
5.745 kelime · ~29 dk okuma
Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunuk İremitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.
Merhabalar sevgili biblioterapi dinleyicileri. Sesimde bir cıvıltı duyuyorsanız şayet bunun sebebi. Sabahın çok erken saatinde Tuna Kiremiçci'nin çok komik anlarına denk gelmiş olmamızdır. Kendisi bugün bir hayli eğlenceli. Günaydın efendim. Canım podbime saygımla geldim.
Gördüğünüz gibi şekilde. O zaman sorumuza geçiyorum. Buyurun. Merhaba Aslı Hanım Tuna Bey. Buraya biraz reklam alacağız şimdi. Beni çok zor bir dönemimde bibliyoterapi podcastlerinizle hayata döndürdünüz. Her gün sanki yanımdaymışsınız gibi sizi dinliyorum ve bazen bazı konuları tekrar tekrar bana çok iyi geldiniz. Çok teşekkür ediyorum emekleriniz için. Bibliyoterapide ele alınmak üzere birkaç konu iletmek istedim. Belki biri ele alınır, bana da o konu ışık olur.
Buluyoruz, evet. Evet. Bunlardan birini okuyoruz. Buna hazırlandık. Sevgili Duygu Hanım. Soyadını söylemiyorum.
Birbirinden çok hızlı soğuyan, çok hızlı yeni ilişkilere devam edebilen insanlar olduk. Hızlı tüketen, hızlı seks, hızlı aşk, sevgiye evrilemeden tüketilen, next denilen ilişki dünyasında nasıl ayakta kalırız? Günümüz insanlarını anlayabilmek için Z kuşağını iyi mi anlamalıyız? Yoksa kitaplar bize yol gösterir mi? Günümüz ilişkilerini, insan tiplerini ve bizi okuyup hazırlıklı olabilir miyiz yaşayacaklarımıza? Duygu. Kendini gayet açık bir şekilde ifade etmiş. Şimdi burada benim çok ilgimi çeken aslında bir şey oldu. Hiç düşünmemiştim daha önce. Bu sorular benim de biraz kafamı açıyor. Aslında çok iyi geliyor. Bu mesela demiş ya, günümüz insanlarını anlayabilmek için Z kuşağını iyi mi anlamalıyız? Bir düşün Z kuşağının yakasından ya. Çocuklar da kendilerini anlamaya çalışıyorlar.
Bir tutturuldu Z kuşağı Z kuşağı diye. Daha kafası yerine gelmedi çocukların. Z kuşağı ile uğraşalım demiyor. Diyor ki biz onları anlamaya çalışalım bari diyor. Bence bu çok çok gerçek bir yaklaşım. Çok çözümcü bir yaklaşım.
Ayrıca öteleyen, ötekileştiren bir yaklaşım da değil. Çünkü hani biz sen de ben de şeye karşıyız. Bu yeni resim berbat. Hiç öyle değil. Ben çok beğeniyorum. Z kuşağına bayılıyorum. Çocuklar anlamadılar ne olduklarını. Yani biz anladığımız kadarıyla öyle değil. Ben mesela çok seviyorum.
Ve evet gerçekten günümüzdeki yaşantıyı anlamak için elbette onlardan da şimdi artık bir girdi olduğu için hayatımıza günümüz yaşantısını anlayabilmek için, dengeleri anlayabilmek için onları anlamamız gerçekten gerekiyor. Fakat derdi nedir arayan okulumuzun ben onu daha net anlamak istiyorum. Daha net evet biz bunu seninle geçen hafta başında da konuştuk kitapları seçerken hatırlarsan. Yani hayat çok hızlandı, hiçbir şeyi hakkıyla yerine getiremiyoruz ve bu yüzden bir tatminsizlik yaşıyoruz. Evet, bir tatminsizlik yaşıyoruz. İlişkilerde daha çok demek istemiş bir tatminsizlik yaşıyoruz. Biz Tuna Kirevici ile düşündük nasıl bir buna şifa bulabiliriz diye. Hangi bir yerinden tutalım dedik bunu?
Hangi bir yerden tutulun dedik. Sonra biz kendimizden de bir düşündük. İşte biz diyorum bize de çok iyi geliyor. Kendimizi de bir düşünüyoruz ve ben şöyle ikimiz aynı anda hissettik. Yalnız kalmayı da biraz belki artık öğrenmemiz gerekecek. Yani şimdi bizim toplumumuzda bu yalnızlık meselesi zaten daha yeni geliyor. Yeni ithal ediyoruz.
Ama Batı'da, Amerika'da örneğin insanlar çok uzun yıllardır... ...kendi yalnızlıkları içerisinde yaşıyorlar. Ben Amerika'da yaşadığım on yıl içerisinde gerçekten hani... ...her seferinde bir daha hayret ediyordum. Alış değil mi yani on yılda alışman gerekir? Hayır. Asra, inatla şaşırıyordum. Yani bir doğum anında mesela şaşırıyordum. Yani arkadaşım doğum yapıyor, hiç kimse yok.
Annesi yok, babası yok, kayınvalidesi yok, o yok. İşte büyük çocuklarına ben bakıyorum. Küçük çocuklarını, yeni bebeği bu arada hastanede doğuruyor. Ertesi gün o hastaneye ziyarete giden tek kişi de zaten benim çocukla beraber. Meksikalılar öyle olmuyordur ama herhalde. Yani şöyle, şimdi ister istemez o mimari yapının da verdiği bir şeyle yalnızlaşıyorsun aslında.
Ama yalnızlık hangi yalnızlık? Tabii seçilmiş yalnızlık başka, içine düşülmüş yalnızlık başka şeyler. Seçilmiş yalnızlık zaten üreten kendisiyle yakınlaşmak, hakka yönelmek. Ama bir şey söyleyeceğim yani... İsteyen insanların tercihi olabilecek bir şekil, içine düşülmüş yalnızlık bir dram.
Evet ama içini düşünmüş yalnızlığa dönüştürebilirsin bu arada. Yani bunu illaki bir dram olarak yaşamaya devam etmek zorunda değilsin kanımca. Yani ben şunu söylüyorum yani ben Amerika'da aslında o zaman evet dramatik bir şekilde ilk gittiğimde o yalnızlığın içine düştüm mesela. Bir tane bile tanıdığım yoktu, hiç akrabam yoktu, hiç arkadaşım yoktu. Birisi bana git şununla görüş, şununla arkadaşlık kur dememişti. Dolayısıyla ben de o yalnızlığın için düştüm. Ama bu yalnızlığımı bir şeye dönüştürdüm. Ve bundan çok faydalandım, çok beslendim. Neye dönüştürdüm mesela? Zaten hani kitap yazacaktım, bu fikirle gitmiştim. Yazmaya koyuldum. Amerika'yı bir ofis gibi kullandım.
Böyle gidiyordum, kışlar orada bir kapanıyordum, yazıyordum. Arkadaşlarım gene vardı ama yani daha çok bir yalnızlık aslında. Ve o yalnızlığın içinde kendi başıma onu güzel bir şeye dönüştürdüm. Şimdi biz biraz böyle kitaplar seçtik. Bir de Filetos'u güzel olur onun derler. Onu da yapsaydım diyelim. Kafası gidik. Hangi kitapla başlayalım? Ben şey diye düşündüm, Büyülü Dağ'la başlasak mı?
Büyülü dağ, Hamburg'u genç gemi mühendisi Hans Kastrop üç haftalığına kuzenini ziyarete gittiği bir İsviçre senatoriumunda kendisinin de tedavi ihtiyacı olduğunu öğrenerek yedi yıl kalır. Bu süre içinde doktorlar ve hastalar dünyasını, batı felsefesinin iki kutbunu, Platonik bir aşk serüveninin sarhoşluğu içinde yaşayarak tanır. Sedatonimde kaldığı süre içinde hastalık ve ölüm gibi deneyimlerin ötesinde hayatın mucizesini kavrayan Kastrop'un yalın ruhu bir değişim geçirir. Thomas Mann, roman sanatının bütün incelikleriyle yarattığı ironik bir muslukla sunduğu bu yapıtında... ...aslında otobiyografik bir yerden yola çıkmış. Erendis Atesi'nin 1999 yılında Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanan bir yazısı var. Otobiyografik izler taşır, diyor. 1912 yılında Thomas Mann, İsviçre Alplerinde Davos'a yakın bir senatoriumda tedavi gören karısıyla birkaç hafta kalmış. Tüberküloz tedavisinin soğuk ve arı dağ havasından medet umduğu dönemdir. Soğuk Thomas Mann'a hiç iyi gelmemiş ama... Ateşlenmiş adamcağız. Muayenede ciğerinde küçük bir odak bulunmuş. Hekimler birkaç aylık senatöryum kürü önerilmişler. Tom Asman ikilemle yüz yüze kalmış. Konuk diye bulunduğu ortamda hastaya mı dönüşecektir? Evet. Kısa küller için gelip yıllarca senatöryuma mahkum olmuş insanlar tanımıştır. Dağın eteğindeki sıradan yaşamdan sonsuzca kopmuş insanlar. Tom Asman ölümün ve onun elçisi hastalığın baştan çıkarıcılığını sezmektedir. Dağı terk eder. Daha da gelmem Davos'a der.
Cumhurbaşkanımız gibi yaşama döner. Bu ikilemden dünya edebiyatının bir ulu baş yapıtı büyülü dağ doğacaktır. Verem dağ ve sanatörün birer dev metafora dönüşüp Thomas Mann için insan varoluşu yaşam ölüm karmaşası uygarlıklar ve çöküşleri üstüne tüm düşünceleri duyarlılıkları dile getirme fırsatını yaratmıştır. Şimdi peki şöyle yalnızlık konusuna gelecek olursak. Bir de şöyle, bugünlerde biliyorsun, Kuru Otlar Üstüne adlı filme bir sinemada, dört salonda birden falan oynuyor ve hepsi dolu. Akın akın insanlar gidiyor. Gitsin de çok güzel. Eğer Büyülü Dağı okuduysanız, filmin girişinden itibaren birden o Hans Kastrop'u görebilirsiniz aslında. Bir kere Büyülü Dağı, Thomas Mann'ın mizahi aslında bir dil kullandığı bir roman. Mesela diğer romanlarda, geçen gün bunu Mehmet Şevin'le konuşuyorduk.
Diğer romanlarında böyle biraz ağdalı, demode, o eski dil vardır. Ama Büyülü Dağ'da son derece espirili, böyle mizahi biraz şey, ne denir ona? Oyuncu böyle bir dil var. Ne yapıyor yer meyve şevin? Hiç anlamıyor.
İyi iyi ellerinizden efendim. Şimdi şöyle tıpkı bu şeyde kuru otlar üstünde olduğu gibi böyle bir adamın aslında böyle sosyal gibi görünüp hani böyle insanlar içerisinde olup orada aslında kendini zaten izole halde olan bir yerde kendini de izole etmesi. Şimdi kar o yüzden çok önemli, daha metafora o yüzden çok önemli. Genel Nuri Bilge filmlerinin zaten 10'da 9'unun konusunu oluşturan bir yapıdan bahsediyorsun. Şimdi filmde olduğu gibi şeyde de, romanda da böyle şeyde başlıyor, karlar içerisi.
Bu Hans'ı şeyde görüyoruz, trende görüyoruz, böyle tıkıtı tıkıtı tıkıtı geliyor, kar kar kar, 1600 metreye yükseliyor. Hamburg'dan geliyor, 1600 metreye kadar yükseliyor. Alışık olduğu bir yer değil, alışık olduğu bir coğrafya değil. Doğu Demirkol mu oynuyor Hans?
Ondan sonra geliyoruz ve onu Yoshim kuzeni karşılıyor. Hatta bu ineceği istasyona gelmeden daha böyle önceki bir istasyona bir bakıyor. Yoshim gel gel diyor. Öteki istasyonda inmeyecek miydim? Yok burada ineceksin diyor. İniyorlar ve başlıyorlar yürümeye. Yoshim böyle ilk sana şey sinyallerini o veriyor.
Arkadaş kolay bir yere gelmedin sen. Sen burada izolasyon neymiş göreceksin. Zaman neymiş göreceksin. Zaman nasıl geçmez göreceksin. Bir hafta nasıl bir yıl gibi olur göreceksin. Bittin oğlum sen diyor. Bittin oğlum sen gibi anlatıyor böyle yürü yürü sen diyor. Yürüyorlar Nuri Bilge Ceylan filmi gibi yürüyorlar. Yürüyorlar, aynen öyle. Yürüyorlar, yürüyorlar, yürüyorlar ve işte Senatorium'a geliyorlar. Le Monde'un 100 yılın 100 kitabı listesinde. Ölmeden önce okunacak 100 kitap listesinde varmış. Şimdi Alman mitolojisinde Venüs Dağı, Venüsberg var. Venüs Dağı önemli. Burada da bu dağ bir cehennem cenneti.
aslında ve zamanın farklı aktığı bir şehvet ve terk edilme yeri. Dolayısıyla ziyaretçi tüm zaman duygusunu kaybediyor içeri girdiği andan itibaren. Davos'un tabi bizim tarihimizde çok önemli bir yeri var biliyorsun. One minute.
Sevgilim, çok tatlısın. Zamanla ilgili bir şeyden bahsediyorsun ya, zamanın durduğu yerde. O zamanışımdan. Bazı insanlar öylesine adiydiler ki insan onları ölmüş olarak gözünün önüne getiremiyordu. Öyle değil miydi ama? Yani demek istiyordu ki o insanlar yaşama daha çok yakışıyorlardı ve ölümün kutsamasına layık değillerdi ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamayı çok iyi beceriyorlardı.
Ya böyle bu şeyin içerisinde, evet hiç ölmeyecekmiş gibi zamanın içerisinde kaybolurlarken... ...şimdi şunu görüyoruz. Bu insanların hepsinin tek başına bir yalnızlığı var. Bir de hep beraber, kolektif olarak bir yalnızlıkları var. Yani diyorum yani zaten hep beraber bir yerde izole edilmişler. Orada da kendilerini zaman zaman anlamak için izole ediyorlar.
Şimdi burada en önemli şey, biraz önce şunu diyordum, Venüs'te... Deminki espriyi Asperger anlamadığı için uzatmadım seni dinleyiciler. Sonra onu bir şey yapacağım, ben açıklayacağım size. Evet. Venüsberg'in önemi şu, yani bu dağ neden büyülü? Neden büyülü dağ? Çünkü Hans tam buraya geldiğinde, zaman tam Birinci Dünya Savaşı öncesi. Aşağıda, yani aşağı topraklarda, ortam çok karışık Avrupa'da, tamam mı? Ve bu karışıklıktan... Frans Ferdinand gitti gidecek. Bu karışıklıktan kopması bakımından, kopartması, izole etmesi bakımından Hans'ı... ...orada kendi kendine kalması, kendini tanımaya yol açması bakımından... ...bu daha önemli, büyülü. Anlatabiliyor muyum? Burada bir tefekkür mü bekliyor kahramanımızı? Hayır, öyle de değil aslında. Şöyle oluyor. Ölümle fazlasıyla yine karşı karşıya kalıyor. Bu haftalarda da hep bunu konuşuyoruz ama... ...o duyguyu anlamaya başlıyor. Dünyada başka konu mu var sanki? O da doğru. Onu tanımaya başlıyor.
Orada minik bir aşk da yani böyle bir çok kalbini çarpıtan bir Rus. Bu var başka konu dersek bir de aşk var işte. Evet kadın var. Fakat mesela şey çok da önemli bak bu da çok önemli. Şimdi bu Rus hanımefendi öyle bir davranıyor ki böyle çok umursamaz. Çok kendi halinde. Bunun çok önemli bir şeyi var. O da şu yani yalnızlığın insanı nasıl özgürleştirdiği.
Şimdi aşağıda olsa, sosyete içerisinde olsa bu kadın, çünkü bu kadın da bir Rus şeyi, teminden beri adını bulamıyorum. Neyse, kontesi gibi. Kontes, barones. Öyle gibi yani. Çariçe. Şimdi aşağıda olsa, yani normal toplumun içinde olsa böyle davranamayacak. Ama burada çok güzel... Çözgürleşmiş. Çok güzel, deli dolu davranıyor. Kafasına nasıl eserse. O ne zaman isterse yemeğe o saate geliyor falan filan. Ama üç günlük dünya. Yani yalnızlığın insanı nasıl özgürleştirdiğini mesela ben bu karakterde çok güzel görüyorum. Aslında ölümümüz bizden çok sağ olanların sorunudur. Çünkü bir bilgenin dediği gibi, biz var olduğumuz sürece ölüm yoktur. Ölüm olduğunda da biz yokuz. Evet, bunu yine konuşmuştuk. Epicure'dan. Senin çocuklar alıntı yapmış. Epicure'dan. Tom Asman. Evet. Dolayısıyla yani bu yalnızlığı, o yalnızlık duygusunun nasıl başka başka karakterler gözünden yaşanabileceğini görmek için bana göre bu çok güzel bir roman. Dinleyicimizi önerdiğimiz şifa bu işte.
Yani yalnızlığı belki önce bir görmek, tanımlamak lazım. Ve başka başka insanlar nasıl yaşıyorlar? Yine dediğim gibi Rus kadının o başına buyrukluğu ve rahat hareketleri... ...mesela bize o özgürlüğünü nasıl yaşadığını gösteriyor. Ben mesela bir kadın olarak bunu önemsiyorum. Ama siz Hans tarafından ya da başka biri, bir erkek dinleyen okuyucu... ...Hans tarafından bakabilir ya da Yoshim tarafından bakabilir. Bambaşka değerlendirebilir.
O yüzden yani kitabın yalnızlık konusuna farklı bakış açılarından değinmesi gibi bence bir özelliği var. Yalnızlığın benim biricik sevgilim. Ne kadar rezil olursak o kadar iyi demiş Can Yücel. Ne kadar rezil olursak o kadar iyi. Bayıldım ya çok güzel gerçekten. Alırım puanları sabah sabah hiç açmam.
O zaman çılgın kalabalıktan uzak Thomas Hardy, ona geçelim istersen. 1874. Yine bir Victorian roman çıktı karşımıza, senin çok sevdiğin. Sorma. Ya bu da İngiltere'de yine geçen bir roman. İngiltere'de yazarın yaratmış olduğu hayali Wessex bölgesinde. Thomas Hardy İngiltere'nin güneyinde Wessex bölgesi diye bir büyük çiftliklerin ve toprak ağlarının işte Victorian dönem ortamında yaşadıkları bir bölge yaratmış fakat kurgusal.
Bir dünya. Ve romanlarının da çoğu orada geçiyor. Şimdi buradaki konuda da yazarın dördüncü romanı ve en büyük edebi başarısı. Çılgın kalabalıktan uzak. 1874. Cornhill Magazin'de anonim olarak ve aylık seri şeklinde yayınlanmış. Bu sayede de büyük okuyucu kitlelerine ulaşmış. Hardy 1895 baskısında kitap eklemeler yapmış. 1901 baskısında ise kitap üzerinde düzenlemeler yapmış. Ve Thomas Grain bir şiirinden geliyor. Yola çıkarak. Evet. Çılgın kalabalığın alçak çekişmelerinden uzakta, arzuları öğrenmedi hiç yoldan çıkmayı.
...serin ve mutena yaşam vadisi boyunca... ...korudular... ...yollarının... ...gürültüsündeki tınayı." Bu, ben çevirdim bunu. O yüzden... Çok güzel çevirmişsin bence. Ben de çünkü bu... ...şiir günahı boynuma... Yo yo, çok güzel. Çünkü ben bu şiiri, işin doğrusu dün... ...ben de evirdim, çevirdim. Yani nasıl bunu okurum diye ben... ...yapamadım. Teşekkür ederim ve tebrik ederim. Ben de... Şair olmanın faydaları. Beklemiyordun değil mi böyle bir performans? Bravo, gerçekten. Şaşırtmayı seviyordum.
Bu kitabın Türkiye'de tabi çok sevilmesinin bir sebebi de var. Çağnır Mağan Isız Adam filminin açılış sahnesinde görünür bu. Öyle mi? Evet. İki kahramanlarımız. Filmin kadın ve erkek kahramanı. Bu Galatasaray'daki Aslıhan vardır ya içinde.
Benim o zaman gittiğim berberin ve sahafların olduğu o sahafların içerisinde dolaşırlarken aynı kitabı almaya kalkarlar. Öyle miydi? Ben onu hiç hatırlamıyorum. Adam plak almak için oradadır aslında. Kız da kitap almak için oradadır ve ikisi de Thomas Hardy çılgın kalabalıktan uzak kitabını almak isterler. Bu konuda yaptıkları tatlı bir söyleşiyle aralarındaki ilişki başlar. Film bir ikona dönüşünce bu kitabın satışları da Türkiye'de inanılmaz boyutlara ulaşmış. Aaa ben bunu hiç bilmiyordum. Çok enteresan. E ıssız adam o zaman gayet güzel tabii uymuş. Fakat aslında işin tuhaf tarafı romanın aslında ana kadın karakteri ıssız. O ıssız kadın. Zaten filmdeki karakterin adı da ıssız adam derken acaba adamı mı yoksa adayı mı kastediyordu diye. Çağın Irmak'ın böyle hunhar kelime oyunlarıyla Türk sineması karşı karşıya kavuştu. yıllar sonra Ama bunları ben mı öğrenecektim, ben neler öğrenecektim? Gerçekten şaşırdım. Bir şey söyleyeceğim. Türk sineması şaşırttır hocam. Şimdi eğer gerçekten bak böyleyse brilliant yani hani ıssız adamsa adaydı kızın adı.
Öyleyse gerçek çünkü yani çılgın kalabalıktan uzakta da ben o kadın karakterine hayranım. Çok seviyorum. İdol. Güzel olduğu kadar da küstah. Küstah ve ıssız kadın gerçekten gönlünün kime konacağı belli değil. Kimi elinin tersiyle iteceği, kimi birdenbire beğeneceği de belli değil. Kimi hayatını alacağı belli değil. Çektiğiniz roman karakterlerinden. Evet, evet, evet. Ama bütün bunlar olurken Gabriel'le de çok güzel böyle oynuyor yani. O ilk baştan beri yanında duran bir Gabriel karakteri var. Aslında hayatını, bütün hayatını... Hepsiyle de oynuyor hocam. Evet, kadının bütün hayatına düzeni getiren, stabiliteyi ve konforu aslında getiren Gabriel'le de oynuyor resmen. Evet, Chandler Mark da çok seviyormuş bu kitabı. Sinemasını, Türk sinemasını bir konu olarak yerleştirmiş. Kalplerin kaybedilmesi ve kazanılması gereken şeyler olduğunu düşündüren türden bir gülümsemeye sahip bir kız.
Bak çok güzel, hoşuma gitti benim. Kalplerin kaybedilmesi ve kazanılması gereken şeyler olduğunu düşündüren türden bir gülümsemeye sahipmiş. Betşübe Everdeen. Amcasının ölümü üzerine, Wedbury kasabasındaki en büyük çiftliği miras alarak bir hanım ağaya dönüşüyor. Feodal düzen döneminde, sanayi devrimi öncesi İngiltere'si. Üç adam bu güçlü ve bağımsız ve pervasız genç kadının peşini bırakmazlar. Kadın kuşkusuz bir seçim yapmak zorundadır. Sessiz bir sebatla acı çeken papaz Gabriel mi?
...zengin ve olgun bekar çiftçi... ...Baldwood mu? Yoksa yakışıklı, biraz karanlık... ...dünya nimetlerine alışmış... ...Fatih ruhlu çavuş Troy mu? İki aralarındaki en şey de o. En böyle çiğ karakter, hiçbir işe yaramaz. Ama seksi sanki o da. Ya onun da işte çünkü bir tane aslında... Vahşi bir çekiciliği var. ...kalbinin aşkı var. Onu aslında bırakmış gelmiş falan böyle. Ne yaptığı tam belli olmayan.
Bahçıba seçimini yapar. Gerçi o zaman da evli bir çiftin kayıtsız mütevazı yarısı olmak için... ...bekar hayatın sadeliğinden vazgeçmesi gerektiğini keşfedecektir. Bir kadının duygularını erkeğin kendi duygularını ifade etmek için yarattığı dilde... ...ifade etmesinin zorluğunu anlatan bir Victorian dönem romanı. Bravo. Çok çok güzel. Tam olarak öyle. Çılgın kalabalıktan uzak dediği de herhalde Londra'yı kastediyor. Çılgın kalabalık. Bir mecazi. Herhalde. Mecazi olarak da var. Çünkü vest seks böyle daha... Mutena ve Asude. Gerçekten İngiltere'de öyle bölgeler, Victoria döneminde var. Hala var yahu. Hala yani böyle biraz, ben geçtiğimiz yaz Cambridge'deydim biliyorsun. Cambridge gerçekten kalabalık, küçük bir kent. Böyle eski şehir gibi ama çok kalabalık. Çünkü öğrenci şehri işte aynı şekilde. Veliler de falan filan gelince yazın bir hayli kalabalık oluyor. Ama şöyle arabaya bin, 20 dakika git, çiftlikler, çok böyle ferah alanlar, ovalar, inekler, dolayısıyla hala onu koruyor. Yes, no, yani evet, hayır. Her yer çimen, her yer çayır. Iron maiden cayır cayır, ne güzeldir İngilizlik.
Evet, 19. yüzyıl sonrası İngiltere'sinin kırsal ortamını ustalıkla betimleyen ve Bathsheba'nın canlı bir portresini çizen roman Thomas Hoare diye büyük bir ün kazandırmış. Mizahi, merodramik, pastoral bir trajik üyeleri ustacı harmanlayan çok eğlenceli bir yapıt. Feminist esintiler var, güzel ve küstah Bathsheba karakterinde. Wassex bölgesini ilk defa tanıtıyor. Wessex, yazarın İngiltere'nin güneyinde yarattığı hayali bir yer, az önce demiştik.
Ya şey olarak çok güzel işte, bence Duygu Hanım'a çok çok çok uygun. Bir kadın olarak yalnız yaşamayı seçmek diye bir şey var. Yani evet, tamam günümüzde bütün ilişkiler çok hızlı, çok hakikaten next denilen yerde. Bu daha çok yine erkek egemenlikten kaynaklanmakta.
Bir kadın olarak bunun içerisinde, bu bizim kendi aramızda kadınlar arasında çok konuştuğumuz bir mesele. Yani az buz değil. Biraz sonra Doğan Cüceloğlu'nun kitabından bahsedeceğiz. Oradan yola çıkarak çok güzel bir şeyler anlatmak isterim. Bu bizim aramızda çok konuştuğumuz bir mesele. Tamam ama böyle. Yani şu anki ilişkiler maalesef böyle. O zaman nedir? Yalnızlığımızla biraz biz barışacağız. Yalnızlığımızı seveceğiz ve hatta onunla güçleneceğiz.
Burada Bathsheba'nın yaptığı budur ve o kadar güçlü durur ki ve o kadar pervasızdır ve o kadar umursamazdır ki gerçekten de etrafında o erkekler böyle birer şeye dönüşürler, sineğe dönüşürler. Köpek olurlar be! Köpek çeker hepsine. Ama bir dakika, çok önemli bir şeyden bahsetmek istiyorum. Gabriel, romanın başından beri Bathsheba'ya her türlü iyiliği yapan, gerçekten hep yanında duran... Papaz Gabriel. Papaz mıydı? Ben onu bilmiyordum papaz olduğunu doğrusu. Benim hatırladığım o da basit bir Jehovand'ı. Papaz Gabriel. Peki. Gabriel Papaz. Hatırlamıyor olabilirim, çok normal. Bol vur, çiftçi. O zengin bir adam hatırlıyorum. Troy asker. Troy'da züppe, hoppa bir şey olduğunu hatırlıyorum.
Şimdi Gabriel başından beri kadın hep yanında, yanında, yanında. Onu işte şey yapıyor yani her türlü destekliyor. Hatta bu kadın bir önce evlenmek de istiyor. Yani aşkını ilan ediyor. Kadın bunu reddediyor. Sonra kadın gidiyor o Troy'la böyle ilişkiye girdiğinde falan. Öteki o zengin çiftçi düşündüğünde yani bunlara akıl veriyor Gabriel. Hani diyor ki onu seçme bunu seç bak bu bilmem ne it kopuk. Öteki en azından el izi düzgün bir adam falan. Sabırla onu bekliyor. Sabırla bekliyor.
Ve sonunda Gabriel aslında kitabın bence romanın en yalnız karakteri bu arada. En yalnız o. Ötekilerin bir sosyal ağ içerisinde ilişkileri var. Ama onun da Allah'ı var. Bunun bir şeyi de yok yani. Allah'ından başka, İsa'sından başka kimsesi olmuyor. İsa'sından başka kimi var sanki. Sanki evet.
Fakat Gabriel, yalnızlığının mükafatını büyük kazanıyor. Sonunda Bathsheba ile evlenen o. Spoilerimiz de verdiğimize göre, insan doğaya kulak verip anlamadı. Şehrin çılgınlığından uzak bir tepede oturup, yıldızların altında ağaçlara bakmalı.
Gabriel bunu da çok güzel gösteriyor. Yani yalnızlığın insana kazanımları var. Mesela o arada doğayla daha haşır neşir olmak, doğaya dönmek. Çünkü doğanın aslında insana vereceği çok fazla şifa var. Bir kere hani daha önceki haftalarda da oldu. Yeter ki insan açmaya görsün gönül gözünü doğaya. Evet, her şeyi orada bir mikrokosmos gibi oradan görüp anlama şansın var. O yüzden yani Gabriel ele alındığında bize şeyi gösteriyor. Yani doğayla baş başa kanılabilir ve bundan elde edilenebilecek kazanımlar vardır. 380. sayfada da diyor ki geçmeden önce birkaç kitap getir bana diyor Gabriel'e ama yeni olmasınlar. Yüreğimde yeni bir şey okuyacak güç kalmadı. Evet, çok güzel.
diyerek bir ara mani bir şey yapalım. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, itsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTürk'ü ne yapıyor? Devam ediyor. Üçüncü kitabımız yine senin seçtin. Bu haftaki neredeyse bütün kitapları sen seçtin gibi oldu aslında. Bu hafta kafamın çalışası tutmuşum.
Estağfurullah. Daima çalışıyor. Dino Buzatti, Tatar Çölü. Evet. Şimdi çok enteresan bir ufacık bir anekdot anlatmak isterim. Tabi. Kitaba çalışacaktım. Ben evde de kitap yoktu. Tam böyle şey diye düşünüyordum. Evde de bu kitap yok. Ben de daha önceden olduğunu hatırlıyorum ama. Hatta giriş cümlesini falan o kadar hatırlıyorum. Dino Buzatti, Buzatti, Buzatti.
Evde de yok falan diye düşünüyorum. Neyse dedim. Storytel'den dedim. Bazen oradan mesela ya dinliyorum bulmadığım, bulamadığım kitabı ya da şey yapıyorum. Ya da dinlerim falan diye düşünüyorum. Bu arada Başak Buğday, daha önceki podcastlerimizden birinde bahsettiğimiz Başak Buğday'la ilk kez hayatımda buluştum. Karşılıklı geldik. O da bana yanında. Ulu insan Başak Buğday. İki hediye getirmiş. Bir tanesi Kolonya ki çok severim. Bilirsin Rebel Kolonyası. İkincisi de böyle baktım açtım şeyi açıyorum, kağıdı açıyorum. Tatar Çölü, Dinabuzat'tı. Ateizler açıklasın. Ateizler açıklasın. Sen nereden bildin ki benim bu kitabı okumak istediğim, yani bu programa bunu yetiştirmem gerektiğini? Ve oturdum okudum tabii ki. Niye daha önce okumamışım dedin mi? Yok, okuduğumu biliyorum. Zaten daha ilk cümlesinden hatırlıyorum kitabı bu arada. Benim öyledir. Ben unuttuğum kitabı bazen ilk cümlesinde bütün hepsini hatırlarım. Hatta ne yalan söyleyeyim, sanki bu kitabı bana sen mi önermiştin de okumuştum, ondan da emin değilim. Olabilir. Ümit alan bu kitap hakkında şöyle yazmış. Tokat gibi bir roman, görkemli bir alegori. İnsana bir Bastiyane Kalesi'nin içinde miyim diye sorduruyor. Ve yanıt çaresizce evet oluyor. Sonra işte Kavafis'in dediği gibi oluyor. Yeni bir ülke bulunamıyor. Başka bir şehir yahut deniz. Nereye gidersek gidelim. Kendi varoluşumuzu da sürüklüyoruz oraya. Kitabın konusunu istersen özetleyeyim hemen ki onun üzerine konuşalım. 1940 yılında yayınlanmış öncelikli kitap. Romanın kahramanı Genç Teğmen Drago, ülkenin sınırındaki kalelerinden birine atanır. Yani bizim sınır karakolları gibi bir yer. Bu da yine olmayan bir yer aslında. Bunun neresi olduğunu kimse bilmiyor. Ama Kuzey Çölü diye bir yerin kenarında orası ve o Kuzey'den düşmanlar gelecek diye biliniyor. O yüzden de sürekli tetikte olunması lazım. Hem de çok uzun zamanlardır. Bizim namusumuzdur bu kale diyorlar. Tabii. Yani Drago kaleyi görür görmez hemen geri dönmeye karar veriyor. Ve içindeki tiktikleri de görünce. Fakat daha sonra gelişen olaylar Drago'yu kaleye bağlar.
Zamanla kale Drago'nun kaderi haline gelir ve birdenbire orada yıllarını geçirirken buluyor Drago kendisini. Sıradanlığın pençesine düşüp önüne çıkan fırsatları değerlendirmek yerine alışkanlıkları içinde kendini unutarak Tıpkı geceleri yatarken sesini duydu tıp tıp eden su damlaları gibi akıp giden zamanı yenik düşen bir adamın hikayesidir. Romanda Kafka etkisi açıkça görülür. Evet doğru. Yazar romanda insanın yazgısından kaçmasının imkansızlığını ortaya koyar. 1939'da Corriere della Serra için, gazeteci aynı zamanda Butzatti,
Koriyere de Leserre muhabiri olarak Addis Abeba'daymış. Orada askere çağrılıyor ve 3 yıl savaş gemisinde görev yapmış. Yani tam tersi denizin ortasındaki bir savaş gemisinde 3 yıl görev yapmış kendisi 2. Dünya Savaşı sırasında. Şimdi romanda 1940'ta çıktığına göre o gemide mi yazdı acaba çölde geçen romanı diye sordum kendi kendime. 1976'da da İtalyan Fransız ortak yapımı bir filmi var.
Ben filmin fragmanını seyrettim. Bir sürü sevdiğimiz İtalyan ve Fransız oyuncunun, artı Max von Sydow'un oynadığı, oldukça seyredilisi bir filme benziyor. Hayatını bir kere yaşanabileceğini, bu nedenle bu ömrü en iyi şekilde değerlendirmek gerektiğini anlatan sarsıcı bir öykü. Korku ve hayallere kapılıp gerçek hayatı ıskalamanın önde gelen irili ufaklı şansları değerlendir. Yaşam yaşamak içindir, beklemek ve hazırlanmak için değildir. Evet. Bu yalnızlığın felsefesi de aynı zamanda yani kitabın bütün şeyi neredeyse. Yani çocuğu gönderiyorlar bir kaleye Allah'ın unuttuğu bir çöldeki ve sürekli orada bir aman abi hazır olalım düşmanlar gelecek havası var. Başta bir olbay var çünkü. Zaten bu böyle gitmek istediği o sahne çok komik gidiyor diyor ki işte binbaşım diyor galiba yanlışlıkla ben gideyim diyor.
Ben gideyim benim diyor şimdi diyor ben yani en azından şehire biraz daha yakın bir yerde olursam diyor ailem var diyor mesela ailem dediği de annesi hani ailem var diyor. Aa diyor beni diyor çok üzdün diyor kalbimi kırdın diyor sen şimdi daha yeni geldin diyor. Nereye gitmek istiyorsun hemen? Yok yani öyle değildi falan. Sonra dört ayda ne kalmaya karar veriyor. Son dört ay oluyor. İkinci dört ay. Bir de tabii ki askerlik ortamını bilenlerin de çok iyi anlayacağı bir şey. Tabi tabi. Yani askerlik o kadar uyuşturucu bir ortağımdır ki bir taraftan da. Yani kendi vücudunun artık sana ait olmadığı, beynini kullanma zorunluluğunun ortadan kalktığı ve her şeyin senin dışındaki
Etkenlere bağlı olduğu bir şeydesindir ve bu aslında çok konforlu bir şeydir. Bir uyuşukluğa sürükler insana. Buna alışabilir insan yani gerçekten hayatı boyunca. Bak yine aslında enteresan kolektif bilinçaltımız çalışmış. O da şu, Buda gidiyor. Önce kısa bir süreliğine gidiyor, sonra uzun süre kalıyor. Aynı şekilde Büyülüdağ'daki Hansa sadece 3 haftalığına gidiyor, 7 yıl kalıyor. Zaten 7 rakamı çok önemli Thomas Mann için. Çok kullanıyor onu. Buda 20'ye 23 yaşında gidiyor, sonra 53 yaşında bir... Kalenin komutanı olarak ölüyor 53 yaşında Enhard. Aynı şekilde yani ve işte aynı örüntüler var. Ve benim mesela en başta dediğim ben de bir yalnızlığın içine düştüm. Yani hani bunu seçtim diyemem. Hani onun içine düştüm. Bunlar da aynı şekilde bunun içine aslında düşüyorlar. Ama buradan kazanımlar var. Şöyle bir şey okuyayım. 38. sayfa galiba yakın gözlüğümü yanıma almadığım için tam göremiyorum. Sık sık yalnız kalmıştı. Henüz çocukken, kırda kaybolduğunda, gece vakti cinayetin kol gezdiği şehir sokaklarında, hatta bir gece önce yolda uyuduğunda. Ama şimdi durum farklıydı. Yol heyecanı geçmiş, yeni meslektaşları çoktan uykuya dalmıştı. Kendisi ise odasında hüzünlü ve yetmiş bir biçimde bir lambanın ışığında yatağının kenarında oturuyordu. İşte şimdi, evet şimdi, gerçek yalnızlığın ne olduğunu anlıyordu. Yani bu da diyorum yani bütün kitapta yalnızlığa fazlasıyla vurgu var.
Anlamak bakımından ve her karakterin bunu nasıl yaşadığını anlamak bakımından, düşünce dünyalarının ne kadar zenginleştiği ya da fakirleştiği... Bu arada yalnız kalın da demiyorum ben kimseye. Bundan hiçbir zaman yana olmadım ama... Allah'a mahsus Aslı'cığım. Yalnızlık Allah'a mahsus. Ama bu da bir yaşama şekli. Bir insanlık hali. Olabilir yani bu arada, bu olabilir. Bir öğretici de olabilir yani aynı zamanda. Alışkanlıkların verdiği kolaylık ve güven hissi yüzünden bir ömrün gözümüzün önünden nasıl kayıp gideverdiğini ve buna nasıl seyirci kaldığımız üzerine bir roman.
Enis Batur Üstadımız bu romanda nazire olarak bir şiir yazmış. Okuyayım kısaca. Lütfen. Sahildeki nöbetçileri değiştiriyor Teğmen Covanni. Kahramanımızın adı Covanni bu arada. Sahildeki nöbetçileri değiştiriyor Teğmen Covanni. Sigarasını sarıp kibrit çakıyor avcunun içinde. Alabildiğince uzuyor deniz. Kursalda molaya ve denize doyamıyor kopkoyu tenli askerler.
Filolar, uçaklar gelecek. Bir gün gelecek denizin ve ufkun dibinden düşman sökün edecek. Kolaydı gelmeyecek yolcuyu bile beklemek, diyor Albay Giovanni. Ya sonsuz bir belkiyle, sonsuz bir belkiyi beklemek. Gelmeyecek yolcuyu bile beklemek çok güzel değil mi? Gelmeyecek yolcuyu bile beklemek, diyor Albay Giovanni bu sefer. Ya sonsuz bir belkiyle, sonsuz bir belkiyi beklemek.
Bir yine alıntı okumak istiyorum. Tabii. İnsan yalnızken ve konuşacak kimsesi yokken bir şeye inanmak zordur. Drago, insanların birbirlerine duydukları sevgi ne olursa olsun, birbirlerinden ne kadar uzak olduklarını, eğer acı çekiyorsanız bunun sadece ve sadece size ait olduğunu, başka hiç kimsenin bunun en ufak bir kısmını bile üstlenemeyeceğini, eğer acı çekiyorsanız bunun başkalarının acı çektiği anlamına gelmediğini ve bunun da hayatının yalnızlığını getirdiğini, O dönemde fark etti. Harika. Ben de bununla dalmıştım. Senin de dediğin gibi Kafka çok güzel. Özellikle Kafka'nın şatosu çok güzel bir referans noktası kitaba. Evet. Onunla beraber o da okunabilir. Samuel Beckett vari bir havası da var. Evet. Ya bu şeye de çok benziyor. Yani Akdeniz, Mediteraneo filmine de çok benziyor. Yani bir adaya asker olarak gidip orada bir hayat kuran, yıllarca izole bir halde orada kendi içlerinde yaşamaya başlayan. Ki oradaki karakterler de mesela çok yalnızdırlar.
Eşeğe de benziyor işte, Godo'yu beklerken. Godo'yu beklerken zaten, tabii. Şeyh Yannis Ritsos, barbarları beklerken şiiri vardır ya, barbarlar gelecek diye. Böylece Drago bir kez daha Bastiani Kalesi'ne çıkan vadiye tırmanmaktadır. Ömründen 15 yıl daha eksilmiştir. Ne yazık ki kendisinde hiçbir değişiklik yok.
hissedememektedir. Zaman çok çabuk geçmiş, ruhu yaşlanmaya vakit bulamamıştır. Ve geçen saatlerin yarattığı karanlık endişe her gün biraz daha artsa da Drago hala asıl önemli olan şeyin henüz başlamadığı fikrinde inat etmektedir. Evet, bunu da yine aslında karşılaştırma edebiyata da giriyor ya biraz neredeyse, şeyde düşündüm. Mesela burada yalnızlığında bu Drago şey, zaman ona çok hızlı geçiyor. Büyülü dağdaysa zaman geçmek bilmiyor. Dediğim gibi bir gün, on gün gibi, bir ay gibi falan. Yani herkesin algısı değişiyor. Bunun olarak da izafiye teorisi veriyoruz.
O zaman hadi dördüncü kitaba geçelim. Böldüm çok uzamasın. Tatar Çölünü, Mehmet Eroğlu İnsanları Tatar Çölünü Okuyanlar ve Okumayanlar olarak ikiye ayırmış. Gerçekten mi? Evet şeylerinde özellikle kendi. Çok enteresan. Yazı ve okuma kurslarında. Evet geçelim o zaman sevgili Doğan Cüceloğlu hocamız. Rahmet istedi. Türkiye'nin en önemli psikologlarından biri. Bence yani gerekli ilgiyi gördü de keşke biraz daha uzun yaşasaydı daha uzun faydalansaydık diye düşünüyorum aslında. Doyamadık kendisine. Evet ya bu insan insana ya da ben hızlıca yine okudum okumamıştım sen bana söyledin kitabı. Bireysel iletişim konusunun en güzel ele alındığı ve ne işe yarar? Bireysel iletişim olmalı mı? Tabii. Ne işe yarar? Faydaları nelerdir? İnsana ne kazandırır? Bunlara çok güzel değinen bir kitap. Bir de televizyon programının adı. 2007'de TV8'de başlayıp... ...sonraki yıllarda 360 TV'de süren... ...ve o dönemde de çok seyredilen, çünkü ilk örneği olan... ...Türk televizyonlarında bir programıydı İnsan İnsan'a. Evet, tamam. Yani işte insanın kendine hep bu söylüyoruz, özdeğer. Önce kendine değer vermesi. Belki bu yalnızlığınızın içinde duygulananın bunu keşfedeceksiniz önce. Kendinizi bir keşfedin. Bir kendinizi tanıyın. Siz nasıl iletişim kurmak istiyorsunuz? Her halimiz diyor Doğan Hoca, her halimiz bir iletişimdir. Sessizlik de bir iletişimdir. Durmak da bir iletişimdir. İnsan arasındaki iletişim birbirlerini fark etmeleriyle başlar diyor. Evet.
Dolayısıyla aslında mesela başka bir tabi şey kullanılmış, jargon kullanılmış ama... ...bugüne kitabı neredeyse hani böyle şey yapabilirsin, çevirebilirsin, dili değiştirebilirsin. Şimdi şey hatırlayamadım da mesela... Kitabın yayınlanış tarihi de 1979 bu arada. Evet. İlk yayınlayış. Yani o şey var mesela, şimdinin Ghosting'i onun kitabında umursamazlık olarak mesela... ...konuşuluyor. İnsanların Türkçe konuştukları yıllarda yazılmış kitap çünkü. Evet.
Doğru. Böyle fakirler gibi Türkçe mi konuşuyormuş herkes? TikTok yok muymuş o zaman? Şimdi mesela umursanmamak en insanları yıpratan ve akıl hastalığına sebep olan şeymiş. Bak şeylerden biriymiş demiyorum.
Sıkı Dostlar filmi vardır ya. Çok severim. Goodfellas. Goodfellas. Kimindi? Coppola'nın mıydı? Scorsese'nin mi? Neyse o abilerden birinin. Mafya filmi yani. Scorsese'si gibi hatırlıyorum. Orada bir söz vardır. Belliota oynuyordu. Bir insanın annesine, babasına, ailesine küfret, gelir seninle kavga eder. Ama bir insanı umursamazsan sana düşman olur.
Yani umursanmamak gerçekten insanları akıl hastalığına sürükleyen en önemli şeymiş. Yani görmezden gelmek, umursamamak. Hiçe saymak. Evet ve işte ilişkilerde hani iletişiminize diyor dikkat etmeniz gerekir. İkili ilişkilerde işte evlilik ilişkilerini tabii ki ele alınmak. Yani karşıdakini umursamamak onu en yıpratan şeydir ve mesela bugün düşündüğünüzde hani bu hanımefendinin bahsettiği, Duygu Hanım'ın bahsettiği şey hani ilişkilerin çok hızlı olması birdenbire işte hemen bir sonrakine geçilmesi bunların en önemli noktalarından biri işte bu ghosting denilen şimdi görmezden geleni. Benchmarking.
Yani o iki tık olayı işte mavi tıka dönüşmemesi ya da mavi tıka dönüşüp ona cevap verilmemesi. Dur bakalım bunlar daha iyi günlerimiz. Aslında evet. Biz hepimiz toptan yalnızlığımızla barışsak çok iyi ederiz. Hepimiz bence Tatar çölündeki kaleye... Kapatsalar cep telefonlarımızı elimizden alıp ya da Davos'taki Sanatorium'a ya da Wessex bölgesine çılgın kalabalıktan uzakta bir yere çok hayırlı olacak. Ben kendimden yola çıkarak şunu söylemeliyim ki kendim hayatımdan fark ettim işte 48 yıllık ömrümden fark ettiğim.
Tabii ikili ilişkiler hakikaten yani kadın erkek ilişkisi çok önemli oluyor... ...ya da kadın erkek derken hani romantik ilişki, gay, lezbiyen de buna dahil... ...romantik ilişki tabii ki çok önemli oluyor. Ancak ben kendimden yola çıkıyorum yani heteroseksüel biri olarak... ...evet kadın erkek ilişkisini hep önemsedim, evet önemsiyorum... ...ama bakıyorum da beni kurtaran her zaman arkadaşlık ilişkilerim gerçekten sağlam, güzel... Güvenilir. Arkadaşlık ilişkilerim oluyor ve bu da genellikle kadın arkadaşlarımla kurduğum ilişkiler oluyor. Oradan aldığım tatmini inan bana başka hiçbir şeyden almıyorum. Çünkü nedir? Ve yani bir yerden sonra artık olabilir. Yani buna dönüşecek de olabiliriz. Bilemiyorum. Hiçbir şeye karar veremiyoruz çünkü. Bu böyledir, böyle olmalıdır. Biz diyemiyoruz. Zaman insanı dönüştürüyor, değiştiriyor. Bambaşka bir çağda yaşıyoruz. Bunu kabullenmemiz gerekiyor. Ve ama yine de iletişimin nasıl kurulabileceğini öğrenmek bakımından dediğim gibi yani o jargon alıp bugüne hatta ben öyle düşündüm yani kalemle onun üstünü çizip ghosting yazabilirim. Üstünü çizip gaslighting yapabilirim. Üzerini yazıp eşşoğlu eşek falan yazabilirsin.
Yani kitabı öyle de okunabilir. Bu kitap bence o bakımdan çok önemli. Yine de o iletişimin nasıl kurulması gerektiğini insanlarla çok güzel anlatıyor. Doğan Hoca kendi yazarlık macerasının nasıl başladığını anlatmış asıl da kısaca bahsetmek istiyorum sana. Çünkü güzel bir hikaye.
Amerika'da diyor doktor öğrencisiyken benim gibi doktor öğrencisi olan Kaliforniya'da doğmuş büyümüş Emily ile tanıştım ve evlendik. 11 yıl süren evliliğimizde 3 çocuğumuz oldu Ayşen, Elif ve Timur. Evlendiğimizde ne kendimi tanıyormuşum. Ne de evliliğin ne olduğunu. Silifke'de büyürken çevremde gördüğüm evlilik koca baba modelleriyle Kaliforniya'da büyümüş feminist bir Amerikalı kıza kocalık yapmaya çalıştım. Çok komik evet. Sonuç hem ben çok ızdırap çektim hem de Emelie'ye acı çektirdim. Benim şimdi yüreğimi en çok yakan çocuklarıma verdiğim acılar.
Onlardan dört yıl ayrı yaşadım. Yaşadığım acılar her şeyi bilmediğimi, öğrenmem gereken çok şey olduğunu gösterdi. Ve yalnız bilgi yönünden değil, insan olarak gelişmem gerektiğine ikna oldum. Kendimi geliştirme süreci içinde kitap yazmaya başladım. İlk kitabım İnsan İnsana. İşte bu sürecin ilk ürünüdür. Gelişim süreci içinde kazandıklarımı kitaplar yoluyla paylaşmaya devam ediyorum. Çok güzel. Bence işte bu. Önce kendimizi tanıyacağız. Nereden geldiğimizi, nasıl bir kültürden geldiğimizi ve nasıl bir çevre içerisinde yaşadığımızı, o iletişimi nasıl kurmamız gerektiğini. Eski Mısırlılar Del tapınağının tepesine yazmışlar ya kendini bil. diyor ve Künye'yi okuyayım mı? Geldik oraya. Doğan Hoca'ya doyum olmaz. Her programı sadece Doğan Hoca kitapları ile yapmak da mümkündür. Doğru, doğru. O zaman geçiyorum Künye'ye. Thomas Mann. Bir tane çok küçük bir alıntı yapayım son kapanış olarak. Gene Doğan Cüceloğlu'ndan, yani bizim programı da çok uyuyor aslında onun için söyleyeceğim. Söyle tabii, niye söylemeyiz? Bir video terapik olarak söylüyorum. Bir kitabı bitirdikten sonra kapağını kapatıp eğik durmaktan yorulmuş boynunu arkaya yaslamak ve içinden çıkmış olduğun dünyayı gözden geçirmek dünyanın en güzel hislerinden biri. Çok güzel, çok güzel, çok doğru. Diyoruz, dinleyicimize. Benim hemen hemen her gün yaptığım bir şey. Evet, onun için de bu durumda canım. Herkesi de buna evet davet etmek doğrusu isterim. Thomas Mann, Büyülü Dağ, Can Yayınları, Çeviren Iris Kantemir, 888 sayfa. Akücilt. Hayırlı olsun.
Thomas Hardy çılgın kalabalıktan uzakta can yayınları çeviren Nihal Yeyinovalı 496 sayfa. Bu da az değil. Dino Buzatti, Tatar Çölü İletişim Yayınları, Çeviren Hülya Uğur Tanrı Över, 232 sayfa. Doğan Cüceloğlu, İnsan İnsana Kronik Kitap, 312 sayfa. Lütfen bize e-mail göndermeye devam edin. Sizin sayenizde biz de kendimizle ilgili pek çok şey öğreniyoruz. Hayata dair çok şey öğreniyoruz. Çok teşekkürler. biblioterapi.podbimedia.com
e-mail adresimiz. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için bir biyoterapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.