Podcast

327: Yargıdaki Çürümeye Neşter Vurulabilir Mi?

Trend Topic

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Yargıdaki çürümenin itiraf edildiği İsmail Uçar’ın mektubu, yargı düzeninin yapısını düşünmeye itiyor. 15 Temmuz öncesi ve sonrasında yargıda kurulan düzen sistemik çöküş yaşıyor. Sistemin kendi kendisini temizleyecek işlevleri yok edilmiş durumda.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.266 kelime · ~16 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 26 Ekim'de alıyoruz. Başlığımız yargıdaki çürüme. Bu meseleyi anlatmaya Ayhan Bora Kaplan'a dönük operasyondan başlamıştık. Ankara'da Süleyman Soylu ile yakın ilişkileri olan Ayhan Bora Kaplan ve çetesine düzenlenen operasyon, emniyette bir takım çevrelerin Kaplan çetesini koruduğunu gözler önüne seriyordu.

Fakat sadece emniyet değil, çetenin ilişki ağı yargıya da sirayet etmişti. Suçlanan isimlerden biri de dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman'dı. T24'ten Tolga Şardan, 10 Ekim'deki yazısında Yüksel Kocaman'ın görev sürecinde Kaplan Çetesi'ne ne yapıldığını yazmıştı. Kocaman'ın Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yaptığı 19 Ocak 2017, 24 Aralık 2020 döneminde Kaplan hakkında 8 ayrı adli soruşturma başlatıldı. Farklı savcılarla yürütülen adli soruşturmalardan sadece birisinde Kaplan hakkında dava açıldı. Açılan tek davada zaten Mart 2017'de. Kocaman'ın göreve başlamasından 2 ay sonra. Kocaman'ın başsavcılık görevini şimdiki başsavcı Ahmet Akçay'a bıraktığı güne kadar geçen sürede açılan 7 ayrı dosyada ise takipsizlik kararı verildi.

Ankara'nın emniyet ve yargı bürokrasisinin bir takım çetelerle ilişkilenmesi apolitik bir mesele de değildi. Yani sadece çıkar amaçlı bazı çeteler yoktu ortada. Çünkü bu çeteler ülkücülük isvesi altında nam salıyor, 15 Temmuz'da bu devleti biz kurtardık diye ortalarda dolanıyorlardı. Dolayısıyla politik bir muhtevası vardı söz konusu çetelerin. Bu haliyle aslında 1997'de Susurluk'ta teşhir olan çeteler ve devlet arasındaki ilişkiyi 2023'te yeniden seyrediyorduk. Bu millet uğruna, bu ülke uğruna, devlet uğruna kurşunu atan da kurşunu yiyen de her zaman bizim için saygıyla alınır. Onlar şereflidirler.

Transkriptin tamamını oku

Dolayısıyla bürokratik sistemin organizasyondan doğan yapısal sorunlar olduğu gibi siyasi iradenin de bu düzenin arkasında olduğu bir tabloyla karşı karşıyaydık. Bu kirlenmeden hukuk sisteminin payını almaması da beklenemezdi. Nitekim boru 6 Ekim'de patladı, suyun bize kadar gelmesi 13 Ekim'i buldu. 6 Ekim tarihinde İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı İsmail Uçar, PSK Genel Sekreterliğine bir mektup yazdı. Bir önceki bölümde de dinlediğimiz Uçar'ın mektubu şu ifadelerle biterek dilekçeye dönüşüyordu.

Uyuşturucu gibi kötü bir melaneti hoşgören, örgüt elebaşlarının yeni bir suç işleyeceklerini bile bile yargılama bile yapmadan salıveren, kimyasal zehirlerin toplumu çürütmesine katkı sunan, çalışma arkadaşlarımız üzerinde korku imparatorluğu oluşturup mobbing'e maruz bırakan, tasavvutta bulunan, yargılamayı etkilemeye teşebbüs eden örgütlü ya da örgütsüz bu yapıların çökertilmesi için gereğinin yapılması yüksek takdirlerinize arz olunur. Konuyu 13 Ekim'de bir günde kaleme alan Timur Soykan'a dahil olmak üzere hemen her gazeteci bu habere yargıda çürüme başlığını atıyor. Dünya görüşü önemli değil, en solundan en sağına kadar aynı tanımı yapıyor bunu herkes. Çürüme. Mesela geçmişte iktidara da destek veren, sağın önemli isimlerinden Taha Akyol, bana kalırsa tek virgülünde hata olmayan bir konuşma yapmış Karar TV'de.

Burada esas olay şu, iktidardakiler kim olursa olsun, dindar ya da seküler, milliyetçi ya da sosyalist, sağcı ya da solcu, fark etmez. Güç bozar, mutlak güç, mutlaka bozar. Bunu önlemek için gücün dengelenebilir olması, denetlenebilir olması, yargının bağımsız olması, yanlışları yazabilmesi için medyanın hür olması, özgür olması, kuvvetler ayrılığının ülkede egemen olması, Meclisin yürütmenin emrinde değil, bağımsız soruşturmalar açabilecek, araştırmalar yapabilecek bir kuvvetler ayrılığı prensibinden güç alıyor olması lazım. Bunlar olmayınca sonuç böyle oluyor işte. Önceki bölümde İsmail Uçar'ın 6 Ekim'de HSK Genel Sekreterliğine yazdığı mektup üzerinden yargıda rüşvet çarkını konuşmuştuk. Önceki örnekler üzerinden yargının ne ölçüde çürüdüğünü tespit etmiştik.

Sezgin Baran Korkmaz'ın mal varlığının tedbir ve yurt dışına çıkış yasağının nasıl kaldırıldığını, Zindaşti'nin 3,5 milyon dolara serbest bırakılma hikayesini, Erzurum'da bir rüşvete aracılık etmeye yeltenen bir başka savcıyı. Bunları önceki bölümde konuştuk. Bu bölümde ise neden bugün sorusunu soracak ve bugüne odaklanacağız. İsmail Uçar kimdir? Bu çıkışın önemi nedir? Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.

Aslında 15 Temmuz'dan sonraki olağanüstü süreci organize eden siyaset kurumuyla da ilişkili bir isim İsmail Üçer. Bu ilişki tam 10 yıl önceye dayanıyor. 17-25 Aralık Operasyonu, Fethullahçı savcıların elinden alındıktan sonra dosya 4 savcıya veriliyor. Bu savcıların isimlerini 25 Aralık 2022'de, yani operasyonun 9. yıl dönümünde A Haberi konuşan İsmail Üçer'in bizzat kendisinden dinleyelim.

Biz dosyayı o günden sonra işte Fuzuli Bey vardı, ben vardı, İrfan Bey vardı ve İdris Bey vardı. Birlikte devraldık. Daha sonra İdris Bey sağlık nedeniyle ayrıldı. Diğerinde Murat Çağlak görevlendirildi. 17-25 Arlık dosyası sonradan dosyaya dahil edilen Mehmet Çağlak dışında bu üç savcı tarafından kapatıldı. İrfan Fidan, Fuzuli Aydoğdu ve İsmail Uçar.

Savcıların 3'ü de 15 Temmuz'dan sonra önemli pozisyonlara getirildiler. İrfan Fidan önce 26 Temmuz 2016'da, yani darbe girişiminden sadece 11 gün sonra, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı oldu. 27 Kasım 2020'ye kadar görevine devam eden Fidan, oradan yargıta üyeliğine atandı. Fakat, yargı tarihine külle atamı olarak geçen çok enteresan bir atamaydı bu.

kanuna göre bir hakimin AYM üyesi olabilmesi için yargıta ya da danışta üyesi olması gerekiyordu. Yani önce bir üst mahkemeye üye olmanız gerekiyor ancak oradan anayasa mahkemesine atanabiliyorsunuz. İrfan Fidan'ın yargıtaya atandığı 27 Kasım'dan 5 gün sonra 3 Aralık'ta anayasa mahkemesi için yargıtayda oylama yapılacaktı. Fidan dedi ki ben de adayım. Kimse de ona yahu yargıtaya atanalı daha 3 gün olmuş ne IYM'si demedi. Hatta bırakın bunu, pandemi gerekçe gösterilerek İrfan Fidan'ın aday olması kolaylaştırılsın diye IYM seçimi 15 gün ertelendi. Fidan da yargıtaya atandıktan 6 gün sonra henüz görevine başlamadan tek bir dosyaya imza atmadan Anayasa Mahkemesi üyeliği için başvuruda bulundu.

Eski anayasa mahkemesi raportörü Osman Can, bu vakayı şöyle yorumlamış 3,5 sene önce. HSYK tarafından yargıtaya üye seçilir, seçilmez hemen hızlı bir şekilde yargıtayla ben adayım, dolayısıyla seçimler doldurulsun diye bir mesaj verebiliyor. Ondan sonra bu mesajın ardından pandemi gerekçesiyle yargıtayı erteleme yapıyor. 15 gün sonra erteliyor.

Sanki 15 gün sonra Yargıtay'da pandemiyle ilgili sorunlar kalkacak ortadan. Kalkacak değil böyle bir şey, söz konusu değil. Ve ardından yapılan oylamada bazı diğer deneyimli üyeler de üyelikten çekiliyor, adaylıktan çekiliyor. Ondan sonra da bir rekor bir oyda bu kişi Yargıtay'da yapılan seçimde en yüksek oyu alıyor. Ve bu kişi daha Yargıtay'da bir gün dahi çalışmamış, Yargıtay'la ilgili herhangi bir deneyim kazanabilmiş bir şekilde.

İrfan Fidan belli ki AYM üyesi yapılmak istendi. Bu nedenle kanunun etrafından dolanıldı. Hülle yoluyla anayasa mahkemesine atandı. Kanunun etrafından dolanan bir tüccar veya bir esnaf olsa biraz daha makul karşılarız değil mi? Devletin önlem almasını bekleriz böyle bir durumda.

bizzat AYM atamasında kanun etrafından böyle dolanılıyorsa ne yapacağız? Dolanılır diyenlerin gerekçesi, bir olağanüstü durum yaşadığımızdı. Devlet, bir varlık-yokluk mücadelesi veriyordu. Kanunun da etrafından dolanılırdı. Önemli olan davaydı.

FETÖ'cü, PKK'lı terörist falan değilseniz, böyle olmasına pek bir ses etmemelisiniz. Toplum önce bir şoka maruz bırakılmış, sonra şokun etkisiyle onay vermeyeceği şeyleri olağan karşılamaya başlamıştı. Yargıtay'da tek bir gün görev yapmayan İrfan Fidan, 101 Yargıtay üyesinin oyuyla AYM üyeliğine aday gösterildi. Diğer adaylar da adaylıktan çekildi. Ne şaşa değil mi? Oylamanın ardından Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından İrfan Fidan AYM'ye atandı. Fidan artık Anayasa Mahkemesi üyesiydi. Hâlâ da öyledir. Konu o dönem çok tartışılmıştı. İrfan Fidan'a bir yargıtay kararına dahi imza atmamış pozisyonda olan bir kişiyi biz Anayasa Mahkemesi'ne gönderelim diye 101 yargıtay üyesi imza atıyorsa bir merkezden aldıkları talimatla

İrfan Fidan'ı geçelim ve bu üç savcıdan bir diğeri olan Fuzuli Aydoğdu'ya dönelim. İrfan Fidan, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı yapılırken, Fuzuli Aydoğdu da İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili yapılmıştı. Yani bu iki isim İstanbul Adliyesi'nin en önemli iki koltuğuna oturtuldu. O da İrfan Fidan'la aynı gün Yargıtay Ceza Dairesine atandı. Halen Yargıtay üyesi konumunda. Peki ya, aynı dosyanın son savcısı, bugünün kahramanı İsmail Uçar'a ne oldu?

Bu çar, 2017'de İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı oldu. Dikkat! İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı değil, İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı. Darbe girişiminden yaklaşık bir yıl sonra yani.

Burada bir duralım. Şimdi bu atama dünyanın en büyük adliyesinin başına geçmekti de sadece Anadolu'nun başına geçmekti. Yani tüm İstanbul'a İrfan Fidan bakıyor, vekili Fuzuli Aydoğdu ve siz Anadolu Adliyesi'ne bakıyorsunuz. Bu üç isim birbirleriyle hep karşılaştırılıyor zira 17-25 Arlık dosyaları yasa dışı da olsa binlerce istihbarat dinlemesine erişim anlamına geliyordu. En önemli devlet yetkilileri uzun uzun dinlenmişti ve hepsi çuvallar dolusu dosyadaydı. Bu çuvalları İsmail Uçar'ın kendi sesinden dinleyelim.

Şimdi biz dosyayı ilk aldığımızda tabii bir çalışma ortamı ayarladık kendimize, büyük bir oda, dört savcının çalışacağı şekilde. Bütün dosyaları istedik ve dosyalar geldiklerinde hep çuvallı, ağızları mühürlü, hiç açılmamış vaziyetteydi. Bunun anlamı şu oluyor, bu dosyalar emniyetten savcılığa gelince bunu hiç açmamışlar, okumamışlar. Bu iki isim yani İrfan Fidan ve Fuzuli Aydoğdu aynı gün 27 Kasım 2020'de Yargıtay'a atanınca herkes İsmail Uçar'a bakmaya başladı. Çünkü İsmail Uçar'ın da bir sonraki genelgede ya Yargıtay'a ya da İstanbul Başsavcılığına atanacağı konuşuluyordu. 2021 genelgeleri yayınlandı, yok. 2022 genelgeleri yayınlandı, yok. Dedikodular dolaşmaya başladı. 2023 Eylül genelgesi de yayınlandı ki 6 Ekim'de İsmail Uçar'ın mektubunu gördük.

Halbuki tıpkı Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman gibi İsmail Uçar da Erdoğan'la isminin anılmasından hiç rahatsız değildi. Kamuoyu İsmail Uçar adını Erdoğan'la aynı cümlede Mayıs 2019'da kurmaya başlamıştı. İsmail Uçar'ın eşi Çiğdem Uçar tartışmalı bir tarihte. 11 Mayıs 2019'da Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından TMSF üyeliğine atandı.

Aynı tarihte İsmail Uçar, İstanbul seçimlerine ilişkin itirazları inceliyordu. Bu da o dönem çok tartışılmıştı. AKP'nin itirazıyla İstanbul sandıklarını soruşturan savcının eşi TMSF'ye atandı. İstanbul seçimlerinde yolsuzluk yapıldığını iddia eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, tasarruf mevduatı sigorta fonu kurulu üyeliğine İstanbul'da sandık kurullarında usulsüzlük yapıldığı iddialarını soruşturan İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı İsmail Uçar'ın eşi Çiğdem Uçar'ı atadı. Düşünün, eşiniz İstanbul seçimlerine olan itirazları inceliyor, siz ise Cumhurbaşkanı tarafından TMSHF yönetim kurulu atanıyorsunuz.

17-25 Aralık'ı soruşturup dosyayı kapatan bu üç savcıdan biri AYM üyesi, biri Yargıtay Ceza Dairesi üyesi. Mevkide şu an Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman da Yargıtay'a atanmış. Fakat İsmail Uçar 6 yıldır aynı koltukta oturuyor. Üst mahkemelere atanmıyor. İstanbul Başsavcısı da yapılmıyor.

Bu zamana dek her HSK genelgesi gündeminde Uçar'ın adı yargıta üyeliği için konuşuluyor ama bir türlü olmuyor. Üst mahkemeye ya da İstanbul Başsavcılığı'na atanmayınca Uçar hakkında da dedikodular bu sefer başka türlü artmaya başlıyor. Nedir o? Emeklilik dedikoduları. Zamanlamasının hepimizin bildiğinin dışında böyle de bir önemi vardı İsmail Uçar'ın mektubunun. Şimdi, Uçar bir üst mahkemeye atansa bir türlü o zaman HSK iddiaların doğruluğunu teyit etmiş gibi algılanacak. Yani buralar hırsız doldu diyen bir adamı bir de terfi ettirirsen büyük bir yargı operasyonu yapman lazım. Diğer ihtimal de Uçar'ın hiç terfi ettirilmeyip başsavcılık görevinden alınması. Yani emekli edilmesi.

Bu sefer de HSK iddiaların üzerine örtmekle suçlanacak. Bu haliyle Uçar bu mektupla koltuğunu da sağlama almış görünüyor. Ama bu süreçte illaki kelle alınmak durumunda. Ayan beyan hale gelmiş bu çürümenin kontrolden çıkmasını istemiyorsanız, mutlaka bu işleri birkaç kirli tipe yıkmak zorundasınız.

Adalet Bakanı Yılmaz Tunç müfettiş görevlendirmiş. Söylediğine göre, Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu konuda Yılmaz Tunç'un arkasındaymış. Peki ne yapılması gerekiyor? Hiç değilse bir soruşturma, belki bir soruşturmadan bir dava çıkar falan. Fakat tüm bunları siyasetin müdahalesi olmadan yapabilecek bir yargı var mı? Yok. İşte buna sistemik çöküş diyorlar. Burada kısa bir mola verelim, sonra sizlerle eski bir operasyona gideceğiz.

Meşter 2 Operasyonu'na. Aradan önce sistemik çöküşü anlatmaya çalışmış, sizlerle eski bir operasyona gideceğimizi söylemiştim. Operasyonun adı, Neşter 2 operasyonu. Anlayacağınız üzere, Neşter 1 de var, bir de ikinci operasyon söz konusu. Neşter operasyonu, Sağlık Bakanlığı, SSK ve ilaç firmaları arasında dönen bir yolsuzluk üçgenine dönük yapılıyor. Bundan tam 20 yıl önce, 2003'te. Dava sonucunda ortaya çıkıyor ki, rüşvet yoluyla, Bakanlık ve SSK'daki yetkililer bir takım ilaçları pahalıya alıyor, ortaya çıkan faiş kârı da bu üçgende bölüşüyorlar. Fakat operasyon derinleştikçe, şebekenin içinde yargı mensuplarının da olduğu anlaşılıyor. Çünkü çeşitli isimler tutuklandığında, yargıdaki bazı hakimler bu tutukluluğun iptal edilmesi yönünde baskı yapmaya başlıyorlar.

İşte buradan sonra operasyon boyut değiştiriyor ve ikinci bir operasyon geliyor. Neşter operasyonunun yargıya sızan ayağına Neşter 2 operasyonu yapılıyor. Detaylara girmiyorum. Bu operasyonda yargıya sızmış hatta yüksek yargı mensuplarına sıçramış bir çıkar şebekesine dönük yapılmıştı.

Suçlama, nüfus kullanarak davayı etkilemeye çalışma, çıkar amaçlı suç örgütü üyeliği ve görevi kötüye kullanma. Yargıçlar devlet güvenlik mahkemesinde, yani DGM'de yargılandılar. Ben de Neşteriki operasyonunu yürüten DGM savcısı Ömer Süha Aldan'ı aradım. Onun ifadeleriyle bir önce operasyonu dinleyelim.

Onun üzerine soruşturmaya başlamıştık. Ve o soruşturma sırasında da salakları ben gözaltına aldırdığımda birdenbire şey değişti. Tabii bazıları devreye girip onları serbest bıraktırmaya falan çalıştığına dair telefon görüşmelerine rastlayınca o zaman kararı verdim. Bir neşteri o zaman hekimlere yönelik yapmıştık. Bir de dedik yargıya yönelik yapalım. Çünkü yargıda ciddi bir işçilenme belirtisi vardı o zaman. Ben de onu gözlemlemiştim.

Şimdi Ömer Süha Bey'i dinlerken tabii düşünüyorsunuz. Yargı için de ağır bir sınav o yıllar. Her yer özelleştiriliyor, malı mülkü devrediyor devlet. Her taraf lobicilerle dolmuş. Hukuk davalarında da kim karar veriyor? Yargı Tayhuk Dairesi yani en üst mahkeme o. Neşter 2 operasyonda Türk Telekom'un özelleştirilme sürecini de kapsamaya başlıyor.

Türk Telekom özelleştirilecek de, ne şartlarda kime gidecek? Bu, Türk Telekom'u almak isteyenler kadar, Türksel ve Telsim'i de etkiliyor tabii. Soruşturmayı başlatmak zorundaydım bir an önce. Çünkü yarın da genel kurulunda bir dosya görüşülecekti ve o zaman Türk Telekom'un hali yine bitecekti. Ya o zaman devlet kuruluşundu tabii. Bu GSM firmaları, hem Türksel hem Telsim, o dönemde onların da yine bir karar çıkarılması için ciddi bir çaba vardı hukuk genel kurulunda.

Şimdi bu rüşvet meselesinde ben gerçekten çok cahilim. Yani eminim siz de öylesinizdir. Trafik polisine rüşvet teklif etmekten bahsetmiyorum arkadaşlar. Yargıta, hukuk genel kuralı üyesine rüşvet teklif ediyorsunuz. Bu işi nasıl yapıyorlar? Yöntemleri ne? Direkt yekten söylüyorlar mı? Abi sen şuna şu imzayı at, ben de sana şu kadar para vereyim mi diyorlar. Savcı Ömer Süha Aldan, Neşteriki Operasyonu'na konu olan faaliyeti şöyle anlatıyor.

Bir tane yüksek yargı mensubu bir kişi var. Bunun hukukçu bir oğlu var. Bu hukukçu o kişiyle böyle iş takipçisi olan bir eski bir bakanın damadı var. O damat bu işleri iyi beceriyor. Yani hakim-savcılarla ilgili iyi ilişkiler kuruyor. O ilişkilerin sonucunda ya yüksek yargı mensuplarına araya sokup işte tavassüt yoluyla işi hallediyor,

Benzer çıkar şebekelerinin şimdi de ürediği İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı tarafından da itiraf ediliyor. Müfettişler görevlendirildi. Ama bu kadar benzerlik bir yana, biraz da farklılıklara bakalım. Öncelikle nicelik olarak değerlendirelim. Yargıya sirayet etmiş aynı suçlar bugün daha mı az, yoksa daha mı çok? Çok daha fazla olduğunu düşünüyorum şahsen. Çünkü bir meslek şeyi vardı, belli bir kuralı vardı bizde. Çok ayıplanırdı. Bir menfaat karşılığı, bir şeyler de eden hakim savcıya ciddi bir kuşkuyla bakılır.

diyelim. Dolayısıyla bu tip yapıları meslekten arındırma konusunda daha cüretçerdir. Ömer Suha Aldan iki dönem arasındaki en önemli fark olarak ahlaki sorumlulukların değiştiğini vurguluyor. Ama aynaya bakıp yaşasın kötülük demediğinize göre bu ahlaki sorumluluklar nasıl değişiyor, nasıl rüşvete daha kolay onay veren bir ahlaki standardı kabul ediyorsunuz? Bana kalırsa bu noktada olağanüstülüğün olağanlaşması devreye giriyor. Son beş yılda yaşadığımız aleni hukuk dışılıkları son iki bölümde sunduk size. Hepimizin gözü önünde oldu bunlar.

Hepimiz biliyorduk buna benzer bir sonuçla karşı karşıya olduğumuzu. İşte şimdi ayan beyan görünüyor ancak. Ama şimdi artık yargı düşünsel anlamda ikilere doğrudan bağlı ve de yakın hale geldiği için artık koruyup kollama işi çok ayıka çıktı. Bir İstanbul başsavcısı çıkıp bunları söylemezse hiç ortaya bile çıkmayacak. Gözle görünen bir şey.

Hukuk kesin kanıt istiyor ama ünlü bir ifade rüşvetin de belgesi olmuyor. Bu nedenle rüşvet suçunun bünyeden arındırılması hukuk yoluyla her zaman kesin çözüm olmuyor. Bu noktada ne devreye giriyor biliyor musunuz? Kurum kültürü. Hukukun beceremediğini kurum kültürü kendi içinde beceriyor. Kurum kendi içinden sizi dışarı atıyor. Ne oluyor da diyemiyorsunuz? Bir hakim savcı hakkında müfettişler de bağımsız sayılırdı o dönemde. Yarı bağımsız diyelim en azından.

bir rapor çerçevesinde o hakim savcıya eğer çok kanıtlanmıyor ama ortada da böyle bir pis kokular sezinlenmişse haber gönderiliyordu lütfen emekliliğinizi isteyin ya da ayrılın diye. Yani bir kurumun ayakta kalması için sadece hukuk değil, o kurumun kendi bağışıklık sistemi anlamına gelen kültürünün de yaşaması gerekiyor. Fakat bu kurum kültürünün orta yerine önce Fethullahçılar sızdı ve kendi kurum kültürlerini inşa etmeye başladılar. 2016'daki darbe girişiminden sonra yargıdaki 11.000 savcıdan 5.000'i meslekten ihraç edilmişti, sayıları yuvarlak görüyorum.

Sırf bu veriye bakarak bile, yargının yarısının bir örgüt mensubu olduğu korkunç bir tabloyla karşı karşıya kalınmıştı. Üzerine bir de yeni alınanlar oldu. Sus ceza hakimliklerinin sayısı da arttırıldı. Böylece ihtiyaç duyulan hakim-savcı sayısında da ciddi artış yaşandı. 5 bin 5 bin hakimlik ilanı açılıyordu, fabrika gibi. Fakat bu kadar insan alınırken bir yandan da FETÖ'nün yeniden sızma riskiyle de karşı karşıyasınız.

Yani çok ciddi bir stres enjekte ediliyor topluma ve deniyor ki uçurumun kenarındayız. Ki hakikaten öyleyiz. Bu aşamada sıfır risk alıyorum. Ben kendi bildiğim adamı alırım deniyor. Solcuymuş, Aleviymiş, Kürtmüş ya da muhafazakarmış ama partiden kimseyi tanımıyormuş. Öyle yok. Öz hakiki referansıyla gelecek. Gidecek, hakim olacak, savcı olacak. 2016'dan bu yana yargıya dışarıdan 20 bin dolayında kişi atandı. Yani olağanüstü bir rakam.

çoğu da iktidara yakın olmalarına özen gösterirdi. Alevi olmasın, Fetö'cü olmasın, Kürt olmasın, Solcu olmasın vs. dediğiniz zaman da, dolayısıyla seçim yaparken de daha iktidara yakın olan, nitekim sanıyorum İktidar Partisi'nin gençlik kollarından, kadın kollarından, avukatlardan bir yığın insan alındı mesleğe. Bir davanın haklılığına inanmış ve böylece şövalye ruhlu mücadeleler veriyor. İcabında IMK kararını tanımıyor. İcabında tek telefonla birini tahliye ediyor. Davası uğruna öyle fedakar ki mesleğini davası uğruna kötüye kullanıyor. Şimdi bunlar partizanlar. Bir de bu partizanların açtığı yolda yolunu bulanlar var. Partizanlar biraz safça ama bunlar öyle değil. Tahliye ederiz de bedeli var diyorlar.

Sadece rüşvet almıyor, bir de o rüşvetin peşinden koşuyorlar. Fakat her iki tarafta, yani partizanlar da, rüşvetçiler de egemen konumda değil. Çünkü hem milyonuna milyon katıp, yani hem rüşvetini de alıp, hem de partizan olanlar var. Bu ikisini birleştirdiğinizde zaten siz egemen oluyorsunuz.

Mevcut rejimde partizan olmanın ahlaki bir standartı yok çünkü. İşte çürük bakterisi yayılmak için ideal ortamı kolluyor ve bu bakterinin üremesi için uygun şartları bu atmosfer oluşturuyor. Öyle bir şeydir ki bu yargıdaki kirlenme olayı çok çabuk sirayet etmeye başlar. Niye? Çünkü aynı lojbanda alt üst oturuyorsunuz. Onlarca hakim, savcı. Birinde böyle maddi yerinde iyileşme oldukça, daha rahat yaşam sürmeye başladıkça... ...diğeri ne yazık ki sürerek söylüyorum ama ona özenmeye başlayabilir. Ve yayılır. İşte alemin enayisi sen misin duygusu ortaya çıkmaya başlar. Ve yargıda ciddi bir kirlenmenin en büyük alandırı sebebi odur.

Araya gitmeden önce tüm bu yaşadıklarımızı sistemik çöküş olarak ifade etmiştik. Çünkü sistem bu tip bir kirlenmeye karşı kendisini bağımsız olarak denetleyebilecek bir mekanizmadan mahrum bırakılmıştı. Eskiden olsa, yani yürütme Cumhurbaşkanı ve Başbakan'dan oluşsa, Cumhurbaşkanı tarafsız ve bağımsız sayılsa, Başbakan kendi hükümetini kursa, Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu mesela devreye girebilirdi. Ya da, e Sayıştay vardı, yolsuzlukları tespit etmekle sorumluydu, bağımsız bir yargı organıydı. E o da olmadı. Olmadı, mecliste bir araştırma komisyonu kurulur iddiaları araştırırdı, daha sonra yargı devreye girerdi. E o da yok. E tabi medyayı da unutmamak lazım, gazeteciler de bir bütün halinde bu işin üzerine giderdi. E o da yok.

Kamuoyunun da daha duyarlı olduğu bir dönem vardı, o da kalmadı. Bir de dinlediniz, ayıp sayılırdı rüşvet, adam kayırma, görevi kötüye kullanma vs. Onlar da gitti. Hiçbirinin yapabilecek işlevi kalmadı sistemin. Tümüyle siyasi mekanizma tarafından ele geçirilmiş durumda. Yapsa da göstermelik olacak. Kamu vicdanını rahatlatacak bir arınma yaşanmayacak. En fazla bir iki günah keçisi. Hepsi bu. Örnek ve olayla dediklerimi pekiştirmeye çalışayım. Dün, yani 25 Ekim'de, Anayasa Mahkemesi 9'a 4 çoğunlukla tip milletvekili Can Atalay'ın tutukluluğunu haksız buldu. Dosyada hak ihlali olduğuna karar verdi.

Canat Alay dosyasında seçilme hakkı ve kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı yönlerinden hak ihlali olduğuna hükmedildi. AYM, Canat Alay dosyasında hak ihlali olduğunu söyledi. Ayemen'in bu kararı Atalay'ın yargılandığı 13. Ağır Reza Mahkemesine tebliğ edildikten sonra Can Atalay tahliye edilecek. Belki de edilmiştir. Siz bu kaydı dinlerken Can Atalay belki de dışarı çıkıyordur. Yani böyle olması gerekiyor. Aksinin mümkün olabileceğinin aklımıza bile gelmemesi gerekiyor değil mi? Yargının en üst mahkemesinin kararı ilk derece mahkemelerine bağlar değil mi?

Evet, cevaplarınızın anlamsızlaştığı bir sistemin içindeyiz maalesef. Bir okurumuz sormuş, 13. Ağır Ceza, AYM kararını tanımasa ne olur? Söyleyelim, hiçbir şey olmaz. Hayat aynen devam eder. Erdoğancılar buna itiraz etmez, hatta alkışlar. Erdoğancı olmayanlar artık bunlara şaşırmamaya başlar.

İşte bildiğimiz anlamda cumhuriyetin sonundayız. 3 bölümdür aslında anlatmaya çalıştığımız da buydu. Pazar günü cumhuriyetin 100. yaşını kutlayacağız. Belki de cumhuriyet 100 yaşında demek doğru değildir. Belki de şöyle demek gerekir. Cumhuriyet yaşasaydı 100 yaşında olacaktı.

Trantopi'yi podbimedyayla beraber hazırlıyoruz. Yine de Cumhuriyet Bayramınızı hüzünle kutlarım. Yaşasın Cumhuriyet! Hoşçakalın!

Her tarafta şanlı Türk'ün bayrağı. Doğru vakti geleceğiz pek vazgeçiz bu toprağı. Doğru vakti geleceğiz pek vazgeçiz bu toprağı. Bu vatan hiç sensiz olmaz, ey güzel Cumhuriyet! Milletim böyle demiştir, ya ölüm ya hürriyet!

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)