Podcast

322: İsrail Nasıl Kuruldu? #Podbee Dinlesen Duyarsın

Trend Topic

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

7 Ekim’de Hamas öncülüğünde başlayan İsrail’e dönük saldırılar, kamuoyunu ikiye böldü. Herkesin fikri var ancak İsrail tarihini pek az kişi biliyor. İsrail’in tarihini ele aldığımız 2 bölümlük serinin ilk bölümünde İsrail’in nasıl kurulduğunu konuşuyoruz.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.441 kelime · ~17 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 10 Ekim'de alıyoruz. 7 Ekim'de Hamas öncülüğündeki Filistin direnişi sürpriz bir saldırıyla İsrail topraklarına girdi. Görünen o ki, aylarca belki de yıllarca sürecek bir savaşın fitili ateşlendi. Konuya ilişkin herkesin bir fikri var. Peki ya, çatışmanın tarihi hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz? Bunun için Filistin tarihini ele alacağımız iki bölümlük bir seri hazırladık.

Serinin ilk bölümünde, Siyonizmin ortaya çıktığı 19. yüzyılın sonundan, Bağımsız İsrail Devleti'nin ilan edildiği 1948 yılına dek yaşanan kilometre taşlarını konuşacağız. İkinci bölümde ise 1948'den bugüne gelecek ve bugün yaşananları daha iyi anlamamızı sağlayacağız. Bunları yaparken 7 Ekim'deki Hamas saldırısını ya da devamındaki İsrail saldırılarını meşru göstermek, aklamak gibi bir derdimiz yok. Savaşın hele ki 21. yüzyılda ne kadar insansızlaştığının ve böylece vahşileştiğinin ayırdığına varmak gerekir. Bu nedenle barışı savunmak insanlık için elzemdir.

Bugüne ilişkin daha sonra zaten konuşacağız. Filistin meselesinde bir biçimiyle taraf tutanları sahiplenmeden ya da onlara karşı çıkmadan önce meseleyi bir yerli yerine oturtalım. O halde sizleri ilk bölümle baş başa bırakalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Transkriptin tamamını oku

8 Ekim günü Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşandı ve yeni bir kilise inşa edildi. Yeşilköy'deki Mor Efrem Süryani Kadim Ortodoks Kilisesi dualarla açıldı. Açılışı da Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptı. Süryaniler ilahileriyle açılışa eşlik ederken Erdoğan'ın kurdelayı kesmeden önce söyledikleri dikkat çekti.

Tam duyabildiniz mi? Normalde kulağımız la ilahe illallah Muhammeden Resulullah ifadesine alışkındır. Erdoğan kilise açılışında böyle deseydi büyük bir pot kırmış olurdu. Bunun yerine şöyle dedi. İbrahim

peygamber üç semavi din içinde müştereken peygamber kabul ediliyor. Bu ifade, yani Halilullah ifadesi, Hz. İbrahim ile bütünleşmiş, Allah'ın dostu anlamında kullanılıyor. Allah'tan başka ilah yoktur, İbrahim Allah'ın dostudur. Bu arada Musa için Kerumullah, İsa için de Ruhullah ifadesi kullanılıyor. Neyse.

Müslümanlar İbrahim peygambere Halilullah diyorlar. Yahudiler ise onu Abraham Avinu şeklinde anıyor. Yani İbrahim babamız. Yahudiler İbrahim'e Avinu yani babamız diyorlar çünkü hem biyolojik olarak İbrahim'in soyundan geldiklerini anıyor hem de onun ilk Yahudi olduğunu düşünüyorlar. Avinu ya da Halilullah. Bu manevi kişinin yaşadıkları ölümünden dört bin yıl sonra insanların birbirinin kanını akıtmasına zemin oluşturuyor maalesef.

Bu haliyle Orta Çağ'dakilerden esasında pek de ayrılmayan bir din savaşıyla karşı karşıyayız desek bence yanlış olmaz. İbrahim'in öldüğüne inanılan Filistin, 7 Ekim günü kana bulandı. Ama bu sefer saldırı gücü İsrail değil, Filistin'di. 50 yıl sonra, 1973'ten bu yana ilk kez Filistin direniş güçleri taarruza geçtiler. Direnişin başını ise radikal İslamcı terör örgütü Hamas çekiyordu.

Altyazı Yahudilerin babası İbrahim'in hikayesi, Yahudilerin ilk kutsal metin olarak kabul ettiği yaratılış kitabında anlatılıyor. Bugün Ürdün sınırlarında kalan Güney Mezopotamya'da dünyaya geldiği düşünülen İbrahim, babası Teruh ile birlikte önce Harran'a gidiyor. Fakat burada barınamayan topluluğa bu sefer Tanrı, güneye gitmesini söylüyor. Güneye. Şeria nehrinin kenarına. M.K. Bu kısım, eski ahit olarak da bilinen yaratılış kitabında şöyle ifade ediliyor.

Rab Avram'a, ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak, sana göstereceğim ülkeye git dedi. Seni büyük bir ulus yapacağım. Seni kutsayacak, sana ün kazandıracağım. Bereket kaynağı olacaksın. Seni kutsayanları kutsayacak, seni lanetleyeni lanetleyeceğim. Yeryüzündeki bütün halklar senin aracılığınla kutsanacak." Ülkeni, akrabalarını, baba evini bırak diyerek Tanrı'nın İbrahim'e gösterdiği ülke, bugün Filistin sınırları içinde kalan Şeria Nehri'nin kıyısıdır.

Zaten Yahudiler tarafından İbrahim'in de burada öldüğüne inanılır. Bu noktada Yahudi mitolojisinde diğer semavi dinlerden farklı olarak İbrahim ve kavmi tanrı aracılığıyla esirgenir. Yani evrensel bir din olmaktan ziyade bir kavme ilişkin bir düşünce yapısıdır. Yahudileri bir araya getiren inanışın mitolojik kökleri bin yıllar boyu bilinir fakat vadedilmiş topraklara ilişkin adım atılmaz. Yahudiler, dünyanın çeşitli imparatorluklarında hakim ulus olmadan hayatlarına devam ederler.

Ta ki Fransız devriminden sonra bağımsızlık hareketleri tüm Avrupa'yı kaplayana dek. Dönemin ruhu milliyetçiliktir. Her milletin bir vatanı, o vatanda kurulacak bir ulus devleti olmalıdır. Fakat Yahudilerin vatanı neresidir? Cevabı yaratılış kitabında bulunur. Yahudilerin İbrahim'e söylenen vatanı, Kudüs'te eski şehrin hemen yanında kalan Siyon Tepesi'dir.

Siyon tepesinin temsil ettiği Filistin ülkesinde bir Yahudi devleti kurmak. İşte bu amacı savunan Yahudilere de bu nedenle Siyonist deniyor. İsrail devletinin marşında da Siyon tepeleri anılıyor. Kuran-ı kalbinin en derininde bir Yahudinin ruhu hasret çeker. İleriye, doğunun sonuna kadar bakan bir göz, sürekli Siyon'u gözler." Böyle diyor Milli Marş. 19. yüzyıl boyunca imparatorluklar dağılmış, yerine Kerim okunuyor.

sanayi devrimine uyumlu ulus devletler kurulmaya başlamıştı. Bu süreç içinde Yahudiler, dünyanın her yerinde azınlık statüsüne gerilediler. Yahudi karşıtlığı da 19. yüzyılın sonuna doğru yükselmeye başladı. Bu noktada Yahudilerin 19. yüzyıl hikayeleri gerçekten acılarla doludur. Yani sadece Hitler'den ibaret değil Yahudi soykırımları ya da soykırım demeyelim katliamları, pogromlar, katliam girişimleri vs. vs.

çoğu ülkede mal mülk edinmeleri yasaklanmaya başladı. Kendilerini azınlık statüsünde hisseden Yahudilerin vatansız olmaları, onların bir ulus devlet kurmasını da engellemekteydi. Diğer milliyetçiliklerin hiçbirinde bulunmayan bu vatansızlık sorunu, Yahudi milliyetçiliğinin çözmesi gereken temel sorundu. Çözüm önerisi, bir aktivist ve gazeteci olan Theodor Herz'den geldi. Herz'e göre, Yahudilerin vatansızlığı vaat edilmiş topraklara göçle çözülebilecek bir sorundu.

Ama nasıl? Ne olacaktı da yüzyıllar boyunca dünyanın çeşitli yerlerinde yaşaya gelmiş bu Yahudiler kalkıp bir ülkede toplanacaktı? Bu sorunun cevabını 1896 yılında yayınlanan Yahudi Devleti, orijinal adıyla Der Judenstaat adlı kitabında Herz'in kendisi verdi. Şöyle başladı kitabına Herz.

Hiç kimse bir milleti bir yaşam alanından diğerine yerleştirebilecek kadar varlıklı veya güçlü değildir. Onu sadece bir fikir başarabilir. Bir devlet fikri. Böylece Theodor Herz, İsrail devleti fikrinin manevi babası sayıldı. İsrail bağımsızlık bildirgesinde de Herz bu şekilde anıldı. İsrail devletinin manevi babası. Fakat sorun şudur. Herz'in, Yahudilerin vatanı olarak tespit ettiği Siyon ülkesinin üzerinde binlerce yıldır başka bir halk yaşamaktadır. Yahudilerin vatan bildiği toprakları vatan bilen, başkaca halklar da vardır.

Filistin'de yaşayan Yahudilerin sayısı toplam nüfusun sadece yüzde üçüdür. Üstelik Filistin bereketli toprakları olmakla birlikte son derece iptidai şartlarda yaşayan gelişmemiş bir ülkedir. Hangi Yahudi kalkıp Siyon ülkesine gidecekti ki? Bu sorun yalnızca propaganda ile çözüme kavuşamaz. Bu ülke için bir örgüt de gerekir.

Herz'in tarihsel önemi sadece Yahudi devleti fikrini modern çağa uyarlaması değil, aynı zamanda bu fikir için mücadele etmesinde yatıyor. Theodor Herz, bir Yahudi devleti kurulması için dünyanın tüm Yahudilerinin Filistin'e vaat edilmiş topraklara göç etmesi gerektiğini söylüyor. Fakat bir gazetecinin tavsiyesiyle bunun gerçekleşmesi mümkün değil tahmin edersiniz. Böylece tüm bu göçü organize edecek bir teşkilata ihtiyaç duyuluyor. Herz'in Judenstadt kitabından birkaç ay sonra İsviçre'nin Bazel kentinde toplanan Siyonistler bir devlet kurmak adına harekete geçiyorlar. Yahudi göçünün organizasyonu için Dünya Siyonist Örgütü böylece 1897'de kuruluyor. Örgütün ilk başkanı da Theodor Herz oluyor. O tarihte Filistin bir Osmanlı toprağı ve Herz'in de kapısını çaldığı ilk isim 2. Abdülhamit.

TRT'de yayınlanan payitaht dizisinde Herzl ile Abdülhamit görüşmesi işlenmiş mi diye baktım, işlenmiş efendim. Teodor Herzl. Muradınızı derhal söyleyiniz. Toprak istiyorum. Kudüs'te Yahudiler için toprak istiyorum.

Fakat Herz, Abdülhamid'den istediğini alamadan 1906'da öldü. Ama onun kurucusu olduğu Dünya Siyonist Örgütü, Yahudilerin Filistin'e göç etmesi için çalışmalarına devam etti. Kaynaklar, 20. yüzyılın başında Filistin'de yaşayan Yahudilerin sayısının sadece 15-20 bin civarında olduğunu, bunun da tüm Filistin nüfusunun sadece %3'ünü oluşturduğunu ortaya koyuyor. 1900'ler ve 1910'lar boyunca Filistin'e yerleşen Yahudilerin sayısı artıyor ancak,

Bu artış son derece sınırlı seyrediyor. 1920'ye gelindiğinde Filistin'deki Yahudilerin sayısı ancak 60 bine kadar ulaşıyor. Yahudi nüfus oranı da %10'a kadar çıkabiliyor. Peki ne oluyor da 1920'de 60 bin olan Yahudi yerleşimcilerin sayısı 15 yıl içinde 10 katına, 600 bine çıkıyor? Bu sorunun cevabını kısa bir aranın ardından verelim.

Aradan önce 1920'de 60 bin olan Yahudi nüfusunun 1935'e kadar nasıl 600 bine çıktığını sormuştuk. Filistin'in kaderini değiştiren gelişme, ülkenin İngiltere tarafından ele geçirilmesiyle başlıyor. Bu esnada takvim yaprakları 11 Aralık 1917'yi gösterirken, İngiltere 3 semavi din tarafından kutsal sayılan Kudüs'ü ve Filistin topraklarını işgal ediyor. Bu işgale, yani Filistin'in Osmanlı'dan İngiltere'ye geçmesine Arap aşiretler de yardımcı oluyor. Bu nedenle Türk milliyetçilerin bir kısmı bu tarihsel husumeti unutmuş değiller, oh olsun demekteler. Fakat Filistin'deki Arap aşiretleri İngiltere'ye güvenmenin yanlış olduğunu anladıklarında iş işten çoktan geçmiş oluyor.

Filistin İngiltere himayesine girince İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, İngiltere kabinesinin de onayıyla, Dünya Siyonist Örgütü'nden Rothschild'de bir mektup yazarak, İngiltere'nin Filistin'de bir Yahudi Devleti kurulmasını onayladığını bildiriyor. İşte 105 yıl önce daktilo edilen ve sadece 67 kelimeden oluşan bu mektup, İsrail Devleti'nin, daha doğrusu bir Yahudi Devleti'nin resmi ağızlardan dile geldiği ilk metin oldu. O mektupta şöyle yazıyordu. Ekselanslarının hükümeti Filistin'de Yahudi halkı için milli bir vatan kurulmasına olumlu bakmaktadır ve bu hedefin gerçekleşmesini kolaylaştırmak için tüm çabayı gösterecektir. Fakat İngiltere, Yahudi devleti için adım atıyor ama Arapları da kızdırmak istemiyor.

Bölgedeki Arapları temsilen Şerif Hüseyin ve Siyonistleri temsilen James McMahon bunlara ilave olarak da İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour bir deklarasyona imza atıyorlar. Balfour deklarasyonu adıyla anılan bu metinde ilk kez bir Yahudi devletinden bahsediliyor ama Arap halkının kendi devletini kurması konusu da işleniyor. Deklarasyon Filistin'i parçalıyor ve iki devletli bir yapı öngörüyor. Araplara ve Yahudilere ayrılan topraklar ilk kez Balfour Deklarasyonu ile tartışılmaya başlanıyor. Henüz 1917 yılındayız ve Birinci Dünya Savaşı halen sürüyor. 1917'deki İngiltere işgaliyle değişen tek şey Balfour Deklarasyonu da değil.

Zira bağımsızlık için gereken tek şey İngiltere'nin onayı olamazdı. Bağımsız bir devlet kuracaksanız evvela toprağa, daha sonra hükümete ve elbette bir orduya ihtiyaç duyarsınız. Böyle bir devletin kurulması için silahlı güç zorunluluktu. Fakat ortada bir Yahudi ordusu yoktu. 1917'de İngiltere'nin işgalinden sonra Filistin'deki Yahudiler kendi silahlı güçlerine de kavuşacaktı.

Belfort deklarasyonu yayınlandıktan birkaç gün sonra Filistin'i ele geçiren İngiliz General Allenby'nin himayesinde Filistin'e bir Yahudi silahlı gücü de yerleştirildi. Allenby ile birlikte İngiliz himayesinde şehre girenlerin arasında bir de Yahudi askeri birliği vardı. Bu birliğin mensuplarından biri olan David Ben-Gurion daha sonra İsrail'in ilk başbakanı olacaktı. Bu silahlı güç 1917 ile birlikte kendisini Yahudi devletinin ilk ordusu olarak adlandırmaya başlayacak ve kendilerine Hagana adını vereceklerdi. Yani savunma ordusu. Hagana ordusu sadece bir silahlı güç değil, hem Yahudi yerleşimcilerin güvenliğini sağlayan bir güvence hem de Yahudi devletinin kurulması için istihbarat faaliyeti içinde olan bir birimdi. Peki nasıl bir istihbarattan bahsediyorduk?

İsrail tarihçi Hilal Cohen, Büyük Felaket adlı belgeselde bu konuyu anlatmış. Genellikle politika alanında istihbarat toplamaya ve Arapların nabzını tutmaya başladılar. Araplar Siyonizm programını nasıl karşılıyorlardı? Boş arazi nereden bulunacaktı? Yahudilere toprak satmak isteyen kimler vardı?

Yahudilere saldırı planlanması durumunda Yahudi dostlarına ihbarda bulunabilecek kimler vardı? Bir Yahudi yerleşimine saldırı düzenleneceğini kim önceden ihbar edebilirdi? İngiltere himayesindeki Filistin'de Yahudiler hem silahlı bir güce hem de istihbarat birimine kavuşmuştu. Bu esnada Filistinli Arapların %85'i köylerde yaşayan ve okuma yazması olmayan insanlardan oluşuyordu. İstihbarat toplamak dolayısıyla oldukça kolaydı. Böylece Hagana tüm Filistin'i köy köy taradı. Hangi bölgelerin sorun çıkaracağını, hangi bölgelerin işbirliği yapacağını tespit ederek işe başladılar.

Böylece 1920'ye uzandık. Artık savaş bitmiş ve askeri yönetim yerini sivillere bırakma kararı almıştı. Peki Filistin'i kim yönetecekti? Bir Filistinli mi? Bir Arap mı? Yoksa bir İngiliz mi? İngiltere'nin tercihi yine bir İngiltereliydi. İngiliz demiyorum İngiltereliydi diyorum. Çünkü Filistin'in yeni başbakanının adı Herbert Samuel oldu. Fakat ortada bir sorun vardı. Samuel İngiltereliydi ama Yahudiydi. Üstelik sadece Yahudi değildi, o bir Siyonistti. Ortada gerçek anlamda bir tezgah vardı.

İngiltere 1920 yılında Filistin'e ilk üst düzey temsilcisini atadı. Londra'nın bu görev için Herbert Samuel'ı seçmesi tartışmalara sebep oldu. Samuel, Siyonizmin güçlü bir destekçisiydi. Filistin'e Yahudi göçünün teşvik edilmesini ve Filistin'in bir Yahudi ülkesine dönüştürülmesini savunduğu biliniyordu.

Yani 1920'den itibaren zaten bölgede bir Yahudi devleti kurulması için İngiltere iradesini ortaya koymuştu. 1922'de Filistin'in bir İngiliz mandası olduğu BM tarafından da tescillendi. Savaş boyunca İngiltere'nin askeri yönetimi altında bulunan Filistin, 1920'de İngilizler tarafından yine İngiltere himayesindeki sivil yönetime devredildi. Filistin mandasının başına da, Dünya Siyonist Örgütü'nde aktif görev alan Herbert Samuel Atan'dı. Bu tarihten itibaren, Yahudilerin Filistin'e göçü de artmaya başladı. Çünkü artık ortada bağımsız bir devlet olmasa da, silahlı gücü, kendi istihbarat bilimi, hatta üniversitesi, devlet kurma hedefine haiz siyasetçileri vardı. Ve bu güç, artık İngiltere himayesinde de olsa Filistin'i yönetmeye başlamıştı.

Böylece bölgedeki Yahudi nüfusta artmaya başladı. 1919'da 65 bin olan Yahudi yerleşimcilerin sayısı 1922'ye kadar %50 arttı. 94 bini bulmuşlardı. Orta Doğu ve Körfez coğrafyasındaki genişmeleri takip eden gazeteci Feyza Gümüşdoğlu'nun What Lies Behind the War başlıklı belgeselinde verilere değer verilmiş.

İngiliz Manda döneminde Filistin'e Yahudi göçü de hız kazandı. 1922'de Yahudilerin Filistin'deki nüfusu yaklaşık 94 bindi ve toplam nüfusun sadece %11'ini oluşturuyordu. 1931'de ise Yahudilerin nüfusu 176 bindi ve toplam nüfusun %16'sıydı. Avrupa'da Dünya Savaşı'nın arşçı sorunları derinleştikçe Yahudi düşmanlığı da arttı. 1930'lu yıllar Almanya'da Nazil'in yükselişine şahit oldu. Naziler Almanya'da Yahudilere yönelik düşmanca politikaları hayata geçirdi. Almanya 2. Dünya Savaşı'nda işgal ettiği topraklarda da Yahudi karşıtı politikalarına devam etti ve 1941'de Yahudilerin toplu katliamına başladı.

Almanya ve işgal ettiği ülkelerde 1939 yılının Eylül ayında yaklaşık 9,5 milyon Yahudi yaşıyordu. Savaşın bittiği 1945 Mayıs ayında ise 3,5 milyon. Bu dönemde yeni bir Yahudi göçü başladı. Göçen Yahudilerin bir kısmı Filistin'e yerleşti. 1946'da Yahudilerin Filistin'deki nüfusu 602 bine ve toplam nüfus içindeki oranları %30'a yükseldi.

Bu noktada altını önemli çizmemiz gereken bir nokta var. 1920'li yıllarda Filistinli Arapların hemen hepsi kırsal bölgelerde yaşayan insanlardan oluşuyordu. Ulus bilinçleri yoktu. Aşiretlerden oluşan bir topluluktu. Okuma yazma bilmeyen, en eğitimlisi ilkokul mezunu olan bu topluluğun olan bitenden de doğru düzgün haberi yoktu.

Üstelik aşiret liderleri de emperyalizmle iş birliği yapmaya teşne tiplerdi. Kentlerde yaşayan eğitimli Araplar da vardı ama onların da sayısı ve ellerindeki imkanlar sınırlıydı. Bu kesimler en başından beri siyonist hedeflerin farkına varmıştı ama karşılarında İngiltere İmparatorluğu gibi devasa bir güç bulunuyordu. Ne silahlanacak ekonomik imkanları ne de eğitim görmüş bir orduları vardı. İlk etapta silahlanmak yerine onlar da İngiltere ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştılar. Fakat görüştükleri İngiliz yetkililerin kendisi bile Siyonist.

Filistin için daha 1917'de karar verilmişti. Buna karşılık Filistin'e Avrupa ve Amerika'dan göç eden Yahudilerin hemen hepsi iyi eğitim görmüş, kentli, ekonomik olarak da daha güçlü insanlardı. Üstelik ülkenin sanayi altyapısı da İngilizlerin elindeydi. Zaten zaman içinde Yahudiler İngiltere'nin kurduğu sanayi tesislerini de satın almaya başlayarak ekonomik olarak güçlenmeye başlayacaktı.

1930'lara gelindiğinde Yahudiler Filistin nüfusunun %30'unu oluşturuyordu ama Filistin kentlerinde çoğunluk artık Yahudilerdi. Filistinli Araplar köylerde yaşayan, okuma yazması olmayan, ekonomik imkanları son derece sınırlı bir topluluktu. Üstelik Yahudilerin arkasında İngiltere ve ABD gibi egemen devletler bulunuyordu. Üstelik Arapların İngiltere ve ABD'de lobi faaliyetleri yokken Yahudiler Batı ülkelerindeki yönetimleri etkileyebilecek güce ulaşmıştı.

Dünya Siyonist Örgütü'nden Samuel Wise, 1931 yılında New York'ta toplanan Siyonist Kongresinde şöyle konuşuyor. Henüz 1931 yılındayız. Siz sevgili Siyonist yoldaşlarıma hangi yolu benimseyeceğimizi soruyorum. Karşımıza çıkan zorluklarla hangi yöntemleri kullanarak mücadele etmeliyiz? İngiltere'ye şunu söylemek istiyorum. Ben sadece bir Amerikan Yahudisi değil, aynı zamanda İngiltere'nin büyük bir hayranıyım.

İngiltere'ye şunu söylemek istiyorum. Arap bir Filistin, hem Büyük Britanya için hem de Dünya için bir tehlikedir. Yahudi bir Filistin, hem Büyük Britanya'nın hem de Dünya'nın yararınadır. Babala TV'nin kurcusu Oğuzhan Hur 7 Ekim'de attığı tweetinde çok popüler bir iddiayı aktarıyordu. Filistinliler, aç gözlü dedelerinin sattıkları topraklar üzerine kurulmuş İsrail'e intihar saldırısı yaptı.

Bu anlatı popülerdir ama gerçeği yansıtmaz, üstelik tehlikelidir de. Çünkü Siyonist planın acımasızlığını okuma yazma bilmeyen yoksul bir halkın aç gözlüğünün bedeli olarak sunmaktadır bu iddia. Sanki Yahudiler çaktırmadan Araplardan toprak satın almış ve sonra da satın aldıkları topraklar üzerine artık burası bizim diyerek devlet kurduklarını ilan etmişler gibi bir anlatıdır bu. Hayır, bu anlatı hakikati sert şekilde eğip büküyor. 1917'den 1947'e kadar yaşanan süreç, tıpkı Kızılderililerin kolonileştirilmesi gibi bir şeydi. Üstelik bunca eşitsiz iki güce rağmen Arapların önemli kısmı topraklığını satmakta direndi. Topraklığını satanlar da yalnızca Araplar da değildi. Feyza Gümüşdoğlu'ndan verileri dinleyelim.

Filistin'in araştırmacı Sami Hadawi'nin Filistin Arap Mülteci Ofisi tarafından yayınlanan çalışmasına göre, İngiltere'nin Filistin'i işgal ettiği 1918'de Yahudiler Filistin'de toplam nüfusun %10'unu oluşturmalarına rağmen toplam arazinin sadece %2'sine sahipti. İngiltere'nin Filistin'i terk ettiği 1948'de ise Yahudiler Filistin'de toplam nüfusun %33'ünü oluşturmalarına rağmen toplam arazinin sadece %5.6'sına sahipti. 1948'de İsrail kurulduğunda Yahudilerin elindeki topraklar Filistin'in %5.5'u kadardı ama İsrail devleti Filistin'in %56'sını oluşturacaktı. İsrail devletinin Araplardan alınan topraklar üzerine kurulduğuna ilişkin iddia gerçek anlamda bir şehir efsanesidir.

Tek karış toprak alınmasaydı da İsrail devleti yine de kurulacaktı. 1917'den 1947 yılına kadar yaşananlar, bir Yahudi devleti kurulmasıyla amaçlanan kolonileşme çabasıydı ve bu çabanın arkasında ABD ve İngiltere emperyalizmi vardı. Filistin İngiltere mandasıydı ve Yahudi kolonilerinin kurulmasına karşı çıkan Araplar da İngilizler tarafından baskı altında tutuklanıyorlardı. 1933 yılında Filistin'de Yahudi göçüne karşı yapılan protestolar iyiden iyiye sıklaşmıştı. Kadınlar erkeklerle birlikte saf tutuyordu. İngiliz yetkililer bu gösterileri dağıttı ve binlerce kişiyi tutukladı.

Yani 1917 ile beraber Filistin'deki Müslüman ve Hristiyan Arap halkının iradesi kelimenin gerçek anlamıyla teslim alınmıştı. Filistinli Araplar, Hagana güçleri tarafından topraklarından sürülüyor, yerlerine Avrupa'dan yeni Yahudi yerleşimciler getiriliyordu. Başta İngiltere ile sıcak ilişkiler kurarak işgali durdurmayı amaçlayan Araplar, İngiltere hükümetiyle de görüşerek sonuç alamıyor. Çünkü görüştükleri İngiliz yetkililer de Siyonistlerden oluşuyordu. Filistin halkı kapana kısılmıştı. Arapların 1930'lardan itibaren başladıkları protesto gösterileri de İngiliz güçleri tarafından bastırılıyor, protestoları organize edenler sert şekilde cezalandırılıyor, hatta bir kısmı idam ediliyordu.

Yahudilerin hakim olduğu kentlerdeki Araplar zorla başka kentlere sürülmeye başladı. Filistin kentlerin demografik yapısı değişmeye başladı. Peki bu tarihler içinde Araplar silahlanmayı hiç mi düşünmediler? Filistinli tarihçi Mehdi Abdülhadi'yi dinleyelim. Araplar ve Filistinliler siyonizm kavramından ilk günden beri haberdardı. Kolonileşme için sermaye arayan dünya Yahudileri için bir ülke yaratmak maksadıyla dini kullanmaktan çekinmeyen ırkçı bir hareket olduğu biliniyordu. Bu ideoloji Siyonistlere bir kimlik ve politik bir gelecek sağlıyordu. Bu toprakları zaman içerisinde kaybettik. Balfour deklarasyonu uygulamaya kondu ve İngilizler her şeyi görmezden geldi. İsrail'in bugün bile uygulamaya devam ettiği yasalar, şiddetle bastırma yöntemlerini, keyfi tutuklamaları ve Filistinlilerin zorla sürgüne gönderilmesini içeriyordu. İzzettin El Kassam da bu şartlar altında ortaya çıktı. 1930'lara gelindiğinde İzzettin El Kassam önderliğinde silahlı direnişe girişen Arapların karşısına İngiltere ordusu çıkmıştı.

Elbette iptidai şartlarda savaşan Şeyh İzzettin El Kassam'ın kurduğu direniş gücü 1935 yılında yok edildi ve El Kassam öldürüldü. Fakat El Kassam'ın öldürülmesi Filistinli Arapları derinden etkiledi ve birkaç ay sonra 1936'da bir araya gelen Filistinliler genel bir boykot kararı aldılar. Bu, bu zamana kadar görülmüş en büyük Filistin boykotlarından biri olacaktı. Bu süreçte besledikleri türküleri bugüne kadar yaşamayı başardı. İki Arap kadının söylediği bu şarkının adı ''Yatalel El Yabal'' yani ''Ey Dağa Çıkanlar''. Ya tali ayn, aynilil jabel yamulil muqidinil nar beynilil yaman

İzlediğiniz Filistinliler aptallık etti ve Yahudilere topraklarını sattı. Ne ekersen için onu biçersin gibi teşekkür ederim. bir anlatığı gerçeği yansıtmaz. Filistinli Hristiyan ve Müslüman Araplar 1917'den itibaren Siyonist işgalin farkına varmıştı fakat iradeleri İngiltere tarafından bilinçli olarak kırılmıştı. 1936'daki Arap boykotunun talepleri Yahudi göçünün durdurulması ve Balfour Deklarasyonunun iptal edilmesiydi.

Fakat bu boykot da sert şekilde bastırıldı. 1936 boykotundan itibaren İngiltere yönetimi Filistin'e kelimenin gerçek anlamıyla bir sömürge muamelesi yapmaya başladı ve Arap direnişini sert şekilde bastırdı. Filistin'de bir mülteci Sami Abdurrezzak 1930'lu yılların sonunda Filistin'deki durumu şöyle anlatıyor. Çok vahşiydiler. Yollarda kontrol noktaları oluşturdular.

Herkesi durdurdular. Amcam bir gün işçileriyle birlikte oradan geçiyordu. Geçebilmesi için karakolu süpürmesi gerektiğini söylediler. İtiraz edince Raymond adında bir İngiliz subayı tarafından vahşice dövüldü. Amcam Hamza'yı Hayfa'daki hastaneye götürdük ama yaraları çok ağırdı. Hayatını kaybetti.

Böylece 1939'da 2. Dünya Savaşı başladı. Filistin direnişi artık tümüyle kırılmıştı. Yahudi devletinin kurulması için artık gereken tek şey savaşın bitmesi ve İngiltere'nin Filistin'den çekilmesinden ibaretti. Filistin direnişi ise artık İngiltere'nin Siyonizm'le işbirliği halinde olduğunu tümüyle kavramıştı. 1945'te savaş bitmiş, İngiltere savaştan galip ayrılsa bile gücünü kaybetmişti.

Böylece sömürgelerinden çekilmeye başlamış ve sıra Filistin'e gelmişti. İngiltere, Filistin'den çekilme kararını Birleşmiş Milletler'e bildirdi ve BM bünyesinde Filistin Özel Komisyonu böylece kuruldu. Komisyonun kararına göre Filistin'de bir Yahudi, bir Arap iki devlet kurulacak, Kudüs ise BM'ye emanet edilecekti. İngiltere de 1 Ekim 1948'de Filistin'den çekilecekti.

Bu esnada Arapların silahlı gücü ve iradeleri kırılacaktı. Buna karşılık Yahudilerin 2. Dünya Savaşı'nda tecrübe edinmiş 40.000 kişilik donanımlı bir ordusu vardı. Filistinli Arapların bu ordu karşısında direnebilecek bir gücü yoktu. Toplam Filistinli direnişi sayısının 3.000 olduğu söyleniyor. Üstelik paramiliter Yahudi güçleri Arap bölgelerinde de terör estiriyordu. Yani sadece 40.000 kişilik bir ordu yok. Bunun yanı sıra Yahudi terör örgütleri de var.

1948 yılının ilk yarısında Yahudi paramiliter gruplar Filistin kentlerine ve köylerine onlarca saldırı gerçekleştirerek Arapları bölgeden kovmaya başladı. Bu süreci etnik temizlik ya da soyukırım olarak nitelendirenler de var. Siyonistler BM bölünme planına da riayet etmediler. Kendilerine ayrılan toprakların da dışına çıkarak tüm Filistin'de hak iddia etmeye başladılar.

Böylece, tüm Filistin'i kaplayan bir işgal süreci de başlamış oldu. İngiltere bu kargaşa karşısında, 14 Mayıs 1948'de Filistin'den çekildi, aynı gün Yahudi Ulusal Konseyi'nden David Ben-Gurion, bağımsız İsrail Devleti'nin kurulduğunu Theodor Herzl'in fotoğrafının önünde ilan etti. Bu ilandan sadece 11 dakika sonra, bakın sadece 11 dakika sonra, ABD Başkanı Truman, ABD'nin İsrail'in tanıdığını söyledi. Ertesi gün ise Sovyetler Birliği İsrail'i tanıdı. Türkiye ise aylar sonra, Mart 1949'da İsrail'i tanıyacak ama İsrail'i tanıyan ilk Müslüman ülke olacaktı. İsrail ve Filistin olarak ikiye bölünen topraklardaki kanlı 75 yıl işte böyle başladı.

1948'de Filistinlilerin hepsi kendi topraklarında yaşıyordu. Bugün her 100 Filistinliden 62'si dünyanın çeşitli yerlerine sürülmüş durumda. Canlı bir beden üzerinde yapılan bu emperyalist müdahalenin bilen çoğusu sürgüne gönderilmiş bir ulus oldu. Vatanlarında kalanlar ise bir tür açık hava hapishanesinde yaşıyor ve duvarların gerisinde tutuluyorlar.

arada sırada da bombalanıyorlar. 7 Ekim'deki Hamas terörü üzerine de konuşacağız ancak bu tarihe şöyle bir bakıp yönümüzü kaybetmemek adına önce haykırmak gerekir. Yaşasın Filistin! Kahrolsun Siyonizm!

Savaşın! Savaşın! Savaşın! Savaşın! Savaşın! Savaşın! Savaşın! Savaşın!

Birinci bölümü burada bitirelim. Devam eden bölümde, İsrail Devleti'nin bağımsızlığını kazandıktan sonra Filistin direnişinin nasıl ilerlediğini konuşacağız. Tren topu podimedyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar, savaşın zorunlu kalınmadıkça bir insanlık suçu olduğunun bilinciyle kalın. Barışın kıymetini bilelim. Hoşçakalın.

Palestine yaşıyor! Palestine yaşıyor! Palestine yaşıyor! Palestine yaşıyor!

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)