Podcast

34 - Çocukluk deneyimlerimiz ilişkilerimizi nasıl etkiler? I Bağlanma Kuramı

Psikopatika

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Çocukluk deneyimlerimizin bugünkü ilişkilerimizi nasıl etkilediğini bağlanma kuramı üzerinden anlattım.

Konular:


(01:26) Çocukluk Deneyimlerimiz, Bugünkü İlişkilerimizi Nasıl Etkiler?

(03:54) Bağlanma Kuramı’na Giriş

(05:44) Bağlanma Nedir?

(08:14) Harlow’un Sahte Anne Deneyi

(13:13) Güvenli Bağlanma

(15:34) Kaygılı Bağlanma

(18:33) Koşullu Bağlanma

(21:00) Kaçıngan Bağlanma

(25:33) Düzensiz/ Dezorganize Bağlanma

(28:56) Senin Bağlanma Stilin Hangisi Sence?







Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.642 kelime · ~18 dk okuma

İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. PodB Medya ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.

Merhaba. İlişkiler diyorum bu bölümde. En eski çağlardan beri insanın hayatına anlam veren, onu yaşanmaya değer kılan etkenler sorulduğunda hep en başta gelmiş insan ilişkileri. Antik Yunan felsefesinde Aristodan, Epicure'dan, psikolog ve filozof Eric Fromm'a, Martin Buber'e, varoluşçu psikolog Rolla May'den, modern çağın filozofu olarak adlandırabileceğim Alain de Botton'a kadar İnsan ilişkilerinin önemi, buna duyulan varoluşsal ihtiyaç, yalnız olmanın, yalnız hissetmenin insanın ruhunda açtığı yaralar hep konuşuldu.

Biz insanlara doğamız gereği sosyal canlılarız. Birbirimizle anlamlı bağlar kurma ve bunu sürdürme becerimiz varoluşumuzun merkezinde yer alıyor. İşte ilişkilerimiz bu denli önemli bizler için. Biz de yakın zamanda bir psikopatika dinleyici buluşması yaptık. Burada da tam da bu sebeple çocukluk deneyimlerimiz bugünkü ilişkilerimizi nasıl etkiler sorusunu tartışmaya karar verdik.

Transkriptin tamamını oku

Biliyorsun psikoloji söz konusu olduğunda kişiliğin yaşamını ilk birkaç yılında oluştuğuna ve bebeğinin veya diğer bakıcıların çocuklarla etkileşim biçimlerinin çocukların duygusal durumları üzerinde uzun süreli bir etkiye sahip olduğuna dair düşünceler Freud'la uzun yıllar psikoloji alanına domine ettim. Ama aslında yakın zamanlarda erken çocukluk deneyimlerinin her zaman herkes üzerinde aynı etkiyi yapmadığını yani hep aynı belirli kişilik özellikleri veya duygusal durumlarla sonuçlanmadığını anlamaya başladık. Burada rezilyas dediğimiz kavram ortaya çıkıyor. Yani aynı durum her çocuk üzerinde aynı etkiye sahip değil. Bazı çocukların duygusal dayanıklılığı daha yüksek mesela. Ve zorlu geçmiş deneyimlere rağmen kalıcı duygusal yaralar almayan çocuklar olabiliyor. Ama bildiğimiz net bir şey şu ki birçok şey çocukluk dönemimizde şekilleniyor.

Tabii ki gençliğimizde, ileri yaşımızda da birçok olay yaşıyoruz, deneyim kazanıyoruz ve değişmeye, şekillenmeye devam ediyoruz hayatımız boyunca. Ama ilk benlik algımız, dünyayla kurduğumuz ilişkide güvendiğimiz, güvensizlik duyduğumuz şeyler ve beklik çocukluk yıllarımızda oluşuyor. Yani çok etkili bir dönem bu bizim gelecek yaşantımızda. Daha dünyaya dair hiçbir şey bilmiyoruz düşünsene. Yani ben değerli bir insan mıyım? Seviliyor muyum? Ne yaparsam onaylıyorum? Kim olarak kabul görüyorum? Kim olmam isteniyor benden? Etrafımda güvenebileceğim, çağrımda gelecek birileri var mı?

Rolla May'in dediği gibi, bireyin kendi varlığı ile ilgili olarak edindiği izlenimler, başkalarının onun için düşündükleri ve söylediklerinin bir sonucudur. Aslında pek çok insan bir anlamda kördür. Yollarını ancak çevrelerindeki birçok nesneye dokunarak bulabilirler. İşte ilişkilerin önemi de biraz buradan da geliyor bizim için. Bir başkasının gözündeki yansımamızı görmeden tam olarak kim olduğumuzu anlayamıyoruz biz. Ve bu ilişkiler içinde de muhtemelen en önemlisi, hayatımızın geri kalanını en çok etkileyeni, hayatta ilk bağ kurduğumuz kişiyle, ilk bakım verenimizle olan ilişkimiz.

Şimdi gelelim çocukluk deneyimlerimizin bugünkü ilişkilerimizi nasıl etkilediğine ya da benim bahsetmek istediğim bağlamıyla bağlanma kuramına. Bu son zamanlarda akademik çevreler dışında da oldukça popüler hale gelmiş bir teori belki duymuşsundur sende. Ve bağlanmanın öneminden, farklı tip bağlanmalardan çok yerde söz edilir oldu. Bu kadar popüler olmasında birkaç nedeni var bence. Bunlardan biri tabii ki son dönemlerde psikoterapinin giderek aygınlaşması ve görünür olmasıyla toplumda psikolojiye olan ilginin de artması. Fark etmişsindir zaten Instagram'daki paylaşımlar. Psikolojiye olan ilgi artmış durumda. Herkes merak ediyor, kendini irdelemeye, kendini öğrenmeye çalışıyor.

Bir de tabii neden diğer kuramların değil de özellikle bağlanma kuramının öne çıktığını açıklayan bir sebep var ki bence bu da insanlık olarak kategorize edilmeye bayılıyor oluşumuzdan kaynaklanıyor. Çünkü bağlanma kuramı bize farklı bağlanma stilleri ve bu bağlanma stillerinin genel özelliklerini veriyor. Sen de bu bölümü dinlediğinde farklı bağlanma tipleri arasından hangi bağlanma tipine sahip olduğunu çıkarıp genel özelliklerini öğrenebilirsin mesela. Hatta muhtemelen partnerininkini de öğrenebilirsin. İlişkinizdeki bir türlü çözemediğiniz sorunların arkasında yatan dinamikliği de anlayabilirsin böylelikle. Tabii ki her insan tek ve biricik ama aynı zamanda bir o kadar da benzer dinamiklerin içine sıkışmış durumda. Aynı acıları ortak insanlığı paylaşıyor.

Ve tabii ki bağlanma kuramı bize tamamen keskin çizgilerle bir insanın bütününü eksiksiz şekilde açıklayamaz. Çünkü herkes farklı tecrübeler, deneyimler, bu deneyimleri farklı şekilde işleyen algı sistemleriyle var oluyor bu dünyada. Ama en azından onların ilişkilere dair öğrenilmiş tepkilerini, oluşmuş şema ve kalıplarını daha kolay anlayıp bazı şeyleri anlamlandırabiliyoruz böylece. Peki, ilk olarak nedir bağlanma kuramı? Bununla başlayalım.

kabaca bebek ihtiyaçlarını karşılayan, bilincil bakım veren kişiye karşı duygusal bir bağ kurar ve bu onun belirli bir bağlanma stili geliştirmesine yol açar. Bu da onun gelecekteki bütün diğer ilişkilerini etkiler. Ben programın temellerinin daha anlaşılır olması adına bu teorinin beslendiği psikoloji geleneğiyle bağlantısını da anlatmayı faydalı buluyorum aslında. O yüzden şuradan başlayayım ilk olarak.

Bağlanma kuramı John Bowlby ve Mary Ainsworth aldığı iki psikologun çalışmalarıyla şekilleniyor. Her ikisi de bağımsız çalışmış olmasına rağmen psikanalitik gelenekten ve düşünürlerden etkilenmişler. Özellikle de John Bowlby, psikanalist Melanie Klein'in etkisi altında kalmış biri. Melanie Klein demişken bu ismi aklında tut çünkü psikoloji alanında çok değerli, çok önemli bir isim o. Çok detaya girmeyeceğim burada ama çocuk psikanalizi alanında bayağı çığır açtığını bilsen bu yeterli. Yani o nesne ilişkileri kuramını kuruyor. Ve özellikle çocuğun ilk altı aylık yaşamında annesiyle arasındaki yoğun duygusal bağı ve bunun hayatını nasıl şekillendirdiğini vurguluyor. Peki neden önemli bu? Çünkü her ne kadar sonradan bazı konularda bayağı ayrıysalar da aynı şekilde bugün kabul ettiğimiz ve konuşacağımız bağlanma kuramı da John Bowlby'nin ondan aldığı ilhamla, öğretilerle şekilleniyor. Biz de bugün diyoruz ki çocukluk döneminde annemize kurduğumuz bağ ilerleyen hayatımızda ilişkilerimizi şekillendiriyor. Bu arada bölüm boyunca aralarda anne diyorum ama aslında burada kastettiğim şey

Birinci il bakımverenimiz. Çünkü bu kişi ille de anne olmak zorunda değil. Annelik işlevini yerine getiren bir baba, anneanne, dede, teyze, herhangi biri olabilir. Ve her anne duyduğun yere bunlardan birini koyabilirsin yani. Peki, nedir bağlanma? Aslında teorinin özünde bebekle bakımvereni arasında kurulan psikolojik bağlılık var dedik.

İşte bu psikolojik bağlılığa da biz bağlanma sistemi diyoruz. Bu sistemde ideal olarak anne çocuk için tehlikelerden korunduğu güvenli bir üs aslında. Bunun bebeğin hayatta kalması için çok önemli bir işlevi var. Üstelik sadece insana da özgü değil. Doğada tüm memeli türlerinde görülen evrimsel bir sistem bu. Hatta tam da bu yüzden bağlanma teorisinin etolojiden yani hayvan davranışlarını inceleyen laboratuvar çalışmalarından etkilendiğini de biliyoruz.

Buna psikolog Harry Harlow'un yeni doğan maymunlar üzerine yaptığı sahte anne deneyini örnek verebilirim. İç burkan acımasız bir deney aslında ve yani etik olduğunu da pek söyleyemeyeceğim ama anne ve çocuk arasındaki bağın varlığını kanıtlamak adına önemli bir deney bu. O yüzden bundan bahsedeceğim burada. Deneyin amacı zaten ebeveynle çocuk arasındaki duygusal bağın önemini sorgulamak.

Şimdi bu deneyin yapıldığı dönemi düşünürsek, o dönemlerde anne-çocuk ilişkisine çok maddi bir yerden bakılıyordu. Yani ne demek bu? Bebekle anne arasındaki bağlanma daha çok bebeğin fiziksel ihtiyaçları üzerinden kurulur diye kabul ediyorduk. İşte mesela bebek acıkır, anneme memeri ve doyurur gibi gayet fiziksel ihtiyaçlar.

Hatta Bolbi de bundan nasibini almış. Çok ilgisiz bir anneyle büyümüş. Hiç sevgiyi görmemiş. Ne bakıcısından ne annesinden. Çok mesafeli bir ilişkisi varmış. Bu kurama geliştirmesinde de pek de bir etkisi olmuştur bunun. Düşününce insan yavrusu diğer canlıların yavrularına göre epey prematür doğan, yani çok uzun süre bakıma muhtaç olan bir canlı. Bir kedi, köpek yavrusu hemen kendi kendine yaşamaya adapte olabilirken, insan yavrusu çok uzun bir süre kendi ayakları üzerinde yürüyemiyor bile.

Bu yüzden bağlanma kuramının öncesine kadar ebeveyn ve çocuk arasındaki bağ bu bakıma muhtaçlık üzerinden tanımlanıyordu. Yani çocuklar genel olarak bakıma muhtaçtır, ebeveynler de onların fiziksel ihtiyaçlarını, güvenlik ihtiyaçlarını karşıladıkları sürece çocuklar da onlarla bağ kurarlar diyorduk. Hatta demin Bolbin'in annesinde verdiğim örnek gibi, annenin bebeğe çok fazla ilgi vermesinin, bebeğin gelişime zarar vereceği bile düşünülüyordu. Harlow'da maymun deneyinde biraz bu bağın yapısını sorguladı aslında. Deneylerde bebek maymunlar doğumdan kısa süre sonra annelerinden koparıldı ne yazık ki ve küçük kafeslerde yalnız bırakıldılar.

Tahmin edersin ki sosyal izolasyonda olan maymunlarda sorunlu davranışlar görülmeye başladı. Boş boş bakışlar, kafeslerinde daireler çizmeler, kendilerini yaralamak, zarar vermek gibi davranışlar görülmeye başladı. Hatta maymunları bu izolasyonun ardından tekrar sosyal ortama aldıklarında sorun devam ediyordu. Bu maymunlar diğerleriyle nasıl etkileşimde bulunacaklarını bilemiyorlar, gruptan ayrı kalıyorlar. Hatta bazıları yemek yemeyi reddedip ölüyordu. Tam bir izolasyon olmadan bile annesiz yetiştirilen bebek maymunlardan sosyal eksiklikler oluşuyordu. Mesela onlar da yer yer giydikleri bebek bezlerine sarılıyordu herhalde o yumuşaklığı, konforu hissetmek için.

Bütün bu bulguların üzerine Harlow'un aklına başka bir deney fikri geldi ve epey de ünlü bir deney bu. Psikoloji literatüründe sahte anne deneyi olarak geçiyor. Harlow bu deneyde bebek maymunları doğumdan sadece birkaç saat sonra annelerinden ayırdı. Bu maymun yavrularının biri demir telden yapılmış, diğeri ise sünger havlu gibi yumuşak malzemelerden yapılmış, anne işlevi görecek temsili kuklaların bulunduğu kafeslere koydu.

Burada da telden yapılan kukla annelere süt veren bir mekanizma yerleştirdi. Ama tabi haliyle telden yapıldığı için bu kukla anne soğuk ve sert olmaya devam etti tabi. Diğer kukla anne ise daha önce dediğim gibi havlu ve sünger gibi maddelerden yapıldığı için yumuşak bir dokuya sahip. İşte bu maymunların yapay annelerle aynı kafesteykenki davranışları ve tercihleri çok şaşırtıcı. Çünkü bebek maymunlar telden yapılan anne yerine kumaş anneyle çok daha fazla zaman geçirdiler. Korktukları zaman hemen bu kumaştan yapılan anneye koştular. Tehditlere karşı hayatta kalabilmek için içgüdüsel olarak onlara güven veren sıcak anne figürünü yemek veren soğuk anne figürüne tercih ettiler. Bununla birlikte bakım verenle yavru arasındaki ilişkinin sandığımızın çok daha ötesinde olduğunu görmüş olduk aslında. Harlow'un yavru maymunları burada yemek vermesine rağmen o soğuk anne yerine yemek vermemesine rağmen yumuşak ve yatıştırıcı anneye yönelmişti.

Yani burada fiziksel ihtiyaçların temininin çok ötesinde anne şefkatinin, anne dokunuşunun önemine dair bilimsel kanıtlar elde etmiş olduk. Maymun yavrusuyla annesi arasındaki bu bağı insan yavrusunda da görebiliyoruz tabii ki. Ve bağlanma kuramına göre çocukluk dönemimizdeki bu bağın nasıl gelişeceği, gelecekteki ilişkilerimizde belirliyor dediğim gibi. Ve dediğim gibi bugün biliyoruz ki birinin ilişkinlikte başka insanlarla kuracağı ilişkinin niteliği ve onlardan beklentileri aslında o kişinin çocukluğunda annesiyle kuracağı bağlanma ilişkisiyle belirleniyor. Yani anneyle kurulan bu ilk ilişki gelecek ilişkilerin umurgası, bir taslığı ya da prototipi işlevini görüyor. Çerçeveyi belirliyor yani aslında.

Ama tabii bu ilişki her zaman sağlıklı ve güvenli bir şekilde kurulmuyor. Yani erişkinlikte kurduğumuz ilişkilerin yapısını belirleyen o ilk çerçevenin nasıl kurulduğunu anlamak için temelde bağlanma stillerini ikiye ayırabiliriz. Güvenli ve güvensiz bağlanma. Güvensiz bağlanmayı da kendi içinde kimi kaynaklar ikiye, kimileri üçe ayırıyor. Yani böylece elimizde oluyor üç ya da dört ana bağlanma stile. Bunlar sırasıyla dediğim gibi bir güvenli bağlanma ki batı toplumlarında nüfusun yüzde ellisine denk geliyor bu. Araştırmaları oradan, o yüzden rakamları oradan veriyorum.

Bir diğere güvensiz bağlanmaların, şimdi sap kategorilerine iniyoruz. Kaygılı bağlanma. Bu da toplumu %20'sine tekabül ediyor diyebiliriz. Bir diğeri kaçıngan bağlanma, bu da %25. Bir de dezorganize bağlanma var ki bu toplumun çok ufak bir kesimi ve herkes de bunu aslında bu sap kategorilerin arasında dahil etmiyor. Şimdi bunlardan ilki ve sağlıklısı olan güvenli bağlanma stilinde kişi kendisi hakkında da başkası hakkında da olumlu modellere sahip oluyor. Ne demek yani? Hem kendisine hem başkalarına güveniyor bu kişi.

terk edilme kaygıları veya yakınlıktan kaçınma gibi davranış eğilimleri de olmuyor. Bu şekilde güvenli bağlanma stilinin gelişebilmesi için ebeveynin çocuğunun ihtiyaçlarına duyarlı olması çok önemli. Bu, o bebeğin hayatta kendine yeten bir birey olması konusunda temel belirleyici aslında. Bebekle temas halinde olmak, ağladığında yanına gelmek, göz teması kurmak, tutarlı davranışlar sergilemek çok önemli o yüzden. Anne ve çocuk arasındaki sıcak duygular, özellikle korku ve stres anlarında birbirlerine sağladıkları o rahatlık, destek, güvenli bağlama oluşan en önemli faktörlerden.

Bunlar mevcut olduğunda çocuğun benliği bağımsız olabilir ama aynı zamanda başkalarının desteğine de her zaman açık olur ve onlara da güvenir. Özgürlükle sınırlar arasında bir denge yakalayabilir böyle insanlar. Anne ve babasının her şeye yetkin olmadığını ama yanında olduklarını da bilir. Çocukluklarında bu tür bağlanmaya sahip olan insanlar yetişkinliklerinde kalıcı, güven dolu ilişkiler kurabiliyorlar. Duygularını ifade etmekte zorlanmıyorlar. Dünya onlar için güvenilir bir yer oluyor. Kendilerini değerli buluyorlar, değersizlik isteleri azalıyor yani ve ilişkilerinde yakınlık kurma konusunda rahat hissederler.

İlişkiden kastım hem romantik hem de diğer sosyal ilişkiler bu arada. Peki, ideal senaryo güvenli bağlanma stiline sahip olmamız. Gelelim şimdi diğer senaryolara. Güvensiz bağlanma stillerinden kaygılı bağlanmayı konuşalım. Ne oluyor annesiyle ilişkisinde kaygı duyan bebeklerde? Diyelim ki bebek odada annesiyle birlikte oturuyor. Annesinin dizinin dibinde oyuncaklarla oynuyor.

Annesi odadan çıktığında bebek kendisini sakinleştirmekte zorlanıyor. Oyununu bırakıp ağlamaya başlıyor. Annesini hemen yanında istiyor. Hatta annesi geri gelse bile kaygı hissetmeye devam ediyor. Güvenli bağlananların aksine de dünyayı belirsiz bir yer olarak görüyor. Neden kaynaklanıyor peki bu durum?

İlk neden tutarsızlık. Tutarsızlık gerçekten çok kötü bir şey bir çocuk için. Yoğun belirsizlik var burada çünkü ve belirsizlikle baş etmede pek de iyi olmadığımızı biliyorsun. Yani muhteşem bir ebeveyn olmasa bile en azından tutarlı seviyede ortalama bir ebeveynlik yapması tutarsız şekilde bir iyi bir kötü olmasından yine de daha kabul edilebilir bir şey.

Eğer anne tutarsız davranışlara sahipse, çocuğa karşı bazen çok ilgili, bazen de çok duyarsız ve soğuk davranabilir. Çocuğun ihtiyaçlarını bazen önceliği yapar, anında karşılar, bazense tamamen görmezden gelebilir. Bu tarsız davranışlar karşısında da haliyle çocuğun kafası karışır ve bu davranışların ne anlama geldiğini anlamayabilir. Gelecekte karşılaşacağı tepkileri de öngöremeyebilir bu yüzden. Ve maalesef kaygı, güvensizlik duyguları geliştirir dünyaya karşı. Anne çocuk için bir var bir yoktur. Bu yüzden de ihtiyaçlarının karşılanıp karşılanmayacağı konusunda endişe duyar. Gelelim kaygılı bağlanmayı besleyen bir başka davranış kalıbına.

Annenin çocuğun isteklerine, ihtiyaçlarına karşı duyarsız ve ihmalkar olması. Bu durum da çocuğun güvensizlik duygusu geliştirmesine sebep olabiliyor. Özellikle kaygılı veya mutsuz hissettikleri anlarda bu duygusal ihtiyaçları karşılanmayan çocuklar bir süre sonra duygularını çok daha yüksek seviyede yaşayabiliyorlar. Bir diğer davranış kalıbı ise aşırı korumacılık. Yani çocuğa çok müdahale etmek. Aşırı korumak nasıl kaygılı bir birey doğurur ki diye soruyorsan şöyle... Bir anne düşün, çocuğun hayatıyla gereğinden fazla ilgileniyor. İhtiyaçlarından fazlasını ona vermeye çalışıyor.

Bunun en büyük nedeni bu davranışların çocuğun ihtiyaçlarından çok kendisiyle ilgili olması aslında. Yani bu anne aslında kendi harika bir ebeveyn olmak arzularını tatmin etmeye çalışıyor kendi farkında olmasa da. Çocuk da zaman içinde annesinin kaygısını seziyor ve güçlü bir korumaya ihtiyacı olduğunu inanarak kaygılanabiliyor. bir başkasını sürekli aşırı koruması altında yetiştirilmek, çocuğun kendini yetersiz hissetmesine, koruyucuları olmadığında ayakta duramayacağına inanmasına neden olabiliyor. Bu da koruyucusunu kaybetmeye karşı büyük bir kaygı duymasına neden oluyor. Son olarak bahsetmek istediğim de koşullu kabul ki bunu aslında kültürel olarak çok yapıyoruz.

Hani bu sınavı geçersen sana şunu alırım, uslu durmazsan ceza alırsın, yemeğini bitirmezsen kızarım, konuşmam gibi söylenler bunlar. Her ne kadar ödül ve değerler sistemi oluşturmak bir çocuğu yetiştirmede önemliyse de çocuğun bunu seni ancak bu koşula severim şeklinde algılamaması çok çok önemli. Çünkü şartlar koşuluyla kabul edileceğini düşünen bir çocuk kaygılı bağlanma geliştirebilir. Şartları karşılamadığında terk edilebileceğini düşünebilir mesela.

Peki, kaygılı bağlanma stiline sahipsek bu gelecek yaşantımızı nasıl etkiler? Bu dediğim gibi çocuğun annesine yapışık denilebilecek kadar bağlı olmasına neden olabilir. Onun yokluğunda mutsuz olur. Yetişkinliğindeyse ikili ilişkilerinde kıskançlık ve güvensizlik duygularının çok hızlı tetiklenmesine neden olabilir bu durum.

Bu yüzden yakın ilişkilerde sürekli olarak terk edilme korkusu kaygılı bağlanmanın en önemli işaretlerinden biri. Bu bağlanma stiline sahip insanlar yakın ilişki kurma ihtiyacı hissederler. Yani ilişki kurmaktan, yakınlıktan kaçınmazlar. Ama buna rağmen duygusal ihtiyaçlarının karşılanmayacağından emin olmak isterler ve bir türlü emin olamazlar. Bu da duygusal açıdan telafikar olmalarına sebep olur.

Partnerlerinin kendilerini sevdiğini sürekli kanıtlamalarını isteyebilirler. Sürekli güvence isterler yani. Buna ek olarak da kendileri de terk edilme korkusuyla karşılarındakilerin isteklerine göre şekil alabilirler. Bu da tabi sınırları belirlemede bir zorluk yaşatabilir onlara. Yalnız kalmaktan korkabilirler. Partnerlerinden sürekli temas ve desteğe ihtiyaç duyabilirler.

Yani o işte etrafındaki sevdiğiyle sürekli iç içe olmak isteyen, sürekli ona dokunan, aşırı kıskanan... ...gerçekten sevilip sevilmediğine dair sürekli bir işaret arayan insanlar varsa... ...onların kaygılı bağlanma stiline sahip olmaları muhtemel. Veya belki sen ya da partnerin öyledir, bilemiyorum. Ama tabii aşkın ilk dönemlerinde de böyle yoğun yaşanıyor duygular, davranışlar. Bunu ayrı tutmak gerekiyor burada. Bu arada bu konuda önemli bir nokta daha var.

Kaygılı bağlanma geliştiren kişilerin ebeveynlerinin de kaygılı bağlanma stiline sahip olması çok muhtemel. Bu tabii ki genetik bir aktarımı değil yani çünkü bağlanma öğrenilen bir şey. Daha çok böyle annem hani kaygılı davranıp aşırı korumacı olursa onun kaygısı bana geçecektir şeklinde bir davranış kalıbı aktarımı aslında. Gelelim bir diğer güvensiz bağlanma stili olan kaçıngan bağlanmaya.

Kaçıngan bağlanma, annenin çocuğa karşı mesafeli, soğuk, duyarsız davranması sonucunda ortaya çıkan bir bağlanma stili. Başta anlattığım sahte anne deneyindeki metal anneyi çağrıştırıyor bana bu tip ebeveynler aslında. Yani sıcaklık vermeyen, soğuk bir ebeveyn figürü düşün. Kaçıngan bağlanmaya neden olan ebeveynler genellikle çocuğun duygusal ihtiyaçlarına yeterince doyurucu yanıtlar vermezler. Hatta çocuğun duygusal ifadelerini bile bastırabilirler. Bizim kültürümüze de bu yaygın olarak var. Biliyorsunuz mesela ağlamayı bastırmak özellikle erkek çocuklar üzerindeki güçlü görünme talebinden dolayı. Erkekler ağlamaz diye şarkımız bile var. Ayrıca bu anneler

zamanından önce çocuklarının bağımsızlık ve özellik kazanmasına fazla vurgu yapabilirler. Bu da çocuğun duygusal güvenden yoksun hissetmesine, bağlanma sorunları yaşamasına neden olabilir. Bu arada bu bağlanmayı geliştiren çocukların anneleri yani bakım verenleri de çoğu zaman duygularını ifade edemeyen kişilerdir aslında. Çocuk ihtiyaç duyduğu güveni, sıcaklığı, teması, şefkati anneden göremeyince bu ihtiyaç duygusuna dair beklentilerinden vazgeçmeye, bunları bastırmaya başlar. Güvenli bir yüz aramaktan vazgeçer yani.

Mesela şöyle anlatayım bu durumu. Yine anne ile çocuk bir odada oturuyor olsun. Çocuk oyuncaklarıyla oynuyor ve anne kalkıp odadan çıkıyor. Kaygılı bağlanan hemen ağlar annesinin yanında ister demiştim. Kaçıngandaysa durum bunun tam tersi. Çocuk annenin odadan ayrılışını hiç ama hiç umursamaz gibi görünür.

İlk bakışta bunun sağlıklı olduğu, bağımsız bir birey olma yolunda önemli bir gösterge olduğu düşünülebilir. Ama aslında bebek o anda yine streslidir. Yani stresten kurtulmaz. Aksine fizyolojik açıdan tüm stres belirtilerini gösterir aslında. Ama öğrenilmiş çaresizlikle nasıl olsa ilgilenmeyecekler diye düşünerek tepki göstermeyi bırakır çocuk.

Peki, kaçıngan bağlanma stiline sahipsek bu gelecek yaşantımızı nasıl etkiler? Böyle insanların benlik algıları yüksektir, özerktirler ve kendileri hakkında algıları olumludur. Bu iyi tabii ama çevre yani başkaları hakkındaki algıları olumsuzdur onların da. Yani kaygılı bağlanmanın tam tersi oluyor. Orada da kendileri hakkında olgu olumsuzken diğerlerini çok yüksek bir konuma koyuyorlar. Burada da diğerleri düşük bir konumda oluyor. Yani insanlara güvenemiyorlar, insanları kolay kolay yakınlarına sokmuyorlar. Yakın ilişkiler geliştirmekten kaçınıyorlar. Çünkü yakınlık ve bağlılığın korkutucu olduğuna inanıyorlar. Kendilerine bağlanmak isteyen kişileri de tahammül etmekte bile zorlanabiliyorlar bu yüzden.

Hani bir zamanlar çok popüler ıssız adam filmi vardı. O dönem bekar erkekler öyle bir havaya girmişti. Benim de arkadaşlarımdan vardı. İşte ben ıssız adamım diye gezenler olmuştu. Oradaki başroldeki Alper karakter için tam da bu kaçıngan bağlanma stiline sahip diyebiliriz.

Bu rahatsızlık bazen o kadar artar ki ilişki içinde olmayı özgürlükleri ellerinden alınıyormuş gibi algılayıp ilişkilerini bitirebilirler. İşte Alper'in yaptığı da buydu adaya. Birini sevmekten, ona bağımlı olmaktan, yakınlıktan korkarak ilişkiyi bitirmek yani. Ama aslında bu hislerin veya davranışların arka planında büyük bir reddedilme veya kabul edilmeme korkusu vardır diyebiliriz. Yani kaygılı bağlanmaktan bahsederken terk edilmekten korkarlar demiştik. Kaçıngana geldiğimizde ise bu korku reddedilme korkusu oluyor. Bu yüzden de bir ilişkiye hiç başlamamayı yeğleyebiliyorlar.

Bir de kaçıngan bağlanan kişiler eleştiriye karşı aşırı duyarlı oluyorlar genellikle. Yani benlikleri ve bağımsızlıkları yüksek öneme sahip olduğu için ve sorumlulukları da genellikle kendi omuzlarına aldıkları için eleştirileri de tamamıyla kendilerine yönelik olarak algılıyorlar. Ama aynı zamanda da ironisi şudur ki başkalarına karşı fazla eleştirel yaklaşabiliyorlar. Yalnızlık ve bağımsızlık kaçıngan bağlanan biri için çok önemli değerler. Bu yüzden ilişki içindeyken de sınırlarına fazlasıyla bağlı, mesafeli davranabiliyorlar.

İlişki kurmak, ilişkilerde yakınlık, derinlik kazanmak bizler için bir ihtiyaç. Ama eğer kaçıngan bağlanma stiline sahip bir partnerle isek bu ihtiyacı karşılamak çok zor olacaktır haliyle. Peki gelelim son güvensiz bağlanma stiline. Dezorganize yani düzensiz olarak ifade ediliyor bu bağlanma stili.

Aslında dediğim gibi bağlanma kuramında farklı yaklaşımlar bu bağlanma stilinde illa ayrı bir kategoriye koymuyorlar. Yani bazıları sadece güvenli, kaygılı, kaçıngan olarak üçlü bir ayrım kullanıyor bağlanma stillerini kategorize ederken. Ama bu sadece bir yaklaşım farkı. Çünkü düzensiz bağlanma hem kaygılı bağlanma hem de kaçıngan bağlanmadan özellikler taşıyan bir bağlanma stili. Ve toplumun çok ufak bir kesimi bu tarz bir bağlanma stiline sahip. Aslında düzensiz bağlanmanın az görülmesinin en büyük nedeni, bunun çocukluk döneminde istismar, ihmal, travmalar sonucunda gelişmesi. Çocuklukta yaşanan fiziksel, duygusal veya cinsel istismar olayları, çocuğun korku duygularının yoğun olduğu bir bağlanma stili geliştirmesine neden olabiliyor.

Yani aslında çocuğun güven aradığı figürler birer korku figürü haline gelirse duygusal bir karmaşa da kaçınılmaz oluyor. Düzensiz bağlanmayı önceki iki güvensiz bağlanma stilinden ayıran en önemli fark aslında bu kişinin tutarsızlığı diyebiliriz. Kaygılı bağlanmada da, kaçıngan bağlanmada da kendi içlerinde belli kalıplarda tutarlı davranışlar, duygular var. Ama işte düzensiz bağlanmaya sahip bir insanın toplumsal davranışlarında bütünlük ve tutarlılık yok. Bir öyle bir böyle diyebiliriz yani kısaca böyle insanlar için. Bu insanlar yakın ilişki kurma istekli olsalar da kendilerini zarar görmekten korumak için etraflarına duvarlar örmeye meyillidirler.

Yani bir taraftan kendilerine yakın olan kişilerin kendilerini inciteceklerini hissederler. Bu yüzden de yakınlaşmaktan korkarlar. Diğer yanda ise sevmeyi, sevilmeyi yakınlığı isterler. Zaten bu ikinci istekleri düzensiz bağlananları kaçıngan bağlananlardan ayıran en önemli özellikleri de diyebiliriz.

Peki, güvenli, kaygılı, kaçıngan, düzensiz bağlanma stilleri işte böyle. Her biri bizim ilişkinlikte kurduğumuz ilişkilerimizin temellerini atan, çerçevelerini çizen örüntüler aslında. Kendimize ve dünyaya dair algılarımızı şekillendiren, partnerimizden ve arkadaşlarımızdan, beklentilerimizi, onlara dair korkularımızı belirleyen, çok küçükken şekillenen kalıplar bunlar yani. Mesela ilişkilerine sürekli terk edilmekten korkuyor, sürekli bir onay araşığı içinde olduğunu düşünüyorsan, artık bunun kaygılı bağlanmanın işaretlerinden olduğunu biliyorsun. Ya da ilişkiden kaçınıyor, yakınlıktan korkuyorsan, bunun kaçıngan bağlanma stiline dair olduğunun farkındasın.

Tüm bunları anlattıktan sonra genelde insanların zihninde iki soru oluşuyor. Sen de düşünmüş olabilirsin bunları. İlki ilişkilere dair şöyle bir soru. Mesela, partnerim kaçıngan bağlanan birisi, onunla ilişkimde nelere dikkat etmeliyim? İkincisi ise çok daha kişisel bir soru oluyor genelde. Mesela, güvensiz bağlandığını öğrendim diyelim. Bunun karşısında ilk soru haliyle, peki bağlanma sileri değişebilir mi oluyor?

Bu sorular çok değerli sorular. Bunların cevaplarını da konuşalım isterim. Ve bu bölümde bağlanma kuramının temellerini, bağlanma stillerinin genel özelliklerini anlattım. Bir sonraki bölümde de bu sorulara derinlemesine gireriz. Öyleyse bu bölümün sonuna gelirken sana sormak istiyorum. Senin bağlanma stilinin hangisi sence? Peki bunun çocukluk anılarına bakarak mı yoksa bugünkü ilişkilerindeki örüntülerini fark ederek mi buldun veya bulmayı düşünüyorsun?

Ya da tüm bu anlattıklarımdan partnerinin bağlanma stilini bulabilir misin? Mesafe ihtiyacı olan, özel alanı isteyen kaçıngan bir şekilde mi bağlanıyor? Yoksa terk edilmekten mi korkuyor? Onun sevdiğine dair senden sürekli onay mı bekleniyor? Ve eğer şanslıysan da güvenli bağlanma stiline sahip ve çok daha huzurlu, takmin edici bir ilişki içindesin belki de, bilemiyorum. Ve belki bir sonraki bölüme kadar bu sorular üzerine düşünürsün.

O zaman bir sonraki patikada buluşuncaya kadar yaşadığın farkındalıkla sağlıklı ilişkiler kurabildiğin duyurucu bir hayatın olsun dilerim. Görüşmek üzere.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)