Podcast

33: Çin - ABD Gerilimi Yeni Bir Soğuk Savaş mı?

Trend Topic

6 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Dünya liderliğinde yeni bir yarışın başlangıcındayız. Son durumu analist Aslı Aydıntaşbaş ile değerlendirdik.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.564 kelime · ~18 dk okuma

Altyazı M.K. Merhabalar dinlediğiniz ses kaydını Huff Entertainment YouTube kanalı hazırlamış. Amerikan Başkanı Trump'ın farklı platformlardaki Çin söylemlerini ironik bir şekilde değerlemişler. Evet bu bölüm Amerika Birleşik Devletleri ve Çin'i konuşacağız. Amerikan Başkanı Donald Trump 2016'da seçim stratejisini Çin karşıtlığı üzerine kurmuştu. Trump'ın ilk başkanlık dönemi sona ererken Amerika Birleşik Devletleri ve Çin arasında ipler geriliyor.

Çin-Amerika ilişkileri deyince aslında 1972'ye gitmek lazım. 1972 bir dönüm noktası. Amerika'nın Cumhuriyetçi Başkanı Richard Nixon neredeyse devrimci sayılacak bir hareketle Soğuk Savaş'ın tam da göbeğinde Çin'e bir ziyarette bulundu. Ziyaret tarihiydi. Zira dünya Soğuk Savaş'ta demokrasi bloğu ve komünist bloğu arasında ikiye bürünmüştü.

İki taraf arasında sıcak bir savaş. Ha başladı, ha başlayacak diye diken üstündeydi. Hatta biraz önce dinlediğiniz ses kaydından Nixon'da buna değiniyor. Komünist Çin'i Asya'da yaşanılan tüm sorunların başı olarak görüyor. Nixon'ın bu ziyareti bu anlamda tarihiydi. Amerikan başkanı Çin lideri Mao ile bir saat süren bir görüşme yaptı.

Transkriptin tamamını oku

Amerikan medyası görüşmeyi anbean takip etti, Amerikan televizyonları günlerce Nixon'ın Çin ziyareti üzerine yayınlar yaptı. Nixon'ın Çin'e giden uçağında 85 gazeteci vardı ve bu gazeteciler televizyon yayınları yapıyorlardı. Nixon bunu bilerek seçim öncesi çok önemli bir zafer olarak lanse etmek istiyordu. Ziyaretin sonunda Çin, Tayvan sorununa barışçıl çözümü kabul etti ve iki ülke arasında ticaretin yolu açıldı. Nixon, komünizme çok net karşıydı ancak 1969 senesinde yayınladığı bir makalede, Vietnam ve Asya'daki savaşlara değindikten sonra dünyanın yaklaşık 1 milyar insanı sinir ve öfkeyle izole edebilmesi için çok küçük bir yer olduğunu ve bunun mümkün olmadığını belirtiyordum. Nixon'ın ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger'ında,

bir teorisi vardı konuyla ilgili. Aslında 1972 yılına geldiğimizde Çin'le Sovyetler Birliği'nin arası açılmaktaydı. Dolayısıyla Kissinger'da bu durumu kullanmak istedi ve Amerika Birleşik Devletleri hemen bu boşluğu doldurdu. Yani Sovyetlerle Çin'in arası açılırken Sovyetlere karşı Çin'i stratejik olarak yanına almak için Nixon böyle bir hamle gerçekleştirdi. Asıl yapı taşını Bill Clinton koydu.

Clinton ekibin yılında Çin'le yeni bir anlaşma imzalayarak, Çin'in Dünya Ticaret Örgütü üyeliğinin önünü açtı. Çin'in ticaret örgütü üyeliğinin önünü açtı. Çin'in ticaret örgütü üyeliğinin önünü açtı. Çin'in ticaret örgütü üyeliğinin önünü açtı. Dürüst olmak gerekirse, ülkeleri dünyada saygı duymak istemiyorlar. Eğer Çin WTO'ya katılırsa ve biz onların arkalarını çevirirsek, onların korkularını belirleyecekler.

Clinton aslında Nixon'ın yaklaşımının bir benzerinden bahsediyor diyebiliriz. Bu anlaşma sebebiyle birçok Amerikalı şirket üretimini Çin'e taşıdı. Yani kullandığımız telefonların Çin yapımı olmasının altında yatan temel sebep bu sözleşme. Amerika Birleşik Devletleri global marka sayısını arttırırken gerçekleştirdiği düşük mariyetli üretim sayesinde kendi iç pazarındaki fiyatları daha uygun tutabildi yani enflasyon etkisini azalttı.

1999 yılında bu anlaşma yapılmadan Amerika Birleşik Devletleri Çin arasında ticaret hacmi 95 milyar dolarken 2019 yılında bu hacim 560 milyar dolara ulaşmış durumda. Çin artık para kazanmaya başlayan bir ülke olarak da 2007 yılında hem dünya hem kendisi için kritik bir karar aldı ve askeri harcamalarını 45 milyar dolara çıkardı. Bu o dönemde %15'lik bir artışa denk geliyordu. Tabii bu harcamalar açıklanan rakamlar sonucunda ülkeler bazı dataları tam olarak vermiyor. Çin'in 2020 harcaması 178 milyar Amerikan dolarıyken, Amerika'nın harcamasının yaklaşık 720 milyar dolar olması bekleniyor.

2000'li yıllara geldiğimizde Çin büyüyor, dünya sistemine entegre oluyordu ve tabii ki yeni, iddialı bir askeri güç olarak kendisini göstermekle kararlıydı. Amerikan siyaset yapıcılarının yavaş yavaş Çin konusunda korkmaya başladıklarını aslında bu yıllardan itibaren görüyoruz. 2008 yılında Amerika Birleşik Devletleri'nin en büyük alacaklısı Çin konumuna geldi. Çin bu konuda Japonya'yı geçti. Çin 2008 yılında 600 milyar dolarlık rezerv sahibiydi. 2010 yılında Çin Japonya'yı geçerek dünyanın en büyük ikinci ekonomisi haline geldi. İşe uyanan Amerikan Başkanı Barack Obama oldu. Obama ikinci döneminde Amerika Birleşik Devletleri'ni artık Orta Doğu'dan çekip almayı ve Asya'ya yoğunlaşmayı hedefliyordu.

Afganistan ardından Irak, Amerika Birleşik Devletleri on yıllardır Orta Doğu'da savaşıyor, sürekli asker kaybediyor, para kaybediyor karşılığında da aslına bakarsanız bir şey kazanmıyordu. Tam tersine sürekli savaşarak bölgeye girdiği için Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı antipati de bölgede sürekli artıştaydı. Bu Asya'ya dönüş hamlesine yani Orta Doğu'dan çıkıp dikkatini Asya'ya çevirme hamlesine Pivot ismini koydu. Obama basketbolla çok haşır neşir bir Amerikan başkanıydı. Dolayısıyla bu isim seçimi o anlamda yerindeydi. Ama Pivot aynı zamanda bir iş terimi. Şirketler işe yaramayan stratejilerini Pivot ederek farklı bir yöne kaydırırlar. Amaç bölgede Çin'e karşı diğer ülkelerle güçlü ittifaklar kurup Çin'in büyüyen gücünü ve etkisini dengelemekti. Bunun en önemli adımlarından bir tanesi de Trans-Pasifik Ortaklığı'nın kurulmasıydı. TPP olarak bilinen ticari ortaklık Amerika Birleşik Devletleri Meksika, Singapur, Japonya gibi Pasifiye kıyısı olan ülkeleri kapsıyor ama Çin'i kapsamıyordu.

Şubat 2016'da kurulan ortaklıktan ABD Ocak 2017'de başkan Trump'ın imzasıyla geri çekildi. Bunun altında ne aramak gerekiyor? Baktığımız zaman Trump, Obama'nın özellikle imzalamış olduğu bütün anlaşmalardan çekiliyor. İddiası da şu, her zaman bu anlaşmalardan daha iyisini ben imzalatırım, bu anlaşmalardan daha iyisini ben yaparım. Trump'ın böyle bir tavrı var. Kısa bir ara ardından devam edeceğiz.

Çin bu gelişmelerin ışığında artık dünyanın en büyük ikinci ekonomik gücü. Teknoloji alanında yaptığı yatırımlarla birçok markayı hayatımıza sokmayı başardı. Global markalar yarattı. Cep telefonları, altyapı, elektrikli otomobiller, ekonomik işbirlikleri, ülkelere parasal destek, dünyada birçok ülkeye yatırım yapmış.

insanını, kültürünü bu ülkelere göndermiş durumda. İran bu ülkelerden bir tanesi. İran daha geçtiğimiz günlerde Çin'le 25 yıllık böyle çok kapsamlı bir anlaşma imzaladı. Anlaşmayı imzaladığını biliyoruz ama kapsamını bilmiyoruz. Ne İran ne Çin bu kapsamı tam olarak açıklamış değil. Bu arada Çin'in artan ekonomik etkisiyle ilgili Netflix'te American Factory belgeselini kesinlikle öneririm. 2012 yılına kadar Çin'in başında Hu Jintao bulunuyordu. Hu Jintao aslında neredeyse olmayacak bir şeyi başardı. Döneminde herkesin, tüm Çinlilerin gelirini tam iki katına çıkardı. Burada tabii böyle artan enflasyon nedeniyle şişen fiyatlardan bahsetmiyoruz. Artan alım gücü değişen hayatlardan söz ediyoruz. Yani hayal etmeye çalışın, Çin ekonomisi öyle bir hızda büyüyordu.

2012 yılında Hu koltuğunu Xi Jinping'e devretti. Hu Jintao daha demokratik bir sistem, hak, adalet kavramlarından bahsederken Xi'nin çizgisi dünyada yükselişe geçen bu tavizsiz güçlü lider çizgisiyle daha uyumlu. Xi'nin sloganı Çin'in yenilenmesi. Çin yenilenirken güçleniyor, Amerika Birleşik Devletleri ise soğuk savaş sonrası ortaya çıkan tek kutuplu dünyanın değişimi karşısında endişe duyuyor.

Gelelim asıl dananın kuyruğunun koptuğu yere, Donald Trump dönemine. Donald Trump, 2016 seçimlerine hazırlanırken, vaatlerini, Amerikan işletmelerini canlandırmak, Amerika'yı yeniden eski gücüne kavuşturmak üzerine kurdu. Ucuz iş gücüyle büyüyen Çin, Amerikan işletmelerine zarar veriyor, üretim çişine kayıyor. Amerikan işçi sınıfı işsiz kalıyordu. Bu trend devam ediyor.

Trump Amerikan işçi sınıfına seslendi. Make America Great Again. Amerika'yı yeniden büyük yap sloganı hedef kitlelerde karşılığını buldu. Trump iktidara gelir gelmez, önce Çin'e karşı hemen böyle bir düşmanca bir tavır sergilemedi. Xi Jinping'le önce telefonda görüştü. O dönem dışişleri bakanı olan Rex Tillerson'ı Çin'e yolladı. Xi Jinping, Trump'ın meşhur Mar-a-Lago'daki malikanesinde Trump'ı ziyaret etti. Trump'ın tanımlamasıyla her şey harikaydı. Çin'le 10 maddelik yeni bir anlaşma imzalanıyor. Her şey harika gidiyordu. Çok memnun oldum.

Çin'in vatandaşı ve onun inanılmaz yetenekli eşi. Çin'de harika bir ünlü, harika bir şarkıcı. İngiltere'de sizinle tanışmak çok şanssızdır. Çok uzun bir tartışma olduk. Ve bu kadar kadar hiçbir şey almadım. Kesinlikle hiçbir şey. Ama bir arkadaşlık oluşturduk. Bunu görebilirim. Ve bence uzun zamandır

Ne var ki 2018 yılının Mart ayında Trump birdenbire şak diye Çin'den gelen çelik ürünlerine yüksek gümrük vergisi uygulamaya başladı. Trump'un bu kararı iki ülke arasında ciddi kriz çıkardı. Çin bu hamleyle Amerikan ürünlerine gümrük vergisi koyarak karşılık verdi. Haziran ayında Trump vergileri genişletti. Çin'den gelen tıbbi malzemelere, televizyonlara vs. %25 vergi koydu. Çin dünyanın en büyük üreticisi ama Amerika Birleşik Devletleri de en büyük tüketicisi. Bu iki ülke arasındaki kıyasıya rekabet aynı zamanda karşılıklı bir bağımlılık da var. Çin için Amerika Birleşik Devletleri kadar büyük ve alım gücü yüksek olan bir pazar bulmak da zor.

Araya bir de COVID-19 krizi girdi. Wuhan, hayvan pazarından dünyaya yayılan virüse, Donald Trump, COVID-19 değil, Çin virüsü demeyi tercih etti. Trump, bu virüsü Çin'le herkesin zihninde eşleştirmekte o kadar kararlıydı ki, Beyaz Saray muhabirlerinden biri, Başkan Trump'a, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki test sayılarıyla ilgili bir soru yöneltti. Trump, muhabire, bu soruyu bana değil, Çin'e sor.

Uluslararası U.S.'in testin hakkında herhangi bir ülkeden daha iyi çalıştığını söylüyor. Evet. Neden bu önemli? Neden bu, her gün Amerikalılar hayatlarını kaybederken, her gün daha fazla case görüyoruz?

Onlar dünyanın her yerinde hayatlarını kaybediyorlar. Belki bu bir soru. China'yı sormalısınız. Beni sorma. China'yı sormalısınız. Onlara bu soruyu sorduğunuz zaman, çok tuhaf bir cevap verebilirsiniz. Evet, arkanda, lütfen. Ustam, neden bana bunu söylemek istiyorsun? Ben size söylüyorum. Kimseye bunu söylemek istemiyorum. Kimseye bu tür kötü bir soru sormak istemiyorum. Bu kötü bir soru değil. Lütfen devam edin. Neden bu konuda ilgili? Tamam. Başka birisi? Lütfen, arkanda, lütfen.

İş bununla kalmadı. Donald Trump bu korona kriziyle beraber Dünya Sağlık Örgütü'nün de Çin'in kuklası haline geldiğini söyledi ve Amerika Birleşik Devletleri Dünya Sağlık Örgütü'nden çıktı. Geldiğimiz noktada kriz büyümüş görünüyor. Amerika'nın Çin'e yaptırım uygulamak için öne sürdüğü birkaç başlık var. Biri Çin'in 2020'de Birleşik Krallık'tan devraldığı ve özel statüsü olan Hong Kong'da uyguladığı baskıcı politika. Bir diğeri Çin'in Uygur Türkleri politikası. Tüm bu başlıklar nedeniyle Amerika Birleşik Devletleri Çin'e yeni yaptırımlar açıkladı. Ama tabii bir diğer ciddi mesele Amerika açısından Çin'in Amerika'daki elektronik casusluk faaliyetleri.

Çin elektronik casusluk yoluyla başka ülkelerde üretilen her türlü makine, alet, icat buluş ile ilgili her türlü bilgiyi ele geçiriyor ve taklitlerini kendi ülkesinde daha ucuza üretiyor. FBI'in tespitlerine göre son dönemde Çin özellikle elektrikli araba ve Amerikan uçakları ile ilgili bilgi toplama peşinde. 2019 Şubatı itibariyle FBI'in verdiği bilgilere göre Amerika Birleşik Devletleri'nde bu konuyla ilgili binin üzerinde soruşturma açılmış. Tutuklanan kişi sayısı 44'ten fazla. Bu çerçevede tarihe not olarak düşülen hamlelerden bir tanesi, Amerika Birleşik Devletleri'nde Çin'in Houston'daki konsolosluğunun kapatılması oldu. Dışişleri Bakanı Pompeo, Çin'in Houston'daki konsolosluğu adeta bir ajan yuvasıydı, o nedenle kapatılması emrini verdik dedi.

Amerikalılar Çin'in elektronik casusları aracılığıyla Amerikan bilim insanlarının üretmeye çalıştığı Covid-19 aşısıyla bilgileri çalmaya çalıştığını öne sürüyor. Tabii Çin'de boş durmadı, hemen karşı hamle Amerika'nın Chengdu'daki konsolosluğunu kapattı. İş konsolosluğu kapatmayla bitmedi, Amerikalılar ard arda açıklama yapmayı sürdürüyorlar. Ulusal güvenlik danışmanı Robert O'Brien, Xi Jinping kendisini Yosef Stalin sanıyor açıklamasını yaptı.

FBI direktörü Christopher Wray, Çin ne pahasına olursa olsun dünya lideri olmaya çalışıyor, dedi. Baş savcı William Barr, Hollywood stüdyoları ve Amerikan teknoloji devleri Çin'in kuklası oldu, dedi. Bir başka adam, Donald Trump, bir Çin aplikasyonu olan TikTok'u Amerika Birleşik Devletleri'nde yasaklayacağını açıkladı. Amerikan başkanı olarak gerçekten Trump'ın böyle bir yetkisi de var.

Şimdi TikTok'u ya Microsoft alacak, bununla ilgili görüşmeler var ya da gerçekten Amerika Birleşik Devletleri'nde TikTok erişime engellenecek. Görünen o ki bu pilavı daha çok su kaldırır. Evet, dünya artık tek kutuplu değil. Çin, ülkelerin refaha ulaşması ve gelişmesi için demokrasi olmaları gerekir teorisini sarsıyor. Alternatif bir model ve güç odağı olarak karşımıza çıkıyor.

Çin ekonomisi halen Amerikan ekonomisi kadar büyük değil. Çin ordusu hala Amerikan ordusu kadar güçlü değil ancak Amerika Birleşik Devletleri'nin tüm orta vade projeksiyonları Çin'in Amerika Birleşik Devletleri'ni yakalayabilme ihtimali üzerine kurulu. Gelişmek ve büyümek için hem araç hem de hedefin demokrasi olmadığı Amerika kadar güçlü bir Çin'in olduğu dünya muhtemelen şu anda bildiğimizden başka bir dünya olacak. Bakalım neler olacak? Şimdi bunun üzerine biraz daha konuşacağız. Bu konuyu Amerika Birleşik Devletleri-Çin ilişkilerini ve bu şekillenen yeni ilişkilerde Türkiye'nin yerini Aslı Aydın Taşbaş'a soracağım. Aslı merhabalar.

Merhabalar Nevşin. Şimdi ben sana hep gazeteci demeye alışkınım ama artık analist diyoruz değil mi? Uzun zamandır CFR'da çalıştın. Yani e-CFR Avrupa Dış İlişkiler Konseyi'ndeyim. Dış politika uzmanı diyorlar. Gazeteci dendiğinde tabii ki şeref duyuyorum. Hala Washington Post'ta yazıyorum. Bazen akademisyen dedikleri oldu ama akademik bir master ötesi bir başarım yok. Haliyle nasıl istersen ama gazeteci de diyebilirsin.

Tamam, dinleyicilerimiz seçsinler hangi title istiyorlarsa. Aslında title bu oldu. Şimdi Aslı, gerilen Amerika-Çin ilişkilerinin aslında hani Trump-Çin ilişkileri diye mi okumak lazım yoksa hani dünyanın gittiği yer böyle, onun içinde Amerika ile Çin'in şu anda böyle bir rekabet içerisinde olması normal mi demek lazım? Nefsi, bence bunu bir imparatorluğun inişi ve başka bir imparatorluğun yükselişi, bir global gücün yavaş yavaş gücünü kaybediş sürecinin sancıları, diğerinin yükselişi ve bu dönemde ikisinin de kaçınılmaz olarak bir çatışmaya girmesi olarak yorumlamak lazım. Çok iddialı gelebilir ama birkaç unsuru hatırlatmak isterim.

Amerika malum bir anlamda en büyük global güç, Dünya İmparatoru gibiydi. İki kutuplu bir dünyada Sovyetler daha sonra tek kutuplu dünyada Sovyet İmparatorluğunun çökmesiyle adeta tek güçtü. Bugün bu değişiyor. Çin yükselişte dünyanın en büyük iki ekonomisinden söz ediyoruz. Globalleşme dönemi rüzgarında bu iki ekonomi entegreydi. Fakat artan bir şekilde Amerikalılar, hop bir dakika ne oluyoruz? diyerek Çin'in yükselen bir güç olmasını, yükselen hatta yeni dünya süper gücü olmaya talip olmasını hazmedemiyor. Çinliler de Amerika'yla bir anlamda ekonomik ve stratejik rekabete hazır gözüküyor. Henüz hazır olmasalar da hazırlanıyor gözüküyorlar. Ufak bir anekdot anlatmak istiyorum. Ben geçen yaz bir konferans için Washington'a davetliydim Brookings'e bir seminer için.

Ondan sonra birkaç gün kaldım ve o dönem S-400 konusu sıcaktı ve herkes S-400 şöyle mi olacak böyle mi olacak Trump mı yaptırım mı getirecek. Ben de dedim ki hazır gelmişken hani bir uzmanlarla görüşeyim işte tanıdığım insanları yoklayayım gazetecilerle görüşeyim hani Washington'daki S-400 havasını koklayayım. Bu esnada çaldığım her kapıda Ya evet S-400 şöyle böyle ama Çin. Ama Çin Amerika. Yükselen Çin'le gerilim. Çin'le soğuk savaş. Çin'le soğuk savaş ifadesini çok duydum. Türkiye'de daha Çin bu kadar konuşulmuyordu. Hatta hiç konuşulmuyordu. Dünya'da da bu kadar konuşulmuyordu. Ben her yerde Çin Amerika gerilimi, Çin'le soğuk savaş, Çin'le soğuk savaşı hazırlık. Allah Allah dedim. Yani hatta afalladım. Ben bir Çin Amerika rekabetinin başlangıç evrelerinde olduğumuzu biliyorduk ama bu kadar. tanımlanmış ve Washington'da gördüğüm atmosfer adeta tam tam çalarcasına, savaş tam tamı demeyeyim ama hani rekabet tam tamları çalarcasına, Çin'le soğuk savaş dönemine giriyoruz şeklindeydi ve benim görüştüğüm daha ziyade demokrat eğilimle

Uzmanlarda da, Demokrat Parti eğilimli, yani siyasi yelpazenin iki tarafında da, Çin'de artık bu böyle gitmeyecek, artık yumuşak olmamak lazım, Çin'e bir dur demek lazım, ekonomik anlamda özellikle. İşte hani biz globalleşmeden çok yararlandı, bizim aleyhimize yararlandı şeklinde ve şaşakaldım diyebilirim. Hatta Türkiye'ye geldiğimde, top üniversitesindeki bir konuşmada da yani asıl biz Amerika ile Türkiye arasındaki dinamiğe fazla yoğunlaşırız ama düşünmemiz gereken uzun vadede, Çin-ABD rekabetinde Türkiye nerede yer alacak? Avrupa da harıl harıl şu anda buna odaklanıyor. Gerçekten Avrupa da düşünmüyor. Bu işin Türkiye'ye dönüşmesi nasıl olur?

Bu da çok önemli bir konu. Çünkü Amerika'da Joe Biden'ın seçilmesi ihtimali var önümüzdeki Kasım ayında. Joe Biden'ın seçilmesi durumunda Avrupa-ABD ilişkileri, Nota'nın durumu ya da İran nükleer programı gibi konularda farklı politikalar olabilir. Ama bir konu var ki, Cumhuriyetçiler ve Demokratlar üzerinden anlaşıyor, o da Çin'le ilişkiler. Buna decoupling diyorlar, yani ayrıştırma.

ABD, Çin'le ekonomik olarak kendisini, entegre olan iki ekonomiyi ayrıştırmak istiyor. Çünkü ne oldu son 20 yılda? Globalleşen dünya, global ekonomi, globalizm rüzgarlarında Amerikan endüstrisinin üretim zinciri çene kaydı. iPhone'dan tutun da işte her türlü tişörte kadar, her türlü araba yedek parçasına kadar her şey Çin'de üretiliyor, Amerikan şirketleri üretiyor ama Çin'den alıyor vs. Bu da ticaret açığı tabii Çin'in lehine döndü.

Bunu ilk defa yüksek sesle dile getiren lider oldu belki ama dedi ki ben de anladım bu işten. Bir de buna ideolojik bir sos kattı. Sağdan gelen bir sağcı bir lider olmanın, sağan o geleneksel Çin Komünist Partisi, Çin otoriter rejimi vs. gibi söylemlerini de iyice benimsedi. Trump'ın tabanı en azından. Şimdi Trump kendisi dikkatli bir dil kullansa da Çin'e karşı tabanında inanılmayacak bir Çin düşmanlığı şu anda. Kızılçin vs. gibi laflar bile, hani soğuk savaş döneminden kalma Kızılçin gibi ifadeleri bile duyuyorum ben. Hani bu Trump'ın danışmanları, çevresi, onlara bağlı medyayı biraz incelediğiniz gibi. İnanılmaz bir Çin nefreti. Bir de bunun üstüne korona gelince, koronavirüs işte Çin'den çıkmış olması, Wuhan'dan çıkmış olması, ilk başta ne kadar doğru ne kadar yanlış artık birçok bilgiyi takdir edemiyoruz ama Çin yönetiminin korona konusundaki ilk verileri ve istatistikleri gizlediği ya da Amerika'da gizlendiğine dair

Bir algı oluştu ya da yaratıldı. Bütün bunlar birleşince Amerika ve Çin arasındaki bir soğuk savaşın arifesindeyiz. Tabii üçüncü bir unsur, malum Amerikan seçimlerine birkaç ay kaldı. Trump'ın kamuoyu okunmalarında rakamları hiç iyi gitmiyor, kaybedecek gibi gözüküyor.

ve Çin'e karşı tasmane tutumu, Çin'e karşı daha saldırgan, daha çatışmacı bir söylem kurmayı kendisine bir seçim stratejisi olarak benimsedi. Bir anda Xi Jinping'le görüşmelerinde hep işte dostum, işte ne kadar iyi lider vesaire gibi tatlı tatlı tweetler atarken bir anda Çin aşağı Çin yukarı her gün Çin'e giydirmeye başladı. Hatta koronavirüse de Çin virüsü vesaire gibi ırkçı ifadeler, kum virüsü falan gibi özellikle Asya kökenli Amerikalıları da çok rencide eden ifadeler kullanarak böyle bir seçim strateji geliştirdi. Ama bu ortamda senin soruna tekrar dönmemiz lazım. Böyle bir soğuk savaş sürecini belki bugün bu kadar hissetmiyoruz ama önümüzdeki 10 yıl, 20 yılın global denklemini bence bu şekillendirecek. Yani nasıl ki biz 2. Dünya Savaşı'ndan 90'lı yıllara kadar Sovyet-Amerika gerilimi, soğuk savaşı vardıysa dünyada her ülke ya o taraftasın ya bu taraftasın diye bir pozisyon almak zorunda kaldı. Anladığım kadarıyla önümüzdeki 10 yılda böyle bir sürece gireceğiz. Türkiye ne yapacak?

Bence çok kararını vermiş değil. Şu anda ortada gözüküyor. Amerika ile ilişkiler malum. İki ileri bir geri. Biraz gerilimli, biraz düzgün. Erdoğan ve Trump arasında iyi bir hukuk var ama Biden seçilirse ne olur vesaire. Türkiye daha kararını henüz vermiş değil. Çin, Türkiye pazarına ekonomik olarak girdi ama tam girmedi stratejik yatırımlara. Bakarsanız Çin'in yaptığı Türkiye'deki yatırımlara hiç

tırıvırı işlerle vakit kaybetmiyor diyebiliriz. Yani köprülerle ilgileniyor. Zaten sanıyorum Çanakkale Köprüsü'nde mi ya da otoyolda mı bir hisse aldı. Şimdi tekrar dönüp onu check etmem lazım ama aynı zamanda hani Kanal İstanbul'a muhtemelen ilgileri var. Diğer taraftan Türkiye bir NATO ülkesi ve Amerika'yla sıkı sıkı ilişkileri, bir ticareti ve en önemlisi askeri bir işbirliği var süregelen 60-70 yıldır.

Bütün bunlar arasında Türkiye hangi cephede yer alacak? Bu karar henüz verilmiş değil. Çin'le arayı iyi tutmak isteyen bir iktidar var, bu net. Uygur Türklerinin yaşadığı, kimilerinin soykırımı dediği ama soykırım demesek bile açık bir şekilde kitlesel olarak bir cezalandırma süreci yaşanıyor. Ciddi insan hakları, ihlalleri var ve bu konuda Türkiye ağzını açmadı, açmıyor. Bu konuda bir karar verilmiş belli ki. Diğer taraftan da Amerika'yla ilişkilerin çok kötüleşmesini de istemiyor. Orada ciddi anlamda Türkiye ekonomiden siyasi dengelere kadar her şeyi etkiliyor. Amerika'yla ilişkiler gerildiğinde işte malum dolar, ekonomi vesaire tepetaklak gidiyor. Bir de peki Çin'in baktığımız zaman yani bir dünya devi olarak şimdi Amerika Birleşik Devletleri dünya devi olarak şöyle bir stratejisi var yani winning hearts and minds yani. İşte kalpleri kazanma stratejisi var. Yani sevilme, takdir görme ve bir model olarak bakılma. Bunu istiyor Amerika Birleşik Devletleri. Ama Çin'e baktığımız zaman Çin'in böyle bir amacı yok. Yani Willing Hearts and Minds gibi bir durumu yok değil mi? Yok. Amerika aynen dediğin gibi bir ideolojik model olarak da kendini sunuyor. Yani ben işte ne bileyim serbest ekonomi, özgürlükler vesaire demokrasiyle özdeşleştim diyor. Kabul ederiz etmeyiz bu tartışılır ama sunduğu en azından propagandasında koyduğu şey benimle birlikteysen iyi kötü batı kampındaysan aynı zamanda nefes alabileceğin bir

siyaset, daha demokratik siyaset modeli sunuyorum diyor. Tabii bu Trump döneminde çok tartışılır. Son yıllarda bu böyle miydi? Hatta Amerika'nın İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye'ye yönelik politikasında hani darbeleri de desteklemiş, 80 darbesi dahil politikasında hani gerçekten bu yağlı bağlı özgürlük söyleminin arkasında hani öyle miydi? Bu ayrı bir tartışma konusu ve uzun bir konu ama sunduğu paket iyi kötü bir liberal demokrasi sunuyorum diyor.

Çin ise evet dediğin gibi hearts and minds yani gönülleri fethetme politikası gütmüyor. Buna karşı ekonomik olarak vazgeçilmez bir ülke haline gelmeyi hedefliyor. Şimdi Çin'in Afrika'da ve Latin Amerika'da Şinli yatırımcının ya da Çin'in ekonomik olarak girdiği ve zaman içinde kontrol etmeye başladığı bazı ülkeler var. Her zaman stratejik yatırımlar ve bu stratejik yatırımları son derece bonkör bir şekilde giriyor Çin. Siz merak etmeyin biz krediyi de sağlarız. Hiçbir para koymanıza gerek yok. Bu kanalı yapalım. Ben Kanal İstanbul'da da ciddi anlamda Çin'den alınan sözler olduğunu düşünüyorum. Çünkü şu anki ekonomik konjonktürde Türkiye'nin hani gözünü karartıp illa da bu kanalı yapacağım demesinin

çok bir anlamı yok. Hatta hiçbir anlamı yok. Buna para koyabilecek tek ülke Çin. Muhakkak Çin'den bir ilgi hissedildi, görüldü ya da konuşuldu ki. Hani Kanal İstanbul konusunda bir ısrar var. Ama Çin'in diğer ülkelerde Afrika, Panama, Panama kanalının devamı vesaire işte bazı Asya ülkelerinde yaptığı yatırımlar hep

Kanal İstanbul tarzı stratejik yatırımlar. Ekonomik olarak bir güç haline geliyor bu ülkelerde. Balkanlarda da benzer. Örneğin Sırbistan'la Çin'in ilişkileri var. Korona sürecinde de çok yakın devam etti. İtalya'yla bazı ilişkileri var. Yunanistan'da liman alındı. Yani dediğim gibi hiçbir zaman televizyonda Çin dizileri oynatıp insanların kalbini kazanmıyor ama dünyanın sıkışmış ekonomik dönemlerinde

ciddi bir yatırım imkanı sunuyor. Unutmayalım, dünyanın ikinci büyük ekonomisinden söz ediyoruz. Ama Çin şunu istiyor, yani bu Amerika ile ilişkilerde, beni bir ekonomik ve askeri güç olarak kabul et, beni kabul et diyor, beni yükselen güç olarak kabul et diyor ve rejimimi de kabul et diyor. Yani otoriter rejim diyebilirsiniz, işte bir anlamda alternatif model diyebilirsiniz. Bununla uğraşma diyor, rejim değişikliği vs.

Farklı bir rejimin varlığını kabul et diyor. Aslında Trump'a uyan bir teklif ama ekonomik anlamda uymuyor. Amerika ve Çin arasındaki ticaret açığı nedeniyle. Bu arada ekleyelim, Çinliler Yavuz Sultan Selim Köprüsü'ne yatırım yapmışlar. Bahsi geçmişti, burada söylemiş olalım. Türkiye ekonomisinde ciddi anlamda bir Çin faktörü yok şu anda. Bazı Afrika ülkelerinde ya da örneğin İtalya'da vesaire olduğu gibi, hatta Amerikan ekonomisinde de belli oranda olduğu gibi ya da Singapur gibi ülkelerde olduğu gibi şu anda Türkiye ekonomisinde en önemli etken batıyla ilişkiler. Yani doları zıplatan, indiren, kaldıran en önemli sebep ABD ile ilişkiler, Avrupa ile gerilimler ya da iyi ilişkiler ya da ticaret anlaşmaları vesaire gibi konular. Henüz Çin bir faktör değil. İleride olacak mı o Türkiye'deki karar vericilerin, liderlerin, hükümetin alacağı kararlara bağlı. Bu stratejik yatırımlarda Çin'in önünü açacak mı? İşte Çin Türkiye'ye piyasasına daha ciddi bir şekilde girecek mi? Bunları önümüzdeki 10 yıl belirleyecek.

Peki Aslı Halim Taşbaş çok teşekkür ediyorum çizdiğin çerçeve için. Çok faydalı oldu verdiğin bilgiler. Ben teşekkür ederim. Trend Topiği podbe medyayla hazırlıyoruz. Bir başka bölümde görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)