
4.047 kelime · ~20 dk okuma
Trend Topik'te bu bölümde büyük taarruzun zaferle sonuçlanmasını kutlayan Zafer Bayramı'nı ele alıyoruz. Bayram kutlamaları bu senede tartışma konusu oldu. Ne oldu? Büyük taarruz neden önemli? Bakacağız.
İçişleri Bakanlığı hafta başında 81 ilin valiliğine birer genelge gönderdi. Genelge ortalığı karıştırdı. 30 Ağustos genelge ile yasaklandı mı sorusu gündeme geldi. Mesele çok tartışılınca İçişleri Bakanlığı bir basın açıklaması yayınladı. Açıklamada şu dendi, önümüzdeki günlerde 98. yıl dönümünü kutlayacağımız Zafer Bayramımızında
İçerisinde bulunduğumuz salgın koşullarına göre kutlanması, çerenk sunma ve şehitlik ziyaretlerinin asgari katılımla gerçekleştirilmesi, bunun dışındaki etkinliklerin ise yüz yüze etkinlikler yerine özellikle dijital imkanların kullanılarak yapılması salgınla mücadelenin bir gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu doğrultuda resmi programlarda resepsiyonların yapılmaması da salgınla mücadele de sürecin bir gereğidir. Bakanlık açıklamasında Covid-19 tedbirlerini hatırlatıyor, kalabalık olunmaması gerektiğini belirtiyor ancak bu noktada akıllara hemen Ayasofya ibadeti açılırken Sultanahmet'te toplanan kalabalıklar geldi. Dahası Malazgirt zaferinin 949. yılı önce Ahlat'ta sonra Malazgirt'te kutlandı.
Ahlat aynı zamanda Cumhurbaşkanı'nın yeni sarayına da ev sahipliği yapıyor. Sarayın inşası pandemi boyunca devam etti. Malazgirt Zaferi'nin yıl dönümü de açıldı. Malazgirt'te katılımcılar sosyal mesafe dikkate alınarak oturtulmuştu. Şimdi kutlamalar bir önceki seneyle karşılaştırıldığında insan yoğunluğu oldukça azdı. Ancak Ahlat'ta kameralara yansıyan kalabalıklar göze çarptı.
Ayasofya'nın açılışında gördük ki pandemi önlemleri yeterli seviyede alınmadı. Virüse yakalanan milletvekilleri vatandaşlar oldu. Dolayısıyla hükümet pandemi için tekrardan sıkı tedbirlerle ilerlemeyi tercih ediyor olabilir. Zaten vaka sayılarının da arttığını görebiliyoruz. Ama böyle desek bile Ahlat Sarayı'nın açılışında epey kalabalık olduğunu gözlemledik.
30 Ağustos çıkışı CHP'den geldi. CHP Genel Merkezi CHP'li belediyelere talimat gönderdi ve 30 Ağustos'un hakkıyla kutlanmasını istedi. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, 30 Ağustos kutlamalarına hükümetin yaklaşımını eleştirdi. Tarihimizi bilmiyorlar dedi. 30 Ağustos, yani Lozan'a başı dik gitmenin en önemli adınıdır. Düşmanın Anadolu topraklarından kovulmasıdır. Ağır bedellerin ödenmesidir.
Bu tarihi için, bırakın pandemiyi, bu tarihi için bugün milyonlarca insan hayatını vermeye hazırdır. Dolayısıyla Türkiye'yi bilmeyen, tarihini bilmeyen, Milli Kurtuluş Savaşı'nı hangi koşullarda verildiğini bilmeyen bir ekiple karşı karşıyayız. Cumhurbaşkanlığı İletişim Ofisi Başkanı Fahrettin Altun, konuya tweet atarak girdi, Kılıçdaroğlu'na tweetleriyle yanıt verdi. Altun'un başlattığı tweetselde şunlar dendi, ''Bir kez daha vurgulamak isteriz ki, 30 Ağustos Zater Bayramı kutlamaları, gündelik ve suni tartışmaların şekillendireceği etkinlikler değildir. Söz konusu kutlamalar, devlet ciddiyetine uygun bir şekilde, aylar öncesinden yapılan planlamalara uygun bir şekilde icra edilecektir.
Birileri bu ülkede yıllarca vesayet odaklarını kışkırtmak için suni rejim krizleri çıkarmaya çalıştı. Söz konusu unsurlar bunu yaparlarken daima resmi bayramları ve sembolleri manipüle ettiler. Bugün yine bu türden beyhude girişimlerle karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz. Bugün devlet milletiyle gerçek manada bütünleşmiş, vesayet odakları tasfiye olmuştur. Cuntalar ortadan kalkmış, terör kaynağında kurtulmaya başlanmış ve demokratik siyaset itibar kazanmıştır. Bütün bunlar Sayın Cumhurbaşkanımızın liderliği sayesinde hayata geçmiştir. Fahrettin Altun bunları söyledi.
Bu sene 30 Ağustos resepsiyonu yok. Resepsiyonun iptal edilmesi de ilk değil. 2012 yılına kadar resepsiyona Genelkurmay Başkanlığı ev sahipliği yapıyordu. 2012 yılında Cumhurbaşkanı başkomutan olduğu için resepsiyon Cumhurbaşkanlığı himayesine ve Cumhurbaşkanlığı köşküne taşındı. Ne var ki 2012 yılında 11. Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül'ün kulağındaki rahatsızlığından dolayı hastanede tedavi görmesi nedeniyle Çankaya Köşkü'ndeki resepsiyon iptal edildi. 2011, 2015 ve 2016'da terör ve şehit haberleri nedeniyle 30 Ağustos resepsiyonları iptal edilmişti. Bunun nedenini akademisyen Doğan Can Össel'e sordum. Össel, iç politikada çözülmeyen önemli sorunlar var, işsizlik ve gelir kaybı başta geliyor. Dolayısıyla artık karşı tarafı kazanmak değil, kendi seçmenini karşıya geçirmemek, kararsızlığa düşürmemek gibi hedefler var. Bu hedefler çerçevesinde de duygulara oynanıyor ve burada iki ana hat var. Bunların biri 15 Temmuz, Menderes, Darbeci Kemalistler hattı. Bir de Osmanlı'ya dönüş değil ama Osmanlı'nın güçlü ve şanlı devletini yeniden canlandırma temalı ikinci bir hat. Bu ikinci hatta askeri harcamalar, Libya'da ve Suriye'de büyük oyuncu olma gibi politikalar da çok işlevsel, Malazgirt kutlamaları da atalarımızın şanlı tarihini pekiştirmesi açısından anlamlı.
bir siyaset bilimci olarak böyle yorumluyor. Şimdi işin bir tarafını bir kenara bırakıp günün anlam ve önemine geçelim. Kısa bir ara ardından konuğumuzu ağırlayacağız. Belediyelerin kutlayıp devletin kutlamak istemediği Zafer Bayramı 30 Ağustos 1922'de Dumulupınar'da Mustafa Kemal'in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan büyük taarruzu anmak için Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde her yıl 30 Ağustos günü kutlanan resmi ulusal bayramımız.
Kutlamasızlıklar gölgesinde büyük taarruza bakacağız. Şimdi büyük taarruzu tarihçi Emrah Safa Gürkan'la konuşacağız. Emrah Safa Gürkan, şimdi 30 Ağustos'un yıl dönümü, bu senede işte tartışmalı kim kutluyor, kim kutlamıyor, işte hükümet kutlansın istemiyor mu, kim sahip çıkıyor, kim sahip çıkmıyor. Bu tartışmalar bölgesinde büyük taarruzun yıl dönümünü yad ediyoruz diyelim. Şimdi senden büyük taarruzu anlatmanı isteyeceğim tabii. Türkiye'nin kurucu savaşı büyük taarruz buldu.
Evet, Osmanlı'dan artık Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişte son randevu Türk ve Yunan orduları arasında. Aslında bunun birkaç senelik bir geçmişi var. İstanbul'daki artık son kalan direnişe bağlı subaylar Ankara'ya geçip meclisi kurduktan sonra hemen orada bir direniş örgütlemek zorunda kaldılar ve bu ilk başta çok mütevazı bir şekilde yapılmak zorundaydı. Çünkü para yoktu, fazla imkan yoktu, altyapı yoktu. Şimdi bir imparatorluk düşünün. birçok toprağını kaybetmiş, tren yollarının büyük bir kısmı düşmanın elinde, başkenti düşmanın elinde, padişahı düşmanın elinde ve sadece subbaylar aslında memlekete çok da gelişmemiş bir bölgesinde, İç Anadolu bölgesinde, Doğu Anadolu bölgesinde toparlanmışlar. Ellerinde hala ters edilmemiş ordular var ve Kurtuluş Savaşı işte bu şartlar altında başlıyor. Hatta ilk başta ilk meclise falan filan bakarsanız böyle eski bir ihtiyar teraki binasında toplanan beraber tabildot yani yurt yerlerde kalan insanlar. Para yok. Osmanlı Bankası'ndan işte kişisel hesabından para çekenler bazı yerlerde işte bazı paralara el koyup yapmak zorunda kalıyorlar. Işte insanlara vergi salıyorlar. Ve bu çok riskli bir şey. Yani bir anda siz Ankara'da kendinize hükümet ilan ediyorsunuz. Insanlardan vergi alıyorsunuz. On yıldır savaşmış, oğullarını cepheye yollamış insanlara bir anda bize daha çok para ve daha çok asker lazım diyorsunuz. Ve bunun bir takım zaferlerle meşrulaştırılması gerekiyor. İlk başta işte İnönü Muharebeleri daha sonra Sakarya bunu sağlıyor.
Mesela İnönü'nün zaferi onun için mi çok önemlidir? Tabii, bence onun için önemli. Çünkü kaybedilse öyle bir zafer, ortaya yani siz burada ne yapıyorsunuz çıkacak. Halk da çok yorgun düşmüş. Dolayısıyla onlar biraz daha defansif savaşlar. Ama artık Sakarya'yla beraber ofansif bir savaşa da geçirebilecek. Yani 1921 geldiğinde... Yunan ordusunu geri püskürttükten sonra takip de edilebilirdi. Yani peşinden de girilebilirdi bu ordu. Fakat bu gerçekleştirilemedi. Çünkü kazanılan bu savaş, hani şey deriz ya, belki Bilkent'teki derslerden hatırlarsın, Frick-Pirous zaferi. Yani bir zafer ama yorgun da düşmüş. Yani kazandığınız halde
bitap düştüğünüz bir zafer ve Sakarya meydan muharebesinden sonra bu zafer tam anlamıyla Yunanlıları sökmeye yetmiyor. Durduruyor fakat takip edecek bir durum yok. Hatta 1921 sonbaharında SAT Hareket Planı diye bir şey var. Sandıklı'nın baş harfi SAT ya da işte benim ismimde baş harfi Safa'nın baş harfi. Osmanlı'da birden fazlası ev vardı. Bu uygulamaya konamıyor yani hazır değil. Dolayısıyla bir yıllık bir bekleme var. Bir yıldır bekleyen
Bir milli mücadele var, yani saldıracak, bir taarruza geçecek ama bir yıldır hazırlanıyor ve bu büyük problemlere yol açıyor. Çünkü biz şöyle zannediyoruz, şimdi Atatürk var ve herkes arkasında birleşmiş. Durum hiç de böyle değil. Atatürk ilk baştan beri birden fazla muhalefetle karşılaşıyor. Bir, İstanbul hükümetinin muhalefetiyle karşılaşıyor. İki, dışarıda eski ihtiyaççıların, başta Enver Paşa'nın, ta Doğu sınırına kadar gelip, yani Atatürk'ten daha prestijliydi birkaç sene öncesine kadar, gelip işin başına geçme girişimleri var.
Üç, içeride mecliste ikinci grup dediğimiz Atatürk'ün fazla güçlenmesinden rahatsız olan ve Atatürk'e verilen yetkinin azaltılmasını isteyen bir grup var. Şimdi bu birinci grup İstanbul Hükümeti her zaferde pozisyonunu Ankara'ya kaybediyor. Yani İstanbul Hükümeti ile Ankara Hükümeti arasında bazen yakınlaşma oluyor. Orada da yanlış anlaşılan bir şey var. İstanbul Hükümeti, Damat Ferit Paşa Hükümeti demek değil. Damat Ferit Paşa bazen başında, bazen
görevden alınıyor, başka biri geliyor ve o bazen Ankara'yla sıcak ilişkiler de kurabiliyor. Ancak Ankara'nın İnönü Muharebeleri ve Sakarya'yla beraber dışarıda prestiji artacak ve İtalyanlarla ve Fransızlarla imzaladığı anlaşmalar ve bunların Anadolu'daki işgal ettiği topraklardan çekilmesiyle de diplomatik sonuçlar doğuracak ve destek alacak. Hem Moskova'nın hem Belişe'de Fransızların ve İtalyanların desteğini alacak. Hatta mesela hava kuvvetlerinin kurulmasında İtalyanlarla Fransızlar geri çekilirken bizim anlamadığımız bir şey de geri çekildiğiniz zaman bazen mühimmatı geri götürmek çok paraya mal olur. Bunların bir kısmını satıyorlar ya da hibe ediyorlar. Dolayısıyla bunları da kullanarak, diplomasiyi çok iyi kullanarak kendi pozisyonu İstanbul hükümetine göre avantajlı bir hale getiriyor. Gene dışarıdaki ihtiyaççılardan, Enver Paşa'ya falan baktığımızda Enver Paşa'nın bir geri dönme durumu Atatürk'ü rahatsız edebilecekmişiz. Çünkü prestiji biri ve ihtiyaçlar hala güçlü. Atatürk'ün yanında olanlar da kolay kontrol edilebilir adamlar değil. Bunlar komitacı adamlar. Babali baskını yapıp hükümete el koyabilecek adamlar. Gözü kara insanlar. Bunlar Sakarya Meydan Muharebesi'yle ekart edilmiş. Fakat ikinci grup hala duruyor. 1921'de, 1922'de mecliste hala çok güçlüler. Ve bu ikinci grubun özellikle şöyle bir eleştirisi var.
Biz neden saldırmıyoruz? Sakarya meydan muharebesini biz kazandık, neden düşmanı söküp atmıyoruz? Fakat şöyle bir problem var, Atatürk bunu iyi biliyor, iyi bir asker olduğu için, bir taarruz harekatı sayısal üstünlük gerektirir. Oysa büyük taarruz başladığında bizim Yunanlılara sayısal üstünlüğümüz bile yoktu. 200 bin Yunan askerini, 186 bin Türk askerinden bahsediyoruz.
Dolayısıyla Türk ordusunun hazırlanması biraz uzun sürdü ve bu süre içerisinde Atatürk'e karşı çok sert eleştiriler yapıldı ve başkomutanlık yetkisi, ki bu Roma'da Jules Cesar'a falan verilen yetkide benzer, meclisin onay olmadan bazı şeyleri yapabilmeyi mümkün kılan bir yetkidir. Bu yetkilerin uzatılması sürecinde Atatürk'ü meclise sıkıştırmaya amaçladılar ve yıpratmaya amaçladılar. Özellikle 1922 ikbarının çok sıcak geçtiğini söyleyebiliriz meclise, 22 kışı ve ikbarının. Ve bir süre sonra herkes artık büyük taarruzun zamanı, herhalde böyle bir rehabet havası var. Şimdi o zaman Yunanlılar bir hatta duruyor öyleyse, bir yıl diyorsan. Yunanlılar da orada ilerlemiyorlar. Burayı tutmuşlar, tamam artık biz burayı tutacağız, buradan daha ilerlemeyeceğiz diye mi? Onların da ilerleyecek halleri yok. Çünkü onlar da artık arkalarındaki desteği yavaş yavaş kaybetmeye başlamışlar. Bu sırada Yunan Kralı'nın tabii ölmesi var, bir maymun ısırıyor. Biraz daha eskiden Almanlara yakın olan babası tekrar tahta geçecek. İngiliz ve Fransa'nın müdahalesiyle tahta indirilip yerine oğlu geçirilmişti. Fakat oğlunun ölmesi babanın geri gelmesi demek oldu. Bu sırada da Anadolu işgal edildiği için İngiltere desteğini biraz çekti Yunanlıların arkasından.
Dolayısıyla Yunanlıların da büyük devletlerin desteği olmadığı için ve bir seri savaş kaybettikleri için kendilerine çok güveniyor gözükseler de daha ileriye, Adolu içlerine girebilecek durumları yok. Zaten kendi supply limitlerinin yani lojistik hatların da ilerisine gitti. Yani Ankara'ya, dağıyla, doğuya falan ilerleyebilecek durumları yok. Dolayısıyla aslında Batı Anadolu'yu kurtarmış durumdalar. Hedefleri de o. O dönem içerisinde orada işte Rum ve Türk köyleri arasında tatsızlıklar oluyor. O bölgeyi en azından Rum hakimiyeti altına alıp hani Rumları ön plana çıkaran bir yönetim kurmuşlar. Megali ideelerine, büyük Ütopyalarına ulaşabilirler.
Dolayısıyla böyle bir beraberlik durumu var. Bu yıranların işine gelen bir beraberlik. Sonuçta artıda çıkıyorlar bu durumdan ve bunu oynuyorlar. Ve burada da Atatürk çok iyi bir manevra yapıyor. Biz hep şey düşünüyoruz, şimdi bu diziler falan biliyor musun? Çok insanları yanıltıyor. Böyle bilek gücüyle falan savaş kazanılmaz.
Yani mahalle kavgası bile kazanılmaz aslında sadece yumrukla. Zeka ile kazanılır, bunu bilmeyen de iyi asker olmaz. Ve kurtuluş savaşı bence subayların savaşıdır. Çok önemli bir sınav vermiştir Türk subayları başta. Strateji meselesi yani, orada strateji yapma meselesi. Tabii tabii, strateji. Çünkü bunlar, biz şimdi hafife alıyoruz, böyle geriye bakınca 10 yıl az geliyor da. Şöyle düşün, 10 yıl boyunca yani ben askere gittim 21 gün bitmedi. Bunlar 10 yıl boyunca gerçek askerliğini yapıyor. Ya da bizde mesela en kıdemli generalin işte ne bileyim bir yerde 1-2 yıl belki NATO'nun içinde böyle sıcak temas yapılan bir yerde görev yapmış olma ihtimali vardı. Bunlar öyle değil. Bunlar 10 yılı aşkın bir süredir Libya, Yemen, işte ne bileyim Galicya'sı, işte Balkanları, Sarıkamışı, Erzurum'u her yerde
ve bir sürü değişik koşulda hayatlarını riske ederek çoğu zaman, yani mesela savaş oluyor, sıtma oluyorlar, işte ne bileyim bir sürü hastalığa yakalanıyorlar, sürekli dolaşan imparatorun her yerinde birçok değişik coğrafyada, birçok değişik iklimde, birçok değişik orduya karşı birçok değişik savaş pratiğini yapmış insanlar. Dolayısıyla hani böyle çok şey anlıyoruz biz, böyle çok cesurduk, böyle cesaretle falan savaş kazanılmıyor sadece zekayla kazanılıyor. Bu tarzla ilgili hep konuşulan, biz bu işte listede falan da böyle öğretilir. Yunanların daha fazla askeri var, daha fazla makineli tüfeği var. Mesela 3152 makineli tüfeği var, Türklerin 2000. İşte 1002 ağır makineli tüfek var, Türklerde 800. İşte daha fazla topları var, 50 tane uçakları var. İşte 3800 tane motorlu aracı var Yunanların. Biz Türklerde 208 motorlu araç var, düşün farka bak. Peki buna rağmen nasıl oluyor da bu savaşı kazanıyorlar?
Ya şöyle söyleyeyim mesela büyük taarruzda herkes ele geçirmesi gereken tepeleri ele geçiriyor, bir tanesi geçiremiyor, adam intihar ediyor mesela o subay. Bir kere böyle bir faktör var. Hakikaten o jenerasyon için savaş bir hayat memat meselesi ve bunlar devletin sahibi olarak görüyoruz. yani devletin yetiştirdiği okullarında okuttu, devletle özdeşleştirmiş insanlar. Yunan komuta kademesine bakıyorsunuz, Yunan genelkurmayın yani bütün ordularının başı İzmir'de mesela. Gelmiyor şeye, İzmir'de oturuyor. Daha sonra o gidince asacaklar onu.
O zaman demek ki burada Yunan komuta akademisi de biraz işi bırakmış mı diyelim? Yani inanmıyor belki de orayı tutabileceğine mi? İnanmıyor değil de aynı şey değil ya. Bu her zaman yani Yunanlıların ne öyle bir savaş tecrübesine sahipler, ne öyle bir savaş tipine sahipler, ne de o kadar köşeye sıkıştırılmış durumdalar. Bazen ufak ordular çok köşeye sıkıştırılırsa ölümüne savaşırlar.
Ölümüne savaşan bir ordunun, onunla ilgili hakikaten çok destansı hikayeler falan da oluyor ya işte. Hakikaten kanılarla yapıldı bu savaş. Kamyon yoktu ilk başta bizim orduların yani. Tren yolu yok doğru düzgün. Bir sürü insan öldü. İşte bu Yabanı falan okursanız, Anadolu'da insan kalmamış o dönemde. 13 milyonluğa kadar düşmüş bir nüfustan bahsediyoruz. Bugün yani 90 milyon değil mi? Hani tabii bu başka şeylerin de...
etkisi var bunda ama yani artık son raddeye gelmiş bir durumda ve burada hakikaten hem subayların hem Türk askerinin daha etkili savaştığını görebiliyoruz. Bir faktör bu. İkinci faktör bizim subaylarımız daha iyi stratejisyenler yani birebir de çünkü orduya genel bir komuta planı veriyorsunuz ama sonuçta birçok şeyde Sahada oluyor. Sahada hep Yunanlılara karşı daha iyi savaşıyorlar. Üçüncüsü, sürpriz faktörü. Yunanlıların beklemediği bir anda geliyor savaş. Bu çok önemli bir şey. Niye önemli? Şimdi bir kere Atatürk orada işte hakikaten stratejik zekasını gösteriyor. Atatürk'ün siyasi kariyerinde de o stratejik zeka vardır. Mesela reformları yavaş yavaş yapar.
Yavaş yavaş kaldırır. Önce padişahlığı kaldırır. Sonra işte muhalifleri parti kurun der. Sonra partiyi kapatır. Sonra işte bir ara saltanat gider. Ondan sonra bir şey olur. Reformlar yavaş yavaş gelir. Böyle bir anda işte bütün elini açan biri değil. Çok hakikaten gerçekten satranç öncüsü gibi oynuyor. Şöyle bir şey yapıyor bizimkiler ve bu çok başarılı oluyor. Halifeti meclisten de gizli bir şekilde
Londra'ya yolluyor. Roma, Paris, Londra üzerinden. Ali Fethi Okyar gidiyor orada. Barış görüşmelerinde bulunuyor. Ve Yunanlılar kesinlikle barış yapmaya niyetleri yok bizimkilerin. Çünkü sevre benzer bir anlaşma. Yok işte Türk ordusu 50 bin kişiyi değil de 80 bin olabilir. Şuralar Ermenilere verilecek, şuralar şöyle olacak falan gibi. Böyle detayları bizimkilerin misak-ı milli olarak açıkladıkları şeyle kesinlikle uzlaşmayacak bir takım barış koşulları var. Yani zafersiz barışa oturmanın bir manası yok. Ama ona rağmen
hem Anadolu Ajansı üzerinden hem oraya gönderilen diplomatik delegasyon olarak Halifeti Okyar'ın Roma'da, Paris'te ama daha da önemlisi Londra'da yaptığı temaslarla yeni bir barış konferansı olacağı izlenimi yaratılıyor. Bu çok önemli bir şey. Büyük tarz olduktan sonra bile İngiltere'de bunu konuşuyor gazetelerde. tam olarak şey yapı- yani hemen öğrenemiyorlar. İkincisi, şeyde gene aynı şey oluyor. Ağustos boyunca, Temmuz ve Ağustos boyunca işte barış konferansı nerede toplanır? İşte Venedik'te mi olur? İzmit'te mi olur? Nerede olur? Bunları tartışıyorlar mesela. Halbuki bizimkiler sonra taarruza hazırlanıyor. Sonra birkaç oyun daha yapıyor orada, blöf babında. Ankara'da bir çay partisi düzenliyor. İşte başka bir yerde futbol müsabakası düzenliyor ki üst düzey komutanların bir araya gelmesinin bir manası olsun.
O kadar güzel uyutmuş ki tabiri caizse, 25'i 26 Ağustos'a bağlayan gece Afyon'da General Trikopis, yani sahadaki, cephedeki komutan balo veriyor. Saat 3 gibi başlıyor 26 Ağustos sabahı da, gün ağır ağırmaz başlıyor yani. Mesela şöyle bir şey oluyor, bizim topçular 2 saatte Yunan topçusunu susturuyor. Bizimkiler de şaşırıyor, nasıl yaptık bunu diye.
Yani çünkü topu fazla, bir şeyi fazla diyordun ya, işte bazen bu nasıl hiçbir işe yaramadı, burada görebilirsin. İki saatte susturuyor. Bunun iki nedeni var. Biri, hazırlıksız yakalandıkları için, neye uğradıklarını şaşırıyorlar. İkincisi, şimdi top atıyorsun ya, belki askeri tarihçi olmayanlar bilmez, topu nereye attığını görmen için gözetleme kulesi olması lazım ileride. Yunanlar bu kuleyi fazla ileri kurmuşlar. Bak işte hata.
Üstünü üzdük. Bizim topçular da bir baskın verip bu kuleleri yıkamadıkları zaman da onların arasındaki telefon hattını zarar verince, tüfeklerde mermi olmasına rağmen tüfekler nereye ateş edeceğini bilemiyor. Yani dolayısıyla hem yönetimdeki hata hem sürpriz faktörü hem de ondan sonra o sürpriz faktörünün arkasından bir anda Yunan ordusunun bozguna uğraması ki Yunan askerinin de artık moralini kaybetmiş. Yani başka bir ülkede savaşmak kendi ülkende savaşmak gibi değildir. Diyeceksin 21 gün askerlik yaptın nasıl kadar emin konuşuyorsun? Öyle diyorlar.
Öyle deme. Burdur'u da birinin koruması gerekiyordu. Bunda 7 günün tatile çıktığı var. Zaten zaten Yunanlılar neredeyse İç Anadolu'ya kadar gelmişler ama geldikleri yerde sonuçta nüfusun çoğunluğu Türk. Öyle değil mi? Evet artık oradan sonra başlıyor. Yani orada bir işgalci kuvvet gibi dursan bile sonuçta halk seni istemiyorsa ne yapacaksın?
Dağ uçamaya tam gelinmemiş aslında. Çünkü öyle bir kontrol savaşının verilmesine önce zaten Rum köyleri ve Türk köyleri arasında şey oluyor, birçok Rum köyünde de mezalin falan yapılıyor yani. Dolayısıyla orada bir muhtemelen savaş uzası nüfus üzerinde de bir takım oynamalar yapılacaktı o dönemin. Çok sık rastlanan olaylarından biri. Burada ilginç olan Yunanlılar nasıl 4 günde savaşı komple kaybettiler ve ondan sonraki 1-2 hafta içinde de komple darmadağın olup Anadolu'dan çıkacaklar.
6 ayda hattı yarmaktan bahsediyorum. 6 ayda yaramazlar deniyordu. O hat 4 günde yarıldı, fazlasıyla yarıldı. Bütün Yunanlılar... İşte orada Yunan ordusunun tamamen demoralize olup geri çekilmesi. Geri çekilirken de her yerden çok başarılı bir şekilde etrafının alınması var. Ve yani başarılı bir çevreleme harekatını görüyorsunuz. Mesela Ruslar Stalingrad'dan sonra Almanya'ya 2 yılda falan gitti.
Gidemediler, ofansa başladıktan sonra bile. Çünkü Alman ordusu güzel yani, o şeyleri de iyi tutabildi. Ya da Normandiya'yı falan düşüncelerini, Yunanlar bunu yapamadılar. Çünkü dediğim gibi, öyle sadece apolet takmakla, o da apolet değil gerçekten, apolet ama hep apolet diyoruz. Apolet takmakla ya da güzel üniformalar giymekle olmuyor. Bir savaş tecrübesi var, zaten Tirkopis de bunu kabul ediyor. Büyük taarruz işte ilk o büyük taarruz başladığı zaman şey aktarılıyor. Yunan askerinin dehşet içinde kaldığı. Çünkü o kadar şiddetli saldırıyorlar ki Türk ordusu. Aynen anlattığın gibi hazırlıksız yakalanıyorlar ve dehşete kapılıyorlar yani. Sadece böyle ölenleri izlemekle yetiniyorlar. Şok oluyor büyük bir çoğunluğu diye. Valla şimdi bu kadar hızlı geri çekilip bozguna uğrayan her ordu dehşete uğrar zaten. Kaçıyorsunuz. Ya savaş alanında bazen bir şey yanlış gider Necmi ve orada bir meydan muharebelerinde falan öyledir mesela. Her şey ters dönebilir. O yüzden böyle çok fazla tanrılara falan adaklara döneriz.
Çünkü bazen... Mesela 16. 17.'de savaştığını düşün. Mesela yağmur yağarsa tüfeğini kullanamıyorsun. Şimdi bu tip faktörler... Ya da ne bileyim işte bir ok geliyor orada senin komutanını öldürür, savaş dönebiliyor. Dolayısıyla savaşta psikolojik etkinlik çok önemlidir. Bazen orduların büyük bir kısmı hiç muharebeye dahil olmadan kaçarlar. Dolayısıyla o şok etkisinin başarısı tam bir yıldırım şeklinde vurması Yunan ordularını darma duman eden bir şey. O anlamda
Orada savaşan herkesin ve subayların açıkçası. Yani bu Türkiye'nin kuruluşunda efsanevi şeyler vardır ya, büyük tarz onlardan biri değil yani. Yani etkisi abartılan ya da gereksiz yere kahramanlaştırılan bir şey değil hakikaten. Hem stratejik olarak hem de askerlerin performans açısından çok önemli. Bak şöyle söyleyeyim, ya yeterince tüfek mermimiz yok, mermisi az olan bölükler var onları arkaya alıyorlar ihtiyata.
Yani onun mermisi az. Hani Stalin orduları için derler ya ilk tarafta şey yokmuş kurşun yok onlar işte ölecek düşecek tüfeğini alacak öyle bir şey vardır. O kadar olmasa da yani standart silahın yok. Herkeste aynı tüfek yok. Onları falan ayarlaman lazım. Yani o kadar aslında yokluk içinde. Yunanistan'da da birçok şey var. Yunanlar ufak bir ülke. Büyük bir maceraya girişmişler. İngilizlerden bekledikleri desteği alamıyorlar. Bunu da bir TV programında söylediğimde şey olmuştu. İngilizlerle biz o anlamda yani
böyle büyük meydan varlığı bir çatışmaya da girmedik. Zaten İzmir alındıktan sonra Çanakkale'ye doğru yürüdü Mustafa Kemal Atatürk. İngilizlerle böyle bir standoff gibi bir şey olacak ve acaba bir savaş çıkacak mı diye o savaşın çıkmaması için İngilizlerin geri adım attığını biliyordu. Yani sıcak çatışmaya başka ülkeler girmiyor. Yunanların kafalarında öyle şeyler de vardı. Ama 1920'den sonra hem Fransızların hem İtalyanların çekilmesi yani Yunanların abileri Yunanları yürüstü bırakmış oldu.
Orada da diyorsun aslında Mustafa Kemal ve ekibinin yürüttüğü diplomasi aslında. O var, o var, o var. Bir de başkasının silahıyla savaşa giremezsin. Yani Yunanlılar da her yenildiklerinde gücü kaybetti. Bir de bu 1945'ten sonra da oldu, 1914-18'den sonra da oldu. Ya bu dünya savaşları her yeri mahvettiği için iç problemler de var. İngiltere'nin içinde de problem var, Fransa'nın içinde de problem var.
Sadece Almanya'da değil yani, Rosa Luxemburglar, Karl Lippenigler, ne bileyim sosyalist devrim tehlikesi falan. Fransa'nın da böyle şeyi var, İtalya'da var. O süreç Mussolini'yi doğuracak. Dolayısıyla bu durumda kimse işte Anadolu'yu Yunanlılar mı yönetsin, Türkler mi yönetsin lüksüne şey yapmaz. Zaten İtalyanlar, Yunanlılar en baştan beri, bunlar Anadolu'da ne yapıyor, anlaşmaya sonra dahil olarak hiç destek vermeyecekler.
Fransızlar da bakacak durum şey yok. Atatürk onları diplomatik bir şekilde ekarte edecek. Yine Moskova'yla bir takım ilişkiler kuracak. Yani diplomasi çok önemli. Bunu mesela zayıf bir şey gibi görüyorlar Türkiye'de. Hayır yani başkalarının, çocukların hayatıyla bir savaş kazanıyor.
bunu minimize etmek gerek yani herkeste savaşamazsın. Dolayısıyla bunu çok akıllıca bir şekilde yürütmüş ve zaten bu 2. Dünya Savaşı'ya yaklaşırken ve sonra İsmet Ünlü'nün politikalarında da görürsün. Subaylar böyle gerçek savaş görmüş asker savaş istemez. Çünkü gerçeğini görmüştür. Bak böyle savaşçılık oynayanlara bak Saddam Hüseyin'e onlar gerçek savaş görmüş. Çoğu asker bile değildir. Gerçekten şeyi gören adam, bu De Gaulle'de de vardır. Onlar artık böyle şeyden bıkmıştır yani. Savaşın kötülüğünden. Şimdi oyun gibi gelir ya ilk başta. Oraları fethedeceğiz, bunu yapacağız, onu edeceğiz falan. Bizde de var ya böyle savaş olsun, şey yapsın falan diyor. Sonra işte şeylerin altına bedelli çıksın, bedelli çıkarsa oy size falan yani. Şimdi öyle bir savaş, evet buyurun savaş çıksın, işte savaş iyidir falan ne bileyim işte savaşırsak gösteririz. Öyle bakmıyor adamlar ona.
bir şekilde yeni bir ülke kurulması lazım. Çünkü bitmiş. Türkiye'nin ilk nüfus sayımına falan baktığında, yani okuma oranları %8, %10 falan. Aktiflerde %11, kadınlarda daha düşük. Ortalamasında %8'e mi ne geliyor, %8'e mi, %10'a mı ne geliyor? Doğru düzgün tren yolu yok. Demir ağlarla ördük vatanı diyorsun. Yani 1850'de İngiltere'nin her yeri tren yoluydu. Tren yolu, yani işte Cowboy filmlerinden, Berepok'ta geçen herhangi bir film. ve Avrupa'da geçen 19. ülkede her türlü. Bak tren yolu üzerinden geçen. Bize doğru gün tren yolu yok daha. Yani Anadolu'nun birçok yerini imar etmek zorundasın. Yeniden kalkındırmak zorundasın. Kendine ait bir tane bankan var. Ülkede tarım kooperatifleri falan kurulması lazım. İşte çiftçiye destek olunması lazım. Nüfusun yerine getirmesi lazım. Bunun için barış lazım. Bunun için misak-ı milli diye de realist bir sınır konmuş ve savaştan anlayan, savaşın kötülüğünü bilen
Ve bunun nasıl kazanılabileceğini bilen insanlar, Mustafa Kemal'in burada rolü büyük ama onun dışında başka önemli rol oynayan askerler de var. Mustafa Kemal'in bence rolünün daha da büyük olmasının nedeni askerliği kadar bu işin politik yanını da gerçekleştirebilmesi ama o başka bir konu. Dolayısıyla büyük taarruz o kilidi açan bizi Lozan'a doğru götürecek. İlk başta İstanbul'u ve Trakya'yı teslim almamıza.
Ardından Lozan anlaşmasıyla bir cumhuriyetin resmen ilan edilmesine ve yavaş yavaş cumhuriyet reformlarının yürürlüğe konmasına ve aslında hem Atatürk'ün hem de ondan önceki tanzimat bürokratların da kafasındaki modern bir devletin, biraz daha kompak bir devletin, çünkü Osmanlı'yı yok eden en büyük faktörler Bugün de mesela üniter devlet yapısının çok şey olması, Türkiye'nin 200 yıl bu federatif yapılarla ilgili tecrübesiyle, yani Sırplar bağımsız oluyor, işte onlar bağımsız oluyor, yurt dışından insanlar işte Girit'e karışıyor, Lübnan'a karışıyor, hak veriyorsunuz, olmuyor, bitmiyor, o işin de bir şekilde kapatılması, mübadeleyle falan filan modern bir devlet çıkacak. O modern devletin kodlarının kurulmasının önü açılacak. Bu tip transformasyonlar iki tane şey ister. Bir, büyük zaferler ya da büyük pozisyon almaları ister. İkincisi de iç hesaplaşmaları ister. Bunların ikisi de olacak. Büyük zafer, özellikle Sakarya ve ondan sonra daha daha önemlisi büyük taarruzdur. Ondan sonra da kendi içinde bu grup bir şekilde ayrışacak ve işte Atatürk İsmet İnönü'nün uyguladığı Cumhuriyet Reformu'nda bugünkü modern Türkiye'yi doğuracak bir takım olaylar olacak. Burada büyük taarruz artık
Asker botlarının bırakılma zamanı geldiğini ve artık yeniliğin, yeni Türkiye'nin yolunun Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde belirleneceğini gösteren faktörlerden biri. Yani bir dönüm noktası diyebiliriz. Bundan sonra artık ordular değil, gene asker ağırlıklı belki ama siyasetçiler yön verecek Türkiye'ye. Emre Astefa Gürkan, çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Evet, 30 Ağustos Zafer Bayramınız kutlu olsun. Çantopi'yi PodD Media ile birlikte hazırlıyoruz. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.