
3.106 kelime · ~16 dk okuma
Merhabalar Tren Topik'in yeni bölümüyle karşınızdayız. Bu hafta bu Libya Doğu Akdeniz meselesinde ne oluyor, ne bitiyor onu biraz ele almaya çalışacağız. Şimdi Arap baharından etkilenen ülkelerden bir tanesi de Libya oldu. Libya'nın diktatörü Kaddafi devrildi fakat daha sonra ülke bir kaosa sürüklendi. Zaten nüfus yapısı, popülasyonu ve siyasi yapısı pek de diğer Arap ülkeleri gibi olmayan Libya tamamıyla bir failed state yani
çökmüş bir devlet izlenimi vermeye başladı ve iç savaşa sürüklendi. Yıllardır süren bir iç savaş var ve bu iç savaşın bir tarafından da aslında tabiri caizse Türkiye'de tuttu. Öne çıkan bütün bu iç savaşta iki lider oldu. Birisi Haftar. Haftar'ı Rusya, Mısır ve Arap Emirlikleri destekliyor. Öbür tarafta da Sarraj. Sarraj Birleşmiş Milletler tarafından destekleniyor. Birleşmiş Milletler tarafından daha doğrusu meşru lider olarak görülüyor. Arkasında Türkiye var. En son Amerika Birleşik Devletleri de ağırlığını Sarraj'ın arkasına koydu ve Sarraj kuvvetlerine askeri destek vereceğini de söyledi. Bu da yeni gelişmelerden bir tanesi. Haftar 14 ay savaşarak Libya'nın başkentinde Trablus'u ele geçirmeye çalıştı. Ancak 14 aylık savaşı sonunda kaybetti. Haftar elinde Sirte Kentini ve El Cufra üstünü tutuyor.
Bunlar da iki stratejik nokta. Bu süreçte Türkiye şöyle bir şey daha yaptı. Sarraç ile Akdeniz için bir münhasır ekonomik bölge anlaşması imzaladı. Yani malumunuz Akdeniz aslında böyle bölgelere bölünmüş durumda ve bu bölgeler üzerinde ülkeler ticari egemenlik. İlk Güney Kıbrıs Rum yönetimi 2004 yılında Mısır ve Lübnan'la anlaşmalar imzalamıştı. Daha sonra İsrail de bu anlaşmalara kattılar ve Akdeniz'i tabiri caizse parsellediler. Türkiye bu anlaşmaların dışında kalmıştı. Rum yönetimini tanımıyor zaten Türkiye biliyorsunuz ve Türkiye bu anlaşmaları tanımadığını
Bu yapılan parsellemeyi de tanımadığını söylemekteydi. Peki nasıl çıkılacak? Bu işin içinden Türkiye'de Sarraç'la gitti. Ayrı bir anlaşma imzaladı. Bir münhasır ekonomik bölge anlaşması imzaladı. Peki bu ne kadar meşru, ne kadar değil? Tabii bunlar hep uluslararası siyasetin konusu. Aslında bakacak olursanız yapılan anlaşmalar uluslararası ölçülerde tanındığı
kadar meşru olabiliyor. İki ülkenin kendi arasında imzaladığı anlaşma üçüncü tarafları bağladığı, üçüncü tarafları da ilgilendirdiği zaman tabii işler değişiyor. En son biliyorsunuz bu Seraç'la yapılan anlaşmanın mimarlarından bir tanesi son dönemde istifa eden Cihat Yaycı, komutan Cihat Yaycı olmuştu. Cihat Yaycı, SETA'nın dergisi, Kriter Dergi'ye bu politikasını yazmış.
Mavi Vatan adı verilen bu politikasını yazmış. Bu anlaşmayı nasıl imzaladıkları, neden imzaladıkları konusunda detaylı bilgi vermiş. Bu noktadan sonra Cihat Yaycı diyor ki makalenin sonunda artık diyor Türkiye'nin tabi diplomatik olarak kolları sıvaması ve bu anlaşmayı Akdeniz'deki tüm taraflara kabul ettirmesi lazım diyor. Cihat Yaycı diyor ki bu makalesinde şunu anlatalım Lübnan kamuoyuna diyor.
Yani diyor ki Cihat Yaycı, bu noktadan sonra diyor, Lübnan'la, Mısır'la, Libya'yla, İsrail'le, herkesle konuşalım ve diyelim ki, Yüney Kıbrıs'ın, umum yönetiminin yaptığı bu parselleme, sizin avantajınıza değil, dezavantajınıza, bizim yaptığımız parselleme, Herkesi kazandırıyor. Herkes bizim yaptığımız anlaşmadan daha faydalı, daha avantajlı çıkıyor. Bunu anlatalım demiş Cihat Yaycı. Bu makalenin detaylarını da tabii bırakacağız sizler için. İsteyenler açabilir, okuyabilir. Şimdi bu meselenin bir boyutu. Meselenin çok boyutu var. Konuğum eski diplomat, şimdi uzman gazeteci Aydın Selcan. Aydın Selcan'a bazı sorularım var. Onları soracağım şimdi.
Aydın Selcan merhabalar. Şimdi siz de epeydir Libya üzerine yazıyorsunuz. Geçen de Duvar Gazetesi'ne Libya meselesiyle ilgili bir makale yazdınız. Medyascope'da bu meseleye değindiniz. Şimdi ulusal basını açtığımız zaman, televizyonları açtığımız zaman Libya ile ilgili tabii kahramanlık destanları görüyoruz. Aslında uluslararası basında da bu yönde yorumlar çıktı. Yani işte hani Libya'nın Fatih'i artık Erdoğan, Erdoğan ne derse o olur analizleri, yorumları çok yapılıyor. Sadece Libya değil, işin ucunda Akdeniz var. Öyle anlaşılıyor.
Türkiye bu sefer bir zafer mi elde etti? Ne diyorsunuz? Ben kahramanlık, fethi, zafer bu gibi terimlerle konuşmaya pek eğilimli değilim. Ama kendi yazımda belirtmeye çalıştığım gibi birincisi evet kesinlikle bir askeri başarı var ortada. Bu askeri başarının da farklı farklı unsurları var ve hatta şunu da söylemek abartı olmaz. Bu Türkçe Cumhuriyeti tarihindeki benzersiz bir başarı da denilebilir askeri yönüyle. Yani deniz aşırı olması, 2000 km uzaklığa bir havadan
Malatya denizden de vardı ama havadan daha sonra ağırlıklı oldu. Bir hava savunma sistemini teknolojik üstünlük kurarak Libya açıklarında iki firkateynle karadaki sistemle birleştirerek belirli bir alanı bir kabarcık içinde savunmaya almak. Karşı tarafın getirdiği silahları pansir hava savunma sistemleri gibi önceden alınan kesin istihbaratla yerlerini tespit edip daha faal duruma geçmeden oldukları yerde silahlı insansız hava araçlarıyla imha etmek ve belli bir örtülü operasyon yürütmek yani oraya işte hangi çerçevede olursa olsun bir karada da danışman olarak kuvvet konuşlandırıp yerel güçleri yönlendirerek sahaya hatim olmak bunların hepsi tamam ama öte yandan bir sizin söylediğiniz şu doğru Libya hiçbir zaman hiçbir dosya hiçbir dışişleri dosyasını böyle demek lazım aslında diğerlerinden yalıtarak tek başına yorumlayamayız Libya deyince akla hem ABD-Rusya çekişmesi gelmeli. Libya deyince akla işte Magreb, Maşrak, Cezayir, Mısır gelmeli. Bir yandan Birleşik Alp Emirlikleri, Suudi Arabistan üzerinden Türkiye'nin geniş Arap dünyası ile ilişkileri gelmeli. Bir yandan da tabi Avrupa Birliği de gelmeli. Doğu Akdeniz gelmeli. Dünyadaki enerji oyunu akla gelmeli ve burada
Sonuç ne olacak? Yani benim buradaki endişem şu bir anlamda Galata meşhur haline gelmiş olan sahada olan masada olur. Zor oyunu bozar. Hep bunlara yaslanarak ve bunlar doğru addedilerek ilerlemeye çalışılıyor. Birincisi ben şunu sormak isterim. Kısıtlı kaynakların etkin kullanımı bakımından kaçınılmaz olmadan da seçerek, bilerek, isteyerek
Türkiye sınırın ötesinde, deniz aşırı ya da sınır ötesi askeri faaliyetler yürütmeli mi? Bunu aslında her şeyden önce mutlaka CHP'ye sormak lazım. Bir bu. Buna gerek var mı? Bu varoluşsal bir zorunluluk muydu? İkincisi de bu askeri kazanımlar ekonomik, içinde bunun enerji de var tabii ki, ekonomik ve diplomatik kazanıma tahvil edilebilecek mi? Bu da ikinci soru. Yani atılan taş ürkütülecek kuşa değecek mi?
Siz diyorsunuz ki ben bir şeyle şuna bakarım. Yani bunu niye yaptık? Ne kazanacağız biz? Bunun cevabı var mı? Bunun cevabı yok mu? Valla bunun yani sorulduğunda eğer lütfedip yazımda da onu belirtmeye çalıştım. Çünkü pek soru yanıtlamak üzerine kurulu bir iletişim stratejisi yok diyebilirim. Beştepe'nin ve bu da çekingen bir tanım olur zaten. Utangaç bir tanım olur ama herhalde gerçeklerden uzağa düşmez.
Dolayısıyla bu soruları sorup duvara bağırıyoruz, duvardan gelen yankı olursa ona göre yorum yapıyoruz. Sorular şunlar, sizin de işte atıfta bulunduğunuz yazımda da kayıtlı bunlar. Yani biz Müslüman kardeşleri ayakta tutmak, Mısır'daki yenilgisini Müslüman kardeşlerin Libya'da geri çevirmek için mi oradayız? Hayır petrol sahalarından pay için mi? Hayır, var olan petrol sahalarından değil de denizde verilecek olan arama ruhsatlarıyla
Denizde petrol veya doğalgaz bulmak üzere mi oradayız? Hayır, biz buraya bir neoosmanlıcı hayaller peşinde mi gittik? Hayır, işte Afrika'nın fethi için mi buradan yola çıktık? Ya da Mısır'ın fethi için?
Doğu Akdeniz'de işte bu malum onun mimarı olduğu iddia edilen Amiral Yaycı da gerçi görevden alındı ve istifa etti ama şu meşhur Münhasır Ekonomik Bölge Anlaşması için mi gittik? Bütün bu sorular havada asılı duruyor. Ben tam ikna edici bir yanıtını alamadım, bilmiyorum. Bunların hepsi değil mi? Yani hem işte Sarraç, Müslüman kardeşlere yakın. Bu dediğiniz gibi zaten... Vallahi bunların hepsi yani o işte sizin söylediğiniz bir koyup üç alırız. Yani evet hem Neo-Osmanlıcı hayalleri yerine getiririz. İçeride müthiş bir füturat zafer havası. Hem buraya ayak attığımız zaman Mısır'ın sisinin rahatını kaçırırız ve o Müslüman kardeşlerin hala ayakta olduğunu öğrenir. Türkiye, Afrika'ya adım at. Yani bunları şimdi alt alta sayarız o zaman ama
Bunların bir içeriği var mı? Kulağa hoş geliyor, güzel ama içerik var mı ve zorunlu mu bunları yapmak? Tatlı petrol var Libya'da. Kaddafi rejimi devrilirken çok yazılık istemişti. Bu tatlı petrol meselesi. Çok kolay işleniyor, maliyeti az. Dolayısıyla çabuk işleniyor. Mevşin Hanım, petrolün en tatlısı, o anlamda tırnak içinde tatlı, anlıyorum ben sizin tekniklerimi olarak kullandığınızı. Petrolün en tatlısı, şampanya denilen petrol, Kerkük'te biliyorsunuz, burnumuzun dibinde. Ve Irak-Kurdistan bölgesindeki sahalarda da var.
Ve bu sahalarda aktif, etkin olmak için TPAO'nun biliyorsunuz yurtdışı TPIK var kurumu. Onun da yanı sıra o da yetmedi. Herhalde hukuki nedenlerle gerekçelerle bilemiyorum. PEC diye bir şirket kurulmuştur. Turkish Energy Company. Bunlar hepsi kağıttan kaptan olarak kaldı. Yani gidip Libya'da savaşmaya gerek yok tatlı petrol peşindeyseniz.
Gelip diyorsunuz, Kerkük'ten çıkartılabilir yapılan anlaşmalar. Hayır, anlaşmalar yaparsınız. Bir de şimdi Libya'da petrolün tamamına yakını eni ile total arasına deniliyor ama asıl total de benim bilebildiğim rakamlara göre. Şimdi yapılmış anlaşmalar bozulup, siz bizim için çok hayır işlediniz, buyurun size petrol sağları verelim diye kimse takdim etmez.
Dolayısıyla işte başa dönersek... Her sene Sarraç tek şey olursa, meşru lideri olursa Lidyan'a, o zaman herhalde bu anlaşmalarda... Şimdi o meşruiyet konusunda da dünkü benim Artı TV'deki programımda konuk olan değerli Aydın Sezer de bunu hatırlattı. Ben de kendimceyi hatırlatmaya çalışıyorum. Ulusal Mutabakat Hükümeti bu, UMH. Government of National Accord, pardon. O, Ulusal Mutabakat Hükümeti'nin meşruiyeti olduğu iddia. Fakat bunun bir parçası da meclis biliyorsunuz. O meclis de Tobruk'ta, öbür tarafta. Yani Bingazi tarafında kalıyor. Öbür taraftan işte Hafter, darbeci, terörist. Zaten el çektirilmek zorunda kalacak denebilir ama... Şimdi bu meclis başkanı olan Agüla Saleh üzerinden yürüyor. Hem Avrupalılar hem de Ruslar. Saleh, Hafter'e yakın bir isim değil mi? Ona yakın dedi. Yani o da kendine göre bir isim. Öyle diyelim.
Zaten Libya dediğiniz yer işte 5-6 milyon nüfus ve bir aşiretler topluluğu. İşte deniz kenarında zaten şehirler. Eskiden beri de hepimiz yani tarihçi olmaya lüzum yok. Şunu biliyoruz ki işte Bengazi Barka tarafıyla Tripolitanya, Trablusgarp tarafı yani orası O ülkenin ortasından aşağı yukarı bu Maghreb-Maşrek hattı geçiyor. Şimdi buradaki 5-5 komitenin de kabul edilmesi, hemen Putin-Erdoğan görüşmesinin arkasından bu 5-5 yani iki taraftan 5'e 5 askeri komite. Herhalde bu çerçevede bir anlaşmaya varılacağını, yani iki parçalı Libya. E şimdi bu kadar yaratıcıysa Türkiye o zaman diyelim ki yani iki parçalı Libya için mi orada bu kadar iş yapıldı?
Yani başkalarının işi başkalarının kotaracağı diplomatik anlaşma zemini kolaylaşsın diye mi Türkiye orada faaliyet gösterdi? En son Libya'nın Alman Büyükelçisi de hem işte Sarrac'la hem Haftar'la beraber görüşmüş. Aslında BM'ye Sarrac'ı legal yani meşru lider olarak tanıdı ama öte yandan şimdi Haftar Trablus'u ele geçirememiş olsa da tuttuğu tabi Sirte var, El Cufraüsü var falan. Petrol çıkarılan alanlar ham petrol işleyen tesisler, rafineri tesisleri ve ihracat yapılan yerler. Bunların işlek olması lazım. Fakat bunlar ihraç edilince bunun parası Merkez Bankası'na yatıyor. Merkez Bankası Saraç denetiminde.
İşte bir ara böyle bir formül vardı merkez bankasını taşımak gibi. Bu şekilde iki taraf birbiriyle anlaşmak zorunda. Bu şekilde de başta İtalya ve Fransa, onların derdi çünkü Libya, hem yasa dışı göçü oradan engelleyecek yerinde kendilerine bir anlamda bir zaptiye gücüne ihtiyaçları var. Bir yandan da kendi şirketlerinin çıkardığı petrolün uluslarara pazarlara arz edilmesinin kesintisi biçimde devam etmesine ihtiyaçları var. İşte bu perdenin arkasında da yani bu kukla perdesinin arkasında da bunlar var. Yoksa burada yani Hafter çok matah biri ona yazık oldu falan böyle bir şey diyen yok. Belki sanıyorum iktidar çevreleri hani dengeli bir çözümleme yapmaya çalıştığımızda bizim gibiler öyle düşünüyorlar, öyle anlıyorlar belki. Yoksa burada Hafter'in hayranı olan kimse yok tabii.
Hafterciyiz diyenler yok diyorsun. Yok yani, niye zaten ne Hafter'den ne Agilesallah, ne Sarraç yani. Peki, bu Cihat Yaycı'nın çalışması imzalandı, işte Sarraç'la imzalanan bu mühendir bölge meselesi. Fakat o diplomatik olarak akıllıca bir hamle gibi görünüyor. Ne dersiniz? Valla işte Nevşin hanım, o diplomatik olarak akılcı hamle mi? Ben bir kere bu konuların uzmanı değilim. Tasfal kadar bir 20 yıl yaptığım meslekte de pek legalist olmadım. Daha ziyade ayağı toprağa basan, yüz yüze konuşmalı, itişli, takışlı dosyaları tercih ettim. Bu diğer dosyaları çümsemek anlamına gelmez. Herkesin bir eğilimi, becerebildiği, yapabildiği, başarılı olduğu alan vardır.
ya meşru hükümette hukuka dayalı anlaşma. Bir kere bu bizim Ege Kıbrıs'taki tezlerimize uyuyor mu? Çünkü Ege'de dediğimiz biliyorsunuz deniz hukuku anlaşmasına taraf değiliz. Burada da hukuk uygulanamaz ki doğru bunlar gerçekten. Yani herhangi biri açıkta haritayı bakarsa Ege'ye
İşte üzerine bir sürü ada serpiştirilmiş küçücük bir deniz. Bir tarafında Yunanistan, bir tarafında Türkiye ki bunlar ikisi de birbirleriyle savaşarak kurmuşlar ülkelerini birbirlerine karşı. Böyle bir kendine özgü durum var. Buraya getirip, bu olacak şey değil, bu iki tarafın oturup biz bunu nasıl yapalım, yarı yarıya yapalım biz bunu diye. yani bir uzlaşıya varmaları lazım. Kıbrıs için apayrı bir durum. Tabii Kıbrıs'ta 2004'te AB büyük bir stratejik körlükle Adana yarısında olan Güney Kıbrıs'ın yönetimini tüm adayı temsilen Kıbrıs Cumhuriyeti diye kabul edince orada denge bozuldu tabii. Onun için de Türkiye'nin taraf olmadığı hiçbir şey geçerli değildir falan gibi sözler söyleniyor ama burada yapılması gereken bu kol bükmek değil. Evet zaten Türkiye'nin askeri gücünün ve onu kullanabilme iradesinin olduğunu
Tüm bu oyuncular biliyor ve anladılar. Mısır, İsrail, Suriye, Yunanistan hepsi anladı. Fakat burada herkesle konuşarak, şunu hep söyleye geldim belki dağıttım konuyu ama yani diplomasi sadece halkla ilişkilerden oluşan bir disiplin değil. Halkla ilişkiler bunun bir parçası olabilir. İkincisi tribünlere oynayarak ekmeğini yiyerek bir taraftan siyasi ekmeği yiyerek diploması yapmak zor. Evet bugünün dünyasında genel olarak sadece Türkiye'de değil diplomasi bir numaralar arasında yürütülen en tepeden yürütülen bir iş haline dönüşmüş olabilir ama yine de alttan alta sabırla
çoğukkanlılıkla çalışmak gerektiren bir disiplindir. Bu konuda da Türkiye, madem ki bu işe girildi, bu askeri harekatları yapıldı ama yürümeyi bildiği kadar durmayı da bilip, alet çantasındaki diplomasi derecini de diğer güvenlikçi siyaset kadar etkin kullanabilmeli diye düşünüyorum ben. Şimdi en son işte İtalya'yla Yunanistan da kendi aralarında bu sefer ayrı bir bölge anlaşması imzaladı. Peki bu tamamıyla Türkiye'nin sarraçla imzaladığı anlaşmaya cevaben diye mi okumak lazım? Valla yani ikili yapıyorsanız biz de ikili yapabiliriz. Sizinki ne kadar anlam ifade ederse bu da o kadar anlam ifade eder denilebilir yani. Ama burada işte siz şimdi bakınız şimdi şu alınan üçtü dördüncüsü de alınmak üzereydi alındı mı bilmiyorum bu sondaj gemileri.
Bunlar çok pahalı. Yani gerekçiler diyeyim. Bunları almaya gerek yok. Bunu koca koca uluslararası petrol şirketleri dahi bunları kiralıyor. Bugünün dünyasında düşünün, şirketler otomobil bile sakın almıyor. Filo kiralama şirketleri bunun için var. Bunları alıp, götürüp işte ben zorla Rodos açıklarında, Girit, Libya, buralarda şey yapacağım yani bunun bir anlamı yok.
Halbuki bugünkü dünyadaki geçerli olan fiyatlarla da denizden petrol ya da gaz çıkarıp satabilmenin imkanı da yok. Çok mani. Hayır, sonuçta peki, savaşacak mısınız gerçekten yani? Yani İtalya'yla Yunanistan'la deniz savaşına mı girecek Türkiye? Bu iki ülkede NATO üyesi. Yani biraz akılcı olmak lazım. Tamam, evet, sade yumuşak güçle de olmaz ama tribünlere oynayarak da olmaz. Peki, senin yaptığın petrol-gaz aramaları haybeye mi?
Şimdi zaten bulunmuş bir kayna bu kadar kolay böyle hani rastgele balık tutar gibi bu işler yürümüyor biliyorsunuz. Ve hep petrolcülükte işte bir haskal kadar bir buçuk senede bir petrol şirketinde çalıştığım için istifa ettikten sonra bakanlıkta biraz aşinalığım var. Hakikaten ne kadar elinizde sismit çalışma farklı ön bilgiler olsa da kuyuyu açmadan gerçekten ne çıkacağını bilmek kolay değil. Akdeniz'de meşhur Girit Çukuru olduğu için çıksa bile orada patlaşınamıyor. O Girit Çukuru'nda zaten bir şey çıkmaz. Oradan boru hattı o derin sizin dediğiniz yani oradan boru hattı. O şu konuda geçerliydi. İsrail'den Yunanistan'a boru hattı gitmez diye ki doğrudur bu.
Burada petrolü çıkarttığınız yerde yine başa dönersek bunun kuyu başında bir fiyatı var. Mesela ne bileyim Kanada'nın kuzeyinde buzun altında çıkarıyorsunuz petrolü. Hem olağanüstü zor şartlarda bir kamp kurmak zorundasınız. Olağanüstü zor şartlarda çok para harcayarak önce buzun sonra taşlaşmış toprağa delerek kim bilir işte ne kadar derinde petrolü bulacaksınız. Bu petrolün kalitesi düşük.
ve tazelikle yukarı çıkmıyor. Ayrıca oraya tuzlu su basacaksınız ki o petrol dışarı çıksın. Ondan sonra o çıkan petrolü oradan alıp, kamyona mı koyacaksınız, boru altına mı koyacaksınız neyse bir yere götüreceksiniz ki oradan artık satacaksınız. E şimdi sizin bu petrol fiyatlarıyla, e siz zaten petrol atıyorum 100 dolara mal ediyorsanız, O zaman o kuyuyu açtıysanız eğer kapatıp bekleyeceksiniz zamanını. Sizin komşunuzda Irak var. Madem bu kadar cevval, cabbar bir şekilde bu işlere girişmek istiyorsunuz, bunu yapın. Sonra Türkiye'nin üzerinden geçen bu Türk akımı, TANAP, bunların hesabı kitabı yapılıyor mu? Yani Türkiye ne kazanıyor diye.
Türkiye'nin üzerinden bütün petrol boru hatları ya da doğal gaz hatları Türkiye'den geçiyor. Bu hab olmak demek değil. Aynı şekilde yani ettiğin bir şekilde enerji politikası gidiyoruz deyince işte sağda solda gemi gezdirip, onların yanına bir de onları korumak için firkateyn yüzdürüp, bunun adına da mavi vatan deyip sanki Bu mavi vatan sloganı ilan edilinceye kadar, ben kendimi söylemiyorum ama bu kadar insan dış işlerinden bunun üzerine gerçekten doktora yaptılar. Yani bunlar gidip bunun doktorasını yaptılar. Ömrünü Ege konusunda, Deniz konusunda geçtiler. Yani bu insanlar vatanı satıyor muydu? Afedersiniz açık sorayım. Dış işlerinde 40 küsur şehidi var. Bunlar hain miydi diye sonradan bir iki kişi keşfetti mavi vatanı ve savunmaya başladı ve böylece dış işlerinin maskesini mi düşürdü?
Bana hiç ikna edici gelmiyor. Bilemiyorum. O zaman burada bir işgüzellik mi yapıyor Türkiye'ye Türkçesi? Bu tür küçümseyici, pejoratif özlükler kullanmak istemem. Neyi, neden yaptığını anlamlandırmaya çalışıyoruz. Dolayısıyla kulağa hoş geliyor, göze hoş geliyor, tribünler alkışlıyor. Öyle mi? Yoksa bu konularda bir takım askeri mahfiller irade ortaya koyuyor, eski Türkiye'de Tırnakçı'nda olduğu gibi siviller peşlerinden sürüklenmek durumunda mı kalıyor, bütün bunları bilemiyorum. Hiçbir bilgim yok. Zaten Ankara'ya dahi gitmiyorum açıkçası. Bırakın içeriden bilgi almayı. Zaten genel olarak aslında böyle de bir şey var. Yani çok fazla şeffaflık yok ya. Yani şeffaflık şöyle yok. İşte bir takım dastecilere sadece bilgi veriliyor aslında. Soru da sorulamıyor ya. Evet bazen duyuyorum yani kulağıma geliyor. İbrahim Kalın böyle telekonferanslar falan yapıyormuş ama oralarda da ortam nasıl bilemiyorum. Soru kabul ediliyor mu? Edilmiyor mu? Kimler katılıyor? Yani bana bir davetiye gelmiyor. Evet. Ayrıca filan gazeteciler katılıyor falan filan. Onun için de hani Türkiye işte herhangi bir politikayı niçin izliyor? Derinliği nedir? Osu nedir? Busu nedir? Bununla ilgili şey yani genellikle böyle çok taraflı dediğim gibi soru alınmadığı için ya da en azından alınıyor olsa da kamuoyuyla paylaşılmadığı için izlemiyor. Zaten onun için ben de biraz bu podcast'ı yapıyorum. Şirketler biliyorsunuz yani kendileri gönüllü olurlar, denetime girerler. Bu audit firmaları bunun için var.
Bunlar hakikaten çok rahatsız edicidir özel şirketler için. Her işe burnunu sokar, bütün defterleri ister, her şeyi karıştırır, personelle birebir söyleşi yapar. Onu yapar, bunu yapar, çalışır aylarca, nihayet bir rapor ortaya koyar ve notunu verir, sağlık karnesini verir o şirketin. Şirket niye kendi kendine bu eziyete girer? Çünkü o notu aldığı zaman gidip göğsüne gelerek kredi bulabilir.
veya daha iyi koşullarda da kredi bulabilir. Biliyorsunuz medyayla konuşmak, mecliste bunun hesabını vermek, mecliste sigaya çekilmek, hesaba çekilmek, akademiyayla konunun uzmanlarıyla konuşmak, uluslararası toplantılarda tartışmak, diğer taraftan da kendi içinde de silolaşmış, birbiriyle konuşmayan kurumlar yerine, işte ilgili kurumlar arasında Enerji Bakanlığı, tabii Dışişleri, Genelkurmay, işte Deniz Kuvvetleri, ne bileyim bütün bunlar, Saray şimdiki sistemde, ona da bir ayrıca katmakla, bütün bunların birbiriyle konuşuyor, beraber çalışıyor olması lazım. Geçen gün bu eski CIA direktörüydü, sonra Hem Bush hem Obama döneminde savunma bakanlığı yaptı. Bob Gates'in bu son corona faizleri makalesi var. Onun için de geçiyorum. Hoşuma gitti. Amerikan gücünün tam senfonisi diye bir bölümden bahsederken öyle bir terim kullanmış. Bu başka bizim için de geçerli. Yani bir senfoni, kakafoni olarak değil, harmonik ve senfoni olarak çalışması lazım bunun ama bu benim dediğim hayal şu anda. Peki Aydın Selcan çok teşekkür ederim. Ben teşekkür ederim. Sağ olun.
Çantopi'yi Kod.BMD ile birlikte hazırlıyoruz. Yeni bölümde görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.