
3.184 kelime · ~16 dk okuma
Hiç birilerine ya da bir yerlere ait hissettiniz mi? Ya da bu aitteki hissini sağlamakta zorlandınız mı? Ait olmak ne demek? Ait olmak, insanlarla ilişkide mi olmak demek? Yoksa, ilişkide olduğumuzu insanlarda bir anlam mı bulmak demek? Ait olmak, aslında sosyal psikolojide üzerine çok fazla konuşulan bir konu. Ve bugün, bu yeni bölümde, ait olmayı ben nereden bileyim diyoruz. Ve hazırsanız, hadi bu konu hakkında bugün konuşuyoruz.
Herkese merhaba, ben psikolog Dr. Gizem Sürenkök. Ben Nereden Bileyim serisinin bu yeni bölümünde ait olmak hakkında konuşuyoruz. Ait olmak hakkında konuşmadan önce, ait olmak ne demek? Önce bunu bir tanımlayalım. Çünkü ait olmanın ne olduğunu anlamadan, Ona neden bu kadar çok ihtiyacımız olduğunu anlamak zor. Ait olmak, literatürdeki anlamına baktığımız zaman, bunun başkalarıyla ilişkilenme ve başkaları tarafından kabul görme ihtiyacımıza karşılık geldiğini görüyoruz. Şimdi ben böyle tanımladığım zaman sanki bir grup insana ait olmaktan bahsediyorum gibi. Ama ait olmak aslında sadece bir gruba ait olmakla ilişkili değil. Bir insana ait olmak, bir ilişkiye ait olmak, bir şehre ait olmak, bir topluluğa ait olmak... Bunların hepsi aslında ait olmak altında incelenebilecek başlıklar ve bugün ben elimden geldiği kadar hepsine değinmek istiyorum. Ama önce en önce neden ait olma ihtiyacımız var biraz bundan bahsedelim.
Çok eskilere gidersek, aslında insanların hayatta kalma serüvenine gidersek, ait olmak hayatta kalmamız için gereken yegenli şeylerden bir tanesi. Daha önce reddedilmek hakkında konuştuğumda veya yalnızlık hakkında konuştuğumda buna biraz değinmiştim. Ama bu podcast'i ilk defa dinleyecek insanlar için çok kısa da olsa bir anlatmak isterim. İlkel topluluklara baktığımız zaman, yeme ve barınma ihtiyacı tabii ki çok önemli. Ama bunlara sağlanan erişim de gruplar aracılığıyla oluyor. Yani eğer bir grubun üyesiysek, çok daha kolay erişiyoruz. Yiyeceğe de, barınmaya da. Ama en önemlisi güvenliğe daha kolay erişiyoruz. Şöyle bir gözünüzü kapatıp hayal edin. Çok geniş çayırların tam ortasında duruyorsunuz ve tek başınasınız. Karşınıza bir ayı çıktı. Bu ayıdan kaçma ihtimaliniz ne kadar yüksek? Tek başınıza olduğunuz zaman
Bu ayının size zarar verme ihtimali çok daha fazla. Ama eğer bir topluluk içerisindeyseniz hayatta kalma ihtimaliniz çok daha yüksek. Benzer bir şekilde çoğalabilmek, üreyebilmek, neslimizi devam ettirebilmek için bir partnere ihtiyacımız var. Ve eğer bir gruba aitseniz bu partneri bulma ihtimaliniz çok daha yüksek. Tabii ki bunlar bahsettiğim gibi ilkel zamanlar. Bugün baktığımızda hepimiz çok daha kolay, iyice, barınağa, güvenliğe ve hatta partnerlere erişebiliyoruz. Bunları yapabilmek için bir topluluk içerisinde yer almaya ihtiyacımız yok. Ama yine de ait olma ihtiyacı o kadar içimizde iletmiş durumda ki, bugün bir yere, bir insana ait gibi hissetmediğimizde işte o zaman yalnızlık duyguları baş göstermeye başlıyor. O yüzden izolasyon çok tehlikeli aslında. Ama buraya geri geleceğim.
Ait olma ihtiyacı ta bebeklikten itibaren aslında içimizde var. Baktığımızda bağlanma kuramı bile sadece bu yüzden gelişmiş diyebiliriz. Eğer birine aitsek hayatta kalabiliriz. Bağlanma kuramının tam merkezinde bana bakım veren kişiye yakın mıyım sorusu yer alır.
Ona yakın olmak, O'na ait olmaya yaklaştırır bizi. O'na yakın olmak, O'nunla daha çok temasta olmayı, O'nu daha çok görmeyi, O'nu daha çok hissetmeyi ve varlığımız da O'nun gözünde daha çok anlam kazanmayı sağlar baktığımızda. Bugün de yetişkinler olarak, bebeklikten çok uzak, biz aslında sevdiğimiz insanlara, önem verdiğimiz insanlara yakın olmak istiyoruz. Fiziksel olarak yakın olamıyorsak bile, duygusal olarak yakın olmak istiyoruz. Ki bu sayede onlar bizi görsün, anlasın ve bizi bu halimizde sevsinler.
Bağlanma ihtiyacımız zaman içerisinde ailemizin arkadaşlara, arkadaşlardan romantik partnerlere doğru evriliyor. Bu şu demek değil. Aileye olan bağlanma ihtiyacımız hiçbir zaman sıfırlanmıyor. Onlar bizim için hep önemli. Ya da arkadaşlarımız. Ama zaman içerisinde kimin ne kadar önemli olduğu hiyerarşide şekil değiştiriyor diyelim, yer değiştiriyor diyelim.
Ama bağlanma ihtiyacımızın ya da bağ kuruma ait olma ihtiyacımızın tam olarak karşılanmıyor oluşu ailede bile başlıyor olabilir. Eminim aranızda bu podcast'ı dinleyenler arasında ben ailemin tuhaf karakteriydim, ben aileme hiçbir zaman ait hissedemedim diyenler vardır. Ailemizden çok farklı olmak kolay bir şey değil. Onların yaşam şekline, onların inançlarına, onların değerlerine aykırı, onlardan farklı hekt ediyor olmak, kimi zaman bize kendimizi, ben aileme bile ait değilim gibi hissettirebiliyor. Bu çok, çok zor bir duygu. Çünkü insanın en olduğu gibi kabul edildiğine inandığı ailesinde olduğu gibi kabul edilememesi zaman içerisinde onu yalnızlaştırıyor ve reddedilmeye karşı daha hassas hale getirebiliyor.
Bazen de biz ailemize çok benzesek bile, hatta onları benzemek için ekstra bir çaba sarf etsek bile, onlardan onay almak için sürekli uğraşsak bile, aile içerisinde süregelen bir reddedilme durumu da olabiliyor. Bazen varlığımızdan dolayı aile içerisinde kötü hissettirilebiliyoruz. Bu öyle bir durum ki, biz ne yaparsak yapalım, sanki varlığımız o aileye fazla gibi. Emin varınız da böyle hissedenler olmuştur. Bu bazen ihmalle, bazen hatta duygusal şiddette, bazen maalesef fiziksel şiddette, birçok farklı şekilde kendini gösterebiliyor ailede. Ve biz birçok sebepten, bazen nasıl göründüğümüzden dolayı, bazen nasıl hissettiğimizden dolayı aile içerisinde yabancı gibi hissettirilebiliyoruz.
Eğer siz de böyle bir durum yaşadıysanız daha önce, yalnız değilsiniz. Birçok insan buna benzer durumlar yaşıyor. Ve maalesef ta ilk varlığımızla bu şekilde hissettirilmiş olmak bizimle uzun zaman kalabiliyor. Bunun önüne geçmenin en etkili yolu aslında bugün olduğumuz halimizle, sahip olduğumuz değerlerle benimsendiğimiz ve kabul edildiğimiz ilişkiler içerisinde olabilmek.
Ve tekrar tekrar aslında ben bu halimle sevilebiliyorum, ben bu halimle kabul görebiliyorum diyebilmek. Ama çocuklukta içimize yerleşen o duygular bazen bizi zor terk ediyor. Eğer siz de böyle bir durumdaysanız mutlaka profesyonel yardım almanızı tavsiye ederim. Buradan aile hakkında konuşmanın ötesine geçmeden şunu da söylemem lazım. Aileyle olan ilişkilerimiz aslında bir ömür boyu bizimle kalabiliyor. Küçüklükte hissetmediğimiz ait olma duygusu yetişkinlikte bazen gelişebiliyor. Ama bu bizim çabamız oluyor çoğu zaman. Çünkü anne babalarımız o kadar da kolay değişmiyor.
Ama bazen de bu aileyle o güçlü bağı kuramayacağımızı kabul etmek ve hayatımızı böyle sürdürmek gerekiyor. Yani benim duygusal ihtiyaçlarım hiçbir zaman ailem tarafından karşılanmayacak. Ya da benim ihtiyacım olan açık iletişim bizim ailede hiçbir zaman olmayacak. Ya da problemler hiçbir zaman yüz üstüne çıkmayacak ve açık açık konuşulmayacak.
Bunlar aslında kabul edilmesi gereken gerçekler olabiliyor bazılarımızın hayatında. Maalesef bunlar kolay değil hiçbir şekilde. Ama yetişkin olarak artık hayatınızın ait olmanın dizginleri sizin elinizde. Biraz da bunu hatırlamak lazım.
Aileden bahsettikten hemen sonra biraz da okul ve arkadaşlar hakkında konuşmak istiyorum. Çünkü bazen de ailede her şey çok yolunda giderken okulda arkadaşlarımızla ait olma sorunları yaşayabiliyoruz. Zaten okul dönemi gerçekten kendi başına çok zor. Çünkü bir anda kendinizi güvende hissettiğiniz yani umuyorum ki kendinizi güvende hissettiğiniz bir aile ortamından çıkıp arkadaşlarınızla Yani sizden bambaşka adalarda yetişmiş, bambaşka alışkanlıklara sahip, bambaşka duygulara sahip çocuklarla bir araya konduğunuzda, hele başınızda size iyi gelecek, sizi anlayacak, sizi kaynaştıracak bir öğretmen yoksa gerçekten okul dönemi çok zor. Ve bu esnada çocukların ben böyleyim, benim değerlerim bunlar, benim hayata bakış açım bu. O yüzden de arkadaşlarım beni böyle kabul etsin demeleri de pek mümkün değil. Çünkü çocuklar karşılarındaki çocukları taklit etmeyi, onlar gibi olmayı, onlar tarafından kabul görmeyi tabii ki çok önemsiyorlar. O yüzden de henüz kendi kimlikleri oluşmamışken bu kimlikleri dışarıdan gelen etkilerle oluşturmaya çalışabiliyorlar. Ta ilkokul çağında bile bunu görüyoruz. Ergenliğe geçtiğimizde tabii ki bu daha fazla. Ergenliğe geçtiğimizde artık kimliğimiz de oturmaya başlıyor. Ve bu noktada kabul görmek, ait olmak... ...gerçekten etrafımızda saygı duyduğumuz, önem verdiğimiz arkadaşlarımız tarafından onay almak... ...gerçekten bizim için çok çok önemli hale geliyor. Bu noktada aslında keşke yetişkinler ya da rehber öğretmenlerimiz bize bizim başkaları tarafından kabul görmek için değişmek zorunda olmadığımızı bize hatırlatsalar. Ama bu her zaman kolay değil tabii ki. Arkadaşların ve arkadaş gruplarına ait olmanın önemi tabii ki sadece çocukluk çağında kalmıyor. Şimdi beni dinleyen yetişkinler olarak bir durup kendinize sorun isterim. Ben kendime soruyorum şu anda. Bugün arkadaşlarıma, arkadaş gruplarıma ait olmak için nelerden vazgeçiyorum? Bazen kendi sınırlarımın ihlal edilmesine destek oluyor muyum? Mesela ben o gün akşam çok bambaşka bir şey yapmak isterken sırf arkadaşlarım tarafından onay almak için her şeyi bırakıp onların yanına gidiyor muyum? Bu çok küçük bir sınır ihlali.
Ama çok sık olan bir durum. Arkadaşlarıma hayır demek ya da beni böyle kabul edin demek hala yetişkinlik çağında bile o kadar kolay değil. Yine de ait olmak hakkında konuşurken benim ise şunu söylemem lazım. Eğer gerçekten ait olmak istiyorsak sınırlarımızı koymayı ve kendimiz gibi kalmayı becermemiz gerekiyor. Bunun hakkında biraz sonra daha fazla konuşacağım. O yüzden şimdilik bundan bahsedip ilerliyorum. Geldik partnerlere ve ait olma duygusunun belki de en çok, en önemli, en derin hissedildiği noktaya. Bir ilişkiye ait olmak neden bu kadar önemli? Bir insana ait olmak neden bu kadar önemli? Bütün varlığımızla görülmek, duyulmak, kabul edilmek neden bu kadar önemli?
Aslında bağlanma kuramına bile bakabiliriz bunun için. Bebeklikte, bakım verenlerimiz, anne babamız neyse, yetişkinlikte partnerlerimiz o. Bize en yakın olan, bizi her halimizle gören, bütün duygularımıza, bütün çıplaklığıyla şahit olan, yegane insan partnerimiz aslında. O yüzden partnerimize ait olabilmek çok önemli.
Peki bir romantik ilişki de aitteki nasıl oluşur? Yani bu ben sana aidim, ben bu ilişkiye aidim ne demek? Şimdi bunun böyle kültürel kodlarını, işte ben senin kadınınım, ben senin erkeğinim, ben sana aidim gibi şeyleri geçiyorum. Çünkü bunlardan çok öte ait olmak demek bir ilişkide senden ve benden uzaklaşıp biz olabilmek demek. Yani artık ben var, tabii ki ben var. Tabii ki gizem ve gizemli ihtiyaçları var. Ama bir yandan da biz var ve bizim de ihtiyaçlarımız var. Ve ben bazı ilişkisel ihtiyaçlar için ya da partnerimin ilişkiye getirdiği şeyler için kendime dair ihtiyaçların bir kısmından feragat edebiliyorum.
Bu feragat etme hali büyük fedakarlıklara ve benden uzaklaşmaya dönüştüğünde bu iyi bir şey değil ilişki için. Ama sağlıklı bir şekilde benden ve senden uzaklaşıp biz olabiliyorsak ve uzaklaştığımız beni ve seni doğru yerlerde konumlandırıp onları da koruyabiliyorsak işte o zaman iki tarafta ilişkiye ait hissedebiliyor kendisini. İlişki içerisinde ait olmak bir yandan da çok karşılıklı bir duygu. Yani eğer ben ilişkiye ait hissediyorsam... ...partnerimin de bu ilişkiye ait hissetmesi gerekiyor. İkimiz de bu ilişkinin içerisinde kendimiz gibi var olabiliyorsak... ...aslında aittik duygusu ikimizin de içine yerleşiyor. Aksi takdirde ikimiz de ilişkinin içerisinde yabancı gibi hissedebiliyoruz. Hatta ilişkiyi iki yabancının sürürdüğü zamanlarda olabiliyor.
Ama eğer biz, biz olabildiysek bu ilişkin içerisinde... ...gerçekten ikimiz de bu ilişkiye ait hissedebiliyorsak... ...ortak hedefler, ortak hayaller, ortak rutinler, ortak arkadaşlar... ...duyguların açıkça konuşulması ve yargılanmaması... ...ikimizin de bu ilişkinin içerisinde bir olabilmesi önem taşıyor. Ve orada gerçekten bunlar aslında ilişkideki aydık duygusunu besliyor.
Bir olabilmek demişken aslında ait olabilmek, bağlantıda olmak demek. Bağlantıda olduğumuz insanla veya insanlarla bir olabilmek demek. Birlikte hareket edebilmek ve karşılıklı olarak iyi niyette birbirimizin iyiliğini istemek demek. Eğer daha önce hiç aitlik duygusunu hissedemediğinizi düşünüyorsanız, bunun çok doğal olduğunu söylemek isterim size. Aslında birçok insan var kendisini çok yalnız hisseden.
Yalnızlık kavramı daha önce podcastlerimde böyle biraz üstün körü ele aldığım bir kavram oldu. Çok da detaylı bir şekilde yalnızlık hakkında konuşmadım. İlerleyen bölümlerde belki bir gün yalnızlığı ben nereden bileyim'i kaydederim. Ama bugün ait olmaktan bahsederken yalnızlık, reddedilme, dışlanma gibi konulara girmemen mümkün değil.
Önce şöyle başlayayım yalnızlıktan bahsederken. Yalnızlığın tek bir çeşidi yok. Yalnızlığın tek bir yüzü, tek bir hali yok. Yalnızlığı literatürde farklı farklı tanımlayan birçok tabii ki araştırmacı var. Ama benim en sevdiğim yalnızlığı üç çeşidiyle açıklayan bakış açısı. Bu bakış açısında şunu söyler. İnsanlar üç sebepten yalnız hissedebilirler. Birincisi kolektif yalnızlık. Yani ben kendimi bir gruba, İnaçlarımla, değerlerimle, tuttuğum takımla ait hissettiğim bir grubun olmaması. Bu gerçekten kolay bir şey değil. Hatta şöyle bir düşünürseniz. Mesela ben çok özeniyorum bir takımı tutan ve o takımın başarılarıyla mutlu olan, başarısızlıklarıyla üzülen, ne bileyim böyle maça girip onu izleyen ya da orada sosyalleşen insanlara. Ben kendimi çok özeniyorum. Benim hayatımda eksik olan bir şey bu. Bunu
Bazen karşılayan bir duygu, mesela milli takım maçları. Yani eğer kendimizi ülkemize ait hissediyorsak... Belki oradan biraz karşılanıyor. Kimi zaman insanlar inançları dolayısıyla bir yere ait hissediyorlar. Mesela birlikte ibaret edebildikleri veya birlikte kendi inançları hakkında konuşabildikleri insanlarla ortak hareket edebilmek kolektif yalnızlığa iyi gelen bir şey. Mesela düşündüğünüzde insanların pazar günleri kiliseye gitmesi, her pazar kiliseye giden insanların beraber bir komünite oluşturabilmeleri kolektif yalnızlığa iyi geliyor.
Devam edelim. Kollektif yalnızlıktan öte bir de sosyal yalnızlık var. Yani benim kendime ait hissettiğim bir ilişki, bir partner ya da çok iyi hissettiğim bir arkadaşım var, yakın arkadaşım var. Ama etrafımda sosyalleşebildiğim, hani böyle dışarı çıkıp bir kahve içebildiğim, oturup sohbet edebildiğim arkadaşlarım eksik. Böyle durumları yaşamış olabilirsiniz. Mesela partnerinizle beraber yurt dışındasınızdır. Bana kendimden örnek veriyor gibi oldum.
Ve gayet iyisinizdir. Yani ilişki içerisinde kabul görüyorsunuzdur. Oraya çok ait hissediyorsunuzdur. Ama böyle canı sıkıldığında... ...ya şöyle bir sinemaya gideyim dediğinizde... ...ya da oturup bir kahve içeyim dediğinizde... ...arayıp da böyle hadi gel hemen çıkalım dediğiniz arkadaşlarınız... ...ya azdır ya hiç yoktur. Bu mesela sosyal yalnızlık duygusunu getirir. Bir de duygusal yalnızlık var. Duygusal yalnızlık aralarında en zoru diyebilirim. Duygusal yalnızlık... Sığınabileceğimiz, kimsenin olmadığını hissettiğimiz durumlarda karşılaştığımız yalnızlık hissi. Yani ben kendimi bir kişi tarafından, o çok önemsediğim kişi tarafından kabul edilmiş hissetmiyorum. Dönüp de ona sığınamıyorum. Bir ihtiyacım olduğunda kimi arayabilirim bilmiyorum. İşte bu duygusal yalnızlık.
Gördüğünüz gibi ait olma durumu her üç yalnızlıkta da konuşulabilir bir şey. Yani ben duygusal olarak yalnız hissetmeyebilirim, sosyal olarak yalnız hissetmeyebilirim ama hala kolektif olarak yalnız hissedebilirim kendimi. Mesela içinde bulunduğum ülkeye ait hissetmeyebilirim. İçinde bulunduğum toplumun beni olduğum haliyle kabul etmediğini düşünebilirim. Ama bunu kendi arkadaş grubumda veya kendi küçük ilişkilerimde yaşamıyor olabilirim. O yüzden de ait olma duygusu çok enteresan. Aklıma ait olma podcastini kaydetmeye hazırlanırken... ...çok sık gelen bir görüntü şuydu. Böyle çok güzel sokaklarda, yabancı bir ülkenin çok güzel sokaklarında... ...yalnız başına yürüme hali. Belki kendim bunu çok yaptım diyedir. Ve orada bana ait hissettiren yegane şey... ...mesela burada ailemi aramaktı, arkadaşlarımla konuşmaktı...
veya buraya dair haberler almaktı. Kendimi ben hala Türkiye'ye veya buradaki arkadaşlarıma, aileme ait hissediyordum. Ve bu durumu aşmanın, köklenmenin, içinde bulunduğum ülkeye kök salmanın yöntemlerinden aslında bir haberdim. Şimdi benim podcastlerimi yurt dışından dinleyen çok insan var, bunu biliyorum.
Eğer siz de böyle bir durumdaysanız benim düştüğüm hataya düşmeyin isterim. Ben bunları keşfettiğimde artık yurt dışındaki son yıllarımdaydı. Ve aslında bu senenin başında maalesef o büyük deprem olduğu zaman yurt dışında yaşayan birçok insan ait olmadıklarını hissettiler. Peki neden? Bağlantıda olmak başka insanların bizim acılarımızı hissedebilmesi veya bizim mutluluklarımıza sevinebilmesi anlamına geliyor. Deprem olduktan sonra yurt dışındaki birçok insan o hissettikleri yoğun duyguların oradaki insanlar tarafından anlaşılmadığını hissettiler. Çok yakın arkadaşları veya beraber çalıştıkları iş arkadaşlarının bile o hissettikleri duygulara yabancı olduğunu fark ettiler. Bu da onların ait olma hislerine hiç iyi gelmedi. Şimdi bu ait olma duygusunun buradan da yola çıkarak etrafımızdaki insanlar tarafından görülmek, duyulmak, kabul edilmek
Ve aslında paylaşmak, yani içimizdeki duyguları paylaşmak anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Peki bunları nasıl yapacağız? Yani eğer ait olmakta güçlük çekiyorsak... Buraya ne getirebiliriz de bu problemden uzaklaşalım? Bir kere her şeyden önce... ...ait olmak, önce kendimizi tanımaktan geçiyor. Evet, belki bu böyle klişe gibi. Hani bir psikolog olarak benim ilk söylemem gereken şey... ...kendini sev ve kendini kabul et demekmiş gibi. Ama bir yandan da gerçekten öyle. Çünkü insan kendisini tanımadan ait olamıyor.
Eğer ben kendi isteklerimi bilmiyorsam, kendi değerlerimi tanımıyorsam, benim için bu hayatta ne önemli? Ben hangi amaca gidiyorum? Benim için hayatın anlamı nerelerden geçiyor? Bunlar hakkında konuşamıyorsam, o zaman aslında ait hissedebilmem çok zor. Çünkü orayı, burayı, şurayı, bu insanı, o grubu denerim. Ama bir türlü tam olarak kendime ait hissedemem. O yüzden bir önce dönüp kendimize bakmamız lazım bu konuda.
İkincisi, hepimizin hayatta o bir kişiye ihtiyacı var. Bunu partner olarak düşünmenizi hiç istemem. Çünkü bunu partner olarak düşündüğümüz zaman... ...yanlış ve bize iyi gelmeyen ilişkiler içerisinde kalmaya devam edebiliyoruz yalnız korkusuyla. Hayattaki o bir kişi, kimi zaman en yakın arkadaşımız... ...kimi zaman ailemizden birileri... ...kimi zaman da partnerimiz oluyor. Ama o bir kişi. Yani kendimi hiç korkmadan, hiç düşünmeden teslim edebileceğim...
...arkamı kollamadan kendimi bırakabileceğim o insan... ...aslında benim için çok önemli. Çünkü bunu daha önce bir podcast'a söylemediğimi tahmin ediyorum. Benim doktora zamanımda doktor hocam bizim ilişkileri anlattığımız derste... ...şu örneği verirdi ve benim için çok etkileyici bir örnek olmuştu. Belki size de iyi gelir.
Hayatta herkesin bir katman'e ihtiyacı var derdi. Katman, boksta, boksörlerin dayak yedikten sonra... ...böyle köşeye çekildiğinde onlara pansumanını yapan, işte terini silen, sonra... ..."Hadi koçum, hadi geri git." diyen insanı denirmiş katman. Boks izlemeyen bir insan olduğum için ben onu ilk defa orada öğrenmiştim. Belki sizler biliyorsunuzdur.
Hayatta herkesin bir katmine ihtiyacı var. Çünkü hepimiz hayatta dayak yiyip duruyoruz. Hayat mücadeleden ibaret ve ne olarak sürekli oramız buramız kesiliyor, yara bere içinde kalıyor, terliyoruz. Birileri bizi alıp bize pansuman yaptığında, bize kendimizi iyi ve güvenli hissettirdiğinde o mücadeleleri çok daha kolay veriyoruz. O yüzden aslında ait olma ihtiyacımız var. O yüzden bir katmine ihtiyacımız var.
Bu aitlik hissini sağlarken o katmeni bulmaya çalışma yolculuğu önemli. Ama size şimdi bu katmandan bağımsız bir şey daha söylemek istiyorum. Ben ilişkileri hakkında çalışırken önemli bir araştırma alanında dışlanmaydı sosyal dışlanma. Ve doktoram süresince maalesef itiraf ediyorum ki çok fazla insanı dışlanmış hissettirmek zorunda kaldım türlü sosyal manipülasyonlar sonucunda. Hep sınavın sonunda açıkladık. O yüzden merak etmeyin.
Bütün bu insanları dışlanmış hissettirmenin çölü yöntemleri var tabii ki. Ama dışlanmış hisseden insanların hissettiği belli başlı duygular var. Bunların en başında artık ait değillermiş hissi. Yani ben bugün herhangi tanımadığım bir insanı bile dışladığım zaman onun hayata dair aitlik hissini bozuyorum.
Bu manipüle ederek dışlanmış hissettirdiğimiz insanlara baktığımız zaman ait olma duygularının çok etiklendiğini bulduk ama çok güzel başka bir şey daha bulduk. Bu da insanların aslında çok da samimi olmadıkları birilerinin varlığını hissettiklerinde bile ait olma duygularının tekrar toparlandığıydı. Yani ben arada sırada görüştüğüm ve özellikle çok yakını hissetmediğim bir arkadaşımın varlığında bile dışlanmışlıktan sonra daha kolay toparlıyorum. Hatta doğrusunu isterseniz, bugün bir kafede öylesine tanıştığım ya da sadece selamlaştığım bir insanın varlığı bile benim dışlanmadan daha kolay toparlanmamı sağlayabiliyor. O yüzden de siz de etrafınızda kendisine ait hissetmeyen insanlar gördüğünüzde belki de varlığınızla o insanları biraz daha iyi hissettirebilirsiniz. O yüzden başka insanları dışlanmış hissettirmemek benim için önemli bir hedef bu hayatta.
Belki bu podcast'ı dinledikten sonra siz de benzer şekilde düşünürsünüz. O yüzden de kapsayıcı olmak çok önemli, şefkati olmak çok önemli. Önyargısız yaklaşabilmek insanlara çok önemli. İnanın ki içinde bulunduğumuz toplumun en büyük problemlerinden bir tanesi hepimizin birbirimize çok fazla önyargıyla yaklaşıyor oluşu. Ve hepimizin kendi düşüncelerimizi, kendi değerlerimizi başkasına dikte etmek için ısrarcı oluşu.
Eğer ben varlığımı başkasına dikte etmeden sürdürebiliyorsam aslında çok daha ait hissediyorum kendimi topluma da. Çünkü ben bu halimle kabul görüyorsam, başkası da o haliyle kabul görüyorsa, biz farklı insanlar olarak bir arada var olabiliyorsak, Bu küçük bir ünitede yani mikro boyutta bir romantik ilişkinin içerisi için de geçerli. Makro boyutta bir ülkenin insanları için de geçerli. Farklılıklarımızla bir arada olabiliyorsak, birbirimizi anlayıp birbirimize saygı duyabiliyorsak... ...işte o zaman kendimizi ait hissedebilme ihtimalimiz çok daha yüksek. O yüzden...
Belki de bu podcastın son fikri bu olsun. Önyargılardan uzak, kendimizi iyi tanıyarak, kendi halimizle doğal akışta var olarak ve başkalarını kendi varlığımızı, kendi duygularımızı, kendi değerlerimizi dikte etmeden hayatta hareket edelim. Böylece aslında kendimizi çok daha ait hissedelim. Bu podcast'ı bitirirken benim için ait olma duygusuyla eşleşen bir şarkıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Bob Dylan'ın You Belong To Me şarkısı benim çok sevdiğim bir şarkıdır. Ve ait olmak denince bu şarkı aklımdan çıkmadı. Benim için bu podcast'ın arka planında o şarkı çalıyor. O yüzden de sizlerle onu paylaşmak istiyorum. Umarım bu podcast'ı sevmişsinizdir. Bana her zaman konu önerilerinizi gönderebilirsiniz, sosyal medyadan yazabilirsiniz. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Hepiniz sevgiyle kılın ve umuyorum ki hepiniz en azından bir yerlere, birilerine ait hissedin. Çok sevgiler.
Şarkı söylüyor. Şarkı söylüyor. Şarkı söylüyor. Şarkı söylüyor.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.