
3.262 kelime · ~16 dk okuma
Tansu Çiller'in adını yıllardan sonra yeniden siyasetle birlikte duymaya başladık. Yıllar önce DYP kongresine giderken kendisi için Leydi'nin topuk sesleri manşetleri atılan Çiller'in o eski hallerinden eser yok. Ama bugün 76 yaşında olan Türkiye'nin ilk kadın başbakanı yeniden parti kurup siyasete girmeye hazırlanıyor. Bizler Tansu Çiller'i en son 2002'de bırakmıştık.
AKP'nin iktidar olduğu 3 Kasım 2002 seçimlerinde Çillerin Partisi DYP, %9,5 oy alarak kıl payıyla barajın altında kalmıştı, Tansu Çiller de genel başkanlıktan istifa etmişti, siyaseti de bırakmıştı. Ancak ülkenin üçte biri o siyaseti bıraktıktan sonra dünyaya geldi. Gençler Tansu Çilleri tanımıyor, tanıyanlar da hatırlamıyor. Ama eğer hafızamızı yeterince tazelersek, bugün çillerin yeniden ortaya çıkışına doğru anlamlar yükleyebiliriz. Ben Ozan Gündoğdu, tren topitte konumuz biraz da unutanlar veya yeni başlayanlar için tanzu çiller.
90'lı yıllar deyince aklımızda ne canlanıyor? Ben kısaca özet geçeyim. Fali meçhul suikastlar, işkencehaneye dönmüş karakollar, beyaz toroslar, uyuşturucu çeteleri, yolsuzluklar, toplu katliamlar, işte gazi, madımak. Diğer yandan 3 haneyi gören enflasyon, giderek yoksullaşan halk kesimleri, bir türlü bitmek bilmeyen finansal krizler, batan bankalar vs. vs. 90'lara dair hatırladığımız tek güzel şey var sanırım, o da Türkçe pop.
90'lı yıllar deyince aklımıza bunlar geliyor elbette, ama bu yıllara damga vurmuş bir isim de var. Tansu Çiller. Onun hakkında çok yazılıp çizildi, 15 Temmuz'dan sonra bir göründü kayboldu, fakat bugünlerde adını yeniden duymaya başladık. 76 yaşındaki bu isim, kimse onu aramamasına, adı sana hiçbir ankette geçmemesine, herhangi bir iddiası olmamasına rağmen siyasete yeniden girmeye karar verdi. Peki neden?
Bu kilit sorunun cevabını ancak onun hayatını daha yakından gözlersek verebiliriz. O halde gelin, Tansu Çiller portresine daha yakından göz atalım. Türkiye gibi bir ülkeyi bu tür halüsinasyon ve bu tür hayali girişimlerle Halis'le bunu söylemekte, Türkçe'sini ifade etmekte sıkıntı çekiyorum. 1946'da İstanbul'da daha sonra bilecik valiliği de yapmış bürokrat bir babanın kızı olarak dünyaya geldi Çiller. Çocukluğu ve gençliğini yeni köyde nezih bir muhitte geçirdi. Henüz 17 yaşına geldiğinde hayatının geri kalanını paylaşacağı eşi özel uçuranla evlendi. Ardından Robert College yüksekokulu, sonra ABD serüveni, yüksek lisans doktora derken 1974'te 7 yıl önce mezun olduğu okuluna geri döndü.
Robert Koleji olarak bıraktığı okulun adı artık Boğaziçi Üniversitesiydi. Bu üniversitede zaten 78'de doçent, 83'de profesör oldu. 80'li yıllara hem bir akademisyen hem de bir iş kadını olarak girecekti. Kocası Özel Uçuran'la beraber 1981 yılında kurdukları Marmara-Marsan Holding, 80'li yıllarda Türkiye'nin değişen ekonomik yapısına uyum sağlayarak büyüdü.
Özel Uçuran, Holding kurmadan önce Çukurova Holding'in CEO'luğunu da yapmış bir isimdi. Yani İstanbul sermayesinin çalışma dinamiklerini iyi bilen bir isimdi Özel Uçuran. Tansu Çilel ise 44 yaşına kadar aktif siyasetin içinde hiç olmadı. Ne solu bilirdi tam manasıyla ne sağı. Gençliğinde herhangi bir siyasi partinin faaliyetinin içinde olmamıştı.
Yaş olarak 68 kuşağından sayılabilirdi. Mesela Deniz Gezmiş'le Marçayan'la Akran. Ama o taraklarda da bezi yoktu. Yani başka bir dünya mümkün hayali olan bir isim değildi. Hayatı boyunca halk kesimleriyle teması zayıf oldu. Köy bilmez, kasaba bilmezdi. O kentliydi. Zaten daha sonra DYP'den aday olmasında bu kentliliğin payı büyük oldu.
DYP'nin köylü kesiminde yüksek oranlı oyu zaten vardı bu çok bilinen bir durum. Çiller gibi bir aktörle de kentli kesimlere açılmak istiyordu parti. Bunlar Tansuçiler hakkında yazılıp çizilenlerden bizim edindiğimiz izlenimler. Ama gelin bir de onu yakından tanıyan bir isimden dinleyelim. Bahattin Yücel. 1996 ve 1997 yılları arasında Turizm Bakanlığı yapmış, 1991 ve 1995 seçimlerinde milletvekili olmuş bir kişi. Tansuçilerle hem aynı partide hem aynı kabinede bulunmuş bir isim. Bahattin Bey dönemin sadece yakın tanığı değil, aynı zamanda o dönem yaşananları tarihsel bir süzgeçten geçirerek yorumlayan da bir isim. 28 Şubat'a anlattığı, Ankara'da sıcak bir yaz günü kitabının da yazarı. Dinleyelim.
Biz Tansu Çiller'le aynı mahallede oturuyorduk. Yani onlar Yeniköy'de, biz İstinye'de oturuyorduk çok yakın. Ve sık sık da karşılaşıyorduk. O zaman Boğaz şimdiki kadar yoğun bir trafiğe sahne olmuyordu. O vardı. Ne bileyim aynı kasaba gidiliyor, aynı fırından, aynı bakkaldan insanlar karşılaşıp birbirlerine merhabalaşıyorlardı ama ben o yıllarda Tansu Hanım'ı şey olarak görüyordum yani apolitik, siyasete pek yakın olan birisi gibi değil.
Çiller siyasete yakın bir figür değildi belki ama özallı yıllarla beraber değişen Türkiye'de siyaset dünyası için biçilmiş kaftandı. Bir kere tam bir vitrindi. Türkiye'nin en önemli üniversitesinde, yani Boğaziçi Üniversitesi'nde profesördü. Üstelik uzmanlığı Türkiye'nin en kritik konusu yani ekonomi üzerineydi. Kadındı, dahası alımlı güzel bir kadındı.
ANAP'ın başında yine eğitimli, genç bir isim Mesut Yılmaz bulunuyordu. ANAP'ın en yakın rakibi, aynı siyasi yerinin bir diğer parçası, DYP'de de yeni bir yüz arayışı kaçınılmazdı. Tansuçiler işte bu atmosferde siyasi kariyerinin merdivenlerine böyle üçer beşer çıkmaya başladı. Tüm oklar onu gösteriyordu. 1990'da Süleyman Demirel'in lideri olduğu DYP'ye üye olarak aktif siyasete girdi.
91 seçimlerinde DYP birinci parti olunca, DYP-SYP koalisyonu kuruldu ve Çinliler aktif siyasete girmesinden sadece birkaç ay sonra iktidar koltuğuyla tanıştı. Sadece İstanbul milletvekili değildi Çinliler, artık yeni hükümetteki ekonomiden sorumlu devlet bakanıydı. Sadece 3 yıl içinde tarihin tesadüfler silsilesi onu başbakanlığa taşıyacaktı. DYP'nin genel başkanı olması da aslında şansı olduğu tarihsel anlardan biri. DYP'nin başında liderliği tartışılmayan bir isim Süleyman Demirel vardı o yıllarda. Demirel, DYP'nin başından kendi isteğiyle çekilmediği sürece onu oradan indirebilecek bir kişi de yoktu. Fakat 17 Nisan 1993'te Cumhurbaşkanı Turgut Özal ölünce Süleyman Demirel gözünü Çankaya'ya dikti. Demirel'in cumhurbaşkanlığı arzusuyla birlikte DYP'de lider koltuğu birden boşalmıştı ve tarih Tansuçilleri çağırmıştı. Leydir'in topuk sesleri böylece duyulmaya başladı. Aslında Demirel Tansuçilleri desteklemedi ama kongreye de karışmadı. Bu ortamda DYP kongresi Tansuçilleri genel başkanlığa taşıdı.
Tansiyoniler Türk siyasi tarihinde ağırlığı olan bir isim değil. Siyasete girdiği 1990 yılında diğer genel başkanlara bakıldığında bu tablo daha net görülüyor. Mesela Ecevit, İsmet İnönü gibi büyük bir ismi yenerek CHP'nin başına geçmiş. Karoğla nefsanesi hala sürüyor. Mesela Alparslan Türkeş, MHP'nin bizzat kurucusu, ülkücülerin başbuğu. Süleyman Demirel deseniz zaten hem 60'lı hem 70'li yılların Adalet Partisi'nin tartışılmaz lideri.
Hem de iki darbe görmüş, tecrübeli bir isim. Necmettin Erbakan'a bakalım. Milli görüş geleneğini yaratan isim. Hoca lakabıyla yeni dönemin yükselen aktörü. Erdal'in önündeseniz İsmet Paşa'nın oğlu sosyal demokat geleneğin sempati beslediği bir isim. Ama bir de tansuçlular var. Kimsenin adını sanını bilmediği bu genç kadın siyasete girdikten sadece 3 yıl sonra kucağında DYP Genel Başkanlığı ve Başbakanlık koltuğunu bulmuştu. Sebebini Bahattin Yücel'den dinleyelim.
Aynı dönemde milletvekili seçildik. Tansu Hanım ekonomiden sorumlu devlet bakanı oldu. Ayrı partilerdeydik. Ben anaptan, o doğru yol partisindendi ve o sırada Tansu Hanım ciddi anlamda parlatıldı. Medya üzerinde de parlatıldı. Tabi medyadaki parlatılmasının temel nedeni, o zamanlar çok önemli değil, bunu Tansu Hanım söylemiştir, bir kısım medya. Özellikle siyasal iktidarların kontrolündeki devlet bankalarından, kavim bankalarından
Diledikleri koşullarda, diledikleri gibi, diledikleri zaman ödeyecekleri krediler alıyorlar. Tansu Hanım'ı her iki grup da aşağı yukarı başlangıçta bir yeni figürdür diye, ki bu doğru bir gazetecilik yaklaşımıydı, Çünkü Türkiye'de genelde merkez sahibi 12 Eylül'den sonra da çok uygun olmayan koşullarda başlayan demokratikleşme hareketleri sırasında böyle İngilizce konuşan yurt dışında okumuş. Şimdi de rahmetli Ufuk, Güldemir'in tanımıdır o, Beyaz Türk konumunda birisinin siyasete girmesi herkese ilginç geldi. Mesela sevgili Ertuğrul Özköfte kalktı, Leydir'in topuk sesleri diye bir yazı yazdı biliyorsunuz hürriyette.
Boğaziçi'nde ekonomik profesörü, ABD'de eğitimi görmüş, Avrupa'nın da ilgisini çekecek varlıklı genç bir kadın. Türkiye'nin yeni başbakanı. Çinlerin başbakanlığı Avrupa'nın da ilgisini kabartmıştı. Ama bu kalıptan milliyetçi muhafazakar bir siyasetçi çıkmayacağını düşünenler fena halde yanıldı. Başta da belirttiğimiz gibi Tansu Çinler apolitik biriydi ama pragmatistti. Dönemin ruhuna göre şekil alabilen biriydi. Kürt sorununun büyümesiyle birlikte esasen milliyetçi rüzgarlar, CHP'nin devre dışı kalmasıyla birlikte gittikçe kuvvetlendi.
Kirler de bu rüzgara omuz verecekti. Çevresine topladığı isimler eski MHP'lilerden oluşuyordu. Ama gerçekten içten bir milliyetçi miydi derseniz, bu sefer Bahattin Yücel'e kulak verelim. İçten değil yani gerçek anlamda o milliyetçi kadrolarından gelmiş olsa ya da devrimci kadrolarından gelmiş olsa kendine özgü bir dünya görüşü olur. O dünya görüşünü iktidar gücüyle dengelerek kullanmaya hayata geçirmeye çalışır. Böyle bir şey yok. Yani aslında o saydığınız çete demeyelim de işte devlet içerisindeki bir özel örgütlenmenin yapılanmanın ya da çeteleşmenin ortağı ya da yapıcısı yöneticisi falan değil onu kucağında buldu o geldi.
90'lı yılların bu ikliminin uzun uzadığı anlatmak mümkün. Yasa dışı faaliyetlerin meşrulaşmasında PKK ile mücadele başlığı işlevsel olduğu bu vurgulanabilir. Kokain ticaretinden kumarhanelere, silahlı çete faaliyetinden haraf toplamaya kadar bir her türlü organize suç hızla politikleşti bu dönemde. Kürt sorunu konusundaysa, 91 yılında kurulan DYP-SHP hükümeti ilerici adımlar atmaya hazırdı. Fakat bu koalisyon olağanüstü bir medya muhalefetiyle karşılaştı. Zaten Leyla Zana, Hatip Dicle gibi isimler, SHP sıralarından meclise girmişti. Bir de SHP'li İstanbul Belediyesi'nde İSKİ skandalı patlak verince siyasetin soluğu tavrımar olmuştu.
SHP hem tırnak içinde bölücü vekilleri meclise taşıyan hem de yolsuzluklara adı karışan bir parti olarak resmedildi. Medya, CHP'nin üzerinde tepindi. Daha sonra siyaset dünyasından silinip gitti, CHP'ye katıldılar. Türkiye'nin merkez solu bir biçimiyle tasfiye edilmişti. Hâlâ hazırdaki sol partiler, DSP ve CHP de, 70'li yılların sosyal demokrat kimliğini tümüyle terk etmiş, büyük ölçüde milli güvenlikçi bir çizgiye hapsolmuştu. İslamcılık ise sert biçimde yükselen bir harekete dönüşmüştü.
2 Temmuz 1993'te Türkiye'nin göğsüne hançer gibi saplanan Madımak katliamı gerçekleştiğinde Çiller henüz çiçeği burnunda bir başbakandı. Linkçi grup Sivas'ın merkezinde içinde onlarca aydın ve sanatçının bulunduğu Madımak Oteli ateşe verdi. Katliamda 35 kişi yanarak ya da boğularak can verdi. Bu kan donduran olayın ardından Tansu Çillerin ilk sözleri de milyonlarca insanın kulağından gitmedi.
Çok şükür diyordu Çinliler. Otel dışındaki halkımız bu yangından zarar görmemiştir. Halktan kimsenin burnu kanamamıştır. Bu açıklamayla birlikte Çinlilerin modern kadın imajına kananlar büyük hayal kırıklığı yaşayacaktı. Çevresi eski ülkücü isimlerle doluydu. Terörle mücadele adı altında tüm yasal düzenlemelerin yanında yasa dışı uygulamalara da göz yumulmaya başlandı.
Karakollar işkencehaneye dönmüştü. Fali meçhul sikasetler giderek normalleşmeye başlıyordu. Bu iklimde çeteler devletle işbirliği halinde pastadan aldıkları payı giderek büyütmeye başladı. Çetelere bir de isim bulundu. Derin devlet. Fali meçhul kalan Hasan Hoca'nın ablası Maside Ocak 32. güne şöyle konuşmuş.
21 Mart'ta alınmıştı, 26 Mart'ta öldürülmüş bir halde. Buzhane köyü dedeler mevkiinde. Ayakkabı, bağcıkları yok, kemeri, saati, kimliği yok. Cansız bir şekilde atılmış ormanın ortasına. Hasan Hoca'nın katili bulunamadı. Aynı şekilde işkencede katledilen bir başka isim, gazeteci, evrensel muhabiri Metin Göktepe. Görevi başındayken gözaltına alınmış, dayak atılarak öldürülmüştü. Bunlar yaşanırken başbakan pansuçilerin dudaklarından olaylara dair hiçbir cümle duyulmuyordu. Çinler, ben Atatürk'ün ürünüyüm diyerek bir yandan Refah Partisi'nin yarattığı endişeden faydalanmak istiyor, bir yandan da işkenceyi görmezden gelerek çetelerle iş gören devlet içindeki siyasi kliği arkasına almaya çalışıyordu. O yıllarda Erbakan'ın da hep hışmına uğradı.
Sayın Killer'in söylediği gerekçe yanlıştır. Ben Atatürk'ün ürünüm diyor, bu yanlıştır. Sayın Killer olsa olsa Batı'nın ürünüdür. Ben Batı'nın ürünüyüm dese doğru bir şey söylemiş olur.
Derken 95 seçimleri, Refah Partisi birinci, ANAP ikinci, Çiller ise, DYP'nin genel başkanı olarak girdiği ilk seçimde ancak üçüncü olabilmişti. 94 ekonomik krizinin faturasını seçmen, Başbakan Tansu Çiller'e kesmişti. Çiller'in oyu, daha doğrusu DYP'nin oyu, 8.1'den düştü.
95 seçimlerinin ardından koalisyon görüşmeleri başladı. Birinci parti olmasına rağmen refahla kimse koalisyona girişmedi. Önce ANAP ve DYP koalisyonu, Anayol hükümetini kurdu. Ama Merkez Saat Talip bu ikili partinin lideri, alan savaşına tutuşmuş düşmanlar gibi durmaksızın birbirini yiyordu.
Anayolu yalnızca 4 ay dayanabildi. Koalisyon önce Çinlilerin mal varlığı üzere dolaşan şaibelerin ardından büyük deprem yaşadığı, Mesut Yılmaz Çinlilerin yüze divana sevkine yönelik oylamada evet oyu vereceğini açıklayınca olanlar oldu ve koalisyon dağıldı. Ama Çinliler iktidarı bırakmak niyetinde değildi. Bir koalisyon ihtimali daha vardı. 95 seçimlerinin birincisi refah. Ama refahla Çinlilerin kanı uyuşmazdı söylemiştik. Çinlilerin kendi tabiriyle Atatürk'ün ürünüydü Çinliler.
Refah ise 90'lar Türkiye Devleti için irticayla eş anlamlıydı. Birinci çıkmasına rağmen kimse onunla koalisyona yanaşamamıştı. Bahattin Yücel de birinci olan partiye hiçbir koltuğu verilmemesi gerilimin niteliğini değiştirebilir düşüncesiyle en azından meclis başkanlığının Refah Partisi'ne verilmesini düşünüyor ve bu öneriyi Tansu Çiller'e götürüyor. Gerisini Bahattin Bey'den dinleyelim.
yapılması gereken şey refahı tamamen dışlamak yerine mesela birinci parti oldukları için meclis başkanlığı onlara verelim. Kime verelim? Aydın Venderes'i dedim, öneririm dedim falan. Bunu yanılmıyorsam Mehmet Köstepe'nin gidip Tansuhan'la paylaşmış. Aradılar dediler ki Tansuhan seninle görüşmek istiyor. Olur dedim. Mecliste bir odası vardı işte.
Buraya gittim dedi ki ya sen Mehmet Köstepe'ne böyle böyle bir şey söyledin mi? Söyledim. Ama dedi yani bunu söylerken dedi o koltukta daha önce kimin oturduğunu biliyor musun dedi. Çok oturan oldu kimi kastettiğimizi bilmiyorum dedim ama ben siyasetlerle ilgiliyim dedim yani. Bir okudum da dedim yani bu konuda. Atatürk oturuyordu şimdi oraya dedi. Nasıl dedi sen bir refahlı şey yaparsın?
Refah'la arası böylesine mesafeli bir siyasetçiden söz ediyoruz. Ama işte Çiller işin ucunda Yüce Divan'a gitmek vardı. Refah Partisi de Çiller'i Yüce Divan'a gönderme taraftarıydı ama Çiller Erbakan'ın başbakanlığına olur verirse bu tavrını değiştirecekti. Öyle de oldu.
1996 yazında Refah Yol Hükümeti kuruldu. Türkiye'nin bundan sonraki birkaç yılında ordu, siyasetin doğrudan bir aktörü haline gelecekti. Komutanlar sürekli basına politik demeçler veren aktörlere dönüşmüştü. Ana haberler komutanların politika ilişki konuşmalarıyla açılır, siyasi liderlerin açıklamaları bunlardan sonra görülürdü.
1996 yazı kışa dönerken Türkiye bir kazayla sarsıldı. Bir kamyon bir Mercedes'e çarpmıştı ama o Mercedes'de kırmızı bültenle aranan bir çete lideri Abdullah Çatlı ve sevgilisi, bir DYP milletvekilli ve Bucak aşireti lideri Sedat Bucak, Bir emniyet müdürü Hüseyin Kocadağ bulunuyordu. Türkiye derinden sarsıldı. İlişkiler ağır ortaya çıktığında devlet, mafya, aşiret üçgeni üzerine daha çok gidilmeye başlandı. Oklar hemen İçişleri Bakanı Mehmet Ağar'ı göstermeye başlamıştı bile. Ağar kazadan sadece 5 gün sonra istifa etmek zorunda kaldı.
Ben bu konuda yapılabilecek her türlü araştırmada rahatlık olsun diye gönül huzuru içerisinde görevimden ayrılıyorum. Çinlilerin olayın ardından yaptığı ilk açıklama ise kan dondurucuydu. Bu millet uğruna, bu ülke uğruna, devlet uğruna kurşunu atar da kurşunu yiyendir. Her zaman bizim için saygıyla alındır.
Ama yanlış anlaşılmasın, Tansu Çiller Türkiye'nin derin diye adlandırılan, oldukça kirlenmiş, susurluk kazasıyla açığa çıkan güç merkezlerini yöneten biri falan değildi. Öyle bir kapasitesi de yoktu. Hatta belki yöneten, yönetilen bağlamında bir cümle kurmamız gerekirse, Çiller yönetilen pozisyondaydı. Onun için önemli olan iktidarda kalabilmekti.
Siyasetçi başka ne yapardı ki? Dediğimiz gibi idealleri olan biri değildi Çinliler. Bir dava insanı değildi. Ya da davası bir koltuk mücadelesiydi diyelim. 80'li ve 90'lı yılların ikliminde vücut bulan bu kirli güç merkezleriyle hesaplaşıp yıpranmaya gerek yoktu.
CHP'nin sahneden çekilmesiyle birlikte yeni dönemin milliyetçi ruhu bir form kazanmıştı. Sadece milliyetçi değil aynı zamanda hukuksuzlukla meşruiyet zemini bulmuştu. Ankara'da birileri Kürt iş adamlarına dönük suikast listeleri hazırlıyor. Bu listelerdeki isimler bir bir öldürülüyor. Katillerin kim olduğu da bulunamıyordu.
Bir süre sonra bu ölüm listelerini hazırlayanlar bu listelere kafalarına göre birilerini ekleyip işledikleri kişilerden haraç toplamaya başlayacaktı. İşte Susurluk Çetesi olarak bilinen çetenin asıl işi buydu. Çeteler günden güne büyürken Tansuçiller için hiçbir sorun yoktu. Onun bu geleceği öngöremeyen sınırlı analiz kapasitesi büyük hataları da beraberinde getirdi. Tüm bunlar yaşanırken halk derin bir yoksulluk içinde, yoğun bir ekonomik krizle eziliyordu. Rejim tümüyle çürümüştü. Bir yanda mafya ile devlet görevlileri arasındaki ilişkiler teşhir oluyor, diğer yanda ekonomik kriz sürekli hale geliyordu. Çok bunaltıcıydı. Bugüne biraz fazla mı benziyor ney? Yani bir Tansu Çiller eksikti demiyor muyduk biz de?
Sedat Peker'in saatlerce anlattığı ifşaatlarının ardından henüz bir yıl bile geçmeden sahneye Tansu Çiller de çıkıverdi. Mehmet Ağır'la kıyaslanan bir İçişleri Bakanımız var. Tıpkı onun gibi MHP tabanı tarafından seviliyor, tıpkı onun gibi merkez sağ kökenli, hatta aynı partide bulunmuşlar. Tıpkı onun gibi suç dünyasından isimlerle bir biçimiyle aynı fotoğraf karesine giriyor. Diğer yanda suç dünyası içinde hesaplaşmalar su yüzüne çıkmaya başlamış durumda. Yani Halil Falyal'ın ölümüyle ilgili bölümü yapalı daha iki ay olmadı hatırlarsınız. Ekonomi deseniz 90'lı yılları aratmıyor. Yoksulluk deseniz belki de daha fena. Yolsuzluk deseniz bugün işin boyutu bir hayli büyümüş durumda. Tüm bu curcunada bir de manzaraya Tansu Çiller girdi. Evet, gerçekten bir o eksikti.
Çinlilerin kim olduğunu kimimiz hayal meyal hatırlıyor, kimimiz tamamıyla unuttuk. Daha genç olanlarımız belki de bilmiyor. Öyleyse yine soralım, bu denli unutulmuş, toplumun hafızasından silinmiş ve adı anıldığında, 90'lar Türkiye'sinin karanlığını da beraberinde hatırladığımız bir siyasetçi, ne diye 2022 yılında yeniden siyasete gireceğini açıklıyor. Levent Gültekin'e göre işin özü tam da burada. Tansu Çinliler, tam da 90'lar Türkiye'sinin karanlığını hatırlattığı için bugün sahneye çıkıyor.
Tansu Çiller gibi ununu elemiş, eleğini asmış bir hanımefendi, siyasetten çekilmiş, defteri kapatmış, ortaya çıktığında en küçük bir varlık gösterme ihtimali bile yok. Hani sistem değişmemiş olsa, %50 artı birlik bir mekanizma kurulmamış olsa, tamam o da yüzde ikiye üçle kendine bir alan açmaya çalışıyor bile diyebiliriz. hiçbir şey yapma ihtimali olmayan bir kadını kim nasıl ve neyle ikna etti de piyasaya sürdü. sürme gerekçeleri bana göre eski türkiyeyi hatırlatmaya çalışıyorlar. seçmenin zihninde. olabildiğince dağınık bir siyaset yapısı var. onun karşısında da bir tek başına lider erdoğan var. toplumu eski türkiyeyi mi istiyorsunuz?
Yoksa yeni Türkiye'yi mi ikilemine sokmaya çalışıyorlar? Tansusüllerin bana göre misyonu o. Bir nevi önümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi bir şey Levent Gültekin'e göre bu durum. Gültekin'in tespitinde haklılık payı var. Tansusüllerin yüzünü son zamanlarda iktidara angaja medyada daha sık görmeye başladık. Yaptığı açıklamalar da Gültekin'in çizdiği bu parçalı bir yapıya karşı tek lider Erdoğan portresine uygun açıklamalar.
Örneğin Çinlilerin ne tesadüftür ki tam da 6'lı koalisyon fotoğrafının çekildiği 28 Şubat tarihinde Yeni Şafa'ya verdiği röportajı dinleyelim. Parlamenter sistemler koalisyonlarla idare edildiği zaman işlemez Türkiye'de. Bunu Türkiye'nin üzerine önüne umut diye koymak bir ihanettir. Güçlendirilmiş parlamenter sistemi nasıl yapacaksınız ben karşımda gördüğüm zaman buna talip olan birçok parti görüyorum. Bu partilerin toplam bir koalisyonunu görüyorum. Yani bu bana çok düşündürücü geliyor.
Çillerin ortaya çıkışı anlamsız, orası çok açık. Ama anlamsız olmasına rağmen tam da 6'lı masayı ya da 6'lı koalisyonu konuşmaya başladığımız günlere denk gelmesi tesadüf değil sanki. Adı 90'lar koalisyonları deyince akla gelen siyasetçilerden ilki olan Çiller, koalisyon kelimesinin içini belli anlamlarla doldurmaya gelmişe benziyor. İleriki günlerde kendisinden bu yönde açıklamaları tekrar duyarsak şaşırmamak lazım. Ama kimilerine göre ise Çiller'in ortaya çıkışında spesifik olarak Meral Akşener'e bakan bir taraf da aramak gerek. Çiller'in Susurluk skandalının ardından Mehmet Har'ın yerine İçişleri Bakanı olarak atadığı isim Meral Akşener'di. Bu yüzden bir teori de Çiller'in hatırlattığı karanlık dönemin Meral Akşener'i de hedef aldığı yönünde.
Nitekim Ahmet Hakan 11 Mart tarihli köşe yazısında tam da bu konu üzerinden konuşmuş. Şöyle yazıyor Hakan. Tansusiller siyasete dönebileceğini açıklayınca sosyal medyada tansusilleri dövme şenlikleri düzenlendi. Hatta Çiller denilince diye bir başlık açıldı ve bu başlık altında herkes Çiller denilince akla neyin geldiğini yazmaya başladı. Ben de bu şenliğe kıyısından köşesinden katılıyorum.
Efendim, Çiller denilince Bendeniz'in aklına gelen isim Meral Akşener'dir. Şimdi Ahmet Hakan'ı objektif bir gazeteci olarak değil, Demirören Medya'nın hürriyetinin başında, biraz da sarayla teması olan, biraz operasyonel bir isim olarak değerlendirmek gerekir. Hal böyle olunca, Çiller denilince Bendeniz'in aklına gelen ilk isim Meral Akşener'dir diyen Ahmet Hakan'a bir ünlem düşelim. Gelin görün ki Meral Akşener bu yazının yayınlandığı günün sabahı Fox'ta İsmail Küçükkaya'nın konu oluyor. İsmail Küçükkaya Akşener'le Ahmet Hakan'ın köşe yazısını paylaşıyor ve soruyor. Yorumunuz nedir? Bu arada ama Ahmet Hakan'dan bir manşet gördüm. Size gösterebilir miyim efendim? Tabii. Ben okumadım çünkü. Ahmet Hakan çiller denilince acaba neden sadece benim aklıma Meral Akşener geldi diyor. Söyleyeyim mi? Neden efendim?
Bence yanılıyor. 21 yılın sonunda artık benim aklıma Sayın Çiller dendiğinde Tayyip Erdoğan geliyor. 21 yıl. Akşener DHP'den ayrılmış. AKP'nin kuruluşunda yer almış. Ardından MHP'ye geçmiş. Bu da yetmemiş. MHP'den de ayrılarak İyi Parti'yi kurmuş. Siyasi hayatı oldukça aktif. DHP öncesinde de ülkücü geçmiş olan bir isim. Yeni yol arayışlarıyla geçmiş hayatı. Bugün ise aktivitesinin doruğunda bir siyasetçi portresi çiziyor. Bu 21 yılın ardından Çinliler denildiğinde akla Akşener mi gelir tartışılabilir.
Hadi geldi diyelim siyaseten aktivitesinin doruğundaki Meral Hanım karşısında siyasi hayatını 2002'den bu yana sanki adasa bırakmış Tansu Hanım ne derece etkili olabilir yorumu da yapılabilir. Bu yorumu size bırakalım. Öte yandan resme biraz da uzaktan bakalım. Şu siyaset yapma biçiminin gelecekte yeri var mı sizce? Yarın da siyaset böyle mi olacak gerçekten? 90'lardan bu yana ülkede, dünyada çok ama çok değişti.
Fakat yöneticilerimizi henüz 2000'lerden seçmeye başlayamadık. En genç yöneticiler 80'li yıllarda, 70'li yıllarda siyasete giren isimler. O halde finali yine 90'lardan tanıdığımız Sedat Peker'le yapalım. Ulan Netflix'te artık bu işler nasıl yürüyor? Gençlerin hepsi biliyor. Dünya değişti. Lan dünya sizin bildiğiniz dünya değil. Siz artık fosil oldunuz. Ben de. 118. bölümün böylelikle sonuna geldik. Trend Topiği pod B medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar yaşlılara hürmette kusur etmediğiniz günler dilerim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.