
3.170 kelime · ~16 dk okuma
Amerika Birleşik Devletleri'nde başlayan ve sinema ve televizyon dünyasını sarsan MeToo hareketi Türkiye'de sıçrar mı? Sıçrarsa kimler konuşur, kimlerin koltuğu sarsılır merak konusuydu. MeToo hareketi sosyal medya üzerinden edebiyat dünyasında başladı. Nasıl başladı ne oldu? Tren Topi'nin 60. bölümüne hoş geldiniz. Ben Nevşin Mengü.
Her şey Hasan Ali Toptaş'ın TRT2'de yayınlanan karalama defterinde çeviri bir kitap okurken önce çevirmenin doğum tarihine bakıyorum sözleriyle başladı. Yeni kitapları okurken o kadar temkinli yaklaşıyorum ki çeviri bir kitap okurken önce çevirmenin doğum tarihine bakıyorum. Çünkü günümüz insanının zihnindeki kelime sayısı o kadar azaldı ki böyle tatsız bir çeviriyle karşılaşmaktan korkuyorum. Genç eleştirmenler bu sözleri dolayısıyla Toptaş'ı kıyasiye eleştirirken Twitter'da Leyla Salinger adlı kullanıcı bu adamın ifşalanmasını bekleyen kaç kişiyiz yazdı. Ve olay tabiri caizse patladı. Aralarında yazar Aslı Tohumcu ve Pelin Buzluğ'un da bulunduğu yazarlar Toptaş'ın kendilerini taciz ettiğine ilişkin tweetler paylaştılar. Olay bir tür yerli MeToo hareketine dönüştü.
Pek çok yazar ve yayıncının adının yer aldığı tacizce listeleri sosyal medyada dolaşmaya başladı. Olay katlanarak büyüyordu. Yayın evleri tek tek adı geçen yazarlarla sözleşmelerini feshettiklerini ilan ediyordu ki acı bir olay yaşandı. Adı bir süredir sosyal medyada taciz ve ifşa iddialarıyla gündeme gelen yazar İbrahim Çolak, Twitter hesabından paylaştığı veda mesajının ardından intihar etti.
Çolak akşam saatlerinde paylaştığı ileti de, ''Kendimi böyle bir sona hazırlamamıştım. İyi bir insan olmaktı dileyim. Başaramadım. Saatlerce, günlerce yazabilirim. Ancak bu hiçbir şeyi geri getirmez. Ben şu saatten sonra eşimin, evlatlarımın, dostlarımın yüzüne bakamam. Kimse tamamıyla suçlu değildir. Lakin başkalarına söylediğim, kendimize yakışanı yapalım düsturunu kendim için tutamamış olmama gerçek bir pişmanlığım var. Beni seven, beni gözeten tüm dostlarıma,
hasseten, kahrımı çeken eşime ve evlatlarıma hayırla kalın diyorum ifadelerini kullandı. Çolak'ın intiharının ardından hareketi sosyal medyada alevlendiren Leyla Salinger isimli kullanıcı hesabını kapatarak kayıplara karıştı. Leyla Salinger'in daha önce Fethullah Gülen'e destek verdiği tweetler de öte yandan paylaşıldı. Çolak'ın intihar ettiği günün akşamı Duygu Demirdağ Olay TV'de Kadın Sözü isimli programda bu konuyu masaya yatırdı. Kadın hakları savunucuları tacizi ve taciz ifşalarını konuştu. Konuklardan biri gazeteci Melis Alpandı.
Yani bu tip haberlerin çoğalması bence daha çok kadının konuşmasına neden oldu. Bu iyi bir şey. Yani bu ifşa meselesinde de ifşa hiçbir zaman bir kadının ilk başvuracağı yol değildir. Yani ifşa en zorudur.
Yani ben demiyorum ki bu asla olmaz yani mutlaka hani bunu kötüye kullanacak insanlar da olabilir ama yani bu o kadar zor bir şey ki gerçekten büyük cesaret isteyen özellikle sonrası için bugün nasıl siz bu kişileri aradığınızda biz çok yorulduk dedilerse bir günde bile bunu hani aylarca yıllarca yaşayan kadınlar var. Dolayısıyla bununla mücadele etmek kimse için kolay değil ama bazıları için gerçekten çok çok zor. Dolayısıyla ifşa o yüzden böyle birilerini itibarsızlaştırmak için yalandan yapılacak bir şey değil. Şeyi de sorayım tabi bugün biraz konunun seyrini değiştiren şey de yayıncı yazar İbrahim Çolak'ın veda mesajı ve sonrasındaki intiharı oldu. Ne söylenebilir bununla ilgili?
Tabii ki de hiç bir insanın ölmesine sevinecek değiliz. Bu değil konu. Ama burada adam intihar ediyor fakat bunun sebebi sanki ifşada bulunan kişiymiş gibi bir hale büründü ya o olay. Hayır zaten o intihar notunda da yazıyor. Bu ortaya çıktığı için.
Bu yolu seçiyor. Yani onunla yaşayabiliyordu yaptığı şeyle. Çünkü bunu reddetmiyor, söylüyor açıklamasında. Yani yaptıklarıyla yaşayabiliyordu ama yaptıklarının açığa çıkmasıyla yaşayamıyor. Burada dolayısıyla kadın hareketine, ifşa mekanizmasına saldırmanın hiçbir temeli yok. Avukat Selin Nakıpoğlu görüşlerini şöyle iletti.
Mesela eleştirilerden biri şu diyor ki sosyal medyada böyle bir iklim oluştu. Evet ama biz adaleti sosyal medyadan mı sağlayacağız örneğin ya da bir anonim isimle bu paylaşımları yaptığımızda o ismin kim olduğuna dair nasıl güven duyacağız? Bir kadın kendi ismiyle bu beyanları verseydi buna itiraz etmezdik ama. Bu durumda da kadın beyanı esastır mı kabul edeceğiz derler. Ne düşünüyorsunuz? Bu hesaplar gerçek ismiyle de olsaydı, hesaplar sahte falan değil, takılınacak yer aramaya gerek yok. Lütfen meselenin özünden şaşmayalım. Kulkun üstünlüğü, masumiyet karinesi gibi ilkelerden bahsediliyor. Kulkun üstünlüğü erkek egemenliğine hizmet etmek üzere mi oluşmuş bir ilkedir?
Kadının beyanı esastır ilkesini. Hangi noktada kabul ettiniz ki? Burada da sorguluyorsunuz ya da burada da sanki kabul etmiş gibi davranıp. Vay efendim hesap mahlaslı. O yüzden biz buna nasıl güvenebiliriz noktası nasıl geliniyor? Ben bunu anlamış değilim. Şimdi şöyle bir durum var. Ortada çok net bir şey var. Taciz itirafının bakın altını çiziyorum iddia değil. Taciz itirafının ardından bir erkek intihar etti.
Taciz eden kendisi, intihar eden kendisi. Bir kere bunu bir kere net koyalım. Ve bu ölümün sorumluluğunu asla şiddete maruz kalan, ben mağdur kelimesinin kullanılmasına karşıyım, erkek şiddetine maruz kalan kadına yıkamazsınız. Buna izin vermeyeceğiz. Çok net bir şekilde bunun altını çiziyorum. O kadının omuzlarına bu ölümü yıkamazsınız.
Buradaki mesele kadının beyanı esastır, ceza muhakemesinin hiçbir ilkesiyle çelişmemektedir. Fakat siz bu ilkenin ne olduğunu hala anlamış mısınız da acaba bu noktada da şu mu var, işte mahlastı, fake hesap mı, ya da intihara azlettirme mi var? Vay efendim bilmem ne cemaatinin terör örgütüne mi üye? Bunlar nasıl hedef göstermeler? Allah aşkına da kendinize gelin. Burada kadınların siz susmasını istiyorsunuz. Amacınız bu zaten. Bunu çok net görüyoruz biz. Bu gerçekle er ya da geç yüzleşecek o fail. Ticilinin ne olduğunu en iyi o fail biliyor. Er ya da geç yüzleşecek ve yüzleşmek zorunda kaldı kalacak. Kadınların konuşma cesareti ve birbirine sahip çıkmasının önüne geçmek istiyorsunuz. Mesele bu. Bu değişimin başladığını görüyorsunuz ve bundan dolayı rahatsız oluyorsunuz.
Kadının inanırlığınız sorgulanacağından çok eminsiniz fail olarak." Bir başka avukat, Kardelen Yarlı, hukuki süreçlerle ilgili bakın neler söyledi. Ben kendi takip ettiğim davalardan, yıllarca yaptığımız aktivistlikten şunu görüyoruz. Biz kapıdan müvekkillerimizle giriyoruz. Önce poliste, kollukta bir sorgulama başlıyor. Tabii ki mağdur da bu anlamda sorgulanabilir. Fakat bu sorgulama mağdurun travmasını tetikleyecek şekilde, mağdura karşı önyargılı bir şekilde ve mağdur sanki karşısındakine yönelik bir hamle yapmak için gelmiş gibi olmamalı.
Yani bir insan gelip şunu söylediğinde benim malım çalındı ve mağdur oldum dediğinde biz mağduru o kadar sorgulamıyoruz. Sen yalan mı söylüyorsun söylemiyorsun dediğinde. Fakat bir kadın ben cinsel şiddete uğradım, tacize ya da cinsel saldırıya uğradım deyip geldiğinde diyoruz ki ya dur bakalım ya gerçekten uğradın mı? Yanlış anlamış olmayasın. Belki isteyerek yaptın. Emin misin? Belki aranız bozuldu. Sonra sen geldin çamur atıyorsun.
aa senin boşanma davan varmış belki de sen delil yaratmaya çalışıyorsun savcılık makamını mı kullanıyorsun? Şimdi böyle mağdurlara yaklaştığımız zaman haliyle mağdurlar ne yapıyor şunu diyor ya bu erkek yargı ata erkil yargı. Şimdi biz hakimlere savcılara avukatlara baktığımız zaman herkese eşitlikçi herkese toplumsal cinsiyet duyarlılığına ilişkin hassas davranan insanlar olarak görmüyoruz. Bu mağdurlar kollukta zedeleniyor, savcılıkta zedeleniyor, mahkeme kapısında zedeleniyor ve birçoğu beraatle sonuçlandığı için davaların birçoğu en azından yarısı çünkü somut bir delil yok sadece mağdurum beyanı var en nihayetinde ne yazık ki rüzgar değişmeye başladı bunu çok açık ve net söyleyebilirim yani bundan 4-5 yıl önce yargıtay kararlarında biz mağdurum beyanının daha esas alındığını görürken mahkumiyete ilişkin olarak Şu an biz şunu görüyoruz, mağdur en başından itibaren istikrarlı beyan vermiş olsa dahi, diyor ki mesela mağdur kadın yetişkin, mağdur isteyerek evine gitmiş, daha önce aralarında sevgililik varmış, gittiği saat birazcık geç bir saat, alkol almışlar, o zaman bunlar büyük ihtimalle isteyerek birlikte olmuş olabilirler. Burada aslında zımni, yani kapalı, üstte örtülü bir rızadan bahsederiz. Cinsel ilişkiye dair başka da somut veri yok.
Ben mecburen beraat vermek zorundayım. Şimdi böyle dosyalar dönmeye başlayınca, ben kamera kaydı sunamazsam, tanık sunamazsam, eğer uğradığımda nitelikli bir cinsel şiddet değilse, yani bedenimde de bir etkisi kalmadıysa, sözel bir cinsel şiddete maruz kaldıysam, haliyle o mahkemede ben bunu nasıl ispatlayacağım? Ayşe Armağan, 11 Aralık tarihinde internet sitesini konuyla ilgili şöyle yazmış. Mutlaka biliyorsunuzdur, edebiyat dünyasında bugüne kadar görülmemiş bir MeToo hareketi başlatıldı. Kadınlar birlik oldu. Erkek yazarların tacizine ve cinsel saldırılarına maruz kalmış kadınlar artık saklamıyor, gizlemiyor, konuşuyor. Helal olsun onlara. Susmayan, artık yeter diyen kadınlara şapka çıkarıyorum. Herşey Leyla isimli kullanıcının paylaştığı bir tweet ile başladı. Bu adamın heyecanla ifşalanmasını bekleyen kaç kişiyiz? Tweet buydu.
Sözü edilen, Türk Edebiyatı'nın en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen Hasan Ali Toptaş olunca iş bir anda büyüdü. Ümit Ünal tarafından filme de çekilen Gölgesizler, Heba, Kuşlar, Yasına Gider gibi pek çok kitabın yazarı, imza günlerinde önünde uzun sıraların oluştuğu Hasan Ali Toptaş. Ardından Pelin Buzlu, Leyla isimli kullanıcıyı destekleyen tweetiyle işin aslında sanalandan çok daha büyük olduğu ortaya çıktı. En son 2017 senesinde Said Faik hikaye armağına layık görülen Buzluk'ta zamanında Toptaş'ın tacizine uğradığını söyledi. Ve bunlar birden Türkiye'de biat dünyasında bir MeToo hareketine yarattı. Derken bu ifşalar çığ gibi büyüdü. Yaklaşık 20 kadın daha mağdurdu. Ki bunlar ortaya çıkanlar. Bir de ortaya çıkmayanları düşünün.
Bu sırada Ali Lidar'ın kendince ironik bir tweet'i çokça eleştirildi. Topdaşı savunan Lidar mesajında, ''Hasan Ali Topdaş'ın bile linç edildiği bu Twitter çukurunda elbet bizim belamızı zikerler. Burası Twitter. Her ünlü, yarı ünlü, mahalli ünlü linci tadacaktır. O yüzden direnmeyelim, zevk almaya bakalım.'' yazdı. Tek kelimeyle korkunç.
İş bununla da kalmadı. Bu kez sevilen bir diğer edebiyatçı Aslı Tohumcu'dan Bora Abdo tarafından uğradığı tacizin ifşası geldi. Nermin Yıldırım'ın da Aslı Tohumcu'yu destekleyen mesajıyla olay bir anda daha çok kitleye ulaştı. Ve ardından Hüseyin Kıran ifşaları. Hüseyin Kıran suçlamaları kabul etmiyor. Şair Şükrü Erbaş derken çığ gibi büyüyen bir hareket başlattı kadınlar.
8 Mart kadın yürüyüşünden bir pankart bu hareketin sesine dönüştü. Uykuların kaçsın ben ne zaman ifşa edileceğim diye. Toptaş'tan özrü kabahatinden büyük bir yanıt geldi. İnsan eril failliğin ne olduğunu anlayana kadar karşı tarafta ne büyük yaralar açtığını bilmeden, fark etmeden, düşünmeden hatalar yapabiliyor. Failliğin ne olduğunu bugün kadınlardan öğreniyoruz. Bilmeden, farkında olmadan yaptığım davranışlar nedeniyle kırdığım, üzdüğüm, yaraladığım bütün insanlardan samimiyetle özür diliyorum.
Hasan Ali Toptaş'ın yazdığı sosyal medyadaki bu yazı eril faillik kavramı üzerinden çokça paylaşıldı ve tartışıldı. Şimdi bir başka yazar Elçin Poyraz'ların konuyla ilgili yazısına yer verelim. Kurban olma konumu, suçlanma, aşağılanma giydiği giysi ya da bulunduğu mekan yüzünden tacize hak ettiği saldırılarına maruz kalacağını bile bile suskunluğunu nasıl bozmalı? Ona saldıran erkek, utancını ve suçluluk duygusunu kadına yükleyip parlak başarısıyla gerinirken sadece izlemeli ve çok da abartmamalı mı? Edebiyat, sinema, medya, akademi, tıp, hukuk, siyaset her alanda erkek tanrıları çamurdan yaratıp tapınan erkeklerin yaptığı her türlü insani suçtan ve zaaftan onları muaf mı tutmalı?
Yoksa olur böyle hatalar bir erin faillik yapmış deyip geçmeli mi? Sustukça küçülmeli, sustukça kendini eritmeli, sustukça azalmalı mı kadın? Doğru. Bu topraklarda az kadın makbuldür. Az görünen, az konuşan, az ağlayan. Az çalışan, az gezen, az var olan kadın münasiptir. Az kadınla çoğalır erkekler. Az kadın o dev erklerini taşımak için ideal ölçüdür. Peki erkek tanrıların azala müritleri bir kadının erkek tacizini kaç kere yaşadığını bilebilir mi? Her sokağa çıktığında arkasına bakmak zorunda kalışını,
Bir erkekten davet aldığında yalnız kalmamak için uğraşmasını, patronuysa anlamazlığa gelmesini, dilini tutmasını, kendini banyoya kapatıp tacizcisinden özür dilemesini, kaçmak için pencereden atlamayı düşünmesini. Bunları bilebilir misiniz? Pek çok çok sonra zayıf bir kadın sesi, tacizcisini tedirgin parmağıyla ifşa ettiğinde, o sesin ona verdiği temiz nefesi. Biz o tedirgin sesi çok iyi tanıdığımız için ona inanırız. Siz ise ilk ifşada acaba yalan mı söylüyor diye önce kadından kuşku duyarsınız. Flörtle tacizi karıştırmayalım dersiniz.
Kanıt gösterin, açıklamak için neden bu kadar beklemiş diye tepinirsiniz. Biz beklemedik. Bunları duymaya geç kalan sizin kulaklarınız. Biz her gün o ağır yaranın altında nefessiz kalırken, siz erkek kanrılarınızı yaldıza boyamakla meşguldünüz.
Kadınlar ödeyecekleri bedellere, titreyen ellerine, zincirlerine rağmen o sesin peşinden gitti. Erkek tanrılarınızdan ve sizden yaralarımızı sarmanızı beklemiyoruz. İlk çığlık atıldı. O çığlığın yarattığı çatlağın ışığına tutunacağız. Güçlü bir yazı. Kısa bir ara veriyoruz ardından Hasan Ali Toptaş'ın Milliyet'e verdiği röportaja bakacağız. Tekrar hoş geldiniz kaldığımız yerden devam edelim. Hasan Ali Toptaş önce sosyal medya hesabından yazdığı özür yazısını kaldırdı. Sonra da Milliyet gazetesine bir röportaj verdi. Milliyet gazetesine verdiği röportajda hakkında söylenenleri ifşa değil iddia olarak gördüğünü söyledi. Röportajdan bir kısım aktarıyorum. Leyla Salinger kimdir bilmiyorum. Adı gerçek adı mıdır onu da bilmiyorum. Pelin Buzluğu tanıyorum.
Yıllar önce Ankara'da dört yazar arkadaşımla bir söyleşi yapmıştık. Orada tanıdım. Kocasıyla birlikte gelmişlerdi. Kendisi benim onları eşiyle birlikte evime davet ettiğimi söylüyor. Bu ayrıntıyı hatırlamıyorum. Etmişimdir belki. Sonra bir gün Pelin Buzluk evime geldi. Fakat onun anlattığı şeyler asla ve asla yaşanmadı. Ben saldırmışım da o banyoya kaçmış ve kapıyı kilitlemiş. Tümüyle yalan. Bir kere ev dubleks bir ev. Ve banyo üst katta. Üst katta kullanılmıyor. Dün akşam eşimle de bu konuyu konuşurken bir ayrıntıyı hatırladık. O evde hiçbir kapıda anahtar yoktu ki nasıl kilitlemiş? Allah aşkına olabilir mi böyle bir şey? Hadi diyelim oldu. Peki benim evime gelip gidişinden epeyce bir süre sonra, neredeyse bir yıl sonra yayınlanan Kolları Ölü Açıklığında adlı kitabındaki öykülerden birini bana niye ithaf ediyor? Neden öykünün başına Hasan Ali Toptaş sevgisiyle ibaresini koyuyor? Taciz ettimse, cinsel saldırıda bulundumsa benden nefret etmesi gerekmez miydi?
Tabii savcı bunu da sorar elbet. Hanımefendi bu nasıl iştir der. Fakat sosyal medyaya adı verilen mecrada kimsenin dikkatini çekmez belki böyle bir ayrıntı. Bir ya da iki kişi bulur yazar ki bir kullanıcı bir yerde sormuş zaten cinsel saldırıya uğradıktan epey sonra öykünüzü neden Hasan Ali Toptaş'a ithaf ettiniz demiş.
Şunu bir kere daha belirteyim. Ben cinsel saldırıda bulunmadım. O banyoya kendini kilitlemedi. Bunların hepsi hikaye. Oturduk sohbet ettik. Varlık yayınlarından ilk kitabı çıkmıştı. İkinci dosyasını yayınlayacak yayını arıyordu. Dosyayı okuttu bana. Daha sonra ben de can yayınlarındaki arkadaşım Faruk Duman'ı aradım. İlgilenmelerini söyledim. Kitabını yayınladılar. Sonra bir kitabını daha yayımladılar. Bana ithaf edilen öyküyü sözünü ettiğim kitapta yer alıyor. Evime geldiği gün onun dediği olay yaşansa bana onca zaman sonra niye öyküsünü ithaf etsin? İnsanların bunu düşünmesini isterim. Sosyal medyadaki birçok şey gibi maalesef yaptığım açıklamada yanlış anlaşıldı. Orada ben tamam suçlamaları kabul ediyorum, özür dilerim demedim. Geçmişte fark etmeden, bilmeden, düşünmeden yaptığım bazı hareketlerim, bazı sözlerim yanlış anlaşıldı da
Birilerini incittiyse, birilerini üzdüyse ya da yaraladıysa bu insanlardan özür dilerim demeye çalıştım. Bu o kişileri kırmış, incitmişse özür dilerim. Bunu söylüyorum. Toptaş kendini savunurken milliyet muhabiri suçlamaları kabul etmiyorsunuz ama bir anda 20 kadın birden taciz iddiasında bulundu. Bu durumu nasıl açıklıyorsunuz diye soruyor. Toptaş şöyle yanıtlıyor. 20 kadın yok. Kim saymış bunları bilmiyorum. Hepsi hakikaten kadın mı? İsimleri cisimleri ne? Bunları da bilmiyorum. Sadece içlerinden birinin iddiasından haberdarım. O iddiada yalan. Öyle bir şey yaşanmadı. Dediğim gibi ötekilerin isimlerini bilmiyoruz. Yazılanların hepsini okumadım.
Ama mesela içlerinden biri Gebze'deki imza gününde kitap imzalatırken beni eliyle taciz etti. Şurama dokundu, buramı avuçladı mealinde bir şey yazmış. Oysa ben Gebze'de hiç kitap imzalamadım. Hiç gitmediğim bir yerde böyle bir şey nasıl olmuş? Er insaf. Bazı suçlamalar da ben de duydum arkadaşım anlattı. Arkadaşımın arkadaşına da şeklinde uzayıp gidiyor. İnanılır gibi değil ama şunu binsinler. Ben edebiyatımı sosyal medya faşizmine kurban etmeye çalışan herkesle hukuk önünde hesaplaşacağım.
Tüm bunlar yaşanırken kadının beyanı esastır meselesi bir kez daha gündeme geldi. Sosyal medyada kimileri kadının beyanı esastır ilkesini eleştirirken kadın hakları savunucuları kadının beyanı esastır demek, kadınlar ortaya ne iddia atarsa atsın bu kabul edilir anlamına gelmiyor. Kadının beyanı esastır ilkesi şu demek. Yani kadın bir suçlamada bulunduğu zaman bu ciddiye alınacak ve otomatik olarak bir soruşturma başlatılacak.
Hukukçular bunun altını çiziyor. Hasan Ali Toptaş Milliyet gazetesinde konuyla ilgili şöyle demiş. Kadının beyanını esas almanın bu ülkede nelere yol açtığını da gördük ama ben suçlu değilim sonuna kadar suçsuz olduğumu savunacağım. Gerçek mahkemelerde ve hukuk önünde kadının beyanı esastır ama bu iddiaların ciddi bir şekilde incelenmesi gerek. Öbür türlü çamurat izi kalsına dönüyor. MeToo hareketini tetikleyen olaylar patlamadan önce gazeteciler aylarca, senelerce araştırdılar. Tek telefonla, sadece iddiaların üzerine atlayarak değil, masumiyet karinesi diye bir şey var. Detaylı bir şekilde incelenmeden, araştırılmadan iftira atılması da yaralıyor. Tacize suçlanan bir başka isim, yönetmen Biraz Dalkran. Dalkran, eşiyle karşılıklı bir YouTube videosu çekti ve hakkındaki iddialarla ilgili konuştu. Der ya, Aydoğan Çetin adında bir bayan demiş ki,
Lise öğrencisiyken yöretmen Biray Dağkıran tarafından cinsel tacize uğradım. Çok utanmıştım. Yıllar sonra bir arkadaşımı daha taciz ettiğini öğrendiğimde sinirden kulaklarım yanmıştı. Açıklama zamanı meğer şimdiymiş. Çok güzel. Ben bu arkadaşı hatırlıyorum. Derya Oyduhan Çetin'in. Plato filmde yapıyordu. Ben o evin arkasında, Plato filmin arkasındaki yapışta kalıyordum. Ben o eve 2009'da taşındım. Bu kızın hikayesine baktım, 86.
2009'da olduğuna göre o zaman da demişti. 23-24 yaşında bir kızcağız. Piratofilmde asistant. Ben oraya girip çıkarken, muhabbet ederken bir medyeler vesaireler güzel oldu. E zaten ben de hani eve gidiyordum. Yalan söylemeyeyim. Ben çok rahat büyüdüm. Hani rahat derken 18 yaşında kızlardan gayet güzel mesajlar atıyordum. Hani cinsi olarak Türkiye'nin şartlarından öte rahatlıkta yaşadım. Öyle geliştim.
Arkadaşlarım var ve rahat bir dünya görüşü benimsedi. Ve arkadaşlarımı da bu çevreden yaptım çünkü kısıtlanmayı sevmiyordum. Neyse. Bu kız geldi 21-25 yaşında. Zaten flört göz bir şekilde konuştu. Gayet güzel. Ben eve gittiğimi söyledim. Eve geldi. Ve ben bayanlarda yani iki türlü bir şey var. Yaklaşım. Ulan nasıl yaklaşırsın bir bayana? Aa telgraf atarsın. Merhabalar. Ritmik hareketlerle sevişebilir miyiz? Saçma. Telgraf atmazsın.
ne yaparsın abi yaklaşırsın bakarsın hani bir şeyini alırsın çünkü o eve geldiysen bir şeyler yaşıyorsan bilmem ne yaptıysan erkeğin bir denemesi gerekiyor çünkü denemediğim zaman ben şunun mesajı almışlığımda var 18 yaşında ne biçim erkeksin yanında oturdum hiçbir şey yapmadım bu kızların halbuki ne isteyip ne istemediği konusunda zerre fikrim yok ama neyse konuyu toplayalım geldik eyvallah biz böyle bir şey girişimi yaptık abla ondan sonra beraber indik Yürüdük. Orada hiçbir sorun olmadı. Kendini duvardan duvara attığını görmedik. Giderken de oldu. Arkasından mesaj da attı bu. Ama şöyle ben bir kural koydum hayatımda. Köşe kuralları. Benim hayatımda 19-20 yaşında ben yönetmenliği kafaya koyduğumda, saklantı halime getirdiğimde şunu fark ettim. Bu meslekle beraber gereğinden fazla bir şekilde, dünyanın en yakışıklı herifi değilim, bir kadın vücuduna uğrayacağım. Ve bu çok güzel. Ama köşeler koyarsa,
Başım belaya girmez, bu hayatı keyifli sürdürürüm." dedi. Köşe ne? Bir, pısırık olma. İlk hareketi yap. İki, ısrarcı olma. İlk hareket dediği tut, öp, çek, kenara, duvara değil abi. Hani ki bu iş beraber açık açık konuşmak gerekirse bayanın önderliği de daha doğru olur. Çünkü tek taraf olmaz bu işte. Ben bu kuralı koydum. Bu ablanın dediği gibi hiç bu olaylar falan arkasına duvarları atmadı kendini, polislere yapmadı.
Ondan sonra yazdığı şey, 18 yıl içinde tuttum bunu. Böyle bir şey varsa hemen gidin. Taciz ve flört arasındaki ince çizgi var mı? Nerede başlar, nerede biter? Kadının beyanı esas olunca erkekler topyekin suçlanır ve kendilerini savunamazlar mı? Bu sorular gündemde tartışılıyor. Gazete Duvar'a yazar Zehra Çelenk şöyle yazmış.
Metaforik babalarımızla şöyle ya da böyle mesafelenip kendi dilimizi, hikayelerimizi kurmayı yeniden ve yeniden öğrenmemiz gerekiyor. Tacize taciz, tecavüze tecavüz dedirtmek, feminizmin on yıllarını aldı. Bu kez de erkeklik krizi, patlamaya hazır ego derken kadın kazanımlarının bedelini kadına ödetildiği, Erkeklerin küstüm oynamıyorum ıssızlığında pasif-agresif her türlü şiddeti de sürdüğü bir dönemin kucağına düştük. Ama her yandan berbat bu çağımızın iyi bir tarafı da var. Bunca manipülasyon, çarpıtılmış gerçek, post-truth, host-truth çağında eril şiddet açısından gerçeklerin er geç açığa çıkma huyundan nasipleniyoruz.
Bu berbat çağın en iyi taraflarından biri putların birer birer yıkılması, istismarların gizli kalmaması. Kadınlar konuşuyor ve konuşacak. Koca bir kültür sanat alanı, alçak adamların yüksek edebiyat oyun sahası olmaktan çıkacak. Biz umut ve inat ettikçe, daha da hızlı, içini açma cesareti gösteren hiçbir kadın yalnız değildir. Evet, güçlü cümleler Zehra Çelenk'ten. Kuşkusuz yeni bir dönem açıldı. Hem kadın mücadelesi açısından hem de adalet algısı açısından. Kapatırken İstanbul Sözleşmesi'nin önemini bir kez daha hatırlatalım ve koşullar ne olursa olsun aslında toplumun bir arada durabilmesi için ve adalet için bağımsız yargının ne kadar önemli olduğunun altını çizerim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.