
3.299 kelime · ~16 dk okuma
Türkiye'nin her alanda bir bunalım yaşadığını herkes farkında. Farkında olmasına farkında ama iktidarın oylarında belirgin bir gerileme falan da yok. Kamuoyu araştırma şirketlerinin sunduğu tablo açık. Cumhur İttifakı'nın oy oranı hala %40'larda. Muhalif seçmenler için ise
Ülke bu haldeyken iktidarın hala 10 kişiden 4'ünün oyunu alabilmesi anlaşılabilir değil. Tren Topi'nin 94. bölümünde bu anlaşılmaz durumu biraz olsun anlamaya çalışacağız. Sorularımız bol. Cumhur İttifakı'nın tabanı kimlerden oluşuyor? Neden vazgeçmiyorlar ya da ne kadarı vazgeçmiyor?
AKP halka ne söylüyor da hala birinci parti olmayı sürdürebiliyor? Bu sorulara cevap ararken, Team Araştırma Kurucusu Mehmet Ali Çalışkan, Siyaset Bilimci ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı Deniz Yıldırım ve Sosyolog Tolga Gürakar bize yardımcı oldu. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım. Team
araştırma, dindar seçmenlere dönük kapsamlı bir rapor yayınladı. Raporda Cumhur İttifakı'nın oy oranını yüzde 44 olarak tespit etti. Ancak bunlar için de 20 puanlık kısım, yani toplam seçmenlerden her 5 seçmenin biri, son derece kararlı bir şekilde iktidarın arkasında duruyor. Team Araştırma'nın kurucusu Mehmet Ali Çalışkan, bu seçmen grubunun bakış açısını Trendtopia şöyle açıkladı. Bu grup, böyle sorunların içinden geçtiğimiz kanaatinde değil. Bu grup, toplumun diğer kesimlerinden ayrışıyor.
Aslında ekonomik kriz yok mu hocam onlara göre? Yok diyor. Yani Türkiye ekonomisi kötüye gitmedi son 5 yıl içerisinde diyor. Bugün bir ekonomik kriz yaşamıyoruz diyor. Ya da yaşadığımız şey Türkiye'ye has bir ekonomik kriz değil diyor. İşte pandemi dönemi, dünyanın da yaşadığı bir krizden geçiyoruz biz de geçiyoruz diyor.
Ya da mesela bizim üzerimize yönelen büyük baskılar, dış güçlerin baskıları var, onun Türkiye'deki yerli işbirlikçileri var, iktidarı devirmek için hakikaten hamleler yapan gruplar var diyor ve bu nedenle de ya sorunların olduğuna inanmıyor ya da sorunların hükümetten kaynaklandığına inanmıyor. Yani sorunların müsebbibi olarak hükümeti görmüyor. Hatta muhalefeti de bu sorunların temel kaynağı olarak görüyor. Yani muhalefetin muhalefet etme tutumunun da bunun bir parçası olduğunu düşünüyor. Şimdi sorun tespitinde anlaşamadıkları gibi toplumun geri kalanıyla sorunların müsebbibinin kim olduğu konusunda da anlaşamıyorlar. Buralarda farklı düşünüyorlar. Dolayısıyla bu yüzde yirmi
bir anlamda bu dönemin sorunlarına olduğuna inanmıyor ya da sorunların müsebbibin hükümet olduğuna inanmıyor ve tüm filtrelerini yani kanaatlerini oluşturan tüm filtreleri hükümetle olan ya da AK Parti ile olan büyük ölçüde angajmanına bağlıyor. Yani o filtreden geçiriyor. Işte buna kutuplaşma filtresi diyoruz. Yani toplumun bir kesimi bir kutupta sorunları tarif etme konusunda da, sorunların sorumlusunu tayin etme konusunda da, sorunların çözümünün adresi konusunda da tüm kanaatlerini bu kurtuluş bitresinden geçirerek veriyor. Dolayısıyla bu grup çekirdek grubu oluşturuyor bu haliyle. Mesela tereddütlüler dediğimiz kategoride de buna yaklaşan bir kesim var. Yani o kategori diyor ki,
Memnuniyetsizim. Yani Türkiye bir takım problemlerden geçiyor ve hükümetin buna bir katkısı var diyor. Ama bu sorunları çözecek olan da yine hükümettir ve Erdoğan'dır diyor. Dolayısıyla oranın da tereddütlerin içindeki tereddüt de şey değil, buradan kopuş tereddütü değil. Burada kalmak ama bu sorunların çözülebileceğine dair bir şüphe etmekten kaynaklanan bir tereddüt. Şimdi bir durup düşünmekte fayda var. Araştırma sonuçlarına göre bu kişilerin toplamı %20 civarı. Ama olası bir seçimde sonucu belirleyecek olan insanlar bu insanlar değil. Ancak son zamanlarda sokak röportajlarında özellikle bu kişilerin verdiği cevaplar sosyal medyada çokça paylaşıldığı için Erdoğan taraftarlarının sanki tümünün bu kişilerden oluşuyormuş gibi bir yanlış algı da ortaya çıkıyor. Mevzu teknolojik tablo diye bir şey yok bu kardeşim.
Ne var biliyor musun? Milletin kursağındaki ekmeğine, lokmaya göz dikmiş hainler var. 3 tane malzeme bunlar kaç para eder? Tereyağım var, nohutum var. Sadece ikisi. 193 lira para vermişim ben bunlara. Hayatın pahalanmasını sebebi ne? Hayatın pahalanması değil kardeşim. Bizi ekonomimizden vuruyorlar.
Bizi tankla, tüfekle yenemediler. Terörle yenemediler. Salgınla yenemediler. En son hamlelerini yapıyorlar. Ekonomiden vurmaya çalışıyorlar. Güzel sözlerin şahidi de ezanlardır tabii ki. Ezanlar da şahidimdir. Fişler de yanımdadır. On bin lira olsa ne yazar? Asgari ücret. Bu hainler yine zam yapacak. Kansızlar. Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yiyen insanlar bunlar. Bu hainler
Hainler kimler biliyor musun? TÜSYA'da üye olanlar, kendi parasına değer vermeyen insanlar. Anladın? Dolara dövize yatırım yapan insanlar. Muhalefeti nasıl değerlendiriyorsunuz? Muhalefet kansız. 10 para etmez hainler. Medyaskop
tarafından Kasımpaşa'da yapılan bu röportaj Mehmet Ali Çalışkan'ın işaret ettiği grubu gösterir nitelikte. Bu haliyle bahsi geçen %20'lik grup sorunların tümünü iktidarın dışındaki başkaca güçlerde arıyor. Ancak bu grup nasıl oldu da toplumun geri kalan %80'inden bu kadar kopabildi? Sosyoluk Tolga Gürakar bu meseleyi anlamak için başka bir kavram setine ihtiyacımız olduğunu düşünüyor. AKP aslında bence her türlü politikasında çok yanlışlar yapıyor ama tek bir politikasını çok iyi götürüyor. Bu hakikat inşa politikası. Yani AKP kendi hakikatini kendisi inşa ediyor ve bunun üzerinden bir
strateji sürdürüyor. Dolayısıyla ilk aklıma gelen bu hakikat konusu. Ben bu hakikat konusuna odaklanıyorum. Tolga hocanın sözünü ettiği hakikat meselesi, 2017 yılında Donald Trump'ın ABD başkanı seçilmesiyle giderek daha çok konuşulur oldu. Hatta o kadar ki Oxford sözlüğü 2016 yılının en önemli kelimesini post-truth yani hakikat sonrası olarak seçti.
Bu kavram artık yan bir terim olmaktan çıktı ve siyasi yorumlarda temel referanslardan biri haline geldi. Peki ne demek bu postrut? Oxford sözlüğünün tanımı aynen şöyle. Diyor ki Nesnel hakikatlerin belirli bir konu üzerinde kamuoyu belirlemede duygulardan ve kişisel kanaatlerden daha az etkili olması durumu. Yani gerçeğin
duyguların ve kanaatlerin arkasında kalması durumu. Yani 21. yüzyılda kişisel kanaatler ve duygular gerçekte ne olup bittiğinin önüne geçmiş. İnsanlar hakikatle ilgilenemez hale gelmiş durumda.
Bunun en önemli nedeni iletişim teknolojilerinin gelişmesi. Eskiden hakikate dair bilgi edindiğimiz otoriteler vardı. Elbette bu otoriteler de gerçeği bükerlerdi ama en azından bu denli yaygın değildi. Gazeteler, akademik dergiler vs. bu otoritelerdendi.
Bilgi tek bir merkezden yayılıyordu. Bugün ise hepimiz Twitter'da, Facebook'ta veya YouTube'da haber paylaşabiliyoruz. Yani bilgi ve haber paylaşımı merkezsiz ve aslında daha demokratik. Şimdi demokratik deyince bu demokratik ifadesi olumlu bir yüklemeye sahip ama Merkezsiz olduğu için doğruluk denetiminden de uzak olduğunu vurgulamak gerekir. Ortalıkta binbir türlü yalan haber ve bu haberleri paylaşan, asılsız iddiaların peşinden giden milyonlarca, hatta milyarlarca küresel ölçekte insan var. Aşı karşıtlı ve bilim-ım komple teorilerini düşünün mesela. ne bilimin ne akademinin bir otoritesi kalmış. Yani zemin kaygan. İşte hakikatin önemini yitirdiği böylesi kaygan bir zeminde Tolga Gürakar'a göre popülist söylemler için en verimli topraklardan. Bu postulut veya bu hakikat ötesilik ile aslında popülist strateji bir arada gidiyor. Şimdi sorunu birazcık daha özelleştiriyoruz. Birazcık daha şimdi daha daraltarak geliyorum. Şimdi
Popülist strateji nedir? Popülist strateji aslında tek bir ideolojiye saplantılı kalmıyor. Şimdi hatırlayalım, 2001'lerde ne dedi? Biz milli görüş gömleğimizi çıkarttık, dedi. Ve ondan sonra bakıldığında, eskiden 80'lerde, 80 öncesinde solun kalesi olan Gecekondu bölgelerinden, 80'le beraber Refah Partisi'nde başlayan süreç, daha sonra
AKP süreciyle beraber, Siyasal İslam'la beraber oralar hep Siyasal İslam'ın kalesi haline geldi. Bir kere esnek bir ideoloji kullanıyor. İkincisi milliyetçiliği de kullanıyor, liberalizm de kullanıyor, sosyal demokrasi de kullanıyor ve ara ara her birinin vurgusunu birazcık daha fazla arttırıyor, birini birazcık daha düşürüyor. Dolayısıyla yani bütün bu ideolojinin çatlakları var ve bunların kendi arasında bu var kalıp her tarafa akışkan bir şekilde sızabiliyor. Bu çok önemli. Dördüncüsü,
Dikotomik bir dil kullanıyor. Bunu ayrıştırıcı da diyebiliriz ama dikotomik diyelim. Ayrıştırıcı bir kelimesini kullanmayalım. Biz ve onlar. Melekleştirdiği saf bir halk karşısında şeytanlaştırdığı yoğunsuz bir elit. Ve artı, ilk geldiği andan itibaren bütün popülist liderler uyguladıkları
Söylemler, hep bir yerleşik düzen karşıtlığı ve dolayısıyla elit karşıtı, siyahıl elit karşıtı bir tutum. Devam ediyorum. Antistatikocu bir söylem. Ocak ayı 2021'de, yani Ocak 2021'de 7.45 seviyesinde dolan dolar, geçtiğimiz 15 gün önceye kadar 18-18.5'lara kadar çıktı ve tekrar orada geriye doğru bir
Düşüş sergiledi. Ekonomik anlamda konumların, pozisyonların yeniden inşa edilmesi, rantların yeniden dağıtılması. O bir gecede veya bir buçuk gecedir her neyse önceden haber alınmış yeniden zengin olan Veya zenginliğine zenginlik katan, yeniden zengin olan demeyeyim çünkü AKP şu anda kendi zenginliği yaratmıyor. Kendi zenginliği muhafaza etmeye çalışıyor. Kendi zenginliğini muhafaza etmeye çalışan, o zenginliğine zenginlik katan bir operasyon düzenlendi. Tekrardan devam edersek, şahsı öne çıkartan, direkt aracısız ilişkiler ağı. Bu çok önemli. Yani şahıs ön planda ki artık bu esprilere girdi. Şahsım diyor ya. Gerçekten yani personalistik bir yarışık diye geçiyor. Gerçekten şahsım, yani şahsöme çıkartan, direkt aracısız. Yani arada aracı kurulamayacak, yani kendisi gelecek onu yapacak, bahşedecek şeklinde. Bütün populist liderler için konuşuyorum, sadece Erdoğan için değil. Ve kitlelerin bizim geçmiş zamanlardaki toplumsal hareketlerde görmeye alıştığımız aşağıdan yukarıya mobilizasyonu, iktidara bir baskı kurması, iktidara zapt etmesi şeklinde değil, yukarıdan aşağıya şekillendirilecek yukarıdan aşağıya bir mobilizasyon, kitlelerin mobilizasyonu.
Yani tamamen bir toplumsal mühendislik aslında. Dolayısıyla bütün bu perspektiften, postulut kavramına, popülist liderlik, popülist strateji ve popülist söyleme bakıldığında aslında işte bu yüzden bu hakikat inşa politiği üzerinden ki AKP bunu yapmakta gerçekten AKP sonrası dönemde bu gerçekten literatüre girecek kadar başarılı olduklarını düşünüyorum. Bakın literatüre girecek kadar. Bunu sürdürmek çok kolay değildir. AKP bunun literatürünü ve tarihini yazıyor. Hakikat karşısına yeni bir hakikat kurmak yeni bir şey değil. Erdoğan'ın da en iyi yaptığı şeylerden biri kendine özgü bir hakikat inşa etmek. Dolar 18 olurken iktidarın hakikat söylemi dış güçlerin ekonomi savaşı oluyor.
Ertesi gün dolar 6 lira düşüyor. Hakikat bir anda Erdoğan masaya yumruğunu vurdu oluveriyor. Türkiye'yi terörle dize getiremediler. Türkiye'yi darbeyle yıkamadılar. Türkiye'yi ekonomiyle de alt edemeyecekler. Terörle dize gelmeyen, darbeyle dize gelmeyen, ekonomiyle de dize gelmez. Yani aslında bir süreç takip ediliyor. Argüman bu. Ancak içinden geçtiğimiz dönemi özel yapan bu argümanın kitlelerde karşılık bulması. Hükümetin üzerinde oynanan oyunlar bu ifade.
kararlı Erdoğan taraftarlarının en sık kullandığı ifadelerden biri. Yine Medyascope'un sokak röportajlarından dinleyelim. Dış ihracatın var mı? Hiçbir şeyin yok. Üretimi sadece Türkiye içerisinde depocular parayı götürüyor. Halk ezilen halk oluyor sonuçta.
Yani bu durumda doların, euro'nun yükselmesi bizi bağlamaz. İsterse 50 lira olsun. Türkiye oynanan oyunları herkes görüyordur inşallah yani. Ben bunu söylüyorum. Bu oyun, bu oyunu bozacak bir tane
masaya vuracak böyle yumruğu vuracak gerekirse Avrupa Birliği'nin nasıl bir birimi varsa İslam alemi de toplanacak artık masaya yumruğu vuracak ama akşamı çıkarır minarımı çıkarır benim senin bir eurom benim de bir liram diyecek böyle bir yönetim lazım bu ülkeye. Bu çok aşırı derecede büyük bir darbe yani. Resmen yani bizim ekonomimize vurulan bir darbe. Yani biraz da zannettiğim kadarıyla şu an hükümetin üstüne oynanan büyük bir oyun. Bu konu siyaset bilimci ve Cumhuriyet gazetesi yazarı Deniz Yıldırım'ın da sıklıkla ele aldığı konuların başında geliyor.
Yıldırım toplumsal değişimi inceliyor ve anlamaya çalışıyor ve tam da biraz önce dinlediğiniz yurttaşın tepkisini analiz ediyor. Küresel ya da ulusal anlamda hegemonya krizlerinde toplumların masaya yumruğunu vuran güçlü liderlerin arkasında toplanma eğiliminde olduğunu vurguluyor Deniz Hoca. liderin yönlendirmesiyle yoksulluk artmasına rağmen yönetenlere değil yönetilenlere dönük bir öfke biriktiğini söylüyor. İlginç bir şey yönetenlere değil yönetilenlere dönük bir öfke birikiyor kriz anlarında diyor. Buradaki öfke ya da aşırı fanatik bağlılığı hani biraz
Bağnazca bağlılık bu çünkü. Hiçbir sorgulamaya izin vermeyen ve düşmanlaştıran karşısındaki görüşleri bir bağlılık şekli. Bu zaten Türkiye'deki iktidarın ve ortaklarının yarattığı siyasi dil, siyasi iklimden besleniyordu. O yüzden aşağıdan yukarıya bir öfke mi yoksa yukarıdan aşağıya pompalanan bir öfke mi olduğu konusunda bir durmak lazım. Yani kaynağı neresi? Kaynağın önce doğru belki. Neresi hocam sizce gerçekten? Yukarıdan aşağı mı? Yani Erdoğan'ın yarattığı bir öfke mi yoksa aşağıdan zaten Erdoğan'la talep edilen bir öfke mi?
propaganda aygıtlarının bu kadar güçlü olduğu bir ortamda iktidarın bu öfke dilinin propagandasını maruz kalanlar dizileriyle, kanallarıyla, gazeteleriyle bu noktada da sorgulama ya da ayrıştırma ihtiyacı duymayanların ister istemez karşısındakileri böyle bir öfkeyle düşmanlaştırması şaşırtıcı değil açıkçası. Buna o yüzden çok şaşırtıcı bulmuyorum. Ama bunun dediğim gibi genellenebilir olduğunu düşünmüyorum. Şimdi ekonomik kriz dönemlerinde Aslında dünyada hep şunu görürüz, krizler, yoksullaşma, işsizlik artışı, pahalılık bunlar aslında yönetenlerin giderek kendilerine olan tepkinin, öfkenin arttığı dönemleri beraberinde getirir. Şimdi Türkiye'de ise ilginç bir şekilde biz yönetenleri destekleyenlerin yönetilenlere neredeyse suçluyuz. Evet,
ilginç biçimde yöneten yerine yönetilene, yönlendirilen bir öfke var. Bunu başarabilmek hiç kolay değil ama başarmak bir marifet mi? Başarınca iktidar olabiliyorsunuz ama demokratik kurumların tasfiyesinin de önünü açıyorsunuz. Viral olan şu röportajı sanırım herkes görmüştür. Fiyat pahalılığının sorumlusu kim sizce?
Fakat bu sokak röportajlarında en radikal olanın viral olması gibi bir sorunla da karşı karşıyayız. Yani bu insanlar tam da akıl almaz derecede radikal cevaplar verdikleri için viral oluyorlar. Ama iktidar seçmenin de bu radikal cevapları indirgemek yanlış olur. Maazallah biz de. posturut batağına saplanıveririz. İktidar seçmeni bunca ablukaya rağmen kendi içinde kararlı ve yekpare duran bir kütleyi barındırsa da yani böyle bir kütle var olsa da büyük oranda çözülmeye de müsait görünüyor. Geçtiğimiz günlerde Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, Ruhşen Çakır'a verdiği röportajda iktidarı yıkılmak üzere olan bir duvara benzetti. Şu anda AK Parti çok kötü örülmüş bir duvar gibi.
Yani bir duvar düşünün kötü örülmüş. Herkes biliyor kötü örüldüğünü. Ama her bir taş ben çekilirsem çöküşün sorumlusu ben olacağım diye olduğu yerde durmaya çalışıyor. Bir tek taş yerinden oynarsa duvar neredeyse o çöküş çok daha açık gözükecek. Benim şu anda AK Parti içinde hala
vicdanına güvendiğim insanlar var. Onların AK Parti'den kopama işlerinin sebebi şu anda o kötü duvarın parçası olmak dolayısıyla bir yerden bir şey olduğunda sorumlusu olur muyuz? Korkusu, kaygısı. Ben genel olarak büyük kopuşu AK Parti tabanından ve orta kademe yöneticilerden bekliyorum. Nihayet bizim ikinci yıl kutlamalarında da çok sayıda yüzü aşkın orta kademe yönetici diyeceğimiz AK Parti'den katılım oldu bize.
Eski ilçe başkanları, il başkan yardımcıları, il başkanları bu düzeyde çok ciddi bir katılım oldu. Orada artık sarsıntı hissediliyor. Şu anda bir statüye sahip olanların ise bu cesur karar almakta tedirgin olduklarını görüyorum. Hala o cesur kararı alamıyorlar. Aralarından birkaç kişi bunu alabilse tarihi bir rol oynayacaklar.
Davutoğlu elbette siyasi bir figür. Dolayısıyla analizlerini siyasi arka planıyla değerlendirmek daha sağlıklı olur. Ama Davutoğlu tespitlerinde yalnız değil, iktidar seçmenleri son derece yorgun durumda. Artık yıllardır oy verdikleri hatta biraz daha geçmişe gidelim Refah Partisi'nden bu yana sadık destekçisi oldukları partiyi takip etmek onlar için giderek zorlaşıyor. Özellikle merkez sağ gelenekten gelip 2000'li yıllardan itibaren AKP'ye eklemlenen seçmen gruplarında kararsızlık eğilimi yükseliyor. Burada belli oranda çözülme de başlıyor. Bu çözülmeyi Deniz Yıldırım şöyle tarif ediyor. Çözülme potansiyeli şöyledir yani
destekçiliğin o az önce bahsettiğimiz ııı asla vazgeçmem ııı çizgisinden sorgulanabilir hale gelmesi de bir çözülmedir. Yani benim burada çözülmeden kastettiğim katılığın ııı yavaş yavaş bir ııı çözülüş aşamasına girmesi yoksa hani giderim muhalefet partilerine oy veririm anlamında bir çözülme olmayabilir ki kararsızların oranı anketlerde hala ııı bunun bir kanıtı bence zaten. Daha sorgulabilir olduğunu görüyoruz. bunu görmek lazım. Yani daha sorgulanabilir bir ııı unsur. Ikincisi iktidarın belki de ilk kez vaatlerini ııı yerine getirmekte ııı zorlandığı bir dönemden geçiyoruz. Çünkü iki bin on yedi anayasa değişikliklerindeki temel vaati çok iyi hatırlıyoruz. Işte verin yetkiyi tek başına ııı bu kadar yetkiyi toplayalım bir kişinin elinde. Böylece güvenlik tehditleri ortadan kalksın, istikrarsızlık gitsin, ekonomi, enflasyon, işsizlik tek haneye insin. Şimdi bugünkü tablo yeni sistem üç buçuk yıldır uygulanıyor. Bunların gerçekleşmediğini gösteriyor. Aksine kötüye gidiş olduğunu gösteriyor.
Yeni sistemin siyasal anlamda bir Türkiye'yi iki eksende, iki kutupta bir araya getireceğini ve bunun siyasal istikrar yaratacağını bir odak veya diğer odak tarafından Türkiye'nin yönetileceğini koalisyonların sona vereceğini söylenmişti. Oysa geride kalan 20 yılın haftalık en fazla parti kurulan dönemindeyiz. Her hareketin neredeyse tarihsel geleneği olan belki çok ciddi toplumsal karşılığı yoktur ama bir hareket partisidir. Harekettir sağ ya da solda işte.
Birçoğunun böyle bir bölünme içine girdiği, yeni partilerin böyle putrak gibi ortaya çıktığı, ittifak süreçlerinde rol alalım diye herkesin bir tabeli asmaya çalıştığı, muazzam da bölünmüş bir siyasi tablo oluşturdu. Yani ne siyasi ne ekonomik vaatleri bu yeni sistemin tutmuş değil. Onun için galiba bu anlamda da bir zaaf vardı. Toplumayı sunacak. Daha ne istenip verilebilir ki? Yani her şey verildi zaten. Bundan sonrasında yapılamamasının mazereti nedir? O yüzden iki şey kalıyor önünde. Ya yok canım sorun yok işte her şey çok iyi demek vardır iktidar açısından. Ya da demin bahsettiğimiz dışsallaştırmayı devam ettirmek. Yani sürekli bir bizim dışımızda birileri işte bir türlü bizim ayağa kalkmamızı istemiyor, Türkiye güç olmaya başladı da işte çelme takıyorlar, işte stokçuluk yapıyor, marketler şunu yapıyor diye sürekli yine bir başka topluma hikaye sunması gerekiyor. Bu çözülme en net biçimde ne zaman görüldü derseniz burada cevap 2019 İstanbul seçimi oluyor gerçekten.
Erdoğan'a sadık seçmenler için de azımsanmayacak bir kitle CHP ve İYİ Parti'nin adayı İmamoğlu'na oy verdi. İstanbul'da yaşayan Kahramanmaraşlı bir seçmen bu konuya ilişkin kendi duygu durumunu tekrar eden seçimden sonra uzatılan mikrofona bakın nasıl anlatıyor. İstanbul'da teknim ben Tayyip denkti. İlk dinlediğim şeyim oydu. Bilal Yıldırım'dı. Ama sonra baktım kızım. Konuşmaları, tavırları, reklamı ama Cumhurbaşkanımıza saygımız sonsuz. O her zaman başımızın tacı. Cumhurbaşkanı olaraktan eğer bir seçim olsun her zaman arkasındayız. Biz Kahramanmaraş olarak. Peki dün yine oy kullanırken AK Parti'ye mi oy verdiniz? Yok. Şeye verdim kızım. İmamoğlu'na verdim. Öbüründe
AK Parti'ye verdi. Peki oy çalındığını, otuz bir Mart'a oy çalındığını düşünüyor musunuz? Düşünmüyorum kızım. Onu da kendileri şimdi düşünüyorum desem sana şey ama kendileri aralarında bir şeyler deyip de hani İmamoğlu'nu suçladılar. O bizi çok koydu. Yani onun elinden oturup ağlaması o da bizim milletimizden. Hani dışarıdan gelmiş değil, Amaraki'den gelmiş değil o. O da bu da milletin çocuğu.
Fakat dikkat edecek olursanız bazı seçmenler pek çok konuda şikayet etse bile Tayyip Erdoğan'a sadakatlerini de vurguluyor. Mesela... İlle bir tanıdığımız mı olsun belediyede bizi işe almaları için? Ama kendi yandaşlarını alıyorlar. Kendi akrabalarını alıyorlar. Peki 23 Haziran'da oyunuz yine AK Parti mi? Yine ona verdim. Yine seçim olsa? Yine veririm AK Parti'ye. AK Parti'ye vermem, Tayyip'e veririm sadece. AK Parti değil benim için, Tayyip. Bu dönemin özelliği, partiler anlamsızlaşıyor, lider öne çıkıyor. Kurumlar tasfiye ediliyor, AK Parti'ye değil Tayyip'e veririm oyumu diyor.
Ancak dediğimiz gibi bu insanlar her 5 seçmenden birini oluşturacak kadar büyük bir grup olsalar da giderek zorlanıyorlar. Erdoğan taraftarlığındaki kararlı tutumun özellikle gençlerde giderek çözülmesi muhalefetin moralini düzelten gelişmelerden. Nedenleri hakkında uzun uzadlık değerlenme yapmak mümkün ancak bir gerçek var. Gençlik kesimlerinde Erdoğan'a dönük sempati diğer yaş gruplarına göre oldukça düşük. Bu da siyasi hareketin gelecek kuşaklara aktarılamadığı anlamına geliyor.
Mehmet Ali Çalışkan'ın bu konuya ilişkin değerlendirmeleri şöyle. Bir değişiklik gözlemlediğimizi, araştırmalardan da gözlemlediğimizi, daha etnografik çalışmalardan da gözlemlediğimizi söyleyebilirim. Yeni kuşak muhafazakârlar, eski kuşak muhafazakârlardan çok inanç ve iman açısından farklılık göstermeyebiliyorlar ama inançlarını gündelik hayat pratiğine yansıtma konusunda önemli bir farklılık gösterebiliyorlar. Yani şöyle yorumlayabilirim mesela onu. Mesela Erdoğan kuşağı, Türkiye'nin İslami kesimi,
daha çok bir kurtuluş paradigması etrafında politikleşiyordu. Yani işte Cumhuriyet döneminin Müslümanlar üzerinde kurduğu zulüm ve baskıdan kurtulma fikrini politikleştiriyorlardı. Yani kaynaklara, hizmetlere, kararlara katılmanın önündeki engelleri kaldırmak ve o baskıdan kurtulmak fikrini temsil ediyorlar ve bunun ekseninde politikleşiyorlardı. Şimdi yeni dönem genç muhafazakarlarına baktığımızda ise bir kurtuluş paradigması yok. Bir kurtuluş, bir baskı, zulüm hafızası da yok bu arada. Ama bir özgürlük paradigması var. Daha kentliler, daha eğitimliler, eğitime daha fazla katılabilmek istiyorlar, istihdama daha fazla katılıyorlar vs. falan. Ama mesela özgürlük alanlarının kısıtlandığını düşünüyorlar.
Gündelik kararlarında ailenin, siyasetin, iktidarın, partinin baskısını hissediyorlar ve buradan kurtulmak istiyorlar. eski kuşak İslami kesimin kurtuluş paradigmasına karşı ben yeni genç muhafazakar kuşakta daha özgürlük talebinin yükselmekte olduğunu düşünüyorum. Ama bu da öyle kolayca AK Parti'yi terk etmek ve muhalefete geçmekle sonuçlanmıyor. Yani bu neden kopuş gerçekleşmiyor sorusunun iki tane kaynağı var. Yani cevabında iki kaynak var. Biri Erdoğan'ın temsil ettiği
Türkiye'yi geliştirme, özgürleştirme, demokratikleştirme fikrinin etrafında durmak için sebep bulabiliyorlar. Uzaklaşmak için de sebep buluyorlar. Yolsuzluklar, impiyazlılık, çıkarcılık vs. gibi ahlaki bulmadıkları şeylerle de karşılaştığını düşünüyorlar. Dolayısıyla oradan kopmak için de sebepleri var. Kalmak için de hala sebepleri var. Ama daha önemlisi ikinci kaynak muhalefetin performansında yatıyor. Türkiye muhalefeti bu dünyayla açık, şeffaf,
müzakereye dayanan yani onların taleplerini duymaya dayanan ve onların taleplerini karşılayacak araçlar, söylemler, üsluplar, güvenceler ya da hukuksal güvencelerleştirme konusunda o talebi karşılayamayan bir performans gösteriyor onlara göre. 21. yüzyılın insanın en büyük yanılgısı, faşizmin tekrar nazi üniformasıyla geleceğini sanmasıdır, diyor Umberto Eco. 21. yüzyılda demokratik kurumları tasfiye ederek bizzat halkla temas kurmaya çalışan liderlere tanık oluyoruz. Kurumlar, mahkemeler, yasama meclisi her biri yerleşik düzendeki elitlerin oyuncağı gibi tanıtılıyor.
Popülist liderler de kendilerini sanki bu elitlerle savaşıyormuş gibi gösteriyorlar. Hakikati bükenler kendilerini hakika savaşçısı gibi tanıtıyorlar. Toplumsal sınıfların yarattığı çatışma, sağ radikalizm tarafından ustaca kullanılıyor. Bir Pitbull saldırısının ardından Erdoğan, beyaz Türkler sahip çıkın köpeklerinize diyebiliyor mesela.
Seçimler yaklaştıkça siyasi kamplaşmadaki değişimler daha fazla gündemimizde olacak gibi görünüyor. 94. bölümün böylece sonuna geldik. Tren Topiği Pod B Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölümde yine burada görüşelim. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.