
5.686 kelime · ~28 dk okuma
Merhabalar, bu sefer Doğu Akdeniz'e ve biraz da Ege'ye gidiyoruz. Yunanistan-Türkiye arasında gerginlik yine yükseldi, ne oluyor bakacağız. İki de konuğum var, onlardan detaylı görüş alacağız. Türkiye ile Yunanistan arasında kıta sahanlığı sorunu 1976'dan beri sürüyor. Yunanistan, adaların kıta sahanlığı olduğunu savunuyor, Türkiye buna itiraz ediyor. Kıta sahanlığı yoktur, kara suyu vardır diyor. Yunanistan, adaların kıta sahanlığı vardır iddiasıyla Ege'de ve Akdeniz'de daha fazla hak iddia ediyor. Ancak bu kıta sahanlıklarının koordinatlarını da bir türlü Birleşmiş Milletler'e bildirmiyor.
Türkiye'nin Birleşmiş Milletler'e bildirdiği ve Türkiye'ye ait olduğu varsayılan kıta sağlıklarının koordinatlarına itiraz etmekle yetiniyor. Lahe'ye Uluslararası Adalet Divanı'na gidelim, bu işi çözelim diyor. Türkiye ise Ege'ye bu kadar uzun sahilim var, Yunanistan'ın iddiası yersiz diyor ama Yunanistan, Türkiye'nin çelişkili durduğunu söylüyor. Yunanistan diyor ki Türkiye madem Kuzey Kıbrıs'la arasında kıta sahanlığı belirlemekle Kıbrıs gibi bir adanın kıta sahanlığına sahip olduğunu kabul ediyor. Girit ve Redos gibi Yunan adalarının kıta sahanlıklarını yok saymasıyla çelişkiye düşmüş oluyor.
Türkiye, Akdeniz'de yaptığı kimi çalışmalarını hali hazırda Kuzey Kıbrıs Türkiye Cumhuriyeti'nin kıtasağınlığı tezine de dayandırıyor. Akdeniz'de belli parsellerdeki gaz Kıbrıs halkına aittir, tezini savunuyor. Yunanistan bu da çelişkidir, diyor. Yani herkes durumu haliyle kendine göre okuyor. Bu statükosuzluk 1976'dan beri bu şekilde sürmekteydi. Ne var ki geçen sene Türkiye radikal bir adım attı. 27 Kasım 2019'da Türkiye Libya'da desteklediği Sererşi hükümetiyle Akdeniz'de deniz yetki alanlarıyla ilgili yeni bir anlaşma imzaladı.
Doğu Akdeniz'e yaşanan sondaj geriliminde Türkiye çok önemli bir hamle yaptı. Ankara, iç savaşın sürdüğü Libya'da Birleşmiş Milletler'in tanıdığı Trablus hükümetiyle deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin mutabakat muhtırası imzaladı. Anlaşma Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti Başkanlık Konseyi Başkanı Al Serraj'ın Türkiye ziyaretinde sağlandı. Türkiye'den Marmaris-Kaş arasındaki hatla Libya'dan Derne-Tovruk hatları arasındaki bölüm Münhasır Ekonomik Bölge ilan edildi.
İki ülke Akdeniz kıyılarını komşu haline getirdi. Türkiye'nin bu adımı çok kritikti. Çünkü benzer anlaşmayı Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum yönetimiyle yapmak istiyordu. O anlaşma gerçekleşmiş olsa Türkiye 41.000 km2'lik bir deniz alanına sıkışabilirdi. Ankara son hamlesiyle bunu engelledi. Üstelik sadece onunla kalmadı. Rum yönetimiyle Yunanistan arasına kalkan oluşturdu.
Bu anlaşma Türkiye ile Yunanistan arasında gerginliği tırmandırdı. 20. bölümde Libya konusunda da değerlendirmiştik hatırlarsanız dinlemeyenler o bölümde Libya konusunu detaylı bulabilirler. Libya ile imzalanan bu anlaşmanın mimarı olarak gösterilen isim ise Amiral Cihat Yaycı. Ne var ki Yaycı Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı görevinden alınıp Genel Kurmay Başkanlığı emrine verildi. Tüm Amiral Cihat Yaycı bu atama üzerine istifa etti. Ne var ki Cihat Yaycı istifasına rağmen bu konu üzerine aktif konuşmayı sürdürüyor. Yunanistan'la yaşanan gerilimle beraber tekrar gündeme gelen Yaycı Ege Denizi'nin isminin Yunanca olduğunu hatırlattı. Ege yerine Adalar Denizi ya da Kuzey Akdeniz diyelim dedi.
Dönelim gelinimin kronolojisine. Haziran ayı başında Türkiye'de resmi gazetede yayınlanan yedi ayrı ilanla, Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı, Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü'ne, Akdeniz'de Türk karasuları dışında sahip olduğu iki petrol sahasının biri için 116.745 hektar, diğeri için 193.522 hektar ilave ruhsat başvurusu yaptı.
Başvuruyla Yunanistan'a ait ve Türk kıyılarının karşısındaki Rodos, Kerpe, Kasos ve Girit adalarının 6 millik karasularına yakın bölgede hidrokarbon aramalarına başlaması için hükümetten ruhsat talep edildi. Yunanistan, resmi gazetede yayınlanan karara sert tepki gösterdi. Türkiye'nin Atina Büyükelçisi Burak Özügergin, Yunanistan Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı ve kendisinden açıklama istendi. Diplomatik kaynaklara göre Özük Ergin, Türkiye'nin deniz sınırlarının belirlenmesi dahil her türlü diyaloğa açık olduğunu söyledi.
Türkiye'nin bu hamlesine karşılık Yunanistan sembolik adımlar da attı. Ege'deki Eşek Adası Yunanistan'ın iddiaları açısından sembolik. Lozan Anlaşması'na göre İngiltere'nin çizdiği haritada Eşek Adası Türkiye'ye ait. Her sene Yunan savunma bakanları bu Eşek Adası'na çıkıp böyle bir şov yapıyor. Hatta bir seferinde eski savunma bakanlarından biri bu adada köfte falan da pişirmişti.
Neyse bu kez önce Yunanistan Cumhurbaşkanı sonra Adalar Komutanı Eşekadası'na beraber gittiler. Harekata hazırlık denetlemesi yaptılar. Türkiye ise Temmuz ayı ortasında el arttırdı. NAVTEX ilan etti. Nedir NAVTEX?
Denizcilere, meteoroloji tahminleri, seyir bilgileri, aciliyet, emniyet ve denizde çalışma yapılan sahalar hakkında bilgi veren haberleşme cihaz sistemi. Ülkelerin Deniz Kuvvetleri yapacağı eğitim ve tatbikatların bilgisini önceden duyurarak bu sahalara girilmemesi konusunda uyarılar da bulunuyor. Yani SİSMİK araştırma gemisi Oruç Reis'in Meis Adası'nın güney ve doğusunda sondaj faaliyetleri yapacağını ve bölgeye girişi yasakladığını açıkladı Türkiye ilan ettiği Navtex'le. Bölgede nabız yükseldi. Güney Kıbrıs'ta bulunan Yunanistan Genel Kurmay Başkanı Türkiye'nin NAVTEX ilan etmesiyle beraber acil olarak Yunanistan'a döndü. Yunan donanmasına ait gemiler bölgeye gitti. Yunanistan Başbakanı Mithotakis'in ofisinden yapılan
Açıklamada Almanya Başbakanı Angela Merkel'in bölgedeki hareketlenmelerle ilgili bilgilendirildiği belirtildi. Yani Almanlar araya girdi. Almanya Savunma Bakanı Kramp-Karrenbauer, Almanya Başbakanı Angela Merkel'in NATO müttefikleri Türkiye ile Yunanistan arasında ara buluculuk yapmaya başladığını söyledi. Almanların araya girmesi işe yaramışa benziyor. Zira Oruç Reis Antalya'da beklerken gazeteci Yorgo Kirbaki'nin verdiği bilgiye göre
Başbakan Mithotakis, gazetecilerin tatile gidelim mi sorusuna elbette tatile çıkın hatta Meis Adası'nda bile tatil yapın. Ben de 6 Ağustos'ta tatile çıkacağım cevabını verdi. Mithotakis'in Milli Güvenlik Başdanışmanı, Türk NAVTEX'i geçerli olduğu sürece yani 2 Ağustos'a kadar hazırlık durumundayız ve gemilerimiz üstlerine dönmeyecekler. Türk savaş gemileri de daha üstlerine dönmediler. Ancak önceki günlere kıyasla
Türk kıyılarına daha yakın noktalarda bulunuyorlar. Gerginliğin daha da tırmanacağını zannetmiyorum." dedi. Bu derklemde Türkiye'ye sert yaptırım çağrısında bulunan taraf Fransa. Türkiye Libya'da Seraç hükümetini desteklerken Fransa Hafter'i destekliyor. Akdeniz'de Türkiye ve Fransa'nın menfaatleri sık sık çatışıyor. O nedenle Fransa'nın yaptırım çağrısını anlamak pek de zor değil.
Macron, Akdeniz enerji ve güvenlik açısından büyük öneme sahip. Bölgede Türkiye ve Rusya varlığını arttırırken Avrupa izlemekle yetiniyor. Avrupa'nın böyle bir seçeneği yoktur diyor ve Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye yaptırım uygulaması çağrısında bulunuyor. Şimdi bu durumu iki uzman isimle değerlendireceğim. İlki Metin Gürcan, Deva Partisi kurucu üyelerinden eski asker ve stratejist. Türkiye'nin dış politikasını Tatar Ramazanizm, Polat Alemdarizm, Fatih Terimizm olarak üç farklı başlıkla değerlendiriyor. Bakalım tam ne demek istiyor?
Metin Gürcan, hoş geldiniz. Şimdi bu işte Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de Yunanistan'la ilişkisiyle ilgili siz bir tweet attınız. Ve buna şey dediniz, Tatar Ramazanizm. Şöyle hatırlatayım tweeti. Fahrettin Ağabey'e bir tweet atmış. Onun üzerine yani bu Doğu Akdeniz'le ilgili siz diyorsunuz ki bu Tatar Ramazanizm, ben oyunu bozarım deyip bütün oyunları teker teker bozuyorsunuz ve köyün oyun bozucusu oluyor.
sonra sizi kimse oyun almak istemiyor. Köyün yalnız nefesi gibi ortada kalıyorsunuz. Oysa zaman oyun kurma ve bu oyuna partnerler bulma zamanı dediniz. Açalım mı bunu? Aslında açalım Nevşin Hanım. Ben daha da geliştireyim aslında bu argümanı. Ben yaklaşık iki senedir bu argümanı kullanıyorum. Hani konuşmalarımda, dış politikayla alakalı sunumlarımda. Sadece Tatar Ramazan izin değil. Yani şu anda Türk dış politikasını son üç senedir
Temel açıklayan üç tane basit yaklaşım var. Üç tane değerli Türk büyüğü diyeyim bunlar. Bunlardan bir tanesi Tatar Ramazan, Tatar Ramazanizm. Ben bu oyunu bozarım bakış açısı. Yani aynen sizin tweet'te de söylediğiniz gibi. Yani oyun bozucu rolünü üstlenmiş durumda.
Türk dış politikası özellikle Doğu Akdeniz'de Libya'da son iki senedir yani oyun bozma değil de belki oyun kurma çağı ki bence Türkiye'yi dayatan oyun kurucu olma kapasitesi. Şimdi bakıyoruz Doğu Akdeniz'de Libya'da Türkiye'nin bütün kriz alanlarında hatta buna Kafkasya'yı da katalım Azerbaycan Ermenistan çatışmasına mühlen Karadeniz Balkanlar Orta Doğu, Suriye, Irak hiç konuşmuyorum bile. Artık esnek ittifaklar çağı, bloklar çağı, bu şu demek, yani çok da böyle müttefikliğe gerek yok ama çıkar paralelliğini arz ettiren ülkelerle beraber oturup iş yapabilme, oyun kurabilme, diyalogla model geliştirebilme, proje geliştirebilme, sorun çözebilme kapasitesi olarak gösteriyorum bunu. Esnek iltifaklar kurabilme çağını yaşıyoruz. Bu nedenle oyun kurma kapasitesi, oyun bozma kapasitesinden daha önemli hale geliyor. Belki de diyorum, hani dışkışlar diyoruz ya hep dışkışlar, ben biraz asimetrik okuyorum mevzuyu. Dışkışlar acaba tam da bize oyun boza boza enerjimizi tüketmek mi istiyorlar? Peki ne yapabiliriz size göre Türkiye Doğu Akdeniz'de, ne yapabiliriz?
oyun kurması lazım. Yani yeni partnerler bulması lazım ama burada tabii çok geç kalındı. Yani mesela ben Doğu Akdeniz'de Libya'yla olan anlaşmayı çok önemsiyorum. Kasım'da imzaladığımız anlaşmayı ama keşke bu ikili yani bilateral değil de çoklu multilateral yani İsrail'i de hatta Mısır'ı da işin içine katabilecek bir anlaşma Lübnan'ı da işin içine katabilecek çoklu bir Doğu Akdeniz Münhasır Ekonomik Bölge Sınırlandırma Anlaşması yapılabilseydi. O siyaseten mümkün değil anlaşılan. Yani Türkiye'nin Mısır'a bakış açısı ve İsrail'e bakış açısı. İşte zamanlama açısından. Şimdi sizin şu anda Türkiye'nin en çok ihtiyacı olan üç ülke var. Ortak iş tutabilme ve esnek ittifaklar kurabilmesi gerektiren.
Birincisi Suriye ve Şam. Orada büyük elçiniz yok. Diplomatik ilişkileriniz sıfır hatta sıfırın altında eksi. Çünkü hasım olarak görüyorsunuz. Ve Suriye ile Şam'la kendi ülkesinin içerisinde hasımsınız. İsrail'e de hasımsınız. Orada büyük elçiniz yok. Masraat güzer seviyesinde ilişkileri götürmeye çalışıyorsunuz. Mısır'la da, Kahire'yle de hasımsınız. Orada da büyükelçiniz, elçiliğiniz yok. Kahire, Türkiye'nin tüm Mısır'daki faaliyetlerini terör destekçiliği ve terörle mücadele kapsamında ele alıp terör yardım yataklığı olarak nitelendiriyor. Sivil toplum faaliyetleri de dahil. Şimdi en çok konuşmanız gereken üç ülke İsrail, Mısır ve Suriye, Doğu Akdeniz söz konusu olduğunda bunlarla hasım konumundasınız. Ve bunları siz aslında geleneksel hasımlarınız olan, rakipleriniz olan Güney Kıbrıs'a ve Yunanistan'a doğru itiyorsunuz.
Yani bu çok önemli. Yani siz sırtınızı döndüğünüz için intiliyor. Mesela enteresan, Güney Kıbrıs geçen yıl 2019 Ramazan'ında iftar verdi biliyor musunuz? Güney Kıbrıs Dışişleri Bakanlığı Ramazan iftarı verdi. Kimlere verdi iftara katılanlar? Suudi Arabistan Büyükelçisi, Mısır Büyükelçisi, Filistin Büyükelçisi, Birleşik Arap Emirlikleri Büyükelçisi. Yani düşünürseniz aslında bu Güney Kıbrıs'ın vermiş olduğu iftar yemeği sizin oyun bozma ve oyun kuramamanıza doğrudan alakalı.
Yani ben hep asimetrik yaklaşırım mevzulara biliyorsunuz. Acaba diyorum hani bize de bir oyun bozma rolü verdiler de biz oyun boza boza acaba enerjimizi mi tüketmeye çalışıyorlar? Şimdi en son İstanbul ve Türkiye arasındaki bu gerginliği soğutmak için Almanya'nın araya girdiği söyleniyor. Alman Savunma Bakanı AKK açıkladı. Angela Merkel işte konuştu iki taraflı diye. Bu işi Almanya çözebilir mi? Öyle söyleyeyim.
Yani aslında burada işte problemleri, krizleri çözülen, problemleri, krizlerini çözmek için ara bulucuya ihtiyaç duyan bir ülke olmaktan ziyade, yani oyun bozan veya oyun kurma ihtiyacı hisseden bir ülke olmaktan ziyade ara bulucu olabilen, dürüst ara bulucu rolü oynayabilecek herhangi bir coğrafyada, Libya'da, Suriye'de, Doğu Akdeniz'de çatışmaların üstünden daha zoom out yapıp, daha yukarıdan bakıp, her çatışma tarafıyla oturup, diyalog geliştirebilen bir ülke olabilmek. Yani keşke Yunanistan'la Türkiye'nin arasında Almanya ara buluculuğu değil, Yunanistan'la mesela atıyorum Libya veya Mısır'ın probleminde Türkiye ara buluculuğunu konuşuyor olabilseydik. Bu önemli. Lütfen analizimi şöyle tamamlayayım. Sadece Tahtay Ramazanlık son iki senedir biz politikada hakim değil.
Bir de tabii bizim Polat Alemderizm var. Polat Alemderizm de şu diyor, sonunu düşünen kahraman olamaz. Hele bir başlayalım, kervan yolda düzülür, ucu açık süreçler, yüreğinin götürdüğü yere gitmeler. Hal böyle olunca da genelde duygusal gerçeklikle hayalleriniz ve olması gerekenler, yani kafanızdaki tasavvurlar üzerine bir dış politika algısı oturuyor. Böyle olunca da kapasite bazlı rasyonel analizlerden uzaklaşıyorsunuz. Yani mesela Polat Alemderiz mi ben Libya'da çok belirgin görüyorum. Yani Libya'da end state yani son nokta nedir? Mesela günün sonunda ben dış politikayı çok yakından takip eden bir insanım. Libya'da Türkiye'nin nihai hedefi Libya'nın toprak bütünlüğü mü, onun korunması mı yoksa Libya'nın bölünmesi mi? Şayet Libya'nın toprak bütünlüğü nihai hedefinizse sizin Libya'daki bütün aktörlerle oturup, onlarla diyalog zemini geliştirip, dürüst ara bulucu rolüne üstlenmeniz lazım. Ki söylemde baktığınızda Türkiye'nin temel şeyi Libya'nın toprak bütünlüğü. Aynen Suriye'de ve Suriye'nin toprak bütünlüğünün garantori olması gibi.
ama pratiğe sahaya eyleme baktığınızda siz çatışmada bir tarafı aktif destek diyorsunuz hatta aktif desteğin ötesinde askeri anlamda destek veriyorsunuz ve çatışmanın bir tarafı haline geliyorsunuz. Şimdi yani o zaman biz Libya'nın bölünmesini mi istiyoruz günü sonunda yoksa Libya'nın toprak bütünlüğünü mü savunuyoruz? İşte burada bu Polat Alemdarizm dediğim sorunu düşünen kahraman olamaz ama tam tersine artık Türkiye Jeopolitik çalkantıların olduğu bir dönemde, ciddi yırtılmaların ve kaosun hüküm sürdüğü bir dönemde, fırtınanın çok şiddetli estiği bir dönemde tersine planlama diyoruz. Biz önce nihai hedeflerimizi ortaya koyalım, o hedefleri kapasite bazlı olarak planlamalarla net nasıl ulaşacağımızı, kaynakları ve vasıtaları nasıl tahsis edeceğimize kafa yoralım. Böyle olaya yaklaşalım, mantığında olmamız lazım. Yani Polat Alemderizm bana riski geliyor. Bir de en son Fatih Terimizm var.
Fatih derin bizim de ne diyor seçkinci bir şekilde biz bitti demeden diyor hiçbir şey bitmez diyor yani burada da bir enteresan hani ben bundan südo seçkincilik diyorum yani içi boş ama seçkinci bir söylem bu yani hani biz lafımızı söylemeden oyun bitmiş olmaz hani bu da aslında Türkiye'de özellikle son dış politikada iki senedir belirgin olan coşkusal gerçeklik diyorum yani kalpler ve ne hissettiğimiz ne düşündüğümüzden, rasyonel akıldan çok daha önemli hale geliyor. Yani aslında Türk dış politikası son iki senedir Alice Harikalar diyarında havasında, Fatih Terimizm, Polat Alemdarizm ve Tatar Ramazanizm'in ağır baskısı altında. Hal böyle olunca da ister istemez çok riskli, çok jeopolitik hamleler yani ciddi kritik hamleleri siz Zafer, Hamaset, Vermehterit adında 100 yılın parantezini kapatıyoruz mantığıyla ele alıp iç siyasi tüketime yönelik kullanabiliyorsunuz. Oruç Reis hamlesini sorayım. Meclis açıklarında arama yapmaya başlayacak. Oruç Reis hala Antalya'da, sokamadık Oruç Reis'i NAVTEX'e. Bakın şimdi NAVTEX savaşları yaşanıyor. NAVTEX şu demek, yani siz şimdi biliyorsunuz ön önemli bakın ilke.
Şimdi ilkelere gelelim, normlara gelelim. Hani dış politika bizim, yani DEVA Partisi olarak da biz, DEVA'nın dış politika ve güvenlik alanındaki politika yapıcılarından birisi olarak söylüyorum. Ben, ilkelere ve prensiplere çapalanmanız lazım. Dış politika en önemli ilkelerden, prensiplerden bir tanesi, uluslararası deniz ticaret yollarının açıklığı ilkesi. Şimdi, uluslararası deniz ticaret yollarının açıklığı ilkesi kapsamında siz mesela Boğaz, işte Çanakkale, İstanbul Boğazları, Akdeniz, Zoo Akdeniz, buralara bakmanız lazım.
Bu ilke çerçevesinde sürekli Türkiye NAVTEX'i ilan eden bir bölge. NAVTEX ne demek? Koordinatları belirtilen bir sahada yani bir uluslararası sahada siz diyorsunuz ki ben burada askeri faaliyet yapacağım, taktikat yapacağım, füze ateşleyeceğim. Kardeşim, buraya giren bütün yabancı sivil gemiler benimle önce bir radyo frekansından bir telsizle görüşsün, giriş çıkışlarını koordine etsin. Yani benim gözetimim de bu tatbikat alanına girsinler, çıksınlar. Mesela dünyada enteresan navtex alanları var. Dünyada orta düzey veya üst düzey, yer artı 24 kilometre ve üstü bütün hava füze tatbikatları Güney Afrika'nın güneyinde bir bölgede yapılır. Sadece orada yapılır. Çinliler de oraya gider yapar, Amerikalılar da oraya gider yapar.
Atıyorum Japonlar da oraya gider yapar. Neden? İşte temel prensip. Uluslararası deniz ticaret yollarının serbestliği. Yani her zaman Doğu Akdeniz'de sürekli NAVTEX'i ilan ettiğiniz zaman aslında Doğu Akdeniz'in itibari için çok iyi bir şey değil. Aynı zamanda gemilere diyorsunuz ki siz o gemilere ki Türkiye'nin şu anda en büyük ekonomik sıkıntısı bu. Hani deniz ticaretine, uluslararası ticarete açıklık açık olmama, içe kapanma kapanmama da bununla alakalı. Yani sürekli kıyılarınıza, karasularınıza, yakın alanlarda NAVTEX ilan ediliyor.
Bu ister istemez deniz ticaretinizi olumsuz etkiler. Şimdi biz Navtex'i ilan ettik. Doğru da bir gerekçe, haklı da bir gerekçe. Ama şimdi Navtex'i ilan ettiğimiz alanda ne askeri faaliyetimiz var ne de Oruç Reis sismik araştırma yapıyor. Üç gündür Oruç Reis Antalya açıklarında bekliyor. Yunanlılar da karşı Navtex'i ilan ettiler. Onlar da aynı şeyi yapabiliyorlar. Onlar da diyorlar ki bizim askeri faaliyetlerimiz olacak bu alanda.
Onlar da bekliyorlar. Şimdi Türkiye'de, Yunanistan'da NAVTEX ilan etti. Ama günün sonunda ilan ettikleri bölgelerde iddia ettikleri askeri faaliyetleri yapmıyorlar. Karşılıklı oturup bekliyorlar. Şimdi bakın bir Alman, bir Amerikalı, bir Rus, bir Çinli için bu komik. Gerçekten komik. Çünkü o araya siz 3 hafta süreyle o bölgeyi deniz ticaretine kısıtlamış oluyorsunuz.
Yani bu iki tarafta sıcak bir çatışmaya, savaşa giremiyor. Beklemiyorum. Beklemiyorum. Devam eder bu NAVTEK savaşları. Devam eder. Bu NAVTEK savaşı şeklinde devam eder. Tabii. Ege'deki hepsi tabii ayrı. O herhalde değişmeyecek, korunacak ama Doğu Akdeniz'de ne olur? Günün sonunda tezini kabul edilebilir mi diğer taraflara?
İşte bu güzel bir söz. Şimdi mavi vatan çok önemli bir kavram. Önemsiyoruz. Gerçekten önemli. Türkiye'nin gerçekten hani biz kara toplumuyuz. Yani askeri strateji anlamında biz mesela Makhinder'i biliriz, Mahan'ı biliriz. Askeri strateji deyince biz de hani Prusya ekoli.
Tabii Türk Kurtuluş Savaşı da kara harekatı günün sonunda. O yüzden karacılar çok baskındır. Türkiye deniz toplumu değildir. Türkiye denizci değildir. Türkiye deniz stratejisi çok zayıftır. Mesela bir tarihi örnek, Çanakkale Savaşı'nın ekibi, Türk Kurtuluş Savaşı'nın ekibi, Türkiye'nin ilk yıllarında 34-35'e kadar deniz kuvvetleri genelkurmay bünyesinde bir harp dairesi, yani bir departman şeyinde. Yani düşünün, Abdülhamit'in mesela şeyi biliyoruz değil mi? Haliç'e donanmayı çektiğini falan. Yani bir türlü donanmamız gözünü açamamış. Yani bölgesel ve küresel projeksiyon çizememiş. Mavi Vatan bu açıdan Türkiye'nin deniz ilgi alanlarını arttırması ve deniz ilgisini arttırması açısından önemli. Ama bakın Mavi Vatan bir egemenlik alanı değil. Türkiye'de mesela toprağınız egemenlik alanınızdır. Toprak için ölürsünüz, öldürürsünüz.
Karasularınız da egemenlik alanınızdır. Karasuları için ölürsünüz, öldürürsünüz. Buna uluslararası hukuk bu hakkı veriyor. Mavi Vatan dediğiniz şey aslında bir müzakere ve diyalog alanıdır. Yani siz kıta sağlığını, Münhasır Ekonomik Bölgeyi ben tek başıma ilan ettim. Hani buradan da biraz belki şey eklememiz lazım. Tatar Ramazanizm, Polat Alemdarizm ve Fatih Terörizmin yanına biraz deli Dumrulizm mi acaba eklememiz lazım? Yani kardeşim ben burayı ilan ettim. Burayı kapatıyoruz. ne borunu geçirebilirsin, ne tren isticaretini yapabilirsin. Burası benim bölgem deyip tek taraflı böyle bir şey yaptığın zaman, e tabii bunu yapabilirsin, sıkıntı yok ama askeri kapasiten buna el verirse. Askeri kapasitede şu demek, uluslararası sularda bir alanı kapatabilmek için, hani bilirsiniz Cizan-Texas area denial, yani bir alan hakimiyeti konsepti. Hem denizde hem de hava sahasını kapatabilmeniz lazım. Ama
Bu açıdan da baktığımızda Türkiye'nin kapasitesi çok da yeterli değil. Yani iddia ettiğimiz şeyleri çok da yapabilme gücümüz yok gibi, böyle olunca da uluslararası ortamda kestirilemez, belirsiz, hani söylediğini çok da yapamayan veya yapamayacak olan bir aktör konumunda düşürüyoruz kendimizi. O da ister istemez uluslararası itibarımızı ve güvenilirliğimizin zedelenmesine neden oluyor. Şimdi mesela biz 22 Temmuz'la Ağustos ayı başına kadar naft eksilen ettik. E şimdi sen orada bir askeri faaliyet
yapamayacaksan veya Oruç Reis'i SİSMİK araştırmaya gönderemeyeceksen niçin ilan ettin onu artık sen? Bu açıdan da bakmamız lazım. Mavi Vatan, günün sonunda uğruna ölünecek bir karasuları gibi, bir toprak gibi tam egemenlik kavramından ziyade tam tersine diplomasiyle çözülebilecek, oturulup komşularla konuşulması gereken bir diyalog, müzakere ve çatışma çözüm kavramı. Hal böyle olunca da mavi vatanı ben ilan ettim, sonuna kadar ölümüne kadar korurum yaklaşımından ziyade sen mavi vatan kavramını ve kendi iddianı Mısır'la tartışabiliyor musun? Mısır'ı bu konuda ne kadar ikna... Mesela bakın ilginç bir şey söyleyeyim. Şimdi Türkiye'nin Libya'yla imzalamış olduğu kıta deniz yetki alanları sınırlandırması anlaşması Mısır'ı da dahil edersek Mısır, Yunanistan'ın teklifinden 18.000 km2 daha fazla deniz alanı kazanacak.
Şimdi düşünün, Mısır Yunanistan'la anlaşsa 18.000 km2 deniz alanı kaybedecek ki buralarda gerçekten ciddi ciddi gaz rezervi olabilecek böyle potansiyel alanlar. Yunanistan'la anlaşsa bunu kaybedecek. Bizse anlaşsa kazanacak. Yani şimdi rasyonel akıl ne der Nevşin Hanım? Yani bir Kahire'de politika yapıcı olsanız, ya ben Yunanistan'la anlaşsam 18.000 km2 güme gidiyor. Bari gideyim Ankara'yla şu deniz yetki alanı olayını konuşayım da, mavi vatanını Ankara'yla tartışayım da, Ankara'nın mavi vatanı benim işime daha çok geliyor. Yani ben niye Yunanistan'a boşu boşuna 18 bin kilometre kara alan ve en potansiyel gaz alanı olabilecek alanları kaptırayım demesi lazım değil mi? Peki, Kahir'e niye bize yanaşmıyordu Atina'yla görüşüyor? Biliyoruz… Piyasi olarak, politik olarak bir taraf seçti. E tabii, ve adam rasyonel akıl bile Türkiye'yle görüşmesini dayatırken ısrarla uzak duruyor.
Mesela çok enteresan bir şekilde Türkiye-İsrail'le hani bu aynı zamanda Cihat Paşa'nın da tezi ama ne kadar olabilir bilmiyorum. Münhasır ekonomik bölgeler o coğrafyada kıyıdaş olan ülkelerin müzakereyle, diyalogla karar vermesi gereken ve hakça paylaşım esas alınması gereken alanlar. Yani siz mesela bir Lübnan'la, bir İsrail'le hatta Filistin yönetimiyle oturup deniz yetki alanları paylaşım anlaşması imzalasanız Güney Kıbrıs'ın yani Kıbrıs güneyindeki ilan ettiği alanların tamamını yırtıp atabiliyorsunuz. Yani en azından ona rakip, yeni bir gerçeklik yaratabiliyorsunuz hukuki anlamda. Niye biz İsrail'le, Lübnan'la veya Filistin yönetimiyle bile bunu yapamıyoruz?
Demek ki hani diplomatik anlamda sözümüzün çok da değeri yok gibi adamlar rasyonel olarak kendi kazançlarına olmasına rağmen bile uzak duruyorlar. Oradan da işte köyün yalnız efesi şeyine geliyoruz yani. Anladım. Şimdi şu deniyor ya işte sahada olmazsan masada olamıyorsun. Onun için Türkiye böyle daha sahada askeri bir politika izliyor. Ama siz diyorsunuz ki aslında... Bence tam tersine. Aynı fikirdeyim. Tam da sahada aşırı olduğumuz için ve aşırı şekilde bir militeri aktivizm diyelim, bir askeri aktivizme yöneldiğimiz için bana biraz masadan uzaklaşıyoruz gibime geliyor. Yani bakın bunu her zaman söylüyorum ben. Gene olaylara biraz asimetrik bakalım. ki bu asimetrik bakmam benim sadece akademik çalışmalarım değil, saha tecrübelerime de dayanıyor. Ben Afganistan'da da görev yaptım, Kuzey Irak'ta görev yaptım, çeşitli çatışma alanlarında görev yaptım. Asker kullanmak, orduyu kullanmak, çekiş kullanmak gibidir. Sürekli elinizde çekiş olursa bütün sorunları çivi gibi görmeye başlarsınız ve hemen o sorunu askere paslamak, Türkiye'nin
Güneydoğu sorunu, Kürt meselesi, terörle mücadele bunları hep düşünelim. Geçmişte bu hatalara düşüldü biliyorsunuz. Yani Türk dış politikasını da aşırı şekilde askeri ve istihbarat alanı haline getirirseniz, diplomatlar Ankara'da mesai yapmamaya başlarsa, tırnak içinde kullanıyorum, yakmaya başlarsa, o zaman tam da sözünüzün ihtiyacı olan yerlerde, diplomatik hamlelerinizin olması gereken yerlerde güçsüz kalırsınız. Zaten diplomaside maharet şu, güvenlik ortamının veya diplomasi ortamının şekillendirilmesi deriz biz buna. Asker veya askeri güç her zaman yardımcı bir faktördür.
İkincil bir enstrümandır. Onun sayesinde siz zorlayıcı diploması uygularsınız. Onun sayesinde biraz daha böyle sopa göstererek karşınızdaki hasmı sizin gerçekliğinize ikna etmeye veya zorlamaya çalışırsınız. zorlayıcı diplomasi enstrümanlarıdır askeri güç. Günün sonunda sizin Mavi Vatan'ı sürekli bağırıp çağırmanızdan ziyade sizin Mavi Vatan tezinizi Kahire'nin ne kadar ikna edilerek kabul ettiği bu tezi sizle birlikte ne kadar sahip çıkabildiği önemlidir. Sen Mavi Vatan'ını on sekiz bin kilometre kaybetmesi uğruna Yunanistan'a satan bir Kahire profiliyle karşı karşıya geldiğinde o zaman diplomatik açıdan
Çok güçsüz ve sözünün kıymetinin olmadığını gösterir bu. Bu da sıkıntılı. Metin Gürcan çok teşekkür ederim. İkinci konuğumsa emekli tüm amiral Semih Çetin. Semih Bey o dönemde Balyoz'dan 44 ay hapis yatmıştı. Büyük Hesaplaşma diye bir kitabı var. Ve tabii ki tüm amiral, dolayısıyla denizci kendisi, Akdeniz ve Ege meselelerini çok çok iyi biliyor. Şimdi dönelim Semih Bey'e. Semih Çetin, merhabalar. Semih Bey, şimdi Türkiye'nin başlatmış olduğu bu dediğim mavi vatan deniyor, malum yeni strateji var ve atmış olduğu proaktif adımlar var mı diyelim, böyle mi bu strateji çerçevesinde? Bir takım somut adımlar atıyor Türkiye. Böyle mi değerlendirmek lazım? Olanı biteni ne dersiniz? Bir kere proaktif diyebilmek için bu konuda ilk adımların Türkiye tarafından atılmış olması gerekir. Böyle bir şey söz konusu değil.
Yani bunlar biliyorsunuz daha 2007 yılında ben genel kumayda çalışırken, ondan çok daha öncesinden şu anda icra ettiği faaliyetlere başladığını tespit ettik. Yani nedir bunlar? Biz diyoruz ki Türkiye olarak Doğu Akdeniz yarı kapalı bir denizdir. Bu denizde deniz yetki alanlarının sınırlandırılması, kıyıdaş tüm ülkelerin katılımıyla bir konferans, denizcilik konferansı. Belirlenmelidir ve herkes ondan sonra tapulu yerinde istediği aramayı, avlanmayı, ne diyorsanız artık ne istiyorsanız onları yapma hakkına sahip olsun. Neresi gibi? Bunun örneği Karadeniz.
Karadeniz'de baktığınız zaman hiçbir şekilde bir sorun kalmadı. Çok küçük bir, yanılmıyorsam Ukrayna ile Romanya arasında ufak bir yerde çok bir sorun var ama o da bir sorun yaratmıyor. Herkesin yeri belli. İsteyen kalkanını alıyor, isteyen doğal gazını çıkartıyor, petrolünü çıkartıyor, sondajını yapıyor. Tam bir barış denizidir Karadeniz. Nasıl oldu bu? İşte bu dediğim şekilde oldu. Gelin bunu Doğu Akdeniz'de bu şekilde yapalım demiş Türkiye.
Ama maalesef Güney Kıbrıs Rum Yönetimi özellikle de Avrupa Birliği'ne üye olduktan sonra başka bir yolu izlemeye başladı. Bu nedir? İşte İsrail'e götürüyor teklifi, İsrail'le ikili anlaşma yapıyor. Bizim sahamız burası. Sonra gidiyor, Lübnan'la yapmaya çalışıyor. Ondan sonra Suriye'ye teklif götürüyor, Suriye o zaman kabul etmiyor. Sonra Mısır'a gidiyor. Bunların sonucunda öyle bir harita çıkıyor ki ortaya, Türkiye'nin 140 küsur bin kilometrekarelik vatan suyu otomatikman Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan arasında paylaştırılıyor.
Burada kilit nokta neresi? Meis. Yani Meis'in konumu şu anda uluslararası hukukta ters taraftaki adalar olarak tanımlanır. Yani ters taraf ne demek? Bir kıta sahanlığı var. Kıta sahanlığının batısında veya doğusunda veya kuzeyinde güneyinde adalar vardır. Bu adalar kimin kıta sahanlığının üzerindeyse ona aittir genelde. Fakat Ege'de böyle bir durum yok. Neden bu? Çünkü adalar bir sürü oyunlarla, emperyalist güçler tarafından Yunanistan'a hediye edilmiştir. Böyle bir terslik var.
Bu tersliği dar dağıttıracak şekilde diyor ki Yunanistan, ben Mora'daki kıta sağlığından ne kadar faydalanıyorsam, Meclis'in de o kadar kıta sağlığı olsun. Buna da alanda kaçan mı derler adama yani. Buraya geldikten sonra şunu söylüyorum, Türkiye, proaktif dediniz ya, bu uzun zamandır yapmasını beklediğimiz bir hamleyi Libya ile mutabakat muhtırası hazırlayarak yaptık. Libya neden önemli? Çünkü uluslararası hukuk çerçevesinde incelediğimizde
Doğu Akdeniz'deki Münasır Ekonomik Bölge ve diğer deniz yetki alanlarının belirlenmesinde kilit ülkeler Libya ve Türkiye'dir. Neden? Çünkü Anadolu ve Libya, Doğu Akdeniz'in en büyük kıyı şeridine sahiptir. Dolayısıyla bu anlaşma ile o bölge artık kayıt altına alındı. Birleşmiş Milletler'in tanıdığı bir hükümetle yapılan bir mutabakat muhtırasıdır bu. Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilmiş demektir ve geçerlidir. Yunanistan burada geç kaldı. Niye geç kaldı? Mısır'la bir anlaşma yapabilseydi eğer daha önceden, Her ne kadar yine bizim buna itiraz hakkımız olsa da belki bir adım öne geçmiş olacaktı. Ama onu bizden sonra yaptılar. Dolayısıyla ben şu anda Yunanistan'ın bu işi mahkemelerde, uluslararası mahkemeler nezdinde artık beynine çevirme ihtimalini görmüyorum. Bu nedenle Türkiye doğal olarak dedi ki, burası benim münasir ekonomik bölgem. Evet, Birleşmiş Milletler'e bildirdim mi?
kıta sağlığı olarak bildirdi. Artık oradan belli oluyor Münasır Ekonomik Bölgenin neresi olacağı. Burada bir parantez açarak söylüyorum. Münasır Ekonomik Bölgenizi bir an önce ilan etmemiz lazım. Bunu neden bekliyorlar onu bilemiyorum. Bunu kapatıyorum parantezi. Şimdi bu alanı ilan ettiniz. Bu alanın içerisinde siz gidip bir yerde sondaj yapacaksınız. Adam diyor ki NAVTEX yayınlıyorsunuz. Buralara girmeyin ben sondaj yapacağım falan filan. Adam diyor ki ben tanımıyorum. Olmaz. Haydutluk bu.
Uluslararası hukukta böyle bir şey yok. Şimdi Oruç Reis mails açıklarında bir arama yapacak, değil mi? Evet. Şimdi bu neye yol açar sizce? Akıllıca bir adım mı?
Bence bir saha ilan ettiyseniz o sahada bu saha benimdir demenizi göstermezler. Bakın daha önceden bunun tersi oldu. Bizim Münasır Ekonomik Bölgemiz içerisinde Norveç'ten kiralanmış bir gemi Güney Kıbrıs Rum Yönetimi adına sondaj yapmaya kalktı. Biz müdahale ettik, ikaz ettik burası Türk Münasır Ekonomik Bölgesi'nin sınırlarıdır ve o gemi pılını pırtını topladı peki dedi gitti. Biz asker olduğumuz için, asker kökenli olduğumuz için, bunu siz çok iyi biliyorsunuz ama herkes asker kökenli değil. Tam aslında o biraz içini soracağım. O iş nasıl oluyor? Yani mesela şimdi geldi Güney Kıbrıs'ın gemisi, bizle çok yakın bir yerde arama yapıyor. Nasıl engelleme yapılıyor? Ne oluyor senin? Şöyle, o anda Deniz Kuvvetleri Karargahı'ndan hemen bir mesaj geliyor gemiye, o bölgede bulunan bir savaş gemisine. Hangisiyse artık. O savaş gemisine deniyor ki, bizim Münasır Ekonomik Bölge sınırlarımız içerisinde bir gemi araştırma yapıyor, bizden olmadığına göre yabancı bir gemi, bunu çıkartın. Gidiyorsunuz, diyorsunuz ki, işte şu gemi, burası Türk Savaş Gemisi şu, şu anda bulunduğunuz ve araştırma yaptığınız bölge, Türk Münasır Ekonomik Bölgesi sınırları içerisinde kalmaktadır. Bu sahadan lütfen dışarı çıkın. Adam da peki diyor.
ve pılını pırtını toplayıp çıkıyor. Bu şimdi devlet uygulaması oldu artık. Diyoruz ki şimdi biz, ya daha önce sen burada arama yaptın, ben seni ikaz ettim, peki dedin çıktın. Bunlar çok büyük devlet uygulamaları. Mevşin Hanım şunu söyleyeyim, Doğu Akdeniz konusu Türkiye'nin dış politika konusunda savunabileceği en kolay konudur. Hukuksal açıdan söylüyorum.
Başka uygulamalar da var. Mesela Yunanistan, şimdi bizim araştırma yapacağımız Danftekstrası'nın bölgesi var ya, o bölgelerde, tam orada değil ama o bölgeye yakın bir yerde, araştırma yapacağını söyleyerek Türkiye'den izin almış zamanında. Bugün itiraz ettiği sahayı Türkiye'den izin alarak kullanmış. Zaten Türkiye'nin olduğunu kabul etmiş. Şimdi bizim herhalde diplomatlarımız bunları sırasıyla işte bir mahkemelik durum olursa gözlerine sokacak yeteneğe, bilgi birikimine sahip.
Burada ne olabilir? Yunanistan, ben kardeşim kabul etmiyorum, geldim, bu sahada arama yapamazsın, çık dedi. Türkiye çıkarsa zaten iş biter. Türkiye çıkmaz. Yunanistan güç kullanarak çıkartması lazım. Bunu yapar mı? Ben hiç zannetmiyorum, hiç sanmıyorum. Yani güç kullanarak dediğiniz, gemiye bombalayıp... Tabii tabii, tabii canım. Gemiye ikaz etti, çıkmadı. Ondan sonra diyecek ki, çıkmadığın takdirde uyarı atışı yapacağım mesela.
Geminin yakınlarına atış yaptı. Burada tabii yanında koruyucu savaş gemileri var, Türkiye'nin eskortları var. Dolayısıyla ben Yunanistan'ın böyle bir şeye kalkışabileceğini zannetmiyorum. Ne Avrupa Birliği ne Yunanistan bu dönemde böyle bir şeye kalkışamaz. Kalkışırsa ne olur? Kalkışırsa o zaman kötü şeyler olur tabii. Peki, Türkiye'nin bundan sonra atması gereken adım ne sizce? Şimdi bakın, bundan sonra atmamız gereken adım, Deralo-Minasur ekonomik bölgeyi ilan edip Birleşmiş Milletler'de artık kayıt altına aldırmak.
Ondan sonra da yapacağınız iki konu var. Bir tanesi, eğer onlar sondaj için gelirlerse ikaz edip çıkartacaksınız. Siz sondaj yaparken gelip ikaz ederlerse direneceksiniz. Silah kullanırlarsa silah kullanacaksınız. Bu kadar. Bunun başka yolu yok.
Bir de şu var, bugün Avrupa Birliği'ni yöneten liderler arasında çok aklı başında insanlar var. Bunlar görmüyorlar mı buradaki haksızlığı? Onlar da görüyorlar, Yunanlılara en sonunda diyebilirler. Otur oturduğun yerde, toplayın bir konferans, o öyle belirlensin falan da gidebilir bu konu.
Aksi takdirde çatışma olur yani. Peki bizim bu Libya'yla belirlediğimiz mülhasır ekonomik bölgeler çerçevesinde hani mesela Mısır'la karşı karşıya gelme ihtimalimiz var mı? Şöyle var tabii, var tabii. Çünkü Mısır uzun zamandır Yunanistan'la niye anlaşma yapmıyordu? Biz ona dedik ki kardeşim bak sen Yunanistan'la anlaşma yapıyorsun ama Yunanistan'la anlaşma yaparsan gerçekte alman gerekenden 11 bin kilometre eksik alan alacaksın. Gel yapma bunu otur hep beraber müştereken yapalım.
Sen 11 bin kilometre kaybetme, Doğu Akdeniz'de de anlaşmalara aykırı, hukuka aykırı, adaletsiz bir durum ortaya çıkmasın. Biz bunu söyledik. Ondan sonra 10 seneden beri yapmadılar ama en sonunda şimdi tabi olaylar farklı boyuta gitti. Yani Mısır'ın yaptığı anlaşma akıl kârı bir anlaşma değil Yunanistan'da.
Hafzer, Türkiye'deki şu andaki iktidar düşmanlığıyla, iktidara olan düşmanlığıyla böyle bir adım attı. Sonuçta ne olur? Dediğim gibi Libya'nın gölgesinde kalmış bir adımdır bu. Yunanistan'ın bütün kanallarına bakın, gazetelerini okuyun. Onlar da geç kalınmış bir adım olarak görüyorlar zaten. Benim en büyük korkum oydu. Yani Yunanistan, Mısır'la eğer önceden bir anlaşma yapıp hemen sahalar falan belirleselerdi, o zaman elimiz biraz daha zayıf olarak müdahale etmek durumunda kalacaktık. Şimdi bizim öyle bir derdimiz yok.
Müdahale edeceksen Yunanistan'a gelebilirsin, edersin. Etmezsen bu saha benim zaten. Peki bu Türkiye'nin attığı adalar, bir de şimdi bu adalar meselesi var ya, yani kimin sahip olduğu belli olmayan adalar var malum Ege'de. İşte zaman zaman Yunanistan hamle yapıyor, zaman zaman Türkiye yapıyor. Bunlarla ilgili bir statü değişikliğine yol açar mı?
Şöyle söyleyeyim, bu adalar 152 tane ada ve adacıklardan oluşuyor. Onlara bizim taktığımız ad şeydi, egemenliği anlaşmalarla Yunanistan'a devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar. Yani bunlar ege-aydak kısaca söyleniyor. Bunlar belirlendi. Ne zaman belirlendi? Karda krizinden sonra bu yönde çok çalışmalar yaptı Türkiye'ye. O zaman bu adalar ortaya çıktı. Fakat bu adaların çoğunda şu anda nöbetçi kulübesi var. Bir tanesine bir çoban koymuşlar, koyun otlatıyor. Bir iki tanesine bayrak çekmiş.
Burada işte çok geç kaldı Türkiye. Yani bunlara reaksiyon göstermekte çok geç kaldı. Bu adalar kardaktan sonra, bunlar belirlendikten sonra Yunanistan'a bir teklif götürülecekti. Diyecekti gelin bunlara oturup belirleyelim. Kabul etmezse emrivaki yaparak, o bir tane adaya nöbeçi kulübesi mi dikti? Sen başka bir tanesine bir tane bekçi koyacaksın.
O bir yere bayrak dikti. Çünkü bu adalar inanılmaz, yani 3000'den fazla adam harekete. Birçoğu eşek basmaz, keçi otlamaz adalar yani. Bunların üstüne çıkıp bir Türk bayrağı boyasam, tamam o devlet uygulaması olur. Yunanistan gelip alana kadar. Şimdi burada Türkiye bu ortamda, bu siyasi ortamda, hadi bakalım yürüyün arkadaşlar bu adaları alıyoruz da gidemezsiniz. Çünkü çok zaman geçti, zamanında reaksiyon göstermediniz. Yalnız Türkiye, kardak krizinden sonra bu konulardaki itirazlarını Birleşmiş Milletler'e bildirdi.
Dolayısıyla hukukta buna daimi itirazcı dönüyor. Yani sürekli itirazcı veya ben başından beri buna karşıyım kardeşim. Mahkemeye giderlerse tamam bir şey yapmadık ama ben buna karşı olduğumu bildirdim sana diye bu konularda kayıt altına almış durumda. Bu adaların birçoğunun Türkiye'ye ait olacağı veya en azından aidiyetinin tartışmalı olduğu, yani Yunanistan'da olması mümkün değil, alınmış başka mahkeme kararlarıyla kanıtlanmış durumda. Yemen-Eritre kararı var mesela, orada mahkemenin verdiği kararı alın, koyun Ege'deki 152 adaya, o 152 ada Türkiye'nin olur. Şimdi böyle şeyler var, bunlar hep kolayca zamanda çözülecek şeyler değil, Ege'deki bütün sorunlar gibi. ileriye bırakılmış sorunlar. Ege'de bir oldu bitti yapmadıkları sürece kimse, bunlar böyle kalacak yani gittiği kadar gidecek. Nasıl olacak? Yunanistan 12 milyona ederse, evet o zaman problem değişir. Çünkü statük ante'ye döndüler. Kardak'ta da öyle oldu. Tamam biz çekiliyoruz, siz de çekilin, herkes gitti. Şimdi Yunanistan gelir tekrar iki adaya birden müdahalede bulunmaya kalkarsa, Kardak krizi tekrar masada olacak yani. O nedenle bu Ege sorunları bence artık durgunlaşmış, buzdolabında kalmaya mahkum sorunlar.
Kısa sürede ben çözüleceğini zannetmiyorum. Yani neyse böyle devam edecek diyorsunuz. Aynen, bu statü devam edecek. Bu statü de değil. Ciddi oranda bozmaya çalışacak bir adım atan, karşı tarafın ciddi reaksiyonunu hesaba katmak durumunda. Doğu Akdeniz ile Ege'yi ayrı burada görmek lazım o zaman. Tabii, tabii. Kesinlikle. Yalnız Doğu Akdeniz'deki Münasır Ekonomik Bölgemizin sınırlarına baktığınız zaman, Girit'in doğusundaki ilk adadan, arasından geçiyor. Bunun anlamı da şu, Doğu Akdeniz'i Yunanistan kabul etmek istemiyor. Neden?
Çünkü bu şekilde sınır belirlendiği takdirde Ege'deki kıta sağlığını da etkileyecek. Ege'ye giriş noktasından itibaren başladığınız bu çalışmaya bizim istediğimiz kıta sağlığı çıkacak ortaya. Peki, var mı eklemek istediğiniz bir şey? Bir de şey söyleyeyim, içinde uhde kalmasın, şu Lozan konusu.
Yani okuyorum Twitter'da da bir sürü insan diyor ki, ya bu adaları nasıl verdik falan. Mevşin Hanım, gerçekten ben de baktım, ben denizlerde uca senelik deniz sübayliği yaptım, yemin komutanlığı yaptım, komodorluk yaptım, filo komutanlığı yaptım. Şimdi baktığınız zaman insanın içi çızdırıyor. Evet, bu adalar ne zaman verilmiş, Lozan anlaşmaları da teyit altına alınmış. Fakat şu var, Lozan'da Yunanistan'a bırakılan üç tane ada var. Somotraki, İkeria, Taşoz, Türkçe adlarıyla Taşoz, Semadirek ve Ahikerya.
Bu üç ada dışında Lozan'dan Yunanistan'a verilmiş tek bir ada yok. Bu üç adada nasıl verildi biliyor musunuz? O anda işgal altında olduğu için, o anda işgal edildiği adalar arasında bulundukları için bunlar Yunanistan'a verildi. Onun dışındaki bütün adalar, Signatlar, Sporadlar yani Eğriboz'un kuzeyindeki ve güneyindeki adalar, işte şeyi biliyorsunuz 12 adaları meclis dahil o şey anlaşması da önce İtalya'ya verildi, İtalyanlar Yunanistan'a devrildi falan. Bunlar ayak oyunlarıyla kaybedilmiş adalar.
12 A'da satıldı mı? Satıldığı söylenir. Yok ben öyle bir şey görmedim yani satıldığı değil. Bunlar İtalya'ya terk edilmiş odalar.
İtalya'da daha sonradan aldığı adaları 1945'teki anlaşmayla Yunanistan'a tescil ettirdi. Şurada şunu söylemek istiyorum, bizim tarihimizi bilmeyenler Lozan gibi muhteşem bir kurtuluş savaşından sonra o savaşı, savaştaki kazanımlarını garanti altına alan çok büyük, çok önemli bir anlaşmayı Türk halkına, Türk milletine, efendim yok sakatmış, bizi kandırmışlar falan gibi zırva sapan, sözlerle kötülemeye çalışan bir sürü insan var bu ülkede. Onlara laf anlatmaktan hakikaten ben yoruldum artık. Böyle bir şey söz konusu değil. Biz bu adaları Lozan'da pazarlık konusu yapabilir miydik? Dersiniz ki ben savaş kazandım. İstiklal savaşını kazandım. Oturun bakalım şu adalara da görüşelim. Osmanlı zamanında el koydunuz adalara. Bunu yapmanız için ne lazım? Donanma. Var mı? Yok. Ne olmuş donanmaya?
Ona baktığınız zaman da Abdülhamit'e Haliç baskınını, yani Abdülhamit'in amcası Abdülaziz'in yarattığı, o zamanlar dünyanın ikinci büyük donanmasını Haliç'e hapsedip, yıllarca, 20 yıl süreli orada tutan, çürüten ve ihtiyaç olduğunda Balkan Savaşları sırasında sahaya süremeyen Abdülhamit'e soracaksınız bunun hesabını. O donanmanın olmaması hesabını. Semih Çetin, çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ediyorum. İyi günler diliyorum size. İyi yayınlar.
Sağolunuz. Tren Topiği, PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Yeni bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.