
3.727 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 12 Ekim'de alıyoruz. Arap-İsrail savaşı tüm hızıyla sürüyor. 7 Ekim'deki Hamas'ın vahşi saldırısının ardından İsrail, Gazze'yi kan gölüne çevirdi. Kentin elektriğini ve suyunu da kesti. Önceki bölümde, Siyonizmin ortaya çıktığı 19. yüzyıldan, bağımsız İsrail Devleti'nin kurulduğu 1948 yılına kadar olan sürecin kilometre taşlarını konuşmuştuk.
19. yüzyıl milliyetçiliğin yüzyılıydı ve Yahudi milliyetçiliği Siyonizm olarak ortaya çıkmıştı. Fakat ortada büyük bir sorun vardı. Yahudi milliyetçiliğin üzerinde yükselebileceği bir vatanı yoktu. Bu dönemde sanayi devriminin etkisiyle Yahudilere bir vatan, Siyonist patronlara da bir kolone ihtiyacı belirmişti. Siyonistler gözlerini yaratılış kitabında da geçen Siyon ülkesine, yani Filistin'e diktiler.
Böylece dünya Siyonist örgütünün yönlendirmesi ve İngiltere'nin himayesiyle Yahudiler Filistin'e göç etmeye başlamıştı. Önceki bölümde Oğuzhan Uğur'un Filistinliler açgözlü dedelerinin sattıkları topraklar üzerine kurulmuş İsrail'e intihar saldırısı yaptığı ifadesini de ele almıştık. Bu büyük bir şehir efsanesiydi. Mevzular açık mikrofona Celal Şengör ve İlber Ortal'da konuk olmuş. Oğuzhan Uğur meseleyi biraz manipüle ederek sormuş. Filistinliler toprak satmadı deniyor. Sattılar mı? Cevabı dinleyelim. Filistin toprak sattı gibi bir cümlede var orada. Bana dediler ki cahil adam kimse toprak satmadı şöyle böyle oldu. O doğru değil satılmıştır.
Büyük ölçüde toprak satılmıştır. Satılmadı diyenler zır cahillerdir. Eskiden Filistinli demek araziyi satıp yaşayan insan demektir. Maalesef ikinci harpten evvel o iki harf arasındaki Filistinli tipi arazileri satar, sattıkça Beyrut'ta yer harcar, Kahire'de harcar. Teşekkür ederim. Halbuki kimse Filistinliler toprak satmadı dememişti. Satmıştı ama İsrail bu toprakların üzerine kurulmamıştı.
Bu nedenle soruyu manipülatif buldum. Doğru soru, İsrail Devleti Filistinlilerin sattığı topraklar üzerine mi kuruldu olmalıydı? Çünkü bizdeki şehir efsanesi budur. Kamuoyunda bir takım şehirler tarafından beslenen algı da budur.
Yahudiler kendi ülkelerini para verip almışlar gibi bir anlatıdır bu. Bu anlatı bir şehir efsanesiydi. İddiamız şuydu. 1917'den 1948'e kadar yaşananlar, tıpkı İngilizlerin Amerika'yı kolonileştirip Kızılderilileri topraklarından etmesi gibi bir şeydi. Kızılderililer topraklarını İngilizlere verdi diye kızıyor muyduk?
Tam tersine. Peki ama bu meselede neden suçu okuma yazması olmayan, aşiret düzeninde köylerde yaşayan Araplara yıkma çabası içindeydik? Cevabı bence belli. Çünkü buna inanmak istiyoruz. Böylece İngiliz ve Amerikan emperyalizminin suçunu, tarihsel husumetimiz olan ve şu sıralar sığınmacı meselesi yüzünden pek de hazzetmediğimiz Araplara yıkabiliyoruz.
Bunu açık bir bilinçle yapmıyoruz. İnanmak istediğimize inanmak kolayımıza geliyor. Bu sayede oh olsun Araplara diyebiliyoruz. Ama hakikat başkadır. Bu bölümde 1948'de İsrail Devleti kurulduktan sonra yaşananları özetleyecek ve bugünkü aktörlerin konumlarını yani Filistin direnişinin örgütlerine daha net açıklama fırsatımız olacak.
Bu bölümde belki de ilk kez duyacağımız bir kavramı. Nek Bey'de konuşacağız. Daha fazla uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
10 Ekim'deki kabine toplantısının en önemli konularından biri Filistin meselesiydi. Erdoğan, daha önce de dile getirdiği iddiasını tekrar etti ve 1967 sınırlarını hatırlattı. Orta Doğu'ya kalıcı barışın gelebilmesi ancak Filistin-İsrail sorununun nihayi bir çözüme kavuşturulması ile mümkündür. 1967 sınırları temelinde bağımsız, İsrail'in bağımsızlığı 1948'de ilan edilmişti. Peki 1967'de ne olmuştu?
Bu bölümde gündemimiz bu olacak. O halde önceki bölümde bıraktığımız yerden devam edelim. 1948 yılı Filistinli Arapların 10 yıllar boyunca unutamayacağı korkunç bir yıl oldu. Birleşmiş Milletlerin Filistin'i ikiye böldüğü 29 Kasım 1947'den, İsrail'in bağımsızlığını ilan ettiği 14 Mayıs 1948'e kadar, Filistin köylerinde paramiliter Siyonist çeteler adeta terör estirdi. İngiltere o yıl içinde Filistin'den çekileceğini duyurmuş, Siyonist paramiliter çeteler Arap köylerine saldırılara girişmişti. Bu çetelerin başını Hagana ordusuyla iş birliği içindeki Irgun çetesi çekiyordu.
İrgun çetesi en büyük katliamını 9 Nisan 1948'de Deir Yassin köyünde gerçekleştirmiş, köydeki 254 Filistin'de öldürülmüştü. ABD'li gazeteci Lenny Brenner, The Iron Wall kitabında Deir Yassin köyündeki katliama katılan İrgun savaşçısı Menehan Begin ile konuşmuş. Bizim İrgun savaşçıları Arapların gözünde korkunç birer efsaneydi. Adlarını duyduklarında titriyorlardı. Bütün ülkedeki Araplar durdurarak tanımaz bir paniğe kapılıp can korkusuyla kaçışmaya başladılar. Kitli halindeki bu kaçış çok geçmeden kontrolden çıkıp toplu bir çılgınlığa dönüştü. Deir Yasin katliamı sadece sembolik önemdedir. Benzer katliamların onlarcası 1947-48 yıllarında Filistin'de yaşandı. 1947'de Birleşmiş Milletler bölünme planı açıklandığında öngörülen İsrail sınırlarında 800 bin Filistinli Arap yaşarken bağımsızlığın ilan edildiği tarihe kadar bu sayı 165 bine gerilemişti. Çeteler eliyle 650 bin Filistinli Arap topraklarından ya sürülmüş ya da katledilmişti.
Bu da 1.3 milyonluk Filistinli Arap nüfusun yarısı ediyordu. Halkın yarısının kendi ülkesinde mülteciye dönüştüğü bu koşullar altında 14 Mayıs 1948'de İsrail Devleti bağımsızlığını ilan etti. 14 Mayıs'ı 15 Mayıs'a bağlayan gece 5 Arap Devleti, Mısır, Suriye, Lübnan, Ürdün ve Irak İsrail'e savaş ilan etti.
Böylece ilerleyen yıllarda tekrar edecek Arap-İsrail savaşlarının ilki 15 Mayıs 1948'de başlamış oldu. Bu nedenle bu savaşa Birinci Arap-İsrail Savaşı deniyor. Savaşın başlamasıyla birlikte Birleşmiş Milletler, ara bulucu olarak İsveçli bir asker, insan hakları savunucusu ve diplomat olan Falk Bernadotte'u görevlendirmişti. Bernadotte, mültecilerin köylüne dönebilmesi, müzakereler yoluyla sınırların tespit edilmesi ve iki ülke arasında ekonomik işbirliği kurulması için görüşmelere başladı. Fakat Bernadotte'un önerileri, Siyonist hedeflere uygun değildi. Savaşın başlamasının hemen ardından yaptığı açıklamayı dinleyelim. Bir ara bulucu olarak Filistin'deki görevime devam edebilmeyi umut ediyorum. Biz de bunu umut ediyoruz. Bu bir aksilik. Başta başarı elde etmiş olduğumuzu söyleyebilirim.
İnişler ve çıkışlar yaşıyoruz. Şu anda inişteyiz. Ancak umudumu kaybetmiş değilim. Hala bu görevden bir sonuç alabileceğimize inanıyorum. Bernadotte, 11 Haziran 1948'de Birleşmiş Milletler'in ateşkes kararını İsrail'in ve Arap devletlerinin gönülsüzce imzalamasını sağladı. Filistin'e barış gelmiş miydi? Henüz elimizde bir ateşkes vardı ama barış anlaşması yoktu. Bernadotte'un çabaları kritik önemliydi ve Birleşmiş Milletler'den de yetki almıştı.
Ateşkes sağlanmıştı ve bir barış anlaşması metni 16 Eylül 1948'de Bernadotte tarafından taraflara bildirildi. Ama bir gün sonra Bernadotte 17 Eylül 1948'de Siyonist militanlarca öldürüldü. Barış umutları böylece suya düştü. Saldırı Stern adlı Siyonist terör örgütü militanlarınca gerçekleştirildi. Örgütün lideri İzzak Şamir'di. Peki kimdi bu kişi? Darel Celil Araştırma Merkezi Başkanı Gazi Sadi dinleyelim.
Lehi ya da bilinen adıyla Sten örgütünün lideri İzhak Şamir'di. Şamir daha sonra İsrail Başbakanı olacaktı. O, anılarını İbranici olarak yayınladı. Biz de bunları tercüme ettik. Anılarında gerçekleştirdiği terör eylemlerini gururla anlatıyordu.
Stern örgütü Shamir, 1980'den 86'ya kadar İsrail'de Dışişleri Bakanlığı, 1986'dan 1992'ye kadar İsrail'in Başbakanlığı görevini üstlenecekti. Shamir'i bu bölümde bir daha anacağız. Bernadotte'un öldürülmesiyle ateşkes de sona erdi ve 1948 Arap-İsrail savaşı 10 Mart 1949'a kadar sürdü. Ertesi gün İsrail, Birleşmiş Milletler'e üye olarak kabul edildi. Savaş, İsrail'in zaferiyle sonuçlanmıştı.
Birinci Arap-İsrail savaşının sonunda İsrail, beş Arap ülkesiyle ayrı ayrı barış anlaşmaları imzaladı. Savaşa girmiş olan Ürdün, Batı Şeria'ya, Mısır'da Gazze şeridine asker yedi. Kudüs'ün kontrolü ise Batı'da İsrail, Doğu'da Ürdün arasında bölündü. Gazze ise Mısır'ın oldu. Böyle bir barışın, böyle karmaşık bir barışın uzun sürmeyeceği açıktı. Çünkü ortada 700 bin sürgün Filistin'le ve on binlerce ölü bırakılmıştı.
Siten ya da İrgun gibi siyonist terör örgütleri de saldırılarına devam ediyordu. Filistinli Araplar, 1948 Arap-İsrail savaşının başladığı gün olan 15 Mayıs'a Nekbe demekteler. Anlamı, büyük felaket. İsrail için bağımsızlığın ilan edildiği gün, Filistinliler için bir yaz günü. Mor ve ötesi de, Nekbe için bir şarkı bestelemiş. Kutlayanım var, ağlayanım da diyorlar. Kut.
Ağla yanımda, baksana bayrağım Bana bomba kutlayamazsan Ağla yanımda, ruhumu al da Nekbe, ya da Türkçe ifadesiyle büyük felaket, her yıl Batı Şeria'da ve Gazze'de yaslağın oluyor. Aynı gün, Gazze'yi çeviren surların öte tarafında ise İsrail bağımsızlığını kutluyor. Nekbe gününden sonra yüz binlerce Filistinli mülteci, Mısır, Ürdün ve Lübnan'ın yolunu tuttu. Bugün 12,5 milyon Filistinin 8,5 milyonu dünyanın çeşitli yerlerinde mülteci olarak yaşıyor. Mülteci kampları ise Filistin direnişine katılmak için bekleyen Arap gençlere ev sahipliği yapıyor. 1948 Arap-İsrail savaşı sadece yüz binleri yurdundan etmedi. Aynı zamanda bir başka politik akımın da doğmasını kışkırtacaktı.
Nedir o? Arap milliyetçiliği. O zamana dek Arap coğrafyası aşiret liderleri ve krallar tarafından yönetiliyordu. 1948'de Arap ordularının İsrail karşısında uğradığı bozgun bu kralların itibarını sarstı. Orta Doğu'da Mısır, Lübnan, Ürdün, Suriye ve Irak'ın bir araya gelmesi şarttı.
Bu hedef, pek çok Arap entelektüelini de etkisi altına alıyordu. Krallar gidecek, Araplar bir araya gelecekti. Bu sürecin liderliğine soyunacak isim Mısır'dan çıktı. Cemal Abdun Nasır. Nasır'ın iktidara geldiği 1956'ta yaptığı ilk iş, İngiliz ve Fransızların işlettiği süveyş kanalını millileştirmek oldu. Laik, milliyetçi ve bir tür devlet kapitalizmiydi Nasır'ın yolu.
Bağız Partisi de Abdülnasır öncülüğünde Orta Doğu'ya yayıldı. Bu partinin yani Bağız'ın son temsilcisi, Beşşar Esad idaresindeki Suriye'de iktidarını korumaktadır. Eleştirilecek pek çok noktası olmakla birlikte, layık sosyalist Arap milliyetçisi Bağız, Arapların pek az kullandığı bir kavramı gündelik dile yerleştirmişti. Nedir o? El-Vatan. Vatan-i Habibi, l-Vatan-i l-Abbad, yuvara yuvarda
İzlediğiniz Vatansever Filistinli Araplar yurtlarından uzakta Filistin davası için düşünmeye, bir araya gelmeye başlamıştı. Yurtları ikiye bölünmüş, Gazze şeridi Mısır himayesine, Bata şeria bölgesi ise Ürdün himayesine geçmişti. Ortada 1947 BM raporunda vadedilen bir bağımsız Filistin devleti de yoktu. Bu tarihlerde için teşekkür ederim.
Filistin bayrağı Mısır ve Ürdün bayraklarıyla yan yana gelebiliyordu ancak. Şu meşhur kırmızı üçgen yanına iliştirilmiş siyah, beyaz ve yeşil bayrak. Peki ya, ulusal bir marş? Onu da Filistinli şair İbrahim Takan yazıyor. Gayr-i resmi Filistin Ulusal Marşı'nın adı Mavtini. Yani vatanım. Mavtini, Mavtini. Eşşedâdü lennekillehemmuhu en yestegillehu yemîn.
abone ol abone Vatanım, vatanım. Gençlik asla yorulmayacak. Ta ki bağımsız olana ya da onlar ölene dek. Filistinlilerin vatanı vardı. Ulusal marşları vardı. Bayrakları da vardı ama devletleri yoktu. Toprakları da işgal altındaydı. Bağımsız bir Filistin devleti kurmak da o sıralarda vatansever Filistin gençlerinin hayalini süslüyordu.
O gençlerden biri bu davaya ömrünü adayacaktı. 1948 Savaşı'na katıldıktan sonra Mısır'a iltica edip burada Filistinli Öğrenci Birliği'ni kuran bu kişinin adı Yaser Arafat'tı. Yaser Arafat 1952'den 1956'ye dek Kahire'deki Filistinli gençlerin örgütlenmesi için çabaladı. 1959 yılına gelindiğinde ise Filistin tarihi için son derece önemli bir örgütün kurucuları arasında yer alacak ve daha sonra liderliğini üstlenecekti. Bu örgütün adı
Filistin Ulusal Kurtuluş Hareketi ya da çok daha fazla bilinen adıyla El-Fetih. Fetih, o yıllarda Filistin Diyasporası tarafından kurulan irili ufaklı örgütlerden en büyüğüydü. Bu örgütler 1964 yılında bir araya gelecek ve Filistin Kurtuluş Örgütü yani kısa adıyla FKO'yu kuracaktı. Bu örgütün en büyük destekçisi, ünlü Mısır lideri, Arap milliyetçisi Cemal Abdülnasır'dı.
Fakat sadece Abdülnasır'ı anarsak yanlış yaparız. Aynı anda Suriye'de de Hafız Esad hükümeti kurulmuştu, Mısır ve Suriye'den oluşan bu Arap birliğine Ürdün de katılacaktı ve FKÖ'nün arkasında Arap birliği vardı. Arap birliği de Sovyetler Birliği ile temas halindeydi. Yani böyle bir dış politik bağlamı var işin. Bu tarih itibariyle yani 1964'te Filistin'de Ramallah ve Doğu Kudüs'ü Ürdün, Gazze şeridini ise Mısır kontrol ediyordu. İsrail'in başkenti ise Tel Aviv'di. Taraflar yeni bir savaşa hazırlanıyorlardı. Barut fıçısı 5 Haziran 1967'de patladı ve sadece 6 gün sürdü.
Sonuç, Arap Birliği için kelimenin gerçek anlamıyla bir bozgundu. İsrail, Filistin'in tamamını ele geçirmişti, yetmemiş, Golan Tepeleri ve Sina Çölü'nü de işgal etmişti. İsrail, 6 gün savaşında Mısır kontrolündeki Sina Yarımadası ve Gazze Şeridi ile, Dürdün kontrolündeki Batı Şeria ve Doğu Kudüs'ü, Suriye'ye ait olan Golan Tepeleri ile birlikte işgal etti. yani 6 günde topraklarını 3'e katladı. Dahası Doğu Kudüs'ü ve Golan Tepelerini ihlak, Kudüs'ün tamamını da başkent ilan etti. 5-10 Haziran 1967 yılında yaşanan savaşa 6 gün savaşları adı veriliyor. Savaşın Araplar için bozgunluğa sonuçlanmasının ardından Abdülnasır istifa etse de halkın yoğun isteği üzerine görevine tekrar devam etti.
Filistin davası bu tarihten itibaren 67 sınırlarını savunmaya başladı. İsrail Kudüs'ten, Ramallah'tan ve Gazze'den çekilmeli, burada bir Filistin devleti kurulmalı, Golan Tepeleri de Suriye'ye bırakılmalı. İşte 67 sınırlarıyla söylenen talepler bunlardı. Burada kısa bir ara, döndüğümüzde 67 savaşının etkilerini konuşacağız.
6 gün savaşlarının önemli bir etkisi daha oldu. Nasıl ki 1948 savaşı, Arap krallarına dönük öfkeyi arttırarak Arap milliyetçiliğinin yükselmesi neden olmuştu, 1967'deki 6 gün savaşı da Arap milliyetçiliğinin krize girmesi neden olacaktı. Filistin'de yükselen yeni akım, sosyalizmdi. 6 gün savaşlarından 5 ay sonra Filistin davasındaki diğer kritik bir örgütün kuruluşuna şahitlik ediyoruz. Daha önce 1959'da kurulan El-Fetih'i ve daha sonra El-Fetih gibi örgütlerin bir araya gelmesiyle 1964'te kurulan FKÖ'yü konuşmuştuk.
Artık takvim yaprakları 11 Aralık 1967'yi gösteriyor. Bu sefer kahramanımız bir Arap Hristiyanı olan George Habeş. Örgütün adı FHKC. Yani Filistin Halk Kurtuluş Cephesi. Arap milliyetçileri Filistin topraklarına vatan kavramını hediye etti. FHKC ise Araplara tılsımlı bir sözcüğü fısıldadı. Devrim.
Lali, Lali, Lali, Lali, Lali, Lali, Lali, Lali, Lali, Lali, Lali, Lali FHKC ve George Habesh, Filistin davasını dünya soluna tanıttı. İstekleri, milliyetçi aşırılıklardan uzaktı. Çözümleri, iki devletli değil, tek devletli Filistin'di. Fakat bu Filistin, iki uluslu, yani Yahudiler ve Arapların bir arada yaşadığı bir ülke olmalıydı. FHKC, anti-siyonist olduğunu söylüyor ama anti-semitist olmadığını vurguluyordu.
Yahudi sosyalistlerinin de desteğini almayı başarmışlardı. Dünya Sol'da FHKC'nin destekçisiydi. Zaten Güney Amerika'daki gerilla hareketlerinin başarıya ulaşması nedeniyle gerilla savaşları popülerleşiyordu. Derken Vietnam Savaşı, gerillalara ilişkin sempatiyi daha da arttırıyordu. Bu sempati, Türkiye'deki 68 kuşağını da derinden etkileyecekti.
FHKC'nin ve FKÖ'nün bağımsızlık mücadelesinin karşısında ABD emperyalizmi bulunuyordu. Türkiye'de henüz silahla tanışmayan devrimci gençlik ise Filistin'e dayanışıyor, Türkiye'deki ABD üstlerinin Filistin'e karşı kullanıldığını anlatıyor ve üstlerin kapatılmasını istiyordu. Devrimci gençliğin önde gelen isimleri, FHKC eğitim kamplarının yolunu tutuyordu. Dev genç liderlerinden Mustafa Yalçıner'in Cumhuriyet Gazetesi'ne iki yıl önce verdiği demeç, zamanın ruhunu anlamak için çok faydalı.
Olayların zinciri o kadar bizi Filistin'e gitmeye hazır hale getirmişti ki bunu hiç kendi aramızda konuşmamamıza rağmen bir gün dede, Hüseyin İnan, biz dede derdik. O günün yurdunun önünde, ikinci yurttu, çimenlerim üstünde otururken ben geldi. Filistin'e gitmeye ne dersin? Gidelim dedi. Ben de tabii dedim, hadi gidelim. Bir saniye bile düşünmedim. Hemen gitme hazırlıklarını yapmaya başladık. Dede beni de elde bir diye kaydetti, yazdı.
Filistin bağımsızlık mücadelesi veriyordu. Türkiye'deki devrimciler de tam bağımsız Türkiye diyordu. Her ikisi de ABD emperyalizmine karşı mücadele ediyordu. Her ikisi de Doğu halklarının evlatlarıydı. E coğrafyalar da birbirine yakındı. Böylece Türk ve Arap devrimcileri Filistin davasına ortaklaşa sahip çıktılar.
Hatta o kadar ki Filistin'de FHKC, Türkiye'de de THKC kurulmuştu. Lideri Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı ve Hüseyin Cevahir olan bu örgütün, ilk silahlı eylemlerinden biri, İsrail Başkonsolosu Efraim Errum'un kaçırılması ve öldürülmesi olacaktı. Aynı dönemde Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan tutuklanmış ve idama mahkum edildiğinde de bu sefer FHKC'nin İsrail'e karşı düzenlediği dayanışma eylemleri yaşandı. Burada ilginç bir hadise, Filistin direnişi 1950'li ve 60'lı yıllarda Arap milliyetçiliğinin, 70'lerde sosyalistlerin, 80'lerden sonra da İslamcıların ilgi alanına girdi. Bu tarihten yeterince haberdar olmayan kimseler, İslamcılar ile sosyalistlerin Filistin'e sahip çıkmasını doğru yorumlayamıyorlar, şaşırıyorlar.
Mesela Türkiye İşçi Partisi, Türkiye Komünist Partisi, Sol Parti gibi partiler Filistin'e sahip çıkınca hemen İslamcı mı oldunuz deniyor. Halbuki çeşitli tarihlerde hem sosyalistler hem İslamcılar Filistin davasının öncüleri oldular. Peki tüm bu süreçte, 50'lerde, 60'lar ve 70'lerde İslamcılar neredeydi? Bu soru İslamcıların kendi tarihleriyle yüzleşmeler açısından da önemlidir. Siyaset bilimci Nuray Mert medyaskopa bu konu hakkında konuşmuş. Türkiye'de aslında İslami kesim Tekfilistin meselesine sahip çıkmazdı. Hatta ben bu konuda bir öğrencime doktora konusu olarak önermiştim. Güzel bir doktora tesisi yazdı. O dönemin gazetelerine, dergilerine bakın İslamcı Tekfilistin davasından bahseden çıkmaz. Çünkü solcu anarşistler de tırnak içerisinde Türkiye'de FKO kamplarına giderdi. Bu bir anarşizm olarak Türkiye'deki anarşistleriyle destekleyen bir çerçeve olarak görülürdü. Ne zaman ki Hamas?
Bu söylem hakikattir ama İslamcılar için yüzleşmesi zor bir hakikattir. Ben de siyasal İslamcılık kitabına çalışırken uzun uzun İslamcı dergiler arşivini karıştırmış, 70'li yıllarda Filistin davası hakkında yazılanları bulmaya çalışmıştım. İslamcılar son derece antisemitikti. Yahudi düşmanlarıydı. Ama Filistin davasına sahip çıkmıyorlardı. Ta ki 1979 İran İslam Devrimi ve aynı yıl Sovyetlerin Afganistan'a girmesine kadar. Bu iki olay Türkiye'deki İslamcıların dünyanın geri kalanındaki Müslümanlara daha fazla kulak kabartması neden oldu. Zaten Filistin'de de FHKC'nin gücü kırılıyor, Müslüman kardeşler güç kazanıyordu. Artık 1980'lere giriyorduk.
İsrail'in başına paramiliter Siyonist Stern örgütünün eski lideri İzzak Şamir geçmişti. Filistin işgali genişliyor, direniş gücü kırılıyordu. Tablo umutsuza yakındı. Derken bir mucize oldu. Dünya tarihinde eşine pek az rastlanacak bir şeydi bu. Takvim yaprakları 8 Aralık 1987'yi gösterirken Filistin halkı kelimenin gerçek anlamıyla ayaklandı. Böyle bir şey görülmedi daha önce.
Sadece kentlerde değil, köylerde, kasabalarda, en ucuza köşelerde, her yerde, her yerde sokaklardaydı Filistinliler. Çoluk, çocuk, genç, yaşlı, kadın, erkek, bu sefer silahlı direniş grupları yoktu sahada. Ellerinde taşlar ve sopalar, karşılarında tanklarla milyonlarca Filistinli sokağa çıktı ve 6 yıl boyunca, 6 yıl boyunca evlerine dönmediler. Bu vakaya Türkçe'de ayaklanma diyebiliriz. Fakat Arapça ifadesiyle anmak daha doğrudur. Bu tılsımlı ifadenin adı İntifada'dır. Benim kuşağım için tanıdık bir sesten dinleyelim İntifada'nın ilk anonsunu. Bakalım bu ses size tanıdık gelecek mi? Kızlı, erkekli, genç Filistinliler İsrail askerlerinin bütün uyarılarına rağmen gösterilerine devam ediyorlar. Geçen Aralık ayında başlayan ve Aralıklarla işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze'de devam eden olaylar
Yeni Filistin direnme hareketini simgeliyor. Sloganlar atarak ilerleyen bu genç kız ve genç erkeklerin mücadelesi adeta Orta Doğu sorununun tarihini değiştiriyor, Orta Doğu sorununun kaderini değiştiriyor. Orta Doğu'da bir başka deyimle yeni bir tarih yazıyor. Yıl 1988. 32. günün TRT yılları. Anonsu çeken muhabir Ali Kırca. 1987'nin sonundan başlayarak
1993'e kadar süren bu ayaklanmaya Birinci İntifada deniyor. El-Fetih, FKÖ, FHKC, İntifada'ya doğrudan destek veriyor. Halkı ayaklanmaya katılmaya çağırıyor. Bu esnada Filistin direnişi de bugünkü gibi lidersiz değil. Yasser Arafat, Bağdat'ta sürgünde ve El-Fetih lideri olarak direnişin politik lideri konumunda.
Arafat, iki devletli bir çözüm arzuluyor. İsrail devletinin yok olmasını hedeflemiyor ama bağımsız bir Filistin'in kurulması için çabalıyor. Bunun için, İsrail'in FKO'yu tanımasını talep ediyor. Peki bu esnada, yani 1988'de, bugünkü Gazze'nin durumu ne? Ali Kırca'dan dinleyelim. İnanılmaz derecede bir sefalet sokaklara taşıyor. İsrail'den Mısır'a 300 km boyunca uzanan, 8 km genişliğindeki dar Gazze şeridi, Batı şeriadan çok daha kötü durumda.
Gazze'deki 700 bin Filistinlinin 500 bini mülteci. Yani yarım milyon Filistinli bu kamplarda insanlık dışı şartlarda yaşıyor. Kanalizasyon ve içmi suyu yok. Nüfusu hızla artan Gazze'de kilometre kareye 2000 kişi düşüyor. Her kulübede 10-12 nüfus barınıyor. Nüfus yoğunluğu açısından dünyanın en kalabalık bölgesi.
Yaş ortalaması çok düşük. Nüfusun %60'ı 19'un altında gençler. İsrail'de gündelikle ya da Birleşmiş Milletler yardımıyla sürdürüyorlar hayatlarını. İsrail'de ya da cabası. Gazze ve Batı şeria İsrail işgali altında ve arada sırada bombalanıyor. İnanılmaz bir sefalet. Su yok, elektrik yok, korkunç bir bölge. Peki ya Hamas nerede? İşte 1. İntifada'nın 6. gününde
Filistin direnişine radikal İslamcı bir müdahale olan Hamas, Birinci İntifada sırasında kuruluyor. Aslında bu ifade pek doğru değil. Biraz düzeltelim. Çünkü Hamas, Müslüman kardeşler yani ihvanın Filistin koluydu. O zamana dek Filistin'de silahlı bir örgütü bulunmayan ihvan, Aralık 1987'de silahlanma kararı aldı. Yani zaten vardı ama 1987'de silahlı bir kol yarattı. Gazeteci Feyza Gümüşlüoğlu'ndan dinleyelim.
Her şeyden önce Filistinler arasında sosyal yardım ve dini hizmetler ile çok daha güçlü bir tabanı olan Müslüman kardeşler vardı. 1987 yılında bu ikili yapıya bir üçüncüsü daha eklendi. Askeri yapı. İkinci olarak 1980'li yıllar sonu itibariyle Filistin mücadelesini yürüten Fetih Önderliği'deki Filistin Kurtuluş Örgütü artık tükenme emareleri gösteriyordu.
Nitekim Hamas kurulduktan 4 yıl sonra Filistin Kurtuluş Örgütü İsrail'le barış görüşmelerine başladı. 1993 yılında Oslo'da imzalanan barış anlaşması ile Filistin Kurtuluş Örgütü İsrail'i resmen tanımış oldu. İsrail de FKÖ'yü Filistin halkının temsilcisi olarak tanıdı. Dolayısıyla Müslüman kardeşler Hamas'la FKÖ'nün artık bırakmak üzere olduğu İsrail'e karşı askeri mücadeleye üstlenmiş oldu.
Hamas'ın Filistin direnişine bakışı, FKÖ'den de FHKC'den de farklıydı. FKÖ, iki devletli bir çözüm ve biri Arap, diğeri Yahudi, iki bağımsız devlet öneriyordu. FHKC, tek devletli sosyalist bir Filistin'de Yahudiler ve Arapların bir arada yaşamasını savunuyordu. Hamas ise her ikisinden de daha radikal olanıydı.
Yahudi yerleşimciler gidecekti, İsrail kesinlikle tanınmayacaktı, Filistin bir Müslüman devlet olarak kurulacaktı. Hamas, kurulduğu gün bir misak da yayınlamıştı. Misak'ın 15. maddesine göre Müslüman topraklarının herhangi bir parçasının işgal edildiği gün cihat her bir Müslüman için kişisel bir parça haline gelir. İsrail de Filistin de işgalci durumundadır. Bu durumda İsrail'e karşı cihat kaçınılmaz bir dini görev olmaktadır. Nitekim yine Misak'ın 13. maddesinde ilan edildiği gibi Hamas, İsrail'in Filistin işgalinin sona ermesi için yapılan girişimleri, önerileri ve uluslararası konferansları zaman israfı ve boş çabalar olarak görür. Filistin sorununun cihattan başka hiçbir çözümü yoktur.
Hamas'a göre Arafat'ta bir işbirlikçiydi. İsrail devletini tanıyordu. Bu aynı zamanda İslam'a da hakaretti. Böylece Filistin direnişi bir aradılığını kaybetti. Bu nedenle pek çok analiste göre Hamas'ın güçlenmesi İsrail'in işine gelen bir gelişmeydi. Buradan hareketle, Hamas'ın kurulmasına yardımcı olduğu İsrail diyenler de var. Bu sayede, işgale devam edebilecek, Luslararası kamuoyuna İsrail işgalini bir din savaşı olarak tanıtabileceklerdi. Bu nedenle, Hamas ile İsrail arasında bir tür tuhaf iş birliği olduğunu söyleyen analistler de var.
İsrail devleti yok edilene dek cihat şeklinde özetlenebilecek Hamas davası, 7 Ekim 2023'te kelimenin gerçek anlamıyla bir intihar saldırısı düzenledi. Bu saldırının biçimi, sivillerin, kadınların ve çocukların hedef alınması ne hukuken, ne siyaseten, ne de ahlaken meşru. Ama hadi bunu yargılamayalım, ama en önemlisi, stratejik olarak da hedefi anlaşılamayan bir harekattı. 7 Ekim saldırısı bir canavarı tetiklemiş ve bu canavarı Filistin halkının üzerine salmıştı. Bugün Gazze'de su ve elektrik yok ve 42 km2'de yaşayan 2 milyon Filistin'in üzerine bombalar yağıyor. Korkunç görüntüler var. Ve tüm bunlar neden oluyor?
İngiltere ve daha sonra ABD emperyalizminin hiç üzerine vazife değilken, kendi ana vatanlarının binlerce kilometre uzağında bambaşka topraklarda halklar adına karar verebilme güreti yüzünden oluyor. 1917'de başlayan kolonileşme, bugün kimin haklı kimin haksız olduğu karmaşıklaşan bir kan gölü yaratıyor. Filistin davası bir kör düğme dönüşmüş durumda. Haklının kim olduğu belli de, doğrunun ne olduğu belirsiz. Savaşın tüm acımasızlığını kara mizahla kavrayabiliyoruz ancak. Çünkü vicdanımız doğru yönetemiyor bu vahşeti. Feran Şensoy'un savaşı hicivle karıştırarak anlattığı o şarkısı bugünlerde anılmayı daha çok hak ediyor.
One, two, three, four. Savaş yüksek boktanlı. Gayet boktan bir şeydir. Bir düğmeye basarsın, birden başlar katliam. Hangi düğmeye bassan, artık durmaz katliam. Hangi akoru bassan, artık bana fark etmez. Yaylalar, yaylalar. Yaylalar, yaylalar. Savaş yüksek boktanlı. Gayet boktan bir şeydir. Hemen ölürsen yırttın. Kim kazansa fark etmez. Önceki bölümde sizlere İsrail Devleti'nin nasıl kurulduğunu anlattık.
Bu bölümde de Filistin direnişinin başı çeken örgütlerinin tarihsel serini sunmuş olduk. Bu hikayede tutulacak bir taraf var mı bilemiyorum. Ama savaş denilen bu illetin bu kadar insansızlaştığı ve gaddarlaştığı bir yüzyılda artık FKÖ, FHKC ve Hamas gibi silahlı örgütlerin başarış şansının olmadığını düşünüyorum. Fakat yine de kendi adıma Filistin bayrağına sahip çıkmak gerektiğini biliyorum. Bunun Filistin halkına ne faydası var, çaresizim bilemiyorum.
Filistin davası tarihin en haklı davalarından biriydi ama işte böyle deyip duruyoruz. Nereye gider? Sonu ne olur? Şimdiden tahmin etmek zor. Bunu bize tarih gösterecek. Ama vicdanımız yara bere içinde. İzliyoruz, sadece izleyebiliyoruz Filistin'i ve İsrail zorbalığını. Fakat tüm bunlar bir ulusal kurtuluş hareketinin liderlik ve strateji sorununun ne kadar önemli olduğunu da ortaya koyuyor. 1917'de başlayan
Filistin'in kolonileştirilmesi sürecinin bir benzeri aynı tarihte Anadolu'da da denenmişti. Filistin'de başarılan şeyin bu topraklarda başarılamamasının en önemli nedeni kimdi? Çok açık. Mustafa Kemal Atatürk. Ona saygılarımızı da bitirelim. Bu toprakların başına pek az iyi şey geldi. Bugünden bakınca anlaşılıyor ki, bu başımıza gelen şeylerin en iyilerinden biri Atatürk'tü. Tüm bunları bizler yaşamadıysak, Kurtuluş Savaşı'nın galibiyetle sonuçlanmasındandır. Sakarya Marşı'nda denildiği gibi. Dünyalar'a getirdim amçı gari, Allah'ıma emanettim Cenab-ı Hak.
Şükürler olsun. Cumhuriyetin 100. yılını kutlamamıza 16 gün kaldı. Devlet nezdinde bir heyecan görülmüyor. Halkımız ise öfke nöbetleri içinde birbiriyle didişiyor. Halbuki az şey değil bağımsız bir devletin bu topraklarda 100. yılını devirmesi. Trend Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar mazlum milletlerin sesine duyarsız kalmayın. Mustafa Kemal'e minnetle. Hoşça kalın.
O sevimli yüze aşk atmaması. O sevimli yüze aşk atmaması. Hiç bir vakit kalbim yaslanamaz. Hiç bir vakit kalbim yaslanamaz.
Eyler, asker, durma yüreğine Dünyalar'a verilir ağaçlar! Allah'ıma emanettin Kemal'im Dünyalara hedefim var Kemal'im Allah'ıma emanettin Kemal'im
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.