Podcast

119: Türkiye'nin sığınmacı sorunu ve yükselen "yeni milliyetçilik"

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Sığınmacı sorunu son dönemde yeniden gündemde. Erdoğan "göndermeyeceğiz" diyor, muhalefet ise "göndereceğiz". Bununla birlikte sığınmacı karşıtlığı üzerinden temellenen yeni bir milliyetçilik türü de yükselişte. 119. bölümde, bu iki hat arasındaki gerilime eğiliyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

2.590 kelime · ~13 dk okuma

Türkiye milliyetçi akımlar tarafından kuşatılmış görünüyor. Çünkü bir tarafta iktidar cephesindeki AKP ve MHP işbirliği duruyor. İktidarın kendine özgü bir milliyetçilik anlayışı olduğu ortada, kabul edersiniz. Öte yandan, muhalefet cephesinde de dünyada fenomen haline gelen New Nationalism, Türkçe ifadesiyle yeni milliyetçilik rüzgarları esmeye başlamış gibi duruyor. Bu yeni kavramı açıklayacağız. İktidarla muhalefetin milliyetçilik tanımında ayrı düştükleri temel nokta ise düzensiz göçmenler.

veya halk arasındaki yaygın ifadesiyle Suriyeli sığınmacılar. İki tarafta birbirlerinin milliyetçiliğini makbul bulmuyor. Fazlasıyla gevşek bir göçmen politikasıyla Türkiye, kaldırabileceğinin çok daha üzerinde sığınmacıya ev sahipliği yapıyor. Halkın tepkileri de bu yüzden anlaşılabilir.

Peki bütün bu tepkilerin arasında Türkiye siyasetinde neler oluyor? Bir taraf göndereceğiz diyor, diğer taraf göndermeyeceğiz diyor. Nasıl, ne zaman, neden gibi soruları sormaya vaktimiz kalmıyor. Yine basit bir sığ tartışmanın içine hapsolu verdik. Bu sığlıktan çıkmaya çalışacağız. Bu bölümde önümüze bir yandan Türkiye'nin sığınmacı sorununu, diğer yandan da sığınmacı karşıtlığından beslenen

Transkriptin tamamını oku

Yeni milliyetçiliği koyacağız. Yeni milliyetçilikten hareket ederek Türk siyasal hayatını ve bizlerin nelerin beklediğini sorgulayacağız. Geleceği öngörmeye çalışacağız. Elbette geçmişten beslenerek. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

2011 yılında Suriye'deki iç savaş patlak verdiğinde ileri görüşlü birkaç isim dışında olayların buraya geleceğini kimse tahmin edemedi. Bu ileri görüşlü isimler de zaten iktidarda değildi. Suriye bataklığına öyle ya da böyle çekildik, belki de bu bataklığa tuhaf hayaller kurarak dahil olduk demek daha doğru olur. Sonuçta olanlar oldu ve Suriye'deki iç savaş bir açmaza girdi. Türkiye ise Suriye'den gelen düzensiz göç akımlarının adresi haline dönüştü.

Sayısına ilişkin tevatürler dolaşıyor ancak resmi verilere göre Suriyeli sığınmacı sayısı 3 milyon 746 bin. 2021 yılı itibariyle böyle açıklıyorlar. Fakat bu sayı göç idaresi başkanlığı tarafından kayıt altına alınmış Suriyeli sayısı. Kayıtsızlar ve diğer ülkelerden gelen sığınmacı ya da göçmenlerle sayının 6-7 milyonu bulduğu söyleniyor.

Kimileri sayıyı daha da arttırıyor. Günün sonunda ortaya çıkan tablo şu ama. Türkiye'de yaşayan her 100 insandan yaklaşık 8'i artık sığınmacı durumunda. Bu oranda bir sığınmacı ülke ise dünyanın herhangi bir ülkesinde yok.

Düzensiz göçmenler doğal olarak siyasetin de ilgi alanına girmiş durumda. Özellikle siyasetlerin ağırlık merkezini Suriyelilerin üzerine kurgulayan politikacılar dikkatsizliği çekmiştir. Şunu söylemeden geçersek eksik bırakmış oluruz burayı, siyaseten hiçbir gelecek vaat etmeyen, Ülkenin sorunlarına ilişkin derinlikli fikirleri olmayan vasat biri, bu iklimde sığınmacı karşıtlığı üzerinden popülertesini arttırabilir, iktidar olabilir ya da iktidar gücünü paylaşabilir. Bunun tehlikeli bir gelişme olduğunu kabul edersiniz herhalde, biz kabul ediyoruz. Fakat son günlerde bu tip siyasetçilerden olmayan, Mersin ve Hatay Belediye Başkanları da kentlerindeki Suriyelileri gündemlerine taşıdılar. Hatay Belediye Başkanı Lütfü Savaş, kentte doğan 4 bebekten 3'ünün Suriyeli olduğunu belirtti, önlem alınmaması halinde 12 yıl sonra Hatay'ın Suriyeli bir başkana teslim edileceğini söyledi. Savaş, daha önce de Hatay'da sığınmacı nüfusundaki kontrolsüz artış hakkında açıklamalar yapıyordu, dinleyelim. 8 yıllık bir ev sahipliği ve misafirlikten

Bahsediyoruz. Bu 8 yıldır Hatay Halkı'da, Kilis Halkı'da, Urfa, Gaziantep, Adana, Mersin ve Türkiye'nin birçok ilinde şu anda 4 milyon civarında sadece Suriyeli var. 2 milyon civarında da başka ülkelerden gelen insanlar var. Yani 6 milyon küsur misafir var.

Lütfü Savaş'ın bu açıklamasının ardında Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer'den de benzer bir paylaşım geldi. Seçer, Twitter hesabından yaptığı açıklamada, Mersin nüfusunun %20'sini Suriyeliler oluşturuyor. Kısıtlı desteklerle bu yükü taşıyoruz. Irkçılığa da karşıyım, kasaba kurnazı günübirlik politikalara da. Suriye'de barış yakındır. Eminim ki onlar da vatanlarına dönmek isteyeceklerdir, dedi.

Vahap Seçer tabii kasaba kurnazlık günübirlik politikalara karşı olduğunu özellikle vurguluyor. Hatay ve Mersin belediye başkanlarının bu sözleri söylemelerinin nedeni ama Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 15 Mart'ta Suriyelilere ilişkin yaptığı açıklama. Suriyelileri göndermeyeceğiz diyor Erdoğan. İlginç bir çıkış dinleyelim. Ana muhalefetin başındaki ve yanındakiler ne diyorlar? Biz seçimi kazandığımızda

Bu ülkedeki mültecileri ülkelerine göndereceğiz diyorlar. Eğer iktidar olurlarsa, olurlarsa tekrar bunları Suriye'ye göndereceklermiş. Afganistan'a göndereceklermiş, velhasıl vela. Biz göndermeyeceğiz. Erdoğan'ın bu açıklamasına ilişkin çeşitli değerlendirmeler mevcut. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu'nun da dile getirdiği popüler değerlendirmelerden biri, Suriyelilere vatandaşlık verilip seçimlerde onlara oy kullandırılacağı. Ancak böyle bir niyeti olsa dahi, neden Suriyelileri göndermeyeceğiz diye bir çıkış yapsın, niye böyle bir açıklama yapsın Erdoğan, bu soru cevaplanmayı bekliyor.

Bu açıklamanın nedenine ilişkin daha makul değerlendirmeler de var. Bunlar için de dikkat çekenlerden biri açıklamanın muhatabına ilişkin. Erdoğan bu açıklamayı yaparken Avrupa'yı muhatap aldı diyen analizler mevcut. Kamuoy Araştırma Şirketi Metropol Araştırma'nın sahibi Özel Sencar medyaskopta bu analizi destekleyen veriler de ortaya koyuyor.

AK Partili seçmenlerin bile yüzde 84'ü Suriyelilerin geri gönderilmesini istiyor. Dolayısıyla Erdoğan'ın bu sözünün iç politikaya yönelik olması mümkün değil. Dış politikaya yönelik bir konuşmadır bu. Avrupa'ya veya batı dünyasına, siz zaten şu anda milyonlarca Ukraynalı göçmenle uğraşıyorsunuz. Biz Suriyeli sığınmacıları koruyoruz. Misafir edeceğiz Türkiye'den dışarı. Sürmeyeceğiz onları, zorlamayacağız. Mesajı veriyor olabilir. Yapılan kamuoyu araştırmalarına göre Erdoğan'ın kendi seçmeninin de %84'ü Suriyelilerin gönderilmesini istiyor. Bu yüzden de Erdoğan'ın açıklaması aslında içeriye değil dışarıya yani daha çok Avrupa'ya dönük.

Bu haliyle Türkiye'nin dış politikadaki önemli kozlarından biri ülkede bulunan milyonlarca sığınmacı. Çünkü Doğu sınırının açık, Batı sınırının kapalı olduğu Türkiye sığınmacılar için yara açık bir hapishane ve bu hapishanenin kilidi iktidarın elinde. Bu kilit iktidarın elini dış politikada güçlendiren bir koz olarak uzun süredir varlığını hissettiriyor. Öte yandan bu kilit aynı zamanda iç politikada da yeni bir sorun alanı. Cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde yabancı sığınmacıların nüfus içindeki oranı %8'e, %9'a dayandığı bir tabloyla karşılaşmamıştık. Bu yeni sorun, yeni siyasi yaklaşımlara da kapı aralıyor. Arkadaşlar, yardımı kesiyorsun, gitmiyorlar. İşçileri ruhsatı vermiyorum diyorsun, gitmiyorlar. Bundan sonra biz yeni önlemler almaya karar verdik. Önümüzdeki hafta belediye meclisi var arkadaşlar. Yabancı uyruklu kim varsa abonemiz,

Su fiyatlarına, katı atık ücretlerine başta olmak üzere bazı kalemlerde 10 kat zam yapacağız. Yani Türk vatandaşı ile yabancı uyruklu vatandaş aynı fiyattan suyu kullanamayacak. 10 kat suya, 10 kat katı atık vergisine, ücretine zam yapacağız. Niye yapıyoruz bunları? Gitsinler istiyoruz. Bu misafirlik uzadı diyoruz artık. Bazıları Erdoğan gibi kalacaklar, göndermeyeceğiz diyor. Bazı partiler gönüllü olarak gidecekler diyor. Biz bu şekilde Türk halkını uyutmaya, yalan söylemeye hiç yaklaşmıyoruz. Kimse gönüllü gitmez. Hepsi bu ülkeden ülkelerine geri dönecekler. Gerekirse zorla geri dönecekler.

odağını göçmen karşıtı söylemler üzerinden kuran bir siyasi yaklaşım var. Yeni tür bir milliyetçilik yani. Gelin isterseniz bu meseleye odaklanalım. Bunun için biraz Türkiye'de milliyetçiliğin tarihini konuşmamız gerekli.

Milliyetçiliğin Anadolu'daki tarihi biraz çetrefilli. Temel olarak 3 kırılmadan söz edilebilir. İlk olarak 19. yüzyıla uzanalım. O yıllarda Osmanlı aydınının kafasını meşgul eden soru bu devlet nasıl kurtarılacak sorusu. İmparatorluk milliyetçi ve ayrılıkçı akımların etkisiyle dağılıyor. Anadolu'ya Müslüman Türk muhacirler akıyor. İşte bu ortamda Türkiye'nin siyasal hayatına Yusuf Akçura'nın ifadesiyle 3 siyaset tarzı damga vuruyor. Nedir onlar?

Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük. Bunlar aynı zamanda biz kimiz sorusuna da entelektüel anlamda verilmeye çalışılan cevaplardı. Önce Osmanlı mıyız? Önce Müslüman mıyız? Yoksa önce Türk müyüz? Yani kimliğimizin ağırlık merkezi neresi?

Bu soruya 19. ve 20. yüzyılın Osmanlı aydınları cevap bulmaya çalıştı. Akçura, ırka dayanan Türk milleti fikrinin hem en sağlam hem de en modern yol olduğu fikrini savunuyor. Bunu derken de batılı değerlere referans veriyor. Batıdan feyz alarak güç kazanmak ve birlik. Akçura'nın temel mottosu bu. Bu haliyle Ziya Gökalp'le birlikte Türkçülük fikrinin kurucu babalarından. Kurucu babalardan çünkü Akçura'nın eserlerini kaleme aldığı 20. yüzyılın hemen başlarında bu topraklarda böyle büyük bir Türk milliyetçiliği akımı bulunmuyor. Osmanlı entelektüelleri daha ziyade Osmanlıcı veya İslamcı fikirlerle meşgul. Yani Türkçülük fikrinin önderlerinden biri Yusuf Akçura'dır diyenebilir. Fakat Müslüman Türklerin yaşadığı travmalar, Türkçülük fikrinin resmi ideoloji olarak geniş kesimler tarafından da sahiplenilmesine neden oluyor.

Nedir derseniz, bu travmalar mesela Trablus Garp'ın İtalya'ya kaybı, ardından Balkan Savaşları, sonra Çanakkale Savaşı, ardından Birinci Dünya Savaşı ve nihayet Kurtuluş Savaşı. Anadolu'ya göç etmek zorunda kalan milyonlarca muhacir. Açlık, yoksulluk sayıları milyona aşkın öksüz ve yetim. Çoğunluğu ırgatlardan ve küçük toprak sahiplerinden oluşan aç bir ilaç bir ülke. Mustafa Kemal Atatürk'ün ifadesi son derece açık. Uçurum kenarında

Yıkık bir müddet. Gönlü düşmanlarla kanlı bir uçmalar. Yıllarca süren savaş. Gerçekten 1910'lar Türkiye'si için iyi bir tanımlama, uçurumun kenarında yıkık bir ülke. Modern Türk milliyetçiliği de 1910'larda yaşanan bu travmalar arasından filizleniyor. Fakat büyük ölçüde bu toprakların aydın sınıfının bu topraklara dönük kimlik arayışından ürüyor Türk milliyetçiliği. Osmanlı mıyız? Müslüman mıyız? Yoksa Türk müyüz? İşte 3 tarzı siyasetin sorduğu soru bu. Elbette 300 denebilir ama ağırlık hangisinde?

Kemalist Cumhuriyet ağırlığı Türklüğe yüklüyor. Fakat bu durum yine 19. yüzyıla uzanan çeşitli ideolojik gerilimlere de kapı aralıyor. En temel itiraz İslamcılardan yükseliyor. Fakat 1950'li yıllarla beraber Türk milliyetçiliğinde önemli bir kırılma yaşanıyor. O zamana kadar Türkçülük büyük ölçüde seküler yani dinden bağımsız bir ifadeyken

1950'li yıllardan itibaren yükselen İslamcı hareketler Türk milliyetçiliğine de nüfuz ediyor. Türk milliyetçiliği İslami muhafazakarlıkla buluşuyor. 12 Eylül rejimi ise Türk milliyetçiliğiyle İslam'ı birleştiren Türk İslam sentezini resmi ideoloji haline getiriyor. Bu tarihsel bir kırılma zaten ikinci kırılmamız. Çünkü 1950'lerle başlayan Milliyetçi-İslamcı buluşması 12 Eylül 1980'den sonra resmi ideoloji biçimine büründü. Araştırmacı yazar Tanıl Bora bu tarihsel kırılmayı 19. yüzyılın ortalarından itibaren en önemli gelişme muhafazakarlıkla milliyetçiliğin eklemlenmesi olduğu şeklinde yorumluyor.

Böylece 1950'lerden itibaren Türk milliyetçiliği İslami'leştikçe bu milliyetçiliğin odak konusu ya da hedefi giderek gayrimüslimlere daha çok yöneliyor. Zaten 1955-1957 olaylarını hatırlarsınız. O tarihten itibaren ülkenin %10'unu oluşturan gayrimüslim azınlık Türkiye'yi terk etmeye zorlanıyor. Türkler dışında kalan Müslüman halklar ise varoluşsal biçimde dost olarak kodlanıyor. Ensarın ne olduğunu,

Muhacirin ne olduğunu peygamberi bir metot olarak çok iyi biliriz. Bu durumun istisnası Kürtler. Yani hem Müslüman olup hem Türk milliyetçinin hedefinde olan bir grup. Muhafazakâr milliyetçiliğin bu meseleye çözüm yolu da din kardeşliği. Hepimiz Müslümansak bu düşmanlık niyeydi diye bir perspektif söz konusu. Bu konu tabii çok daha çetrefilli ve geniş bir konu. Bu yüzden gelelim üçüncü kırılma anına.

19. yüzyılda ortaya seküler bir forma çıkan 1950'li yıllardan itibaren soğuk savaşın etkisiyle İslamileşen Türk milliyetçiliği bugün yeni bir kırılma yaşıyor. Kırılmanın fay hattı sığınmacılar. Bir taraf Türkiye'nin demografik yapısının değiştiğini, Türklüğün çözüldüğünü ifade ediyor. Aşağıdan yukarıya yükselen öfkeyi örgütlemeye çalışıyor. Büyük ölçüde ekonomik sorunlar sığınmacılar üzerinden politikleşiyor.

Gelin bir de bu pencereden gerilimleri gözleyelim. Sığmacılar üzerinden yükselen yeni tip milliyetçilik bizim için yeni sayılabilir ancak batı dünyası bu kavrama yabancı değil. Batılı sosyal bilimciler gözlemlerini neo-milliyetçilik veya neo-nationalism kavramıyla açıklamaya çalışıyorlar. Buna göre neo-milliyetçilik, klasik milliyetçiliğin temel özellikleri üzerine kurulmuş bir siyasi hareket olarak tanımlanıyor. Sağcı popülizm, küreselleşme karşıtlığı, korumacılık, göçmen karşıtlığı gibi kimi konulara odaklanıyorlar.

Son yıllarda da bu tip bir milliyetçiliğin sert şekilde yükseldiğine ilişkin gelişmeler de yaşanıyor. Mesela nedir onlar? 2016'da İngiltere'de gerçekleşen Brexit oylaması İngiltere'yi AB'den kopardı mesela. Donald Trump'ın ABD başkanı olması, Fransa'da Marine Le Pen'in yükselen oy oranları yine bu yükselen neo-milliyetçi sağ popülist dalganın bir tezahürü. Aynı şekilde Brezilya'da Bolsonaro, Macaristan'da Viktor Orban,

Hindistan'da mobig aynı çerçeveden değerlendirecek diğer isimler. Peki Türkiye? 12 Eylül 1980 darbesinden sonra yeni rejimin Türk İslam sentezini resmi ideoloji haline getirmesiyle muhafazakar milliyetçilik zaten resmi ideoloji haline gelmişti. Yani ezan dinmez bayrak inmez ifadesinde vücut bulan bu tip bir Türk milliyetçiliği yukarıdan aşağıya, devletten topluma örgütleniyordu. Rejimin tüm kurumları eğitim müfredatı başta olmak üzere bu siyasal akıma göre dizayn edilmişti. Fakat günümüzde sadece yukarıdan aşağı değil, aynı zamanda aşağıdan yukarı doğru yükselen yeni bir milliyetçilik akımı gözlüyoruz.

Peki bunun sebebi yalnızca sığınmacılar mı? Görünen nedeni olabilir. Fakat bu tip bir milliyetçiliğin yükselmesindeki ana nedenlerden bir diğerinin orta sınıfların çözülmesi olarak değerlendirenler de var. Zaten araştırmalar da bize benzer sonuçlar sağlıyor. Ekonomik olarak çözülen kentli, eğitimli, seküler sınıflar

Sığınmacı karşıtlığı üzerinden yükselen bu yeni milliyetçi dalganın önemli bir parçası. Tek parçası demiyoruz ama önemli bir parçası. Daha terminolojik bir ifadeyle orta sınıfları dağıtan neoliberalizm, neomilliyetçiliğin kuluçkası olmuş durumda. Bilgi Üniversitesi'nden siyaset bilimci Prof. Ayhan Kayan'ın çalışma alanı da tam burası.

Kendisi aynı zamanda Avrupa Kültürler Arası Siyaseti Jean Monnet Türk Kürsüsü Başkanı... ...Jean Monnet Mükemmeliyet Merkezi Direktörü ve Türkiye Bilim Akademisi üyesi. Şimdi kendisine kulak verelim. Görünürde islamofobik bir söylem kullanan sağ popülist bir kimseyle... ...derinlemesine görüşme yaptığınızda çok sıklıkla sosyoekonomik anlamda bir mağduriyet... Geçmişte, geleceğe bakarkenki beklentilerinin mevcut siyasal düzen tarafından, ana akım siyasal partiler tarafından karşılanmadığını görüyorsunuz. Gelir ve servet eşitsizlikleri giderek genişleyen yoksul halk kesimlerini ana akım siyasetin dışına çıkan aktörlere yöneltiyor. Yani ana akım siyaset kapsayıcılığını yitiriyor.

Bu haliyle establishment ya da müesses nizam yani kurulu düzenin dışına çıkan liderler popülerleşiyor. Düzenle sorunu varmış gibi görünen sağcı popülist liderler ön plana çıkıyor. Bütün sorunların temelini harici bir düşmanın üzerine yıkan dış güçler, üst akıl, küreselciler gibi söylemleri sıkça kullanan liderler taraftar topluyor. Üst akıl. Üstlerdeki akıl. Dünyayı yöneten.

Kökleri sadece düne değil, binlerce yıl geriye giden, yakan, yıkan, aç bırakan, savaştıran, devrimler, darbeler yapan, devletler içinde devletler kuran akıl. Bu ifadenin ete kemiğe bürünmesine gerek yok. Nedir üst akıl? Bilinmez. Sınıflar arası uçurum büyüdükçe, yoksul sınıflar için bir üst akıl bulmak kolay. Yeri gelir bir patron olur, yeri gelir bir gazeteci olur, yeri gelir bir siyasi parti, bu belli belirsiz üst aklın uşağı olabilir. Üst aklın adı konmaz. Onu herkes bilir de bilmezden gelir.

Sol paradigmanın emperyalizm ifadesini de neomilliyetçiler tehlikeli bulur. Düşmanın mümkün olduğunca belirsiz olması neomilliyetçilerin işine gelir. Daha önce de ifade ettim. Bütün bu atılan adımların arkasında bir üst akıl vardı. Gündeme oturdu ondan sonra. Tabii sordular bana, üst akıl kim? Dedim ki onu siz araştıracaksınız.

Ve ne olduğunu da biliyorsunuz. Kim olduğunu da biliyorsunuz. Bunları sizin için... Bu haliyle aslında Tayyip Erdoğan'ı tam anlamıyla yeni milliyetçi rüzgarın omuz verdiği liderlerden biri olarak ifade edilebilir. Ama onu zorlayan konuların başında sığınmacılar geliyor. Kendi milliyetçiliğinin odak noktasını sığınmacılar üzerinden yükselen milliyetçilik dağıtıyor. Yani sıradan insanlar için milliyetçiliğin odağı artık net biçimde Suriyeliler ya da Afganlar oluşturuyor.

İşte 1950'lerden sonraki tarihsel kırılma burada. Tırnak içinde ifade edelim, artık milliyetçiler için meşhur tabirle namusu korunması gereken vatan toprağı, Kürtler, Yahudiler, Moskoflar, Komünistler vs. tarafından değil, Suriyeliler ve Afganlar tarafından doldurulmuş durumda. Bu durum iktidarı da zorluyor.

Bu siyasal akımın kitle tabanını sığınmacılarla gündelik hayatta teması daha fazla olan yoksul kesimler oluşturuyor. Yoksulların tüm sorunları bir oldu bitti ile sığınmacıların omzuna yükleniyor. Onlar gidecek, dertler bitecek sığılığıyla hareket eden bir siyaset etme biçimi giderek popülerlik kazanıyor. Fakat bu siyaset katiyen özgürlükçü değil. Klasik milliyetçiliğe benzer biçimde, devletin yaptırım gücü bireyin özgürlük alanından daha önemli bu milliyetçiliğe göre. Özgürlükçü olmadığı gibi eşitlikçi de değil. Sorunların temelinde yatan sınıfsal uçuruma ilişkin güçlü bir sözü yok. Yoksulluğun nedenine ilişkin sistemik bir bakış açısı yok. Yoksulluğu nedeni olarak bir başka yoksulluğu gösteriyor. Onlar yüzünden yoksulsunuz diyor, onlar da yoksul ama.

Türkiye'deki düzensiz göçüm ve sığınmacıların önemli bir sorun olduğu ortada. Endişenin temeli ekonomik ancak sonucu politik. Çünkü politik manipülatörler ekonomiye ilişkin sistemik çözümler üretmek yerine sığınmacılar giderse kiralar düşecek, ekonomik sorunlar çözülecek gibi beklenti yaratıyorlar. Büyük ölçüde yoksul kesimlerin endişelerinden beslenmeye çalışıyorlar. Kazanıyorlar da. Kullanılan dilin temel özelliği ise yoksulla yoksulu rekabet ettirmek.

Yoksulluğun temelinde yatan kapitalist mekanizma neomilliyetçilerin gündeminde değil, tersine geniş yoksul kesimlerin tüm sorunları azınlık durumunda olan bir başka yoksul kesimin omzuna yükleniyor. İşte Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan'ın seçimlerde kullandığı dil. Benim yukarı sokulu yaşlı teyzem eksi 10 derecede kaldırımın üzerinde yağ yoğurt satıp evine 10 lira götürme derdinde onun karşısındaki bankada sağlıklı güçlü kuvvetli Suriyeliler girip maaş çekiyorlar. Paraları sayarak bankadan çıkıyorlar. O yaşlı teyzem de orada evine 10 lira götürmenin derdi. İşte ben bunu hazmedemiyorum. İçime sinmiyor, kabullenemiyorum. İşte o yüzden diyorum ki bollu vatandaşlarımın paralarıyla oluşan belediye bütçesinden bir tek Suriyeli'ye bir tek kuruş yardım yap.

Suriyeli sığınmacıların Türkiye'nin önemli sorun alanlarından biri olduğunu başta söylemiştik. Bir toplumun kaldırabileceğinden çok daha fazlasını omuzlamaya çalışıyoruz biz. Fakat belki bu seçim değil ama 10-15 yıl sonrasına ilişkin önemli tehditlerden biri de bu sağ popülist dalganın giderek büyüyerek iktidar alternatifi haline gelmesi. Bir başka stres kaynağımız ise Ankara'da, Altındağ'da yaşanana benzer biçimde Suriyelilere dönük toplu saldırıların büyümesi ya da çoğalması.

Lafı daha fazla uzatmadan bölümün sonuna gelelim. Çetrefilli bir konu, çok fazla yerden ele alınabilir. Sabredip dinlediğiniz için teşekkür ederim. Tren Topi Pod B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar ne getireceği belli olmayan güzel yarınlara olan umudunuzu kaybetmeyin. Hoşçakalın. Zaten herkes sığdı biz sığmadık dünyaya ve gidip kollarını kesti anlamıştı güya beni. Bir hayatı paylamıştık vefa deyip hangi şehre düştük şimdi? Nasıldır iklim?

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)