Podcast

101: Mahkemenin Kavala kararı, Türkiye'yi mahkemelik ediyor

Trend Topic

4 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Osman Kavala yine tahliye edilmedi. Ama işler bu kez her zamankinden çok daha ciddi. Karar nedeniyle, AİHM Türkiye hakkında ihlal süreci başlatacak.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

1.568 kelime · ~8 dk okuma

17 Ocak günü Osman Kavala'nın 4,5 yıldır tutuklu olduğu davanın son duruşması yapıldı. Osman Kavala yine tahliye edilmedi. Bu bölümde konumuz Osman Kavala davası olacak. Neden başladı? Süreç nasıl işledi? Türkiye'nin Avrupa ile ilişkilerinde nasıl bu öneme sahip bu dava? Ve elbette bundan sonra ne olacak sorusu da gündemimizde olacak. Ben Ozan Gündoğdu. Tren Topi'nin 101. bölümüne hoş geldiniz.

Hatırlayalım. Osman Kavala davasına dair son duruşma 26 Kasım 2021'de yapılmıştı. Zaten dün gerçekleşen duruşmayı önemli kılan da 26 Kasım'daki bu duruşmaydı. Çünkü 26 Kasım'daki duruşmanın ardından Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi 2 Aralık'ta bir açıklama yayınlamıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararına göre tahliye edilmesi gereken Osman Kavala

ısrarla tahliye edilmiyordu. Dolayısıyla Türkiye imzacısı olduğu uluslararası hukuk sözleşmelerini hiçe saymış oluyordu böylece. Açıklamada bunlar vurgulanıyordu. Bu yüzden Bakanlar Komitesi Kavala davasına ilişkin Ankara'dan 19 Ocak'a kadar bir açıklama istemişti. Aksi takdirde veya davadan tutukluluk kararı çıkması halinde komite Türkiye'yi Ayım'a şikayet edecek Türkiye hakkında ihlal süreci başlayacaktı.

Transkriptin tamamını oku

Dün, yani 17 Ocak'ta yapılan duruşma da işte bu yüzden önemliydi. Kavala'nın tutukluluğa devam kararının Türkiye için sonuçlarını konuşmadan önce, gelin Osman Kavala'nın nasıl bir yargılama sürecinden geçtiğini, neler gerekçe gösterilerek hapiste tutulduğunu hep birlikte hatırlayalım. 18 Ekim 2017'de gözaltına alındığında, Türkiye, Osman Kavala adında birini bu kadar tanımıyordu. Kendisini halka tanıtan ilk isim, Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan oldu.

Kavala henüz gözaltındayken, Erdoğan 24 Ekim'deki grup konuşmasında Kavala'yı Türkiye'nin sorosu olarak takdim etti milyonlara. Türkiye'nin sorosu durumunda olan kişinin havası çıktı meydana. Bağlantılar çıkıyor meydana. Ya siz kime neyi yutturuyorsunuz ya? Milyonlarca insan Kavala'yı böyle tanıdı. Kısa süre içinde iktidar medyası Kavala'yı Kızıl Soros olarak anmaya başlamıştı bile. Milyonlarca insana göre Kavala zaten suçluydu. Suçun tespitini ise bizzat Erdoğan gerçekleştirmişti. Bu konuşmadan bir gün sonra gözaltı süresi Kavala'nın bir hafta daha uzatıldı ve Osman Kavala 1 Kasım 2017'de tutuklanarak cezaevine gönderildi. 15 Temmuz darbe girişimi ve

17-25 Aralık davası kapsamında süren bir soruşturmada Osman Kavalan'ın da adı geçiyordu. Tutuklama gerekçesi buydu. Dolayısıyla yargılama konusu o tarihler itibariyle FETÖ iltisakı gibi görünüyordu. Ancak iddianame ortaya çıkınca Kavalan'ın gezinin planlayıcısı ve finansörü olmakla suçlandığı ortaya çıktı. Erdoğan da bununla ilgili açıklamalar yapmaktan geri durmadı.

Gezi olaylarında teröristlerin finans kaynağı olan bir kişi şu anda içeride. Onun arkasında kim var? Meşhur Macar Yahudisi Soros. Türkiye'deki temsilcisi de aynı şekilde babadan zengin, bu imkanlarını da bu ülkeyi parçalayıp bölen terör eylemlerine karşı her türlü desteği veren şimdi içeride. Suçu olmayan, herhangi bir şeye karışmamış olanı niçin kalksın da bizim yargımız içeri alsın?

Böylece Kavala, Gezi olayları ile 15 Temmuz arasında bağ kurulmasını kolaylaştıran bir davanın sanığı haline getirildi. Bu durum iktidarın tezini de güçlendiriyordu ve iktidarın siyaseten elini rahatlatıyordu. Çünkü Kavala davası sayesinde Gezi ile 15 Temmuz arasında bir bağ kurulmuş oluyordu. Kavalan avukatları, tutukluluğa dair hak ihlali olduğu gerekçesiyle 7 Haziran 2018'de AİM'e başvurdu ve bu başvuru aynı yılın Ağustos ayında kabul edildi. Bundan yaklaşık bir yıl sonra, yani 10 Aralık 2019'da, AİM, Kavalan'ın tutukluğunu hukuka aykırı olarak nitelendirdi.

Gözler artık bu tarihten itibaren iki hafta sonra 24 Aralık 2019'da görülecek Türkiye'deki duruşmaya çevrildi. Ayım kararına göre Kavala'nın tahliye edilmesi gerekiyordu fakat Kavala ayım kararına rağmen tahliye edilmedi. Duruşma 18 Şubat 2020'ye ertelendi. Özellikle Gezi iddianamesinde Osman Kavala'nın Gezi protestolarının planlayıcısı ve finansörü olduğu gibi iddialar vardı. Milyonlarca insan dolayısıyla bu organizasyonun parçası olarak sokağa inmişti. Siyaset bilimci Prof. Ayşe Buğra aynı zamanda Osman Kavala'nın eşi olması nedeniyle 2019'da Euronews'e verdiği röportajda iddianamedeki ifadeleri şöyle değerlendirmişti.

Şimdi davada Gezi'nin yabancı mihraklar tarafından planlanmış, hükümeti cebir ve şiddet kullanarak devirmeye veya görevini yapamaz hale getirmeye yönelik bir eylem olarak tanımlanıyor Gezi protestoları. Şimdi bu planın Türkiye'deki organizatörü ve finansörü olarak yargılanıyor. Böyle bir kurgu iddianamede bulduğumuz. Suçun ne olduğu da belli değil. Mesela cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmeye yönelik. Eşimin avukatı savunmasında, nasıl bir şey bu dedi. Yani bu tankla topla olur dedi, tüfekle olur dedi. Gidip bakanlar kurulunun toplantısına mı basmış bunlar dedi. Yani nasıl olmuş bu cebir şiddet eylemi dedi. Suç eyleminin ne olduğunu da, onun tanımını da çok anlayamıyoruz, çok göremiyoruz.

18 Şubat 2020 tarihli duruşma son derece enteresan şekilde sonuçlandı. Davada mahkeme Kavala'nın geziyi planlamak ve finanse etmek suçundan beraat etmesine ve diğer iddialar hakkında da tutuksuz yargılanmasına karar verdi. Bu haliyle Kavala tahliye olacaktı. Hatta Silivri cezaevine tahliye kararı gönderilmiş, Kavala eşyalarını toplamaya bile başlamıştı. Ancak ne olduysa dakikalar içinde oldu.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı aynı gün bir başka davadan tutuklu yargılanması talebiyle Kavala'yı mahkemeye sevk etti. Nöbetçi Sulh Ceza Hakimliği 15 Temmuz soruşturması kapsamında Kavala'nın yeniden tutuklanmasına karar verdi. Kavala tahliye edilmişti, aynı gün açılan ikinci bir davadan tutuklanmıştı. Türkiye'de yargının yavaşlığından şikayet edilir ama konu Kavala olunca akşam saatlerinde yeni bir tutuklama kararı çıkarılabilmişti. Bu tarihten itibaren açıkçası dava trajikomik bir hal aldı.

O zamana kadar yapılan tüm başvurular çöpe gitti. Artık çünkü yeni bir dava vardı ortada ama henüz iddianame falan yoktu. 2,5 yıl geçmişti Kavalan'ın tutuklanmasının ardından. İkinci tutuklamaya ilişkin iddianame ancak 29 Eylül 2020'de hazırlanabildi.

Süreç yeniden başladı. Yeniden anayasa mahkemesine ve yeniden AİM'e başvurular yapıldı. Kavala, Gezi'nin finansörü ve planlayıcısı olmak suçundan 18 Şubat'ta beraat etmişti ama o beraat kararı da 22 Ocak 2021'de bozuldu. Kavala yeniden Gezi davasının içine yerleştirildi. Dava artık yapboza dönmüştü. Sürekli başka davalarla birleştiriliyor. Çarşı işin içinde, Gezi davası işin içinde. 15 Temmuz'a uzanıyor, oradan 17-25 Aralık'a gidiyor. Osman Kavala bu kadar dava içinde bütün davaları birleştiren bir çatı davanın unsuru yapılmaya çalışılıyordu. Bu sırada dava bir diplomatik gerilimin de konusu olmaya başladı.

9 Haziran'da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi ilk kez Ayım'ın Osman Kavala ile ilgili kararının uygulanmaması halinde Türkiye'ye yönelik ihlal prosedürü başlatacağını açıkladı. O sırada tarih 9 Haziran, altını çizelim. Komite 16 Eylül'de biraz zaman geçtikten sonra Ayım kararının uygulanarak Osman Kavala'nın derhal serbest bırakılması talebini yineledi. Aynı talebi dolayısıyla iki kez Türkiye'ye duyurdu.

Bunun ardından Osman Kavala'nın gözaltına alınmasının 4. yılında yani 18 Ekim 2021'de 10 ülkenin büyük elçisi davaya ilişkin bir açıklama yayınlayarak ayım kararına uyulmasına dönük bir çağrıda bulundu. Aslında bütün çağrılar, bu zamana kadar yapılan bütün çağrılar Türkiye'nin ayım kararına uymaması üzerine yapılmıştı ve çağrıların temelinde de Türkiye'yi ayım kararına uymaya davet ediliyordu. Bu çağrıya cevap 3 gün sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan geldi. Cumhurbaşkanlığı uçağında uçaktaki gazetecilere yaptığı açıklamada, bu 10 büyükelçiyi ülkemizde ağırlamak gibi bir lüksümüz olamaz demişti Erdoğan. Nasıl yani? İçlerinde ABD, Kanada, Fransa, Almanya gibi G7 ülkelerinin büyükelçilerinin de bulunduğu 10 kişi, sınır dışı mı edilecekti? Biz yanlış mı okumuştuk bunu? Erdoğan bir anlık hışımla mı söylemişti bunları? Bunlar konuşulurken 23 Ekim'de meseleyi daha açık ifade etti Erdoğan. 10 tane büyük elçi onun için Dışişleri Bakanlığı'na geliyor. Bu ne terbiyesizliktir ya. Burası öyle zannettiğiniz gibi bir kabile devleti değil. Burada kalkıp da

Dışişleri Bakanlığına gelip talimat verme gibi bir yola giremezsiniz. Gerekli talimatı ben de Dışişleri Bakanımıza verdim. Bunların bir an önce istenmeyen adam ilan edilmelerini hemen halledeceksiniz dedim. Bu açıklama 23 Ekim Cumartesi günü yapıldı. Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan, Almanya, ABD, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Hollanda, İsveç, Kanada, Norveç ve Yeni Zelanda'nın büyükelçilerinin Türkiye'den kovulmasının talimatını verdiğini söylüyordu. Açıklamanın yapılmasıyla zaten döviz kurularını kontrol etmekle zorlanan Türkiye'de gözler piyasaların açılacağı Pazartesi gününe çevrildi.

10 Büyükelçi bir anda deport mu edilecekti? Pazartesi gününe kadar taraflar geri adım atacak mıydı? Dolayısıyla Türkiye'de son derece gergin bazı saatler yaşandı. Çözüm formülü Türk dış işlerinden geldi. 10 Büyükelçiden bir başka açıklama yapmaları talep edildi. Bunun üzerine elçilikler birbirinin aynısı açıklamalar yaptılar.

Mesela bir şablon açıklama olarak ABD Büyükelçiliği'nin açıklamasını alalım. O açıklama şöyleydi. ABD, 18 Ekim tarihli açıklamaya ilişkin bazı sorunların yöneltilmesi vesilesiyle diplomatik ilişkiler hakkındaki Viyana Sözleşmesi'nin 41. maddesine riayet etmeyi teyit eder.

Bu muğlak açıklamayla 10 ülke kendi konumlarından herhangi bir taviz vermemişti. Ama olay Türkiye'de özür dilediler, dile geldiler şeklinde lance edildi. Çünkü elçilikler 18 Ekim açıklamalarını silmemişti ama son iştibariyle bir açıklama yapmıştı. Türkiye ise 10 büyük elçiyi sınır dışı etmekten vazgeçmiş görünüyordu. Bu Türkiye adına bir geri adım mıydı yoksa bir zafer miydi?

Bu sorular sorulurken iktidar zafer türü atmaya başlamıştı bile. İktidar basınına göre 10 ülke Erdoğan'ın iradesi karşısında dize gelmişti. Aradan geçen süreçte 17 Ocak 2022'de gerçekleşecek duruşma daha da önem kazandı. Kavala dün yine tahliye edilmedi. Peki şimdi ne olacak? 19 Ocak'tan sonra Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Türkiye'yi Ay'ıma şikayet edecek. Böylece Ay'ımda bir ihlal prosedürü başlayacak. Daha önce yaşanmış mıydı böyle bir şey derseniz evet yaşandı. Daha önce Türkiye'nin başına bu durum sadece bir kez gelmişti. O da 1974'teki Kıbrıs Barış Harekatı'ndan sonra evi KKTC topraklarında kalan Güney Kıbrıs vatandaşı

Titina Loizidu, 1989'da Ayım'e başvurmuştu. Yıllar süren yargılamanın ardından Ayım, 2003'te Türkiye'yi tazminata mahkum etmişti. Türkiye, Loizidu davasından 33 yıl sonra yeniden Ayım'de ihlal sürecinin başlamasıyla karşı karşıya. Sonucu para cezası da olabilir, ancak konseyden daha ağır başka bir yaptırım da çıkabilir.

Fakat bildiğimiz bir şey var. Önümüzdeki günlerde Osman Kavala davası üzerinden yeni bir diplomatik gerilim raftan indirilecek. Ancak Kavala davasını yakından takip edenler, hukuka olan güvenini süreç içinde yetirmiş durumda. Osman Kavala'nın eşi Prof. Ayşe Buğra, 23 Kasım'daki son duruşmanın ardından adliye önünde yaptığı açıklamayla gündeme gelmişti. Açıklamada şu şekildeydi.

Bu, ne evrensel hukuk normlarına, ne insan haklarıyla ilgili normlara uyan bir durum değil. Tutukluluğun devamına, burada delillerin durumu deniyor, mahkemenin geldiği akşama deniyor falan. Ama hep aynı şey, dört sene. Savcılar hakkında çok ağır suçlamalar içeren, iddianameler yazdıkları bir sana soru sormuyorlar.

Avukatlar durmadan aynı soruları soruyorlar. Benim endişem, benim büyük endişem bu durumun kanık sanması, normalleşmeye başlaması ve normal kabul edilmesi. 101. bölümün böylece sonuna geldik. Bu bölümde hukuki olarak ele alınması artık mümkün olmayan bir davanın dününü, bugününü anlamaya ve anlatmaya çalıştık. Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

🎵🎵🎵

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)