Podcast

S3E6: Özgürlük: Kendin Olma Cesareti

Bibliyoterapi

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Aslı ve Tuna, kendimizle ilgili üretilen yargılarla nasıl başa çıkabileceğimizi konuşuyor.

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

Kitaplar;
Cemal Süreya - 99 Yüz
John Berger - Görme Biçimleri
Osho - Özgürlük: Kendin Olma Cesareti
Jean Paul Sartre: Gizli Oturum


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

5.404 kelime · ~27 dk okuma

Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti Biblioterapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunuk İremitçi. Malum okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Biblioterapi ne yapıyor? Başlıyor.

Merhabalar efendim, Bir Pod, Bir Eda. Hoş geldiniz. Bugünkü sorumuzu sevgili Tuna Kiremitci okuyacak. Bu soruyu 100 yüze aldın galiba. 100 demişken Cumhuriyetimizin 100. yılı kutlu olsun. Evet, doğru. Çok güzel. Çok mutluyuz, gururluyuz. 100'ün 100. yıl haftasına denk geliyor. Evet, doğru. Bunu da hemen yürütelim buradan. Dünya için zor zamanlarda kutluyoruz ama kutluyoruz. Kutluyoruz tabii ki. Bizim için çok önemli bir tarih. Evet, bugünkü soru bana geldi. Bana da yazanlar var.

İnanmazsın, beni de takip eden, beni de sayan, beni de kale alanlar var. Zaten beraber yazıyorlar o e-mailleri de e-mailleri genellikle ben kontrol ettiğim için öyle oluyor. Beni CC'lemiyorlar demek ki. Hayır, bibliyoterapiye gönderiyorlar ya. Evet, doğru söylüyorsun. Şimdi Murat Bey Gaziantep'ten yazmış. Diyor ki, sevgili bibliyoterapi, başkalarının hakkımdaki fikir ve yargılarını çok fazla kafaya takıyorum.

Transkriptin tamamını oku

Bunun yanlış olduğunu biliyorum ama yine de kendimi hakkımda kimin ne düşündüğünü tahmin etmeye çalışıp kaygılanırken buluyorum. Bu durum artık çok yorucu hale geldi. Hangi kitapları önerirsiniz? Sizce umursamaz olmayı öğrenebilir miyim? Demiş Murat Bey Gaziantep'ten. Murat Bey'e iyi haberim var. Evet. Öğrenebilirsiniz. Hocam bu arada senin için Cambridge'e taşındı diyorlar.

Ya evet böyle bir söylenti çıkmış ki ben... Doğru mu? Hayır tabii. Ben fark etmedim ama... Ben de fark etmedim. Ya da bana her yer İstanbul o zaman. Cambridge'li oldu demişler senin için. Sadece yazın gittik, Leyla ile bir buçuk ay kaldık geldik. Yani bu kadar mı istemişler ki ben Cambridge'e taşınayım? Yakıştırma demek, yakıştırmışlar seni kendine. Yakıştırmışlar, ya bu oraya da gider, buraya da gider demişler. Hayır efendim ben buradayım, İstanbul'da yaşıyorum ve bundan çok memnunum. Başka bir yere taşınmak gibi bir niyetim de hiç yok. Gidene mani olmayayım ama gitmeyeyim diyorsun. Evet gitmeyeyim. Hatta bu konuda belki bir podcast bir ara yapabiliriz. Hani çünkü çok kaçan var, bunu biliyoruz. İşte bu ülkede artık çocuk büyütülmez, yahut işte burada eğitim kötüleşti, artık şöyle oldu, özgürlüklerimiz kısıtlandı vs. Ben bunlardan kaçmamak gerektiğini...

Bunlarla beraber burada yaşamak gerektiğini ve bir şey olmak gerektiğini düşünüyorum. Yani başkalarının hakkında ne söylediği umurumda değil. Ne derlerse desinler. Bravo sen oraya evet oraya bağlıyorsun. Çıkmam asla bağlamdan korkmam. Bravo, bravo. Şimdi pardon Gökhan Bey miydi? Murat Bey. Murat Bey'e iyi haberim benim. Gerçekten umursamaz olabileceğini, başkalarının ne dediğini düşünmeden hayatına devam edebileceğini ben şahsen düşünüyorum. Bunun işte dört kitap hazırladık. Bence gerçekten çok etkili kitaplar konu üzerinde. Bunun yapılabildiğini şahsen de görmüş biriyim ben. Evet çok etkili dört kitap hazırladık. Kur'an, İncil, Tevrat ve Zebur. Şimdi onları tartışacağız.

Allah'ın kelamıyla bu hafta karşınızdayız. Ben bunu deneyimlemiş biriyim. Yani deneyimlemiş derken belki de çocukluğumdan beri çünkü hiç bu şeyi gerçekten yaşamadım. Başkası ne der? Başkası ne düşünür? Muhtemelen bu aile içinden aslında gelen bir şey. Aile içinde çok öğretilen bir şey. Aman hani aman çocuğum bak öyle derler böyle derler gibi. Hani belki telkinlerde bana çok fazla bulunmadı. Emin değilim hatırlamıyorum ama bende hiçbir zaman bu fazla olmadı.

Bunun sebebi de zannedersem kendime duyduğum güven olsa gerek. Yani bundan şey anlaşılmasın, bir kibir anlaşılmasın, aşırı özgüvenli biri olduğum anlaşılmasın. Ama içten içe yaptığım şeyin doğruluğuna inanmak, yani hani vicdanımı yoklamak, sürekli kendimi sorgulamak, zannedersem kendimle hesaplaşmak çok sık bir şekilde buna sebep oldu. Benim için de diyorlar ki, o diyorlar kimsenin lafını falan kafaya takmaz diyorlar. Çok hoşuma gidiyor böyle dedikleri için. Senin için böyle mi diyorlar? Benim için diyorlar ki o kimsenin lafını kafaya takmaz diyorlar. Ben vallahi çok seviniyorum duyduğum zaman.

Yani evet, oksimoron anladım. Tuna Kremitçi bu sabah fazla zeki uyanmış. Oksimoron çok değişik espriler. Gri hücrelerde bir hareketlilik gözlemleniyor. John Berger'ın görme biçimleri diyelim o zaman istersen. Evet diyelim. Şimdi şöyle bu bir hani BBC belgeselinden yola çıkılarak yapılmış kitap. 1972'de bir ekip çalışmasıyla BBC için yaptığı bir televizyon dizisinden kitaplaştırılmış, 1972'de ilk defa yayınlanmış, yağlı boya resimlenen reklamlara görselliği ve imgeleri anlamanın eleştirel bir görme biçiminin manifestosu olmuş bir güzel kitap. Şimdi böyle söyleyince çok karışık. Ben aslında şöyle söylemek istiyorum. Belgeseli de biz oturduk, Tuna Kiremici ile seyrettik ayrıca BBC'de yayınlanan. Çok inanılmaz faydalı olacağını, bu kitabın düşünüyorum. Şimdi siz bu kitabı okurken Murat Bey şöyle diyecek size, ne alakası var? Bu sanatı görme biçimlerine anlatıyor bize diyeceksiniz. Yani ben işte Leonardo'nun şu resmini... Ama resimlerde insanlar var ve o insanları görme biçimleri çok ilginç.

Şimdi zaten ona geleceğim. Yani diyeceksiniz ki siz bana ne anlatıyor bu? Bana işte Leonardo'nun resminin nasıl algılanabileceğini, algılandığını nasıl yönlendirilebileceğini anlatıyor. Caravaggio'yu anlatıyor. Ne alakası var konumuzla diyeceksiniz. Oysa tam olarak eğer böyle titiz bir okuma yaparsa Murat Bey şunu görecek ki yani dikte edilerek bir şey hakkındaki algımızın değiştirilebileceğini çok güzel anlatıyor. Hemen bir örnek veriyorum. Evet.

Klasik resimlerde kadınların toplumsal kişilikleri diyor, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Yani genellikle çıplak resmedilenlerin kadın olmasından bahsediyor. Klasik resimde erkekler genelde giyinik çünkü resme erkeğin bakacağı varsayılarak yapılmış. Evet, kadınlar güzel görünsün, onların gözüne hitap etsin. Ve şey olsun yani bir erotiklik varsa da bu kadına şey yapılsın. Yani işte bu şartlarda yaşayabilmesinden dolayı diyor kadınların kişilikleri gelişmiştir. Çocukluklularının ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendini gözlemesi bunun gerekli olduğu öğretilmiştir kadınlara diyor.

Yani şimdi şöyle bize verilen dünyada yaşantıda çok fazla mesaj var gizli mesaj var yani sen gidiyorsun atıyorum bir sergide dolaşıyorsun o sergide bakarken bile resimlere sana verilen bazı mesajlar var ve Senin bir neredeyse boş sayfa olmana hakikaten izin verilmiyor. Yani sen şunu yapamıyorsun, gördüğünü... Mesela John Berger en çok bunu anlatıyor. Çocuklarla da çalışmalar yapıyor ya. Çocuklar bir şey gördüklerinde, mesela bunu bir resim gördüklerinde bunu nasıl anlamlandırıyorlar? Çocuklar çok doğrudan konuştukları için, çok doğrudan kendini ifade ettikleri için anartak diye gördüklerini söylüyorlar. Biz ise bize dikte edilmişleri söylüyoruz. Şimdi hiç kimse mesela yemiyor. Yani açıkçası Picasso ile ilgili yahut... Evet, Picasso diye... Niye? Kenan Evren demişti, ben de yaparım böyle resim diye. Ya bak, bu çok güzel. Çünkü bu Kenan Evren'in zaten böyle çocukça şeyleri vardı ya, çıkışları vardı ya. Evet. Ama konu o değil yani. Gerçi Picasso da demiştir ki, bir çocuk resmi sergisi gezerken, ben böyle çizebilmek için hayatım boyunca çalıştım demiş.

Evet bu arada yani Picasso'nun hani ilk şeylerini gördüğün zaman, ilk çizimleri gördüğün zaman anatomiyi çok iyi bilir, mükemmel gerçekçi resim yapabilir, mükemmel portre yapar. Tabii Allah'ına kadar yapıyor onu canım. Picasso kendini daha sonra başkalaştırmak için bunu yaptı. Çocuk bakışına ulaşmaya çalışıyor. Şimdi konumuz ama şu, bize dikte edilir. Picasso ile ilgili ne düşünmemiz gerektiği bize dikte edilir. Biz çoğunlukla bir sanat eseri ile ilgili bile fikrimizi söylerken kendi fikrimizi söylemekten imtina ederiz. Biz doğru olmak için... Kız vermezler. Cihangir'de kız vermezler denir ama. Yani biz daha iyi etkilemek için çevremizdekileri, bize dikte edilen şeylerle idare etmeye çalışırız. Genel geçerli yargılar o sıradaki. Evet, o sıradaki genel geçerli yargılarla idare etmeye çalışırız. Oysa ki kendimiz olarak da var olabiliriz. Şimdi Murat Bey hani başkalarının aslında onunla ilgili düşünceleri, başkalarının onunla ilgili dikte ettiği şeylerdir. Bunlardan etkilenerek belki de tamamen yanlış bir şey yansıtmaktadır, düşünce yansıtmaktadır.

kişilik yansıtmaktadır. Oysa yani kimse anlatamaz. Murat Bey kadar. Kimse onu onun kadar iyi bilemez. Bir şey geldi aklıma. Bilge Karasu'nun bir kitabındaydı. Ne kitapsız ne kedisiz diye de. Üç tane şey vardır diyor. Bir, üç görme biçimi vardır diyor. Bir, insanın kendi kendine görüşü. Yani kendi kafasındaki imgesi insanın. İmajı da diyebiliriz bunu aslında. İkincisi, başka insanlar tarafından nasıl görüldüğü, yani başka insanların gözündeki imajı. Üçüncüsü de kişinin başkaları tarafından nasıl göründüğü hakkındaki tahmini. O en zoru bence. Evet ve bu üçü diyor nadiren aynı şey olur diyor. Genelde üçü de farklı farklı şeyler olur derdi. Galiba ne kitapsız ne kilisesiz kitabında. Bu John Berger okurken bu aklıma geldi. Çünkü burada bir imaj kaygısı var aslında. Şahsi imaj kaygısı yaşıyoruz biz. Yani imge, süper ego da olabilir herhalde şey. Yani böyle bir kendi imajımızla ilgili bir kaygımız var bizim devamlı. Murat Bey mesleğini yazmamış ama hele ki bir sanatçıysa bu sanatçılarda her zaman işte internette benim hakkımda ne yazdılar, Twitter'da ne yazdılar, Eliştirmen ne dedi, Ekşisir Gök dedi falan hani böyle devamlı bir

Kaygı halinde. Çünkü sanatçı genelde alkışa bağımlı bir ego oluşturuyor ya kendisinde. Halbuki ve özgüvenini böyle besliyorlar genellikle sanatçılar. Alkış da sanatta çok nankör bir şeydir. Yani bir gün vardır, diğer gün yoktur. Bir kitabın alkışlanır, diğeri alkışlanmaz. Bir şarkının alkışlanır, diğeri alkışlanmaz. Sürekli alkışla şişen bir ego, o alkış ortadan gittiği zaman pıst diye birden sönüveriyor. Ondan sonra gelsin... Alkol.

Bağımlılık ve depresyon. Halbuki gerçek özgüven insanın kendi hayatı ve kendi doğru bildiği yolda mücadele etmesinden, mesela spor yapmasından, çalışmasından, sevdiklerine emek vermesinden gelen bir özgüvendir. Bu özgüvende asla kişinin elinden alınamaz. Çünkü imajıyla alakası yoktur. Ama bu imaj kaygısı sanatçı olmayanlarda da vardır. Acaba başkaları beni nasıl görüyor? Bu aslında kolay bir şey değil, sıyrılınması yani. Murat Bey yalnız değil. Evet, evet. Onu da ben de tam şimdi onu söyleyecektim. Yani Murat Bey, ya Murat Bey, siz de niye böyle yapıyorsunuz yahu? Hemen yani. Bu bakışınızı değiştirin. Böyle diyemeyiz. Böyle diyemeyiz. Bu hepimizin. Hatta bundan sıyrıldık zannettiğimiz zaman bile, yani ben dedim ya başta, ben de bu pek olmadı. Ya tabii ki olmuştur. Ekşi Sözlük'te beş tane çok korkunç şey okuduğun zaman kendinle ilgili. Bu tekrarlanır. Yani bir şey titiklenir.

Evet, sosyal medya durumunda çok şey. eski Ben bir böyle biri değilim ki dersin, kendine açıklama şeyi hissedersin, zorunluluğu hissedersin. Çırpınırsın bunun için. Çırpınırsın hatta yani. Ben daha bunu çok yakındığı bir zamanda mesela yaşadım. Ama bir yandan da yani bu şeyleri kısa sürelerle yaşamayı başarırsan, aralıkları azaltırsan, bu süreçleri azaltırsan...

Böyle böyle daha çok kendini yaşayıp daha az dışarıdan etkilenebilirsin. Belki bu tamamen yok olmayacak. Ama zamanları değiştirelim. Hakan Yılday çok başarılıdır bu konuda mesela. Sosyal medya hesabı olmayan tek ceza bildiğim kadarıyla Türkiye'de. Ve kesinlikle kendisi hakkında ne dendiğini takip etmiyormuş gibi bir halde var. Ama o başarı değildir. Yani takip etmeyip, hiç bilmeyip, duymayıp oradan ben bildiğim gibi yaşarımdan ziyade esas başarı... Kulağımı çıkardım hocam eleştirilere. Ben maça konsantre oldum. Derya futbolcular. esas başarı yapılması zor olan başarı değil miyim ya o da yanlış olur da yapması zor olan şey bütün bunları duyup farkında olup buna rağmen kendini gerçekleştirebilmek ve kendini yaşayabilmek. Çünkü görme biçimleri çeşit çeşit diyoruz değil mi? 14 lira bağlamak gerekirse el alemin gözü torbu değil ki. Büzesin. Büzesin. Herkes bir şekilde seni görecek ve kendi gördüğünü yorumlayacak ve... ...tahmin etmek de çok zor karşımızdakiniz. Evet. Yani bunu kontrol etmenin imkanı yok yani sonuçta. Evet. Bu konuda rahat olmak lazım. Ben buradan şeye geçmek istiyorum. Hadi bakalım. Jean-Paul Sartre'a geçmek istiyorum. Jean-Paul Sartre, selamun aleyküm. Çıkış yok. Bir adı daha var onun. Neydi? Şey, gizli oturum. Hah, gizli oturum. Bravo. Teşekkürler. Buna geçmek istiyorum çünkü aslında ikisi arasında... Lanfark, selezot, cehennem başkalarıdır. Değil mi o? Sözü evet bu oyundan çıkıyor. En son cümlelerinden biri yani en son cümlesi değil. Kapanışta geçiyor galiba. Ama kapanıştan yani son beş cümleden birincisi...

Jean-Paul Sartre'nin 1944 yılında yayınlanmış olan eseri. Oyunda üç tane ana karakter var. Gorsin, Inez ve Estel. Bunlar cehennemde mahsur kalıyorlar fakat cehennem hiçbirini tahmin ettiği gibi bir yer değil. Eşyasız bir odanın içinde baş başa kalıyorlar. Üç tane kanepenin olduğu bir oda ve üçünün de rengi çok çok çirkin. Biri ıspanak renginde, biri bordo. Ötekini hatırlamıyorum. Birbirleriyle konuşmak zorunda kalıyorlar. Neyiz, biz ne yapıyoruz, yaşarken ne yedik? falan diye. Ondan sonra biri birine ilgi duyuyor, öbürü aslında lezbiyen o da öbür kadına ilgi duyuyor falan böyle bir çıkmazı görüyorlar hep beraber. Sonrasını dinleyelim senden. Şöyle oyun şöyle başlıyor. Adamın adını ben hiçbir zaman söyleyemiyorum. Rio de Janeiro'lu bir adam bu. Ölmüş ve işte... Garson. Gersen ölmüş ve onu biri bir uşak var. Evet gazeteci bir uşak var. Uşak bunu şeye getiriyor. Bir odaya getiriyor. Kapıyı açıyor. Buyurun diyor. Burası sizin kalacağınız yer diyor. Ne kadar çirkin bir oda diye daha adam girer girmez yani cehenneme gelmiş ama şeyden bahsediyor. Ne kadar çirkin bir oda. Ne kadar çirkin bir dekorasyon. Aa pencere yok. Aa ayna yok. Böyle cehennem olmaz diyor yani. Kendine zarar verebileceği hiçbir şey yok. Biraz sıcak falan. Oraya giriyor işte diyor ki sizi istediğim zaman çağırabilir miyim diyor. Tabii diyor bir zil var diyor ona basarsanız diyor ben gelirim ama diyor gelmeyi de bilirim çünkü diyor o zil her zaman çalışmıyor diyor. Yani çalışıp çalışmayacağının garantisi yok diyor. Neyse o içeri giriyor böyle işte etrafa bakıyor orayı anlamaya çalışıyor. Şey yok odadan çıkış yok yani. Türkiye o yüzden güzel çevrilmiş çıkış yok diye.

Daha sonra üstten bir hafta falan geçiyor galiba. Yani öyle bir zaman, bir aralığı bize verilmiyor. Biri daha geliyor. Bu sefer şey geliyor... İngilizce çevirisi, no exit. Türkçe gizli oturum. Gizli oturum, tamam. İngilizce no exit diye çevirmişler. Bir kadın geliyor. Madaminez geliyor. Daha yaşlıca olan kadın. Geliyor ve bu sefer o da böyle şeye giriyor, içeri giriyor. Siz benim celladım mısınız diyor.

Ha ha ha ha diyor adam. Ya ben sizin celladınız falan değilim. Ben de burada yaşayacağım. Beraber yaşayacağız burada. Sonra Esther geliyor. O da böyle hoppa bir kadın. İşte sadece aslında bizim konumuza en uygun karakter Esther. Çünkü başkalarının, özellikle erkeklerin onunla ilgili ne gördüğü ve ne düşündüğünü çok önemseyen bir karakter. Oyunun sonuna doğru Gaysen şunları söylüyor. Hiç aklıma getirmezdim böyle olacağını. Acı, ateş, kızgın ızgara. Hepsi sizsiniz demek. Ne gülünç şey. Kızgın ızgaranın ne gereği var? Cehennem başkalarıdır. Başkalarıdır, evet. Ve hani bu arada üçü de birbirlerine öyle bir düşüyorlar ki, birbirlerinden öyle bir nefret ediyorlar ki bu süreçte. Hani kızgın ateş olsun, ızgaralar olsun. Yani bizi cezalandırın, bizi işkence edin ama bizi buradan çıkartın. Daha doğrusu bunu genç kadın Essel ve gene adamın adını Gersen söylüyor. Öteki kadının başından beri bunun farkında.

Başka bir deyişle onları bekleyen fiziksel bir işkence yok. Orayı cehenneme çeviren diğer insanlarla ilişki kurmak zorunda olmanın getirdiği duygusal ve zihinsel işkence. Cehennem başkalarıdır, başkalarının bakışıdır. Bakışıdır. Evet, çünkü birbirleri hakkındaki görüşlerini ister istemez önemsiyorlar. En başta şeyi söylemiyorlar. Niye cehenneme geldiklerinde üçü de hani şeydir ya, hapishanede kimse suçlu değildir. Evet.

Evet, yani onun gibi hani bir de canım ben niye cehenneme geldiğimi bilmiyorum diyor ya ben bir şey yapmadım. Öteki de diyor. Ben aslında üçü de çok fena şeyler yapmışlar. Üçü de gerçekten hani suç işlemişler ve birilerinin ölümüne sebep olmuşlar. Ya hani cehennemde olmayı hak ediyorlar. Başlangıçta hepsi kendini güçlü ve günahsız kabul ediyor. Ancak karakterler birbirleri ve geçmişleri üzerine konuştukça cehennemin kendisi

Açığa çıkmaya başlıyor. Her biri hayatta yaşadıkları günahlar ve nasıl öldüklerini anlatıyorlar. Sonunda da insan olarak birbirlerine mahkum olduklarını ve birbirlerini anlamak zorunda olduklarını gerçek içinde fark ediyorlar. Evet, yani bir de tabii bu var. Aslında bu bakış açısı şöyle güzel. Yani Murat Bey'in anlaması gereken şey bu yargılanmalar, başkalarının bize bakış açısı bunlar var olmaya devam edecek. Biz bunlardan kendimizi uzaklaştıramayız. Biz de yapıyoruz aynısını zaten. Tabii başkasına sorarım size Murat Bey.

Sizin başkalarıyla hakkında hiçbir kanaatiniz yok. Muhakkak biz de başkalarını eleştiriyoruz. Hatta... Günde kaç kere yapıyoruz bunu? Bence... Bir meslektaşımızdan bakkalın çırağına kadar hakkında yargı ürettiğimiz her gün onlarca insan oluyor zaten. Evet doğru. Mesela annemle biz bu konuda çok çatışırız. Bu konuyu biraz zor aştık belki de. Hani der ki, aslında sürekli benim bir şey düşündüğümü farz ediyorsun. Ben aklımdan asla öyle bir şey geçmedi. Niyet okumak denir ona. Evet. Ama sen böyle farz ediyorsun ki galiba biz bunu daha önce de konuştuk. Bu olmaya devam edecek. Yani biz bunu başkaları için yapacağız. Başkaları bizim için bunu yapacak. Bu da galiba o iletişimi kurmak ki geçen haftanın konusuydu. O iletişim yine hani Doğan Cüceloğlu'nun kitabı İnsan İnsan'a önem kazanıyor. Gene önem kazanıyor. Çünkü

Bunu birbirimize gösterme biçimimiz, sunma biçimimiz, söyleme yahut söylememe biçimimiz, bunlar önem kazanıyor aslında. Bunlardan çünkü biz tamamen kurtulamayız. Ama biz içimizi sağlamlaştırmak durumundayız. O da nasıl? Yine kendi değer yargılarımızı belirleyerek. Kendi eğitimimize belki önem vererek. Eğitim dediğim şey illa okulla olan bir şey değil. Yani devam eden, ölene kadar devam eden bir şey. Kendini geliştirmek. Sıradaki kitap tamamlayıcı olacak bu konuda diye düşünüyorum. O zaman sen bir manini oku. Dünya halinden sıkılanlar. İyice pazarcı gibi oldum. Yapma öyle. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasını inananlar için bir biyoterapi ne yapıyor? Devam ediyor efendim.

Evet, bir sonraki kitap tamamlayıcı olacak dedik. Zannedersem Osho. Özgürlük, kendin olma cesareti. Evet. Osho'yu kısaca hatırlatalım. Çokça bilinir tabii şeyde kişisel gelişim ve mistisizm alemlerinde. Ama hemen bir şey söylemek istiyorum. Bilinmezmiş mesela. Benim Osho'ya hiç saygım yoktu. Ta ki bunu çalışana kadar. Çünkü...

Ben kişisel gelişimden nefret ediyorum ya. Yanlış anlamışım konuyu. O şu kişisel gelişimci değil tabii. O bir mistik. Ve tartışmalı da bir karakter. Çünkü Amerikan toplumuyla başını belaya sokmuş. Mistik de değil. Adam bunun eğitimini almış. Felsefe eğitimi almış. Önemli bir aslı felsefeci. Kendisine öyle demiyor olması bizim onu öyle anlamamız anlamına gelmez.

Doğru. Doğum adı Chandramayam Joyne, 1960'larda Akarya Rojneş, 1970'lerde Bhuagwanshiri, 89'dan sonra da Osho adıyla öğretisini yayıyor. Ve mesela şu sözünle başlayayım ben olaya. Topluma mutlak şekilde teslim olmak, bütünüyle onun esiri olmak gerekir. Toplum ancak o zaman yalnızca kölelere, ruhsal olarak intihar etmiş kimselere saygı duyar, diyor. Evet.

Böyle hep sivridir bu o şu halde. Dik dik konuşur. Üniversitede bile öyle. Şimdi bu kitapta, bu kitabı okuduğunuz zaman kesinlikle bu kitabı herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. Özgürlük, kendin olma cesareti. Çünkü bu kitap şöyle şeyler söylüyor. Şimdi derin bir nefes al ve şöyle yap, böyle yap demiyor.

Adam tarihten bir sürü anekdot da anlatıyor. Yani hepsinin bir anlattığı her şeyin bir dayanağı da var. Yani Talha Otuzu'dan başlıyor. Nietzsche'den alıntılar yapıyor. Heidegger'den bahsediyor. Yani daima... Batı felsefesini çok iyi biliyor. Çok iyi biliyor. Altyapısı çok kuvvetli ve şunları da anlatıyor. Okuduğunuz zaman göreceksiniz. Üniversitede sürekli kovulan bir öğrenci. Bütün gittiği her yerden, üniversitelerden kovuluyor. Çünkü hep sorular soruyor. Yani ona felsefe derslerinde anlatmaya başlıyorlar işte. Şöyledir, böyledir diye kalkıyor, her zaman sorguluyor. Diyor ki neden öyledir? Bence öyle değildir. Şimdi kimse bunu duymak istemiyor. Daha sonra kendisi üniversitede mesela felsefe dersi vermeye başladığında...

Şöyle bir sistem uyguluyor. Öğrencilerine diyor ki bu 40 dakikanın diyor ilk 20 dakikasında müfredatın bana söylediğini size anlatacağım. İkinci 20 dakikasında o söyleneni tamamen çürütmek için kendi fikirlerimi anlatacağım ve tartışacağız. Fırlama bir abimiz kendisi yani. Daha sonra tabii öğrencilerden şikayetler geliyor çünkü ve şunu söylüyor en baştan dürüstçe diyor eğer

Bu üniversiteyi bitirmek istiyorsanız, benim derslerimden geçmek istiyorsanız... ...ilk 20 dakikada öğrettiklerimi dikkate alın ve sınavda bunları soracağım. Ama hayata dair bir şey öğrenmek istiyorsanız ikinci 20 dakikayı dikkate alın. Şimdi öğrenciler kafa karışıklığı yaşıyorlar ve bunu idareye bildiriyorlar. Rektör yanlış hatırlamıyorsam derse giriyor. Diyor ki ben çok şikayet var, derse girmek zorundayım.

İlk yirmi dakikayı dinliyor ve diyor ki, mükemmel anlatıyorsun. Yani mükemmel, bu kadar iyi akademik bir anlatım olamaz. O şurada diyor ki, ikinci yarıyı bekle. İkinci yarıda tamamen her şeyi çürüteceğim çünkü. Böyle, evet dediğin gibi yani sivri bir karakter, alternatif... Amerikan sistemi hala barışmış değil, o şöyle zaten. Yani hala kavgalılar. Diyor ki, sen özgürlük olarak doğdun.

Sadece sen onu unutmaya koşullandırıldın. Özgürlük, sadece sen özgür olmanın sorumluluğunu alabilecek kadar bütünleşmiş olduğunda mümkün olur. Dünya özgür değildir. Çünkü insanlar olgunlaşmamıştır. İçsel olarak özgür bir insan, dışsal olarak özgür olmak için yanıp tutuşmaz. Bir şeyden özgürleşmek, hakiki özgürlük değildir. İstediğin bir şeyi yapma özgürlüğü de benim bahsettiğim özgürlük değildir. Benim özgürlük, vizyonum senin kendin olmandır, diyor. Evet. Kendin özgür olacaksın. Yani bunu da tabii şeye çok bağlıyor. Sorumluluk. Yaptığın şeylerin sorumluluğunu alacaksın. Yok öyle diyor yani. Evet. Yaptığın şeylerin sorumluluğunu alacaksın. Tıpkı şeyde de böyle Sars'taki çıkış yok ya da işte gizli oturum oyununda da aynı şey var. Yaptığının sorumluluğunu alacaksın, bileceksin. Ancak bu seni özgürleştirebilir. Çok güzel bir hikaye anlatıyor. Çok kısaca anlatabilir miyim? 2500 yılı öncesinden bir hikaye anlatıyor L30 ile ilgili. Çin'de kral diyor ki L30'ya bizim mahkememizin en üst düzey yargıcı diyor sen ol. Çünkü diyor en iyi bizim yasalarımızı sen biliyorsun ve bunu en adalet duygusuna sahip kişi sensin. Bunu uygulayabilecek kişi sensin. L30 da hayır diyor ben istemiyorum yapmayacağım. Neden diyor yapmayacaksın?

Ben diyor yaparsam diyor yanlış olur diyor. Olur mu diyor sen diyor en iyisin. Peki diyor. En üst düzey yargıç oluyor. İlk vaka... Baslansın kaplansın diyorlar. İlk vaka şey, ülkenin en zengin ikinci adamı geliyor. Ve bu en zengin ikinci adamının mal varlığının yarısını biri çalmış. Hırsız var bir de. İkisi de, Leotus ikisini de dinliyor. İşte bire anlatıyor, öteki anlatıyor. Ve diyor ki ikisi de haklı.

zengin adam köpürüyor nasıl olur ne demek ikisi de haklı böyle bir şey olabilir mi? Pardon diyor o zaman yalnız söyledim hırsız haklı. Çünkü diyor sen diyor bütün mal varlığını kendin diyor. Herkesten çalıp çalıp çalıp çalıp çalıp beklemişsin. Dolayısıyla hırsıza çalma hakkı doğurmuşsun. Ve o yüzden o haklı diyor. Şey çıkıyor bu büyük zengin adam krala çıkıyor diyor ki siz diyor ya bunu söyledikleri diyor doğru da diyor. Biz diyor böyle diyor yasalar böyle uygulanırsa. Çalmasa hemen zengin olacağız arkadaş ya. Böyle diyor yasalar böyle uygulanırsa ben de biterim siz de bitersiniz diyor. Kral Leo Tuzo'yu diyor ki sen ne yapıyorsun böyle bir karar verilir mi sen? Diyor ki çünkü diyor sistem baştan yanlış. Ben diyor, o yüzden beni buraya koymayın dedim. Çünkü ben zaten bu sisteme karşıyım. Evet. Şimdi zaten şey o şu, tamamen şey ateist varoluşçu. Yani aslında Sartre'n... Ateist diyemeyiz çünkü öyle bir mefhumu ve tartışması yok o şunun. Ya evet ama Sartre gibi yani aslında ateist bir varoluşçu. Birbirlerine çok benziyorlar. Ama sen daha iyi biliyorsunuz. Yani o zaten doğum istisizmi olduğu için tek tanrılı dinlerle, tek tanrılı dinlerin tanrı kavramıyla zaten bir kabul ya da ret ilişkisi yok onun yani. Başka bir evren birliğinin bizim daha çok vahdeti vücut dediğimiz tasavvuftaki, sufilikteki en yakın bir şeyi var. Dünya kavrayışı ve tasavvuru. Zaten şey diyor hani tanrı öldü.

...kavramını şuradan eleştiriyor. Diyor ki batıda çünkü bir tane tanrı var ve öldü. Tanrısız dinler de vardır zaten diyor. İyice orada kafalar karışıyor. Kurumsal dinlerin kurumsallıklarıyla ve insanoğluna ettikleriyle kavgası var. O yüzden Amerika'da evangelistler ve protestanlar mesela pek sevmezler o şeyi. Ve her fırsatta çakarlar onu yani.

Yani onunla bir sorunu var, evet. Yani şey... Tanrı kavramı. Tek tanrılı dinin müessesesiyle bir sorunu var. Ama yani tanrı kavramının kendisinden bir şey tartışmıyor zaten. Oraya kadar götürmüyor işi. Diyor ki, toplum seni onurlandırabilir ama derinlerde sen kendini suçlamaya devam edeceksin. Çünkü hayatını boşa harcadığını ve onu bir hiç uğruna kaçırdığını bileceksin kendin olmazsan, diyor.

Aslında şey bakımından yani başkalarının düşüncelerini ne kadar önemsemeliyiz... ...ya da önemsememeliyiz konusunda galiba en iyi bakılacak adreslerden biri... ...en önemli adreslerden biri Oşo. İyidir Oşo abi ya. Ve bu kitap. Yani o özgürlük kendin olma cesareti. Bir de şeyi çok severim ben hani konuyla yarım ilgili ama söyleyeyim. Ben senin diyor zorba buda olmanı istiyorum diyor. Zorba dediği kazanacak işin zorbası.

Aslında hem Zorba gibi diyor, dünya nimetlerinden yararlan ve dünyanın tadını çıkar. Hem de Buda gibi irfan sahibi ol aynı zamanda. Bu ikisi aynı anda mümkündür diyor yani. Zorba Buda diye bir kavramı var yapmış olduğunun. Ben onu severim. Her şeye bireysellik getir diyor. Taklit etmek hayat ıskalamaktır. Taklitçi olmak, nevrotik olmaktır. Bu dünyada aklı başında olmanın tek yolu bireysel özgün olmaktır. Kendine özgü ol.

Ne kadar da zor yapması ama üzerinde bence çalışılabilecek bir şey. Bu da galiba şuradan mı geçiyor? Kendini gerçekten ama kendini fark etmelisin. Kendini sorgulamalısın. Kendini bilmelisin. Yani kendini eleştirebilmek de burada çok önemli. Çünkü sen kendin ol. Tamam. Ben kendim olayım ama berbat bir insanım. Kendin ne bir kere? Ben kendim kimim ki? Evet, kimim? Ben o olacağım yani. Belki berbat biriyim. Belki gerçekten hırsızım. Belki yalancıyım. Sen biliyorsun ki kendini, kendin olacaksın zaten.

O yüzden önce bir kendimizi sorgulamaktan başlıyor. Çıkış yok. Gizli oturumda. Çok etkileyici bir sahne var. Adam diyor ki bir dakika, bir dakika, bir dakika diyor. Ben diyor gerçekten ama gerçekten diyor. Aslında diyor bir şey bilmek istiyorum. Ben hatamı yaptım. Ben aslında yanlış yapan ben miydim? Yani ben diyor cehenneme gelmemem gerektiğini düşünüyorum ama bir dakika diyor kendimi de sorgulamak istiyorum artık. Gerçekten gelmeyi hak etmiş miydim? Ben gerçekten hataları, bu hataları işledim mi? Bunu bilmem lazım. Lütfen bana bunu söyle diyor, suratıma söyle diyor şeye, ineze. Yani

Farkındalık oluşuyor. O sorgulamak işi tabii ki aslında çok önemli. Demek ki yani önce sorgulayacağız. Önce ben kimim? Ben gerçekten hatalarım nerede? Bunlardan geçerek bu çok uzun bir yol. Bu tabii oturup beş dakikada yapılacak. İki tane kişisel gelişim semineriyle... Olacak şey değil. Ama bugün başlanabilir. Tabii. Yani bir dakika, üç dakika, beş dakika okumak bence bu bakımdan çok önemli. Çünkü sürekli bir şeyle yüzleşiyorsun. Sürekli bir gerçekle yüzleşiyorsun. Yani mesela romanlarda hani böyle derin, karanlık karakterler vardır. İnsanın karanlık tarafıyla yüzleştiren. Evet, o karakterler aslında her zaman çok önemlidir. Esas çıkartılması gereken karakter zaten odur. Çünkü sen o karakterde kendini illaki göreceksin. Bunu başkaları nasıl öğrenmek zorunda değilsin. Ama kendini orada göreceksin ve bununla yüzleştiğin zaman zaten yavaş yavaş sorumluluğu almaya başlayacaksın. İçindeki Raskolnikov. Evet ve kendine de güvenmeye başlayacaksın. Çünkü kendini değiştirmeye de başlayacaksın. Kendini iyileştirmeye de başlayacaksın belki. Yani böyle böyle... Uyanmış olacaksın aslında. Awareness, uyanıklık demek değil mi aslında? Yani yok, farkındalık demek. Farkındalık mı demek gerçekten? Awakening. Awakening de çok önemli bir kavramdır aslında. Awareness diye daha çok farkındalık kitabının İngilizcesi de. Sen İngilizcenin iyi olduğu için sorayım dedim. Yani farkındalık yani. Uyan diyor sonuçta. Evet. Uykudasın, uyan diyor.

Evet. Sen bunu çok önemsersin. Evet. Yani insanoğlu genel olarak uykudadır. Uyan diyor yani. Aslında yaptığı kendine karşı ve dünyaya karşı. Ve ben gerçekten hani dürüstçe şunu söylemeliyim. O şov ve bütün kişisel gelişim kitaplarına karşı değilim. Bu da hep söylüyoruz. Bizim programımızda biz her şeye konuşuruz. Bizim programımız kişisel gelişime önyargılı bakmaz. Ben ama önyargılıyım. Ben önyargılıyım. Önyargıya da önyargılı bakmıyoruz biz.

Yani bazı kişisel gelişim kitapları beni çok sıkıyor. O şeye karşı önyargılıydım ve bugüne kadar öyle olduğum için üzgünüm. Çünkü ben adamın bilimsel bir yanı olduğunun da farkında değildim. Fark ettim. Bunun için de gerçekten gönül rahatlığıyla

Öneriyorum. O şu doğu felsefesini batılılara yani batılı zihinlere tercüme etmeyi başarmış bir aslında şey öğretmen. O bakımdan çok popüler olmuş zaten. Bu yetmişli yılların işte geçen programlardan birinde hani Budizm ve Zen modası var ya bu şey Jack Kerouac'ların falan şey olduğu zamanda bir kuşağının olduğu zamanda tam ona denk düşmüş ve o yüzden de çok popülerlik yakalamış ve popülerlik yakaladıktan sonra da gıcık olanı da çok olmuş tabi. Hala o yüzden tartışılıyor kendisi. Ama insanın kendisini dışarıdan kendi farkındalığı olduğu zaman başkalarının hakkında ne söyleyeceği ya da ne diyeceği tabi ki daha az etkici olacaktır diyerek dördüncü kitabımıza doğru yol alalım. Dördüncü kitabımız

Evet, dördüncü kitaba geçiyoruz. Dördüncü kitap sevgili Tuna Kinevici'nin uzmanlık alanı. Çünkü Cemal Süreyya. Estağfurullah. Bir şair olan Tuna Kinevici bütün şairleri, Türk şairlerini belki bunu bilmezsiniz ama çok iyi tanır, bilir. Ezbere çoğunun şiirini bilir. Şimdi bize neden... Cemal Süreyya'yı iki ye ile yazmaz.

Onu artık çocuklar da yazmıyor lütfen. Yok yok hala yazanlar var. Türkiye bunu öğrendi. Mazetelerde bile öyle yazanlar var. Yok yok hayır öğrendi artık Türkiye bunu. 99-100. 99-100. Cemal Süreyya'nın 2000'e doğru dergisinin ilk sayısından başlayarak yazmaya başladığı yazılarının bir araya getirilmesiyle kitaplaştırılıyor.

Şimdi şairimiz 1980'den sonra portre yazmaya karar veriyor. Ve yazacağı portreleri de genelde politikacılardan seçeceğini duyuruyor. Şimdi 2000'e Doğru dergisi de Doğu Perinçek'in çıkardığı 80'li yıllarda ve 90'lı yıllarda bir dergi. 99 tane portre yazacağım ben diyor. Yani 99 tane insanın bendeki izlenimlerinden yola çıkarak ve genel toplumdaki dünyadaki izlenimlerine harmanlayarak şiirsel düz yazı şeklinde yazacağım ben bunu diyor. Semih Poroy da metno uygun karikatürler çizecek bunu.

Hatta Doğan Hızlan demiş ki kalemle çekilen fotoğraflar diyor. Cemal Süreyya'nın bir şey için. Kimler kimler var? Süleyman Demirel, İbrahim Tatlıses, Çetin Altan, Deniz Baykal, Metin Oktay. Sonra sadece siyasetçileri yazmaktan da çıkıyor. O kadar zevk alıyor ki bu işten zaten. Sakıp Sabancı, Sezai Karakoç. Siyasetten sporu, bürokrasiden sanat dünyasına, iş insanlarına, gazetecilere yüzden fazla isim. Kitabın adı 99 yüz ama aslında 120 küsür isim var yani. O dönemde parlayıp sönenler de var. Bugün hala ama iyi ama kötü adından söz ettirenler de. Kendi birikimiyle ve şiirsel kalemiyle süslediği birer makale hepsi ağırlık bu kişilerin Cemal Süreyya'da bıraktığı izlenimler. Kitapta kendisine ait olmayan tek portre var. Vefatından sonra Nezif Koca Yusuf Paşaoğlu tarafından yazılmış Cemal Süreyya portresi. Bu kitap zaten vefatından sonra yayınlanıyor. Son baskısı yapı krediden yapıldı. Mesela bir iki örnek verebilir miyim? Tabii, lütfen. Uğur Mumcu hakkında demiş ki, tarihin sorgu yargıcı, bir başına bir adam, kuşağın aydının demokrasinin sesi, o kunaklı, orta boylu dev adam, düşüncenin merkezinde bir polemik, sorunlara nesnel bir yaklaşım sergiler, kusur arıyorum, şu anda bulamamış olman bir şey ifade etmez.

Demiş, İsmail Cem için mesela ülkemizde öz eleştiri yapabilecek birkaç kişiden biri diyor, İsmail Cem için. Barış Manço için diyor ki milyonluk köyler arasında dolaşan bir saz şairidir o. Çok güzel. Çetin Altan için demiş ki hayat coşku ve devinim budur Çetin Altan. Bir atın gökyüzüne çifte vurması diyor. Böyle de parlık imgeler var yani. Arada gömdükleri de var tabi çok ağır şekillerde. Türkan Şoray için mesela demiş ki susmayı zaman zaman köşeye çekilmiş izlenimi uyandırmayı da bildi Türkan Şoray diyor. Mesafesini her zaman korudu.

Ya peki, sen bu kitabı seçtin mi? Neşife'ye öneriyoruz ama. Evet, onu merak ediyorum. Yani şey dediğin, başkasının hakkında kanaat dediğin böyle olur. Yani birisi senin hakkında bu çapta bir kanaat üretmiyorsa onu sallamaya gerek yok bence. Bravo, çok güzel. Biri hakkında kanaat üreteceksen bu kalitede üreteceksin arkadaş. Yoksa bunun altındakiler zaten salla gitsin, önemsemeye değmezler yani.

Birisi çıkıp senin hakkında... Cemal Süreyya gibi böyle bir imgeyle bir şey yazabiliyorsa yazsın. Bu kalitede yani buna yakın, bu kalitede bile olmasına gerek yok. En azından bu tinette, bu niyette bir izlenim üretilmediği zaman zaten... Mesela diyor, ülkemizde efsaneleşme koşulları şunlardır diyor. Mazlumluk yani ezilmişlik, haklılık. O haklılığın kitlenin hak anlayışıyla birleşmesi, bir de cesaret. Bir daha, bir daha söyler misin? Ülkemizde efsaneleşme koşulları şunlardır.

Biz siyasetçiden bahsederken, mazlumluk parantez içinde ezilmiştik. Haklılık. Evet. O haklılığın, kitlenin hak arayışıyla birleşmesi... ...bir de cesaret. Bir de cesaret. İşte Cumhurbaşkanımız. Evet, evet. Gerçekten bunu tam olarak çizmiş. Zeki Müren hakkında ne söylediğini söylemek istiyorum. Lütfen. Bütün kadınların kocası, bütün erkeklerin karısı demiş.

Vay! Zeki Müren Paşam da onu dövmüş mü? Barış Manço hakkında bir dediği daha var. Barış Manço'nun resim sanatındaki karşılığı Bedir Rahmi Eyboğlu'dur. Onun gibi çorap deseni tutkulu.

Bazen öyle bir şey yapıyor, övüyor muydu gömüyor muydu anlamadım. Böyle arada şeyler var ama övmekin ve gövmeyin ötesinde bir algı şeyi, inceliği var. Şimdi o zaman şunu söyleyebiliriz. Yani 99 yüz Cemal Süreya'nın bu kitabı bir yani Cemal Süreya okumak zaten zevkli. Gerçekten yani. Mükemmel bir görme biçimi John Berger'ın aslında sözüyle. Evet. Mükemmel görme biçimleri var.

Ve hem de biraz önce senin de söylediğin gibi yani bu kalitede değilse size karşı yönlendirilen yargılar zaten bunları dikkate almaya değmez. Çok doğru. Sen de çok konuşuyorsun diyorsa biri hani ya da işte sen de çok boş bir insansın diyorsa. Boş yapma Abdülhamit.

Bunu gerçekten hani karşındaki insanın kelime seçimi bile seni, seninle ilgili bir fikrini beyan ederken o kelime seçimi bile aslında kaliteye belirler. Çok önemli. Orada başkasının hakkımızdaki kanaatlerini hale alırken seçici olmalıyız. Seçici olmalıyız, doğru. Doğan Hızlan'ın Cemal Süreya için dediği var bir de. Yani Cemal Süreya herkes hakkında demiş ya. Doğan Hızlan da, Doğan Bey de demiş ki, şiiri çok severdi.

Bir şair için söylenebilecek bu en sıradan söz, Cemal Süreyya'da başka bir anlam kazanır bence. Başına konan devlet kuşlarını kovmuş, şiirin korunması serçesini baş tacı etmiştir. Doğan Bey de az değil. Az değil, gerçekten. O da Cemal Bey'in ölümünden sonra, vefatından sonra bunu demiş. Evet, o zaman zannediyorum az biraz konuyu anlayabildik. Bizim için de önemli. Biz hem konuştuk hem anladık her hafta olduğu gibi. Biz de sanmayın ki burada yargı dağıtıyor ya da şey yapıyoruz. Ulu vardan bir ulu gibi zannediyoruz kendimizi. Biz de dinleyicilerimizden gelen podcastimize soruları cevaplamaya çalışırken bir şeylere uyanmaya çalışıyoruz her hafta. O zaman ben sayayım kitaplarımızı. John Berger, Görme Biçimleri, Metis Yayınları, Çeviren Yurdanur Salman, 166 sayfa. O Show, Özgürlük, Kendin Olma Cesareti, 190 sayfa. Ben bunu nedense yayın evine yazmamışım. Bulursunuz diye düşünüyorum. 99 Yüz İz Düşümler Söz Senaryosu Cemal Süreya Can Yayınları, Jean Possat Gizli Oturum. İşin doğrusu bunun şeyini bulamadım. Nadir Kitap'ta böyle bir takım kitaplar buldum ama tam bir yayın evi adı bulamadım. Ama bunu bir radyo tiyatrosu olarak bile şu an internetten dinleyebiliyorsunuz. Tavsiye ederim. Devlet tiyatrolarında da sahnelendi zaten. Devlet tiyatrolarında sahnelendi. Dinlemesi de çok zevkli. Senaryosunu da internetten bulup okuyabilirsiniz pdf halinde. Dolayısıyla erişimi gayet kolay bir şey, metin ve de oyun. Bize sorularınızı lütfen biblioterapi at podbimedia.com adresine gönderiniz.

Dünya halinden sıkılanlar... Geldik mi şeye? Geldik. Dünya halinden sıkılanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblio terapi şimdilik ne yapıyor? Bitiyor efendim.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)