Podcast

326: Yargı Organında Rüşvet Virüsü

Trend Topic

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı İsmail Uçar’ın HSK’ya gönderdiği dilekçe isim de vererek, yargıdaki rüşvet gereğini teşhir ediyor. Peki bu şahit olduğumuz ilk vaka mı? Son 5 yılda neler yaşanmıştı? Bugün farklı olan ne?



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

2.963 kelime · ~15 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 24 Ekim'de alıyoruz. Önceki bölümde Ayhan Bora Kaplan'ı ve Kaplan çetesini konuşmuş, siyaset, mafya ve emniyet üçgenini sizlere sunmaya çalışmıştık. Bora Kaplan, bir çete lideri olarak emniyet tarafından korunuyor, hakkında yargıda açılan dosyalar da kovuşturmaya yer yoktur denerek kapatılıyordu. Fakat bugün çökertilen kaplan çedesine dönük operasyon, henüz 3-4 yıl önce kovuşturmaya yer yoktur denilerek kapatılan dosyaların delilleriyle yürütülmüştü. Gazeteci İsmail Saymaz da haklı olarak soruyordu. Dönemin

Ankara Başsavcısı Yüksel Kocaman'ı da bir önceki bölümde dikkatlerinize sunmuştuk. Ama o da, Ayhan Bora Kaplan'a yapılan operasyonu Süleyman Soylu'ya dönük bir operasyon olarak yorumluyordu. Burada bir topa basmak, şöyle bir sahayı kolaçan etmek gerekir. Bugünün yargıta üyesi, dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı, yine yargı organlarının talimatıyla gerçekleştirilen bir operasyonda emniyetin tavrının Süleyman Soylu'ya dönük bir operasyon olduğunu söylüyordu. Gerçekten de öyle olabilir. Ama Yüksel Kocaman haklı da olsa, haksız da olsa ortada büyük bir skandal vardı.

Kocaman bu sözleri Halk TV'den Seyhan Avşar'a söylemişti. Siz buna nasıl karşılıyorsunuz? Bir hukukçu olarak bunu nasıl gördünüz dedim. Baştan itibaren Ayhan Bora Kaplan olayının bir operasyon olduğunu söyledi. Ve dedi ki belki hoşunuza gitmeyecek ama Ayhan Bora Kaplan'a yapılan Süleyman Soylu'ya yönelik bir operasyon dedi. Emniyetin tarzına şaşırdığını ve emniyetin tarzını doğru bulmadığını ekledi.

Transkriptin tamamını oku

Gazeteciler tüm bu süreci araştırırken, İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı İsmail Uçar, HSK Genel Sekreterliğine 6 Ekim'de bir mektup yazdı. Başsavcı Uçar mektubunda, uyuşturucudan yasadışı bahise kadar uzanan çeteler ağının rüşvet yoluyla koruyup kullandığını, haklarında yazılanların yine rüşvetle erişime engellendiğini, Bu çeteye müdahale edilmezse durumun daha da kötüye gideceğini söyledi. Türkiye, bu mektubun içindekileri Bir Gün gazetesinden Timur Soyka'nın 13 Ekim'deki yazısından öğrendi. İsmail Uçar isim de veriyordu. Çok sayıda örnek sıraladıktan sonra diyor ki, bu adliyenin eski Adalet Komisyonu Başkanı, yani o adliyedeki bütün personeli belirleyen, bu adliyenin yönetiminde çok önemli olan,

ve geçtiğimiz Eylül ayına kadar, yani geçtiğimiz yargı dönemine kadar o Anadolu Adliyesi'nin yöneticisi olan Adalet Komisyonu Başkanı Bekir Altun'u çok ağır bir şekilde suçluyor. Timur Soyka'nın yazısı yine bir mahkeme kararıyla erişime engellendi ama Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, konunun araştırılması için bir müfettiş görevlendirildiğini de 17 Ekim'de açıkladı. Biraz soğuklanalım. Kendimizi bir serbest bırakalım. Zihnimizi 2-3 saniye de olsa dinlendirelim.

Bir yanda çeteler, bir yanda emniyet, bir yanda siyaset. Diğer tarafta rüşvete bulandığı söylenen yargı organı. Ne oluyor? Konuyu en başından takip etmek de zor iş. Belki siz de parça parça haberlere denk geldiniz ama fotoğrafın tamamını görebilecek bir içerikle karşılaşmadınız. Gündelik hayatın koşuşturmacısı için de bu çürümeye ilişkin haberleri derli toplu takip edememiş, sosyal medyanın hızına yetişememiş, ya bir şeyler duydum da tam anlamadım demiş kişilerdenseniz kulak kabartın.

Gelin, vaziyeti derli toplu hale getirelim. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. Gazeteci Faruk Bildirici, 23 Ekim pazartesi günkü gazasına şöyle başlıyor. AKP öncesi Türkiye'sinde olsaydı, İstanbul Anadolu Başsavcısı İsmail Uçar'ın HSK'ya gönderdiği ve adliyedeki rüşveti anlattığı mektubu yayımlandığında ortalık ayağa kalkardı. O mektubu yazan savcıyı ve suçlanan yargıçları o sabah adliye önünde gazeteci ordusu karşılardı.

Ama öyle olmadı. Şaşırma eşeğimiz zaten oldukça aşağıdaydı da, Türkiye'nin skandallarla dolu Erdoğan'ın yılları içinde bile dikkat çekecek bir skandal söz konusuydu. Alelade biri değil, bir gazeteci ya da muhalif bir vekil değil. İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı yani dünyanın en büyük adliyesinin başsavcısı İsmail Uçar, kendi adliyesinde rüşvet çarkı kurulduğunu, parayla tahliyelerin gerçekleştiğini, yine parayla erişim yasakları kararı alındığını, Hatta bu konuda adeta bir piyasa oluştuğunu söylüyordu. Başsavcı Uçar'ın mektubu, bu rüşvet çarkının örgütlü biçimde kurulduğunu vurguluyor ve şöyle bitiyordu. ''Uyuşturucu gibi kötü bir melaneti hoş gören, örgüt elebaşlarının yeni bir suç işleyeceklerini bile bile yargılama bile yapmadan salıveren, kimyasal zehirlerin toplumu çürütmesine katkı sunan, çalışma arkadaşlarımız üzerinde korku imparatorluğu oluşturup mobbing'e maruz bırakan, tasavvutta bulunan, yargılamayı etkilemeye teşebbüs eden örgütlü ya da örgütsüz bu yapıların çökertilmesi için gereğinin yapılması yüksek takdirlerinize arz olunur. Çok açık ki Erdoğan'cı olmayan toplum kesimlerinin hakim bir çoğunluğu, ne kadar rezil olursak o kadar iyi şeklinde özetlenebilecek bir kabullenme halini yaşıyor. Yalnızlığı kabullenen, bireyselleşen, kendi benliğini toplumun dışında kavrayan, toplumla uyumsuzlaşan bir ruh hali bu. Bu halka her şey müstahak denildiğinde anlam kazanan, kendisini bu halkın dışında kavrayan bir bilinç. Haliyle bu kişiler şaşırmıyor çürümeye ama bir şey de yapamaz hale gelmiş durumdalar.

Bu devletten ve onun idaresinden tümüyle umudunu kesmiş, bu idare altında yaşanabilecek her türüme kabullenilmiş. Umutsuzluk nedeniyle, mücadele edecek irade de kalmamış. Böylece, normlar değişmiş. Yargıda rüşvet gibi mide bulandıran bir mesele bile artık rahatsız etmemeye başlamış.

çürük kokusu içinde yaşamaya alışılmış. Bu arada, çürük bakterilerinin özelliği yayılmasıdır biliyorsunuz. Sadece hakim ve savcıları kapsayan bir çürüme değil, bir yandan da adına İstanbul grubu denilen bir avukatlar grubu da çarkın bir parçası. Bu avukatların siyaset egemenleriyle temasları öylesine güçlü ki, HSK'yı vesayet altında tutuyor, buradan doğru hakim ve savcıları yönlendirebiliyorlar.

Sonuçta biliyorsunuz, HSK'yı da Erdoğan belirliyor. Cüneyt Özdemir'in 19 Ekim'deki yayınına bakalım. Mesela artık hepimiz biliyoruz, sıradan Türkiye vatandaşları olarak, adliyede bir hakimler, savcılar var, bir de İstanbul grubu denilen bir grup var orada, bir avukatlar var. Ve bu avukatların savcılardan bir de daha güçlü olduğu, hatta Adalet Bakanlığı'nda Yılmaz Bey'in de bunlara söz geçiremediği, hatta onlarla Yılmaz Tunç arasında bir çekişme olduğu söyleniyor.

Normal şartlar altında burnumuza gelen bu çürük kokusundan tiksinmemiz gerekir ama tabakhanede çalışan debbalar gibiyiz. Kötü kokuları artık hissetmiyor zihnimiz. Halbuki her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor. Tuvalete koşmamız, öğle öğle kusmamız gerekir halbuki. Yargıda rüşvet başlıklı bir gündemi ilk kez konuşmuyoruz.

Hatırlarsanız, 15 Temmuz'dan hemen sonra FETÖ borsası konuşulmuş, kimi isimlerin rüşvetle FETÖ'den aklandığı söylenmişti. Şimdi söylenmişti diyerek olayı küçümsemeyelim, aslında ortaya çıkmıştı. O dönem Sözcü Gazetesi muhabiri olan gazeteci Can Öztürk, FETÖ borsası adında bir kitap da çıkarmış, Fetullahçılıktan yargılanan kişileri, kendi ilişki ağları sayesinde kurtaran ve bu sayede çıkar elde eden bir çetenin oluştuğunu anlatmıştı. Ve dikkat, sadece parayla da etkilemiyordunuz yargı kararlarını.

siyaset ve tarikatlar da devredeydi. En iyisi Can Öztelik'ten dinleyelim. 3 yıl önce Babali TV adlı YouTube kanalında kitap hakkında konuşmuş. Borsayı şöyle tarif ediyorum ben. Diyorum ki sadece parayla değil, yani parayla insanlar kurtarılmış değil. Kiminin tarikatı birbirine uyuşmuş, o tarikattan olduğu için göz ardı edilmiş, taksitizm kararı verilmiş, sana şüpheliyken tanığa çevrilmiş. Kiminin dayısı, amcası, eşi, dostu bürokratmış. Oradan kurtulmuş. Yani hani sadece parayla, hani benim çok param var, hadi ben para vereyim de kurtulayım değil de, bu toptan bir şey. Hem para, hem siyasi güç, hem de o tarikat ve cemaat ilişkileri kullanılarak bir borsa kurulmuş. 15 Temmuz'dan sonraki 2-3 yılda bunların yaşandığını tahmin ediyorduk da biraz daha olacak o kadar diyorduk.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, cemaat görünümündeki bir örgüt tarafından ele geçirilmişti ve bu örgütü devletten koparırken her şey hukuki olamazdı. Cumhuriyet öyle bir noktadaydı ki, hukuk, devletin yaşaması için esnemek zorundaydı. Fakat ipin ucuda kaçmıştı. Durumun üzerine giden gazetecilere de FETÖ'cü damgası yapıştırılıyor, kimsenin ağzını açmasına izin verilmiyordu. Hakim kanı o dönemde şuydu. Şu olağanüstü dönem geride kaldığında normale yeniden dönerdik. Biraz beklemek lazımdı. Bekledik, bekledik. Bir yıl, iki yıl, üç yıl, dört yıl. 15 Temmuz'un üzerinden 7 yıl geçti. Fakat yargıdaki bu olağanüstülük bir türlü düzelmedi. 15 Temmuz'dan öncesine bakalım. Ergenekon, balyoz, askeri casusluk, Oda TV gibi bu sefer Fethullahçıların kumpas davaları. Son 15 yılımıza yargı organı damga vurmuştu. Önce Fethullahçılar, sonra onları tasfiye etmeye girişen bugünün yargısı. İşin içinde ABD emperyalizmi de vardı.

AKP Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt'un 2017'de CNN Türk'te dile getirdiklerine kulak verir. Ve biz askeri vesayete karşı mücadele verirken Türkiye'de onlar yanımızdaydı. Biz bir şeyi karıştırdık. Onların bizim yanımızda olması, bu askeri vesayetin ilk defa Rusya üzerinden yapılmasıyla ilgili olarak bize yanımızda olmakla ilgili görevlendirmelerindenmiş. Onu nereden anlıyoruz? Anlamadım, Rusya mı cemaati görevlendiriyor? Hayır Amerika, Amerika'da bağlı olan gruplar, oradaki yapı. Bu Ergenekon sürecinde ilk defa askeri vesayet kendini Rusya'ya yaslanarak, onun da sebebi Irak-Kurdistan'daki stabiliteyi bozmakla ilgiliydi. Cemaat kimin? Amerika'yla beraber cemaat de bizim yanımızda yer aldı. Amerika'nın sizin yanınızda yer aldığının farkında mıydınız? Bunun sebebi, vesayetin, askeri vesayetin, onlar hatayı şöyle yaptılar. Darbeyi Rusya'ya yaslanarak yapmaya kalktılar. Bunun da sebebi... Kimler? Olağanüstülüğün

olağanlaştığı, toplumun sürekli şoklara maruz kaldığı, belki daha geriye gitmek de mümkün ama en az bir 15 yılı geride bıraktık. Bu esnada çürüyen düzenin içinde yürüyen bakteriler dışarıdan da görülmeye başlamıştı. Bu kadar olağanüstülük, hukuk denilen çerçeveyi esnetiyor, bu esneklikten organize suç örgütleri de besleniyordu. Tarikat, ticaret ve siyaset üçgeni parayı organize suçla birlikte kazanıyordu. Son 5 yılda hepimizin gözünün önünde yaşandı her şey. 2020'de Sezgin Baran Korkmaz dosyasıyla sarsılmıştık.

Korkmaz, ABD'den gelen kara parayı atlıyor, bu esnada da siyaset ve yargıdaki ilişki ağıyla kendisine bir koruma zırhı sağlıyordu. Konuyu yakından takip eden gazeteci Barış Terkoğlu, Temmuz 2022'de Halk TV'de anlatıyor. Sezgin Baran Korkmaz'la ilgili hatırlam, 30 Eylül 2020 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı aslında benzer bir nedenle karapara soruşturması davaya dönüşecek sonrasında karapara soruşturmasında Sezgin Baran Korkmaz ve bulunduğu şirketin 14 yöneticisi hakkında mallarına tedbir konması kararı verdi. Bir anda aynı savcılık Sezgin Baran Korkmaz'la ilgili Kasım ayının başında dedi ki bize bir masak raporu geldi ben burada gösterdim masak raporu böyle yazıyor diye.

Masak raporu geldi, Meğer böyle bir şey yokmuş, onu aklıyormuş. Kaldırın! Önce mallardaki tedbir ve sonra yurt dışına çıkış yasağı. Bunun kaldırılması kaldırıldı. Şaibeli biçimde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı daha önce verdiği mal varlığına tedbir ve yurt dışına çıkış yasağını kaldırmış, Korkmaz bu sayede mal varlığının bir kısmını nakde dönüştürmüş ve yurt dışına kaçmıştı. Hakkında aynı savcılık bir daha yakalama talep ettiğinde de Korkmaz zaten yurt dışındaydı.

ellerindeki adamı gözaltına aldıkları, yurt dışına çıkış yasağı verdikleri, mal varlığına tedbir koydukları adamın malının mülkünü satmasına göz yumup yurt dışına çıkmasını sağlamışlardı. Bir de hiç utanmadan tüm bu çürümenin ortasında Avusturya mahkemelerinde yargılanan Korkmaz'ın Türkiye'ye iadesi istendi. Verirler mi? Vermediler tabii. Daha sonra bu olayı detaylarıyla Sedat Peker de teşhir etmişti. İddiaları vahimdi. Burayı Allah aşkına iyi dinleyin ve tekrar tekrar dinleyin.

Çok önemli. Söz namus bileğimi kesecek. 5 Aralık, Resul Hop organize suçlar. Dam sorumlu emniyet genel müdür yardımcısı.

Telefonu açıyor. Sezgin Baran Korkmaz'a. Sezgin Baran Korkmaz kim? Amerika'da aranan bir arkadaş. Bu adamı arıyor. İçişleri Bakanlığı'na çağırıyor. 5 Aralık günü. Saati de aklınızda tutun. Akşam veya sabah saat 10.30 giriş 12.30 çıkış. Aradaki konuşmayı anlatıyorum. Siz Gimbaran Korkmaz 45 milyon dolar bir iş adamından alacağı var. Süleyman buna diyor ki senin hakkında tahkikat yapıldı. Dosya var. Sen diyor yurt dışına çık. Bu adamın parasını da diyor yukarının haberi var. Tayyip abi için yukarısı da var. Yukarının haberi var. Bu parayı da diyor sorun çıkacak.

Amerika'dan da büyük para gelmiş diye bütün herkes gülüyor ya. Ee, iyi de iyi. Değil mi? Hatırlıyoruz değil mi? Unutmadık bunları. Masal gibi geliyordu ama değildi. Siz dinlediklerinizi sindire Durhan, biz kısa bir ara verelim.

Ankara ve İstanbul adliyeleri çetelerin rahatlıkla istediği kararları çıkarabildiği hakimlerle doldurulmuştu. Mesela Burhan Kuzu ve Zindaşti ilişkisi. Burhan Kuzu, Cumhurbaşkanlığı Hukuk İstişare Dairesi Başkanı sıfatıyla Zindaşti davasına bakan hakim Cevdet Özcan'ı defalarca aramış, hatta bizzat rüşvet teklif etmiş, daha doğrusu rüşvete aracılık etmişti. Dünyanın en büyük uyuşturucu baronlarından, İran'da hakkında idam kararı olan Zindaşti, Türkiye'de yakalandığı, hapse atıldığı birkaç ayda tahliye edilmişti. 3,5 milyon dolara. Zindaşti, cinayetle itham edildiği halde, uyuşturucu satıcılığıyla itham edildiği halde, Burak'ın kuzunun ısrarlı aramaları, onun dosyada bir şey yokmuş, bırakın artık demeleri üzerine, baskı altına alınan yargı ayıgıtı, İstanbul Adliyesi, belki de çıkar elde ederek onu serbest bırakıyor. 6 saat.

6 saat sonra yakalama kararı verilip tekrar çıkarılıyor ama Zindaşti, İran'a gitmiş oluyor. Türkiye seçime kilitlenmişken, 4 Mayıs 2023'te Zindaşti'yi tahliye eden hakim Cevdet Özcan meslekten ihraç edildi. Rüşvet davası ise halen sürüyor. Tezgaha dahil olmak kolay, olmamak zordu.

Bir savcıya ya da bir hakime siyasi ilişkileri kuvvetli bir rüşvet teklif edince bunu kabul etmemekte sürgün nedeni olabiliyordu. Temiz kalmak giderek zor hale geliyordu. Tek kural teşhir olmamaktı. Yakalanmadığınız sürece rüşvet suç değildi. Bu tezgaha bulaşmayacağı düşünülen yargıçlar ise sürgün yerlerinde görevlendiriliyordu. Onlardan biri Erzurum savcılarından Melih Yıldırım.

2016'da Erzurum'da gerçekleştirilen bir operasyonda 1 ton 535 kilo eroin ele geçirilmiş, dosya Melih Yıldırım'ın önüne gelmişti. Yıldırım operasyonla gözaltına alınan Mehmet Zeki Fidan'ı tutuklamaya sevk etmiş ve Fidan hapse yollanmıştı. Buraya kadar her şey olağandı. Ama kaçakçı Zeki Fidan'ın arkası sağlamdı. Üstelik parası pulu da vardı. Bir hafta sonra Melih Yıldırım'ı aynı adliyede görev yapan bir diğer savcı Faruk Saruoğlu odasına çay içmeye davet etti.

Bu sırada çok enteresan bir diyalog yaşandı iki savcı arasında. Sıkı durun. Bir Cumhuriyet Savcısı Faruk Sarıoğlu, bir diğer Cumhuriyet Savcısı Melih Yıldırım'a rüşvet teklif ediyordu. Bakın hepsi İsmail Uçar'ın mektubundan çok daha önce yaşadığımız şeylerdi. Gerisini Melih Yıldırım'ın mahkeme tutanaklarına giren ifadesinden dinleyelim. Bu tutuklama olayının ardından yaklaşık bir hafta sonra aynı adliyede görev yapan Cumhuriyet Savcısı Faruk Sarıoğlu beni telefonla arayıp odasına çay içmeye davet etti.

Faruk Soroğlu odasında oturduğum sırada bana, Mehmet Zeki Fidan isimli şüphelinin avukatlarının, ben ifade almadan önce kendisine eski görev yeri olan İstanbul'da çalışan bir savcının selamıyla geldiklerini ve olayı kısaca anlatıp, bu işler İstanbul, Ankara gibi yerlerde olsa kolayca hallederdik. ancak Erzurum'da olduğu için sıkıntı yaşıyoruz dediklerini, ayrıca İranlı uyuşturucu sanığı Zindaş denilen şahsı hapisten kendilerini çıkardığını ve talihsiz karşılığında suç-ceza hakimine 3,5 milyon dolar verdiklerini, bu parayı verdiklerinde arkalarında iz bırakmadıklarını, hakime bir adet 10 TL'lik banknot teslim ettiklerini, bu banknotun üzerindeki seri numarasının bir şifre olduğunu, hakim bu banknotu kapalı çarşıda bir kuyumcuya teslim ederek üzerindeki şifre karşılığında bahse konu miktarı aldığını, anlattıklarını bana söyledi. Savcı Melih Yıldırım temiz kalmayı tercih ediyor ve bir başka savcı Faruk Sarıoğlu'nun dediklerini duymazdan geliyor. Ama Sarıoğlu yılmıyor. Melih Yıldırım'ın aklına girmek için çabalamaya devam ediyor. Gazeteci Seyhan Avşar, savcı Faruk Sarıoğlu'nun rüşvet ilişkilerinin üzerine giden isimlerden biriydi. Halk TV'de dosyayı anlatırken ben de yanındaydım. Seyhan Avşar'dan olayın devamını dinleyelim.

Ben buraya elçiyim. Elçi olarak geldim. Senden bu avukatlar diyor beni aramaya devam ediyorlar diyor. Bu avukatlar beni aramaya devam ediyor. Senden istedikleri tek şey soruşturma dosyasından üç kişinin ifadesini vermen. Senden tahliye etmeni istemiyorlar. Senden işte iddianame yazmamanın takipçisi kararı vermeni istemiyorlar. Üç kişinin ifadesini istiyorlar. Zaten diyor

3 kişinin ifadesinin dosyadan çıkarılmasına. Dosyadan çıkarılıp kendilerine verilmesine. Muhtemelen dosyada gizli karar var. İfadelerini görmek istiyorlar gibisinden şeyler söylüyor. Ben buraya elçi olarak geldim, benim bir suçum yok. Karşına ne kadar para istiyorsan sana bu parayı verecekler diye bir teklifte bulunuyor. Savcı bu duruma çok sinirleniyor ve yaşanan süreci başsavcıya anlatıyor. Yaşanan süreç bir tutanak haline getiriliyor ve hakimler, savcılar kuruluna bildiriliyor.

Bunun üzerine HSK, 2020'de Faruk Sarıoğlu hakkında soruşturma izni veriyor ve soruşturma 2022 yılında davaya dönüşüyor. Biz de tüm bunları dava tutanaklarından öğreniyoruz. Faruk Sarıoğlu hakkında soruşturma izni verilince, Sarıoğlu emekli oluyor ve bir magazin haberi, Hakkındaki soruşturma devam ederken AKP Kocaeli Milletvekili Avukat Emine Zeybek'le evleniyor. Tragikomiktir. Emine Zeybek, Meclis Anayasa Komisyonu sözcüsüydü.

Peki rüşvet alan Sabri Sarıoğlu'na ne oldu? Yargılamanın sonunda rüşvete aracılık ettiği sabit bulundu ve iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırıldı. Tüm bunlar yaşanırken İçişleri Bakanı Süleyman Soylu alkışları toplamakla meşguldü. Alemallah, okulun çevresinde, bunu çok net söylüyorum, Hepimizin bildiği bu pislik ortaya saçıldığında da şaşırmadık.

Bazı arkadaşlarım var, gündemi hiç takip etmiyorlar. Beni gördüklerinde, ya ne var gündemde Ozan diye soruyorlar. Geçenlerde aynı soruya muhatap oldum. Anlattım. İşte İstanbul Anadolu Başsavcısı İsmail Uçar'ın mektubu var vs. Anlattım. Tepki şu oldu. Enormaal. Hakikaten öyle. İrim fışkırıyor içimizden.

Çeteler, rüşvet, yolsuzluk, adam kayırma, siyaset, emniyet, yargı, tarikatlar, cemaatler, hepsi iç içe. Ama şaşıracak bir şey yok. Hepsi normal. Biri anlatsın tene. Nedir bu normal? Canım sıkıldı artık. Yoksa ben miyim?

Bir haber şaşırttığı oranda ilgi çeker. Fakat biz artık hiçbir şeye şaşırmıyoruz. Dolayısıyla haber denilen şey kalmadı artık Türkiye'de. Üstelik umudumuz da yok. Dolayısıyla ülkeyi sarsması gereken haberler ilgi bile çekmiyor. Halbuki isim de veriyordu İsmail Üçer. İstanbul Anadolu Adliyesi 4. Sulh Ceza Hakimi Sidar Demiroğlu'nun iş takibi yaptığını, çete avukatlarıyla kurduğu ilişkiler eliyle tahliye kararları verdiğini söylüyordu. Bakın bunu söyleyen aynı adliyenin başsavcısıydı. Yazısında şunları söylüyordu başsavcı. Kapalı kapılar ardından, meslektaş sohbetlerinden, İstanbul Anadolu Adliyesi'nde para karşılığı sulh ceza hakimliklerinde erişimin engellenmesine dair kararlar verildiği, usulsüz tahliyeler yapıldığı duyumları alınmaktadır.

İsmail Uçar bunları söyledikten sonra, adliyenin Adalet Komisyonu üyesi Nihat Zincirli'yi kaynak gösteriyordu. Zincirli'nin eşi, Anadolu Adliyesi 4. Sulh Ceza Hakimliği'nin müdürüydü. Tanık olduklarını da Adalet Komisyonu üyesi olan eşi Nihat Zincirli'ye söylüyordu. Hakim Sidar Demiroğlu'nun nöbetçi olmadığı günlerde de dosyalarla ilgilendiğini, bazı dosyaların kendi mahkemesine kaydedilmesi için katiplere baskı yaptığını anlatıyordu.

Adalet Komisyonu üyesi Nihat Zincirli anlatılanları Adalet Komisyonu Başkanı Bekir Altun'a da bildirmişti. Bu arada bilmeyen için bir not. Nedir bu Adalet Komisyonu derseniz? Adalet Komisyonu, HSK bünyesindeki bir insan kaynakları birimi gibidir. Adliyenin işe alım birimi gibi düşünebilirsiniz.

HSK'nın bir adliyedeki en önemli yetkilisi, Adalet Komisyonu Başkanı'dır. Dolayısıyla Başsavcı İsmail Uçar, bizzat atama ve işe alım kararlarının başındaki ismi, İstanbul Anadolu Adalet Komisyonu Başkanı Bekir Altun'a hedef alıyordu. Çünkü tüm bu bilgilere vakıf olmasına rağmen, Anadolu Adalet Komisyonu Başkanı Bekir Altun, 4. Sulh Ceza Hakimi Sidar Demiroğlu'nun ağır ceza mahkemesi başkanı olması için HSK'ya öneride bulunmuştu. Yani rüşvetçi olduğu çokça söylenen bir hakim, bizzat HSK'ya tavsiye edilmişti. Başsavcı Uçar'ın mektubunda bu konu da dile getiriliyordu. Soykan, 13 Ekim'deki haberinde şöyle yazmış. Adliyede parası olanın kurtulduğu bir çark kurulmuştu.

İddiaya göre savcıların tahliye itirazlarını peşi sıra reddeden hakimler, Anadolu Adalet Komisyonu Başkanı Bekir Altun'un HSK'ya önerisiyle o makamlara yerleşmişti. İsmail Uçar'ın iddiasına göre çetelerle işbirliği halindeki hakimler, soruşturulmak bir yana kilit mahkemelere atanıyordu. Hakkındaki iddialar adliye çalışanlarının bile diline dolanan Sider Demiroğlu, 1 Eylül 2023'te, Sus Ceza Hakimliğinden 21. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı'na terfi ediyordu. Referansı ise bizzat HSK'nın Adalet Komisyonu Başkanı Bekir Altun'du.

Tüm bunları HSK yazan da bir başsavcı olan İsmail Uçart. Şimdi biraz yavaşlayalım. Düşünün, iş takibi yaptığı dedikoduları olan bir hakim, yetkili makamlar tarafından kollanıyor ve yetmiyor, bir de terfi ediyor. Bu haliyle, eğer İsmail Uçart iddiasında haklıysa, yükselmek için de kirlenmek gerekiyor. Yani balık en baştan kokmuş.

Yok, İsmail Uçar yalan söylüyorsa, bizzat Anadolu Cumhuriyet Başsavrısı meslektaşları hakkında iftira suçu işliyor. Peki, kim bu İsmail Uçar? Hadi biraz da ona bakalım diyeceğim ama insanın daha fazlasını kaldırması için bir mulaya ihtiyacı olur. İsmail Uçar'ı bir sonraki bölümde konuşalım. Tren Topik'i Podbimedia'yla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar mahkemelik olmamaya özen gösterin. Hoşça kalın.

Peki ya trafik, katliam? Dedik normal. Ya susulluk, kamyon? Valla gayet normal. Yine kaybettik dedim, dedi ki normal.

Biri anlatsın hemen. Nedir bu normal? Canım sıkıldı artık. Baksa ben miyim

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)