bulunan Yıldırım Demirören, Türkiye Futbol Federasyonu'nu tam 7 yıl yönetti.

Bu sabah istifa haberini aldığımız ve son 3 yıldır da yine kamu ihaleleri nedeniyle siyasi iktidarla teması kuvvetli olan Nihat Özdemir de benzer bir sürecin sonunda başa gelmişti ve her iki isim de seçimlere tek aday olarak girdi. Karşılarına bir başka isim aday olarak çıkmadı ya da çıkamadı. Dolayısıyla siyaset ve futbol ilişkisi buzlu camın ardından da görülse hep orada durdu. Futbol dedik, siyaset dedik, o halde sıra hakemlere geldi. Adana Demirspor'un başkanı ve Ethem Sancak'ın kuzeni Murat Sancak, 15 Şubat'ta bir bir biten Beşiktaş maçının ardından çok konuşulacak bir iddia ortaya attı. Dedi ki, hakemler içinde FETÖ'cüler var. Sayın Nihat Özdemir başkanım, hakemlerin içerisindeki FETÖ'cüleri temizle başkanım. Emniyette, askeriyede, her yerde FETÖ'cü varken hakemlerin içerisinde mi yok?

Onun için başkanım, merkez hakem kurulu başkanım. Sizlerden rica ediyorum. Bu FETÖ'cü hakemleri temizleyin. Bugün az daha katliam olacaktı. Bütün taraftarı galeyana getirdi.

Burası sadece bu açıklamasıyla ilgisi var mı bilmiyoruz ama bu açıklamanın üzerinden bir ay dahi geçmeden Merkez Hakem Kurulu'nun önerdiği ve Türkiye Futbol Federasyonu tarafından kabul edilen karar sonucu içinde Cüneyt Çakır ve Fırat Aydunuz gibi kariyerli hakemlerin de bulunduğu tam 11 hakem görevden alındı. Tabii ki bu karar da siyasi olarak yorumlandı. Tüm bu hikayenin ortasında bahis mafyasıyla Futbol ve siyaset ilişkisine ise hiç giremedik farkındaysanız. Ama orada da işler karışık. Türkiye'nin kaçak bayis baronu Halil Falyalı'nın Kıbrıs'ta öldürülmesinin yankıları hala devam ediyor. Kaçak bayis pastasının 150 milyar lirayı bulduğu söyleniyor. Bu para tüm kulüpleri satın almaya yetecek büyüklükte. Yani futbol bir de bu açıdan kirleniyor. Tüm bunlar sportif başarıyı da etkiliyor. Ama sportif başarı olmayınca da finansal kriz çözüme kavuşmuyor.

Bakın Tuğrul Akşar ne diyor? Burada en çok zarara uğrayacak olan futbol kulüpleri. Niye? Şampiyonlar Ligi'ne mesela direkt gidemiyorsun. Direkt gidemediğin için 20 milyon euro kafadan, gelirden mahrum oluyorsun. Bugün 20 milyon euro demek, bugünkü kurla yaklaşık 320 milyon lira demek. Ya sen zaten burada oynadığın 40 maçta elde ettiğin gelir zaten 350 milyon lira. Orada 6 maç oynuyorsun ve 320. Dolayısıyla bu işten en çok zarar görecek olan futbol kulüpleri. İkinci zarar görecek olanlar buradan parasal gelir elde eden, enstrümanlarına yatırım yapan, destekleyen, finansal anlamda, ekonomik anlamda futbol paydaşları bu işten zarar görecek. Üçüncüsü, bu işlerin yarattığı toplam bir futbol pastası var. Bu pasta, endüstriden, turizme, elektronikten, tekstile varıncaya kadar çok değişik sektörlerde ciddi parasal gelir yaratıyor. Onun yarattığı dışsal etkinin, olumsuz negatif etkinin zararları var. O yüzden bu işte ciddi bir zarar ve ziyan oluşacak. Burada bir kara delik var, o kara deliği gidermeden biz Türk futbolunu bir yere getirme şansımız yok. Türk futbol kulüpleri maalesef üzerine toprak örtülmüş gibi. sesleri çıkmıyor. Sesleri çıkmadığı için de devlet nasıl olsa bir şekilde destek olur anlayışıyla böyle devam edip gidiyorlar. Ben buna karşı çıkıyorum. Yani bunun böyle olmaması gerekir diye düşünüyorum ben. Moralleri yine bozduk sanırım. Peki tablo umutsuz mu? Kesinlikle değil. Türkiye 85 milyonluk nüfusuyla futbol konusunda Avrupa'nın en zengin yetenek havuzuna sahip. Bu ortamda bile Fenerbahçeli genç yetenek Arda Güler gibi isimler parlıyor, göğsümüzü kabartıyor. Türkiye tüm krizlere ve maç reytinglerinin düşmesine rağmen hala önemli bir futbol ülkesi. Ama işler giderek değişiyor.

Fakat günün sonunda mesele dönüp dolaşıyor, Türkiye ekonomisine geliyor. Yani anlayacağınız sadece bizim değil, futbol kulüplerinin de gözleri dolar kurunda. Bu bölümü Galatasaray'ın efsane oyuncusu Metin Kurt'un futbol arsa da güzel, borsada değil sözleriyle bitirelim. Trend topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar 3 puanlı bol gollü günleriniz olsun. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)