
3.680 kelime · ~18 dk okuma
Bende bir tane lanetli laptop var. Kafasını estiğinde çat diye kapanıyor. Şarj edene kadar da açılmıyor. Evet, kapatıp açtım, pilini değiştirdim, hocaya götürüp okuttum, kısaca yüksek lisansla öğrendiğim her şeyi denedim, fayda etmedi.
Psikoloji deneyi gibi aslında. Tam kapanmadan işimi halletmişsem dopamin tavan yapıyor. Geçenlerde de böyle söylenmiştim. Sağ olsun kıdemli flarsızlardan uğur bir laptopını ödünç vermişti.
Onu kullanıyorum. Ara sıra da yeni laptop bakıyorum kendime. Bütçem aşağı yukarı belli. Belki 100 dolar oynar.
Ve o fark için saatlerce yorum okuyorum. Birkaç gün sonra daha iyi bir fırsat bulabileceğim hissi beni resmen felç ediyor. Sonra bir şey almadan alışverişi bitiriyorum. Ertesi hafta, ertesi ay aynı şey.
Araba alırken bu kadar düşünmemiştim mesela. Gittim, gördüm, sürdüm. Sonraki günde birini ustaya gösterip aldım. İkinci el olduğundan, belli bir araba için başkalarıyla rekabet ettiğinden biraz acele etmek gerekiyor ama yine de biraz daha sabredebilirdim.
Pazarlığı uzatabilirdim. Üçüne beşine bakmadan aldım. Peki araba alırken bakmadığım 3-5 için laptop alırken niye haftalar harcıyorum? Yahut laptop alırken bakmadığımı niye yemek siparişinde önemsiyorum?
Para aynı para değil mi? Ekonomiye göre para aynı para da psikolojiye göre değil. Yemeğe mi harcanacak laptop'a mı fark ediyor. Çalışarak mı kazanıldı, miras mı kaldı fark ediyor.
Nereden geldiğine ve nereye harcanacağına göre aynı miktardaki paraya farklı değerler atıyoruz. Kafamızın içine enteresan bir muhasebeci var. İşte onun 1980'lerdeki keşfi sonradan bir Nobel ödülü kazandıracak kadar önemliydi. Selam flarsızlar ve kafalarınızda yaşayan muhasebeciler.
Geçen hafta davranışsal ekonominin doğumunu görmüştük. Zorlu bir doğumdu. Ta 18. yüzyılda başlamıştı.
Nihayet 1970'lerde gerçekleşmişti. Üç temel etki gördük. Bulunabilirlik, çapa ve kayıptan kaçılma etkisi. Ben bunları kronolojik olarak anlattım ama öyle X keşfedildi, O iş bitti, sonra Y'ye geçildi gibi algılamayın.
Her şey paralel gelişiyor. Bir genel prensip ortaya atıldıktan sonra birçok başka araştırmacı onu farklı senaryolarda ölçüp biçiyorlar, konuyu yıllar boyunca derinleştiriyorlar. Richard Taylor da bu araştırmacılardan biriydi. Geçen haftanın kahramanları olan Kahneman ve Tversky ile ortak çalışıyorlar.
Onlar tabii ekonomik senaryolarla ilgilenen psikologlardı. Taylor ise ekonomist. 79'da Prospect Teori yayınlandıktan hemen sonra o teoriyi temel alarak kafasına yatmayan bazı ekonomik senaryoları ele alıyor. Tam bıraktığımız yerdeyiz aslında.
Çünkü orada ilk bahsettiği konu... ...geçen hafta benim son bahsettiğim konu olan sahiplik etkisiydi. Ki o ismi koyan da kendisi.
Ben orada kahve fincanı örneğini kullanmıştım hatırlarsanız. Biraz hile yaptım. Bu aslında Taylor'ın 90 yılında yaptığı bir araştırmadan alıntıydı. 79'daki makalede ise sadece fikir halinde bunlar.
Bir anekdot veriyor. Şarap koleksiyonu olan bir akademisyen arkadaşı var, ondan bahsediyor. Uzun zaman önce tanesi 5-10 dolardan bir sürü şişe almış, şimdiki piyasa değerleri 100 dolar. Alıcısı da var.
E ama satmıyor. Tamam, normaldir. Demek ki gözündeki değeri daha fazla. Sorun şurada yalnız.
Elindeki stok bittiğinde aynı şarabı gidip marketten almayacak. Sadece o şarabı değil, o fiyata hiçbir şarap almayacağını söylüyor. Yani satıcı rolündeyken 100 doları az bulduğu şarap için alıcı rolüne geçince bir anda pintileşti. Rasyonel bir aktör ne yapar?
Elindeki malın fırsat maliyetini kolayca görebilir. Onu satmayıp da kullandığın için mahrum kaldığın paradır bu. Bir başka da işte mahzende içilmeyi bekleyen her şişe bir yüzlük banknot gibi şişeyi açınca yüzlüğü harcıyorsun. Dolayısıyla bununla gidip marketten aynı fiyata satın almanın farkı olmamalı.
Ama oluyor. Akabinde pişmanlıktan, öz kontrolden, batık maliyetten bahsediyor Taylor. Diyelim diyor bir konsere bilet aldınız, etkinlik günü hava bozdu, aşırı kar yağışı var, gitmeniz eziyet olacak. Kara borsada satış imkanınız da yok.
Ne yaparsınız? Çoğu insan yine de gitmeye çalışacağını söylüyor. Şimdi ikinci bir senaryo ortaya atıyor Taylor. Bir başka gruba biletin kendilerine hediye edilmiş olduğunu söylüyor.
O gruptaki çoğunluk evde kalmayı seçiyor. Aslında iki senaryoda da önümüzdeki soru aynı. O etkinlik çekeceğimiz eziyete değer mi değmez mi? Başka bir şey karar vermiyorsun.
Zaten ya parasını ödemişsin ya da hiç para ödememişsin. Ama işte çoktan gitmiş olan o para, batık maliyet bir grubun fikrini epey değiştiriyor. Yalnız psikologları uyarıyorum şimdiden. Benim gibi über pintilere işlemez böyle şeyler.
Hediye olarak gelen şeyleri de heba etmem Katiyen. O konser Antarktika'da da olsa giderim. Hep de negatif açıdan ele almayalım. Aynı etkinin bir diğer halinde, parası çoktan ödenmiş bir şeyi daha çok kullanmak insanı mutlu edebiliyor.
Açık Büfe Psikolojisi bölümünde buna değinmiştik. Büfede ben teröristirdikçe kâra geçtiğimi düşünüyordum. Belli bir kullanım seviyesi var kafamda, o fiyatı çıkaracak. Onun ötesi bonus gibi geliyor.
Zaten bu yüzden batık maliyet etkisiyle savaşmak yerine onu lehinize kullanmak daha akıllıca. Sizin için iyi olduğunu bildiğiniz şeylere peşin para verin, gerisini içinizdeki pinti muhasebeci halletsin. İlginçtir, pişmanlık beklentisinin de benzer bir etkisi var. Yani insanın seçim şansını kısıtlama etkisi var.
Pişmanlıkla sonuçlanabilecek seçimleri tümden bertaraf etmek istiyoruz. Sağlık sisteminden güzel bir örnek vereyim. Bazı sigorta poliçeleri baştan pahalıdır ama kullanım ucuzdur. Yani doktordu, testlerdi, ameliyatlardı.
Sene boyunca bunlar için cebinizden para çıkmaz. Bazı poliçeler ise ucuzdur ama o sene ilk bilmem kaç bin liralık harcama cebinizden çıkar, kalanını sigorta karşılar. Herkes için doğru poliçe farklı tabii de analizlere göre beklenenden fazla sayıda insan pahalı poliçeleri seçiyor. Yani toplam sağlık harcamalarını en aza indirecek seçimler yapmıyorlar.
Bu kısmen finansal okuryazarlıkla ilgili olmalı diye tahmin ediyorum. Sigorta normal bir insanın karşılaşacağı herhalde en karmaşık finansal karardır. Ama bir de pişmanlıkla ilgili kısmı var. Sağlık için parasal kararlar vermek çoğumuza mide bulandırıcı geliyor.
Hele ki o kararı bir başkası için veriyorsak, çocuğumuz için mesela. Çok dramatik olmayan bir durum düşünelim. %1 ihtimalle ciddi sorunlara yol açacak bir hastalığın testi için ne kadar para verirsiniz? Testi yapmasan ve çocuğun sonradan hastalansa dev pişmanlık.
Testi yaptırsan ve beklendiği gibi negatif çıksa, Yine pişmanlık boşa harcadığın için. Ucuz poliçe demek, sene boyunca sürekli böyle kararlarla karşılaşmak demek. İşte insanlar biraz kar maksimizasyonu yapıyorlar, biraz da psikolojik maliyet minimizasyonu yapıyorlar. Bunun bir getirisi şu, birileri yapay yoldan pişmanlık beklentinizi arttırabilirse size daha fazla para harcatabilir.
Bir müzayede düşünelim. Müzayede deyince de benim aklıma sürekli bağıra çağıra fiyat yükselten insanlar geliyor ama onun farklı tipleri var. Bazılarında mesela tek teklif oluyor. Herkes ihale usulü bir fiyat teklif ediyor.
Tek round da iş bitiyor. Eğer kazanan teklifi gizli tutmak yerine tüm katılımcılara gösterirseniz o şey kıl payı kaçıran insanlarda müthiş bir pişmanlık duygusu yaratabilirsiniz. Ve bir daha da o hissi yaşamamak için daha sonraki müzayedelerde normalde yapacakları teklifin biraz üstünü veriyorlar. Basit bir geri bildirim mekanizmasıyla fiyatları şişirmiş olduk.
Öte yandan şu da var, böyle etkiler olmasa bile gelecekte duyacağımız pişmanlığı tahmin etmekte pek iyi değiliz. Pişmanlığı abartıyoruz. Banyo trenleriyle işe gidip gelenlere sormuşlar, treni sadece bir dakikayla kaçırırsanız ne kadar pişman olursunuz, beş dakikayla kaçırırsanız ne kadar olursunuz diye. Elbette mutlak seviye bir sonraki trenin ne zaman geleceğine bağlıdır.
Ama önemli olan iki senaryo arasında fark olması. Ciddi bir fark olacağını söylüyor insanlar. Sonra da hakikaten trenini kaçırmış insanları buluyorlar. O an ne kadar pişmanlık hissettiklerini soruyorlar.
Orada bir fark gözlenmiyor. Çünkü kıl payı kaçıranlar kendilerini değil de dış şartları daha çok sorumlu tutuyorlar. Kontrollerinin dışındaki şartları daha çok sorumlu tutuyorlar. Tüh keşke daha erken çıksaydım falan demiyorlar.
İyi bir adaptasyon. Ama sonuçta gösterdiği şey belli. Gelecekte duyacağımız pişmanlığı abartıyoruz. Şimdi burada bahsettiğimiz bazı şeyler belki sizi şaşırtmadı.
Çünkü 2023 yılındayız, bunlar doğal. Ama 1980'de durum farklıydı. Bunlara bilimsel araştırma gözüyle bakmıyor üniversiteler. Taylor da ekonomi departmanlarında iş bulmakta epey zorlanıyor.
Sonraları haftalık bir gazete köşesinde bu fikirlerini genel okuyucuyla paylaşınca dikkat çeker olmuş. O sayede iyi bir pozisyona kapağı atmış. Gerisi de gelmiş. Yani onun kariyeri, davranışsal ekonominin ana akıma girme serüveniyle örtüşüyor.
Bunu da Kahneman söylemiş aslında, bir röportajından aldım. Zaten çok sonraları nihayet Nobel kazanınca, Taylor'ın ilk aradığı kişi Kahneman'dı. Vefalı gerçekten de sabah 6.45'te aramış yaşlı başlı adamı.
Yani aranızdan biri Nobel kazanacak olursa ileride, bana sabah 8'den önce mesaj atmazsanız sevinirim. Şimdi dönelim baştaki alışverişlerimize. Para aynı para değil mi diye sormuştuk ya hani. izleyenlerin ortalarında deminki fikirlerden bazılarını zihinsel muhasebe dediği bir çerçeve içinde birleştiriyor.
Zihinsel muhasebenin özünde paranın aynı para olmaması var. Entelcesi para fungible değil. Fungible meselesini NFT bölümünde anlatmıştım. Orada da tam bir boomer gibi pul koleksiyonlarından örnek vermiştim.
Sanırım ciddi bir kısmınız hayatında pul görmemiştir. Çok daha güncel bir örnek kullanayım. Bir süre önce ABD, İran'la bir anlaşma yaptı. Alıkonulmuş olan 5 vatandaşı karşılığında kendilerinin alıkoydukları 6 milyar doları teslim ettiler.
Daha doğrusu teslim etmediler de, sadece yemek ve ilaç gibi insani ihtiyaçlar için kullanabilirsiniz diye şart koşarak parayı Katar'daki bir aracıya getirdiler. Bence göstermelik bir şart. Zaten İran Cumhurbaşkanı Reisi, istediğimiz gibi harcarız. İnsani ihtiyaç demek, İranlıların ihtiyacı olan her şeyi kapsar diye demeç verdi akabinde.
Herkes kendi halkının duymak istediklerini söylüyor, sürpriz yok. Bugünlerde bu anlaşma tekrar gündeme geldi. Hamas'ın İsrail'e yaptığı saldırı ertesinde. ABD'deki muhalefet iktidara yüklendi çünkü.
Bizim verdiğimiz paralarla İsrail'i vurdular diyorlar. Hamas-İran bağlantısını kastederek. ABD Dışişleri Bakanlığı da kendini savunmak için açıklama yapmış geçen gün. Diyorlar ki paralar halen Katar'daki hesapta duruyor.
Saldırı için kullanıldığı falan yok. Zaten öyle bir şey için kullanamazlar. Anca insanın yardım alım satımı yapabilirler. Şimdi ben İran'ın rolünü bilmiyorum.
Emekli albay site yöneticisi olmadığımdan ama ekonomik açıdan dış işlerinin açıklaması saçmalık. Çünkü İran normalde yemek ve ilaca ayıracağı bütçeyi başka işler için kullanır, sonra gider Katar'daki hesaptan ilaç parası çeker, bütçesini denkleştirir. Yahut o 6 milyarı teminat olarak gösterip başka yerden sağdan soldan kredi bulabilir. Sonuçta eğer kurumları güçlü ve şeffaf olmayan bir devletsen, sınırsız miktarda parayı oradan oraya taşımanın dünya kadar yolu var.
Hangi hesaptaki paranın nereye gittiği önemli değil, farklı işlere harcanan toplam miktar önemli. Fungible'ın anlamı bu. Ekonomik teori de zaten genelde paraya böyle bakıyor. Ama insanın paraya bakışı farklı.
Zihinsel muhasebenin en basit halinde, farklı konularda farklı bütçeler oluşturuyoruz kafamızda. Mesela beklenmedik bir harcama yapmamız gerekirse, araba almak için biriktirdiğimiz paraya dokunmaktansa kredi kartına abanmayı tercih ederiz. Kart faizleri çok yüksek olduğundan bunun ekonomik mantığı yok ama psikolojik açıdan da ortada bir açıklama var. Çünkü araba birikimine dokunmak demek, bir disiplinin bozulması demek.
Bir hayalin suya düşmesi, en azından tehlikeye düşmesi demek. O hayalin korunması için daha fazla para ödüyor insan. Her zaman aklınızda olsun. Ekonomik irrasyonellik eşit değildir.
Genel anlamda irrasyonellik o da eşit değildir. Aptallık, serserilik, itlik, hergelelik. Birçok şeyin makul açıklaması var. Fakat bizi biraz daha az makul gösteren bir örnek düşünmek zor değil.
Diyelim ki 200 liralık bir yemek yiyeceksiniz. Tam mekanın kapısına geldiğiniz sırada aynı yemeği, birebir aynı kalitede, aynı ambiyansta sadece 100 liraya sunan bir yer olduğunu öğreniyorsunuz ama biraz uzakta, 15 dakika yürüme mesafesinde. Ne yapacağınızı düşünün. Sonra da benzer bir senaryoyu 1000 liralık bir mont için yaşadığınızı hayal edin.
Tam dükkanın kapısına geldiniz, aynı mont başka yerde 900 liraya varmış. Oraya yürür müsünüz? İlk grupta yürümeyi seçenlerin oranı çok daha fazla. Halbuki ikisinde de soru aynı.
15 dakikalık yürüyüşünüz 100 lira tasarrufa değer mi? Aynı benim araba alırken daha gevşek davranıp laptop bakarken ultra seçici olmam gibi. Zamanımıza değer biçmek yerine o anki harcamayı referans alıp indirimlere oransal olarak bakıyoruz. Benim bir teorim var bununla alakalı.
Aranızdaki restoran işletmecilerine sormak istiyorum bunu. Amacımız para kazanmak değil mi? Ama müşteride kazıklanma hissi yaratmadan para kazanmak, onları mutlu ederek para kazanmak, birçok işletme ana yemek fiyatlarını görece normal tutup su ve çay gibi ufak şeylerden geçiriyor. Bana bu çok ters geliyor.
Çünkü birincisi kuvvetli bir referans noktam var o şeyler için. Bakkalda su kaç paradır, kahvede çay kaç paradır bunlar belli. Fazla ödediğimi kesin olarak biliyorum yani. İkincisi de oransal olarak çok fazla ödüyorum.
Bazen iki katı, üç katı, dört katı para ödüyorum. O farkın miktarı az olsa bile sırf bu yüzden kazık yemenin acısı büyük oluyor. Ben olsam suyu, çayı ikram ederim. Ana yemekten çıkarırım paramı.
O fark oransal olarak ufak olacak. İki kat pahalı olmayacak da yüzde yirmi daha pahalı olacak. Bu işi yapmış insanların tecrübelerini merak ediyorum. Bu arada tam ev ahaliniz üstünde yapmalık bir deney var.
Senaryo şu, sahildesiniz, hava sıcacık, soğuk bir bira içsek de serinlesek diyorsunuz. Gerçi demin de şarap demiştik, bu nasıl entellik ya? Nerede viski, nerede röpteşambır? Resesyon entelliği bu.
Neyse, soğuk bira. Arkadaşlarınızdan biri alıp getirecek. Ama her zamanki gibi denekleri iki gruba ayırıyoruz. İlk gruba birayı yakındaki lüks bir otelden alacağı söyleniyor.
Ne kadar ödemeye razısınız? Bunu düşünüp yazıyor herkes. İkinci gruba ise arkadaşın yakındaki bir marketten gidip alacağı söyleniyor. Onlar da bütçelerini yazıyorlar.
Cevapların fark edeceğini tahmin ediyorsunuzdur ama neredeyse iki kat fark ettiğini belki tahmin etmediniz. Halbuki tıp atıp aynı birayı, aynı yerde, aynı zamanda tüketeceksin, yani aldığın mal ve hizmet tamamen aynı, niye umursuyorsun biranın nereden geldiğini? Umursuyorsun çünkü kafanda iki ayrı bütçe var. Pahalı yer bütçesi, bakkal bütçesi.
Ve bunlar arasındaki duvarlar çok geçişken değil. Para akmıyor birinden diğerine. Taylor birkaç sene sonra New York'taki taksiciler arasında da benzer bir yaklaşım olduğunu görmüş. Bunların ciddi bir kısmının günlük bir hedefi var.
Yani her günün bütçesi ayrı olarak düşünülüyor. İşler kesatsa daha fazla çalışıyorlar o hedefe ulaşıp kendilerini iyi hissetmeleri için. Yok işler iyiyse gönül rahatlığıyla erkenden bırakıp gidiyorlar evlerine. Bu tabii garip bir durum.
Çünkü işlerin iyi olduğu gün, talebin fazla olduğu gündür. Tam tersi de senin daha çok çalışıp kazanmanı ve o talebi karşılamanı öngörür piyasa varsayımları. Sonuçta o gün kazandığını işler kes atken harcayabilirsin. Bir dereceye kadar oluyor bu ama beklendiği kadar değil.
Aynı şeyi kumarbazlar, bayisçiler de yapıyorlar. Birçoğunda günlük bir kazanç kayıp toleransı var. Şansına o gün fena gitmemişse işleri, günün son yarışında normalden fazla risk alıyorlar. Çünkü kaybederlerse onu aslında kayıp olarak görmeyecekler.
O günün bütçesinin denkleşmesi olarak görecekler. Zihinsel muhasebe konusu bu. Buna paralel olarak yine 80'lerin ortalarında adalet duygusu üstüne de eğilmiş sayılır. Basit bir soruyla başlayalım.
Kar küreği satan bir dükkan var. Normalde 150 lira kürekler. Bir kar fırtınası sonrası sabah fiyatlar 200 liraya çıkıyor. Bu sizce kabul edilebilir mi, yoksa haksız mı, insafsız mı?
Onun yaptığı deneyde her beş kişiden dördü haksız olarak görmüş. Ben bu durumu iki yönde de rasyonalize edebilirim. Ama duygusal tepkim, derinlerden gelen o ses, bende de haksızlık olduğu yönünde. Hem de birden fazla haksızlık var.
Hepimizin başına bir iş gelmiş, bir kar fırtınası, ortak felaket, e şimdi sadece zenginler mi kurtulsunlar? İşin bir bu boyutu var, bir de satıcının fırsatçılığına gıcık olmak var. Hiçbir değer üretmeden durduk yere ekstra zenginleşti. Bunların doğruluğunu, yanlışlığını tartışmıyorum.
Bu çok uzatır konuyu. Ama bu hissiyatın varlığı yadsınamaz bir gerçek ve önemli ekonomik etkileri oluyor. Taylor da diyor zaten. Sırf sana aptalca geliyor diye bunları yok sayamazsın.
Çünkü insanların ağzına kötü bir tat bırakıyorsun. O dükkandaki diğer alışverişleri de etkileyecek. Çok sinirlenirlerse zaten toptan boykot düzenleyecekler. Ve kendilerine zararlı olacağı durumlarda bile bunu yapacaklar.
Bu dar açıdan irasyonel bir davranış. Ben niye birini cezalandırmak için maliyet ödeyeyim? Ama bu tehdit sayesinde diğer işyerleri akıllarını başlarına alacak, sen de uzun vadede karlı çıkacaksın. O açıdan rasyonel.
Oyun teorisi bağlamında da bahsetmiştik sanırım. Bize ihanet edeni cezalandırmak için para kaybetmeyi göze alıyoruz. Çok temel bir zihinsel içgüdü bu. Yalnız tabii insan tutarlı değil içgüdülerinde.
Nedense bazı uygulamalara ses çıkarmıyoruz. Talep arttıkça fiyatın da artmasına ses çıkarmıyoruz. Uçak biletleri böyle satılıyor. Aynı uçakta yan yana oturan iki kişi aynı parayı ödemiyorlar.
İşi son dakikaya kalmış olan o koltuğa daha çok para vermeyi tamamen kanıksamış. Ama mesela bunu konserler için yapınca tepki toplayabiliyor. Çünkü bilet sattıkça fiyatların artması kara borsacılığı andırıyor. Bazı gruplar onu bu yüzden reddediyorlar.
Ben 5 sene öncesinden bir analiz buldum. Bütün konserleri incelemişler sanırım. Eğer diyorlar dinamik fiyatlama olsaydı, toplam konser gelirleri %5 daha yüksek olacaktı. Fakat senin imajını zedeleme riski %5'e değer mi?
Bunları okuyunca aklıma hemen Uber'in modeli geldi. Search pricing deniyor, biliyorsunuz. Belki bilmiyorsunuz. Gerçi çünkü Uber yasak ülkede.
Kartelleri kurmak için yasakladılar. Orada fiyat oynak. Talebin arttığı zamanlarda, mesela bir kar fırtınası olduğunda fiyat da otomatikman artıyor. Bazen birkaç katına çıkabiliyor.
Yine diyebiliriz sadece zenginler mi taksiye binsin, diğerleri yürüsün mü? Fakat Uber'in yaptığı işin car küreği satan dükkanı yaptığı işten büyük bir farkı var. Dükkanın elindeki kürek stoku belliydi. En azından yakın vadede değişmeyecek.
Uber ise bir çöp çatanlık hizmeti. Alıcı ve satıcıyı buluşturuyor. Dolayısıyla fiyat arttığında arz da artacak. Bu havada dışarı çıkılmaz diyen sürücüler fiyat arttıkça yollara çıkacaklar.
Bunun gerçekten ne kadar işlediğini bilmiyorum ama önemli olan şirketin bu mesajı müşteriye sık sık hatırlatması. Yani sizin durumunuzu istismar etmek için değil, arzı arttırıp sıkıntınızı çözmek için bu fiyat mekanizmasını kullanıyoruz. Bunu tekrarlaya tekrarlaya insanların ilk tepkisi yumuşuyor. Tabii gerçekten olağan dışı durumlarda fiyatı bir araç olarak kullanmamak lazım.
Mesela 2017'de Meksiko City'de büyük bir deprem olduğunda algoritma fiyatları arttırmaya başlayacak. Allah'tan oradaki bir çalışan duruma uyanıp sistemi kapatıyor. Search pricing sistemini. Kendi binası hala sağlanmaktayken üstelik.
Çünkü öyle bir durumu normal piyasa mekanizmalarıyla idare etmek o şeyi nasıl diyeyim ucuzlaştırıyor, materyalleştiriyor. Paranın ötesinde olması gereken bir şeyi o düzleme çekmiş oluyorsun. Herkesi iğrendirir, markayı da bitirir. Ya bu arada Mexico City'de garip bir durum var.
19 Eylül deprem günü resmen. 1985'de olmuş, binlerce insan öldü. 2017'de olmuş, yüzlerce ölü var. En son 2022'de olmuş.
7.6 şiddetinde, hepsi 19 Eylül'de. O tarihlerde gitmemek lazım demek ki. İşte rasyonalismus masyonalismus derken böyle batıl inançlara bağlarım iki dakikalı.
Şimdi buraya kadar anlattığım her şey Richard Taylor'ın ekonomistler arasında neden tanındığını açıklıyor. Benim gibilerin bu ismi bilmelerinin sebebi ise 2008 basımı Nagy kitabı. Nagy hafifçe ittirmek veya usulca yönlendirmek demek. 2000'ler zaten bu işin kırılım noktası yani artık akademide sağlam zemine oturmuş davranışsal ekonomi, popüler kültüre geçiş yapıyor.
Gerçi iknanın psikolojisi bölümünde bahsettiğim Robert Cialdini'nin Influence kitabı, en etkili davranışsal ekonomi kitapları listesinin demirbaşıdır. 1984'te yayınlanmasına rağmen. Ama diğer tüm demirbaşlar hep 2004 sonrası. Mesela seçenek sayısının arttıkça seçimlerin zorlaşmasını anlatan Paradox of Choice, efendim Malcolm Gladwell'in ikinci kitabı Blink, yahut sonradan bir podcaste dönüşen Freakonomics, Dan Ariely'i meşhur eden Predictably Irrational, bunların hepsi birkaç sene içinde çıkıyorlar.
Biraz daha ileri sarınca da birçoğunun devam kitabı yayınlanıyor ve tabii yaklaşık 40 sene gecikmeyle Kahneman'ın çalışmalarını, o Sistem 1, Sistem 2 modelini herkese tanıtan Thinking Fast and Slow çıkıyor. Tüm bunların arasında Nagy gerçek politikalara en hızlı ve en geniş etkiyi yaratan olmuş olabilir. Kitabın bir diğer yazarı var, hukukçu. Ertesi sene Beyaz Saray'da göreve geldi.
İngiltere'de de Cameron hükümetinde davranışsal bilimlere göre politika üreten bir birim kuruldu. Nagy Ünit diye biliniyor. Tüm bunlar şaşırtıcı değil çünkü kitabın bazı bölümleri bariz biçimde genel okuyucudan ziyade politika üretenlere yönelik yazılmış. Ben birkaç sene önce bunun üstüne bir yazı yazmıştım.
Pisuvardaki sinekti başlığı. O sineklerin bir yapıştırma olduğunu öğreneli yıllar oldu ama halen her gördüğümde aynı şevkle nişan oluyorum. Durduramıyorum kendimi. Amsterdam havaalanı tuvaletlerini temizleyenlerin bir buluşuymuş.
Deliğin yakınına bir hedef koyunca dışarıya sıçratma %50 ile %80 oranında azalmış. Sinek de özellikle iyi bir hedef çünkü yeterince pis. Bir kelebek koysan mesela en öküz erkekler bile ona işemek istemiyorlar. Hamam böceği gibi bir şey olsa bu sefer insanlar tiksinecek.
Sinek iyi. Pisuar sinekleri naç fikrini anlatmak için ideal örnek, özellikle de alternatifleri düşününce. Mesela otoriter biri, o tuvalete bekçi dikip çişini dışarı taşıranı cezalandırmaya bakar. Klasik ekonomistlerin tuvaletinde ne olabilir?
Giriş paralıdır, çişini sıçratmayana da çıkışta parası iade edilir. Bir teşvik yaratılmış olur, iade edilmeyen kısım da temizlikçiye gider. Davranışsal ekonomistlerin tuvaletindeyse, bariz parasal çıkarlara göre değil de psikolojik yatkınlıklara göre yönlendirme yapılıyor. Maksat herkesi aynı kalıba sokmadan ve çaktırmadan ortalama davranışı biraz oynatmak.
Bu hem ucuz hem de özgürlüğe bir kısıtlama olarak algılanmıyor. Aslında bu konuda bir tartışma var. Millet naç politikalarını manipülasyon olarak betimliyor bazen. Evet, yani adını ne koyarsan koy.
Bence de dibine kadar manipülasyon. Ama bu politikalar olmadığında da tarafsız bölgede değiliz ki. Zaten hep etki altındayız. Zaten doğa bizi manipüle ediyor.
Bari biz bunları doğru yöne kanalize edebiliriz. Halk için halka rağmen manipülasyon. Benim sloganım bu. Daha ciddi bir örnek verelim.
Organ bağışı. Kayıtlı organ bağışçısı oranlarını kıyaslayan meşhur bir grafik var. Ülkeler arasında müthiş farklar gösteriyor. Mesela Portekizlerin hemen hepsi bağışçı durumundayken İngilizlerin beşte biri bile bağışçı değil.
Kültür farkı diyecekseniz aynı dili konuşan Almanlar ve Avusturyalılar arasında da benzer bir fark var. Farkın kaynağı bu işe bakışta değil. Öldüğünüzde organlarınız başka hayatlar kurtarmak için kullanılsın mı sorusuna ezici çoğunluk evet diyor. Fark işin bürokrasisinde.
Bazı ülkelerde bağışçı olabilmek için bir çaba göstermen lazım. Basit bir form doldurmak olabilir mesela bu. Fakat kimse yapmıyor bunu çünkü insan tembel bir varlık. Eğer bir seçim yapmaya zorlanmazsak default seçenekle devam ediyoruz.
Bazı ülkelerse her ehliyet alanı otomatikman bağış listesine kaydediyorlar. Ufak bir çabayla bu listeden çıkılabilir ama kimse çıkmıyor. Zaten organ bağışına çok hevesli olmayanlar için bile ben artık bağışçı olmak istemiyorum diye bir form doldurmak biraz kötü bir histir. İlk tür tasarımlara opt-in denir.
Dışarıda başlarsın, sonradan katılma opsiyonun vardır. Diğerleri de opt-out. Yani katılımcı olarak başlarsın, sonradan dışarı çıkma opsiyonun var. Opt-out modeline geçmek bir naç örneği olurdu.
İngiltere mesela bunu 2020 yılında yaptı. Ne kadar işe yaradı, söylemek için çok erken. Biraz baktım da mevzuda karışıkmış. Velhasıl benim esas dikkat çekmek istediğim nokta, bu örnekte nasıl bir manipülasyon oldu?
İnsanların fikirlerini değiştirmiyorlar. Davranışlarında fikirleriyle aynı hizaya çekme girişimi var. Bir başka de işte özgür iradeye karşı değil, bilakis iradeyi destekliyor. Tabii opt-in opt-out ikileminin ötesinde de seçenekler var.
Hiçbir default seçenek olmaz, herhangi bir otomatik seçim yapılmaz. Onun yerine sistem sizi bilinçli bir seçim yapmaya zorlar. Bağışçı mısın, değil misin, in misin, cin misin? Bu soruyu cevaplamadan ehliyet vermez mesela, yahut pasaport vermez, neyse artık.
Böyle bir düzende de bir iki ufak nac imkanı var. Mesela kayıt sorusunun altına her sene şu kadar kişi organ bulamadığı için ölüyor veya şu an 30 bin kişi böbrek nakli için bekliyor gibi bilgiler konulabilir. Hatta daha da iyisi ehliyet sahiplerinin %92'si organ bağışçısı olmayı seçiyor gibi bir şey konulabilir. Çünkü kendi davranışımızı değiştirmenin en etkili yolu komşularımızın davranışlarını öğrenmek.
Onları taklit ediyoruz. Evet flarsızlar, şimdi size bir itirafta bulunayım. İtiraf saati geldi. Ben davranışsal ekonomiyi iki bölümlük bir içerik olarak düşünmüştüm.
Her zamanki gibi o planları çöpe atacağız. Aklımda iki bölüm daha var. Her bölümde önemli bir figür üstünden ilerliyoruz. Üçüncü bölümdeki çapa da Rory Sutherland olacak.
Diğerlerinin aksine bir akademisyen değil, bir reklamcı zamanında bu NAÇ fikrinden çok etkilenmiş ve bu fikirleri gerçek dünyada uygulamaya başlamış. Hatta şirketi her sene bir davranışsal bilimler festivali düzenliyor. Adı da NAÇstock. Woodstock'a gönderme.
Bence onun söyleşilerine kesin bakın. Birkaçını şimdiden ekleyeyim açıklamalara. Hem çok yaratıcı hem de çok iyi bir konuşmacı. Önümüzdeki bölümde bazı fikirleri üstüne atıp tutarız.
Benim de içimde kalmış bazı tiratlar var. Bankalar hakkında, havayolları hakkında içimi döküp rahatlayacağım. O zamana kadar hepinize sevgiler, selamlar. Özellikle de Ömür Ulu Aşk, Korhan Kaftanoğlu, Öner Can Yıldız, Burak Özdemir, Bülent Boyacı, Zafer Faydalı, Fatih Karaca, Çağlar Pir, Rıdvan Duran, Vedat Kürşün ve Emine Tekerek.
Bu bölüm sizlerin ve ismini okumadığım ufak tefek katkılar yapan birçok insanın sayesinde oldu.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.