
2.440 kelime · ~12 dk okuma
İnsanın kendini anlaması bir ormanın içinde yürümek gibi. Kendi adımlarımızla açacağımız patikalarla kendi yolumuzu çizmemiz gerek. Ben Pınar Sabancı. Pod.bmd ile beraber hazırladığımız psikopatikada bu yolları beraber keşfediyoruz.
Merhaba. Bu hafta konumuz Sigmund Freud olacak. Ama sana burada uzun uzadıya Freud'un hayatını veya psikanalitik teorinin kökenlerini anlatma niyetim yok. Yani en azından bu bölümde. Belki onun da zamanı gelir. Freud'un hayat hikayesini işleriz belki bir gün. Ama bence zamanında açık radyoda yayınlanmış didik didik Freud serisi bu konunun piridir. Hatta benim de defalarca dinlediğim bir seri bu. Freud'un hayatına dair çok güzel bir kaynak.
Serol Teber'in o yumuşak sesi, müthiş anlatım tarzıyla, Şenol Ayra'nın zarifliğiyle, araya giren muazzam klasik müzik seçkisiyle benim için vazgeçilmez bir seri. Yani ara ara hala açar dinlerim onu ben. Ve çok tavsiye ederim o yüzden sana da. Bu konuda hali hazırda böyle güzel bir kaynak varken elimizde, ben bu bölümde daha çok Freud'un insana, psikanalize, iyileşmeye dair temel fikirlerinden bugün ne gibi dersler alabiliriz, bunu işlemek istiyorum. Ama önce Freud'dan bugüne ne kaldı, ne kalmadı diye ufak bir girizgah yapmak doğru olur herhalde.
Freud bundan tam 84 yıl önce, 1939'da öldü. Yani bu 100 yılın değil, geçtiğimiz 100 yılın insanı. Ve geride bıraktığımız 100 yılda bilimsel birikim konusunda çok büyük bir irme kazandık insanlık olarak. Psikoloji de bu birikimden payını aldı tabii. Artık psikolojiden bahsederken nörobilimden de bahsetmek, bilgisayar davranışçı yaklaşımdan da bahsetmek zorundayız. Haliyle Freud'un 100 yıl önce ortaya attığı fikirler de ister istemez eskidi. Mesela bugün Freud'a akademi dünyasında çoğunlukla referans verilmez. Bir kültür düşünürü olduğu için sosyolojide veya insan doğasına dair fikirleri nedeniyle felsefede hala referans verilse de
Psikoloji-bilimi söz konusu olduğunda Freud'un adı güvenilir bir kaynak olarak pek anılmaz. Bunun en büyük nedeni Freud'un ortaya attığı fikirleri hiç bilimsel kanıtlara dayanmamasında aslında. Yaptığı çıkarımları, fikirlerini, aksini ispatlayan, onları yanlışlayabilecek çalışmalarıyla hiçbir zaman test etmedi. İnandıklarıyla çelişen gerçekleri de görmezden geldi.
Çıkarımları ampirik olarak test edilebilir şeyler değildi. Yani araştırma metodolojisini yanlış yorumluyordu. Kısaca şöyle diyeyim. Bunun bir Latince tanımı var. Post hoc fallacy deniyor buna. Yani bu şöyle bir şey. Eğer Y X'den sonra olduysa Y'nin olma sebebi X'dir demek. Halbuki bilimin böyle bir şey olmadığını biliyoruz. X ve Y arasındaki yakın ilişki sebep sonuç olmalarından doğmaz. Korrelasyon nedensellik değildir diyoruz biz buna.
Mesela buna ne örnek verebilirim? Diyelim dün akşam ben balık yedim. Ve bu sabah uyandım, karnım ağrıyor. O zaman balık yemek karın ağrısına sebep olur. Demektir bu post hoc fallacy. Yani böyle bir şey diyemem. Bu bilimsel bir çıkarım olmaz. Aslında Freud'un yaptığı da biraz bu oluyor burada.
Neyse, sonuçta günümüz psikolojisi Freud'un teorilerini kanıtlayacak pek bir şey bulamadı bunca zaman boyunca. Mesela çocukların annelerine karşı erotik duygular beslediği, bir rakip olan babalarından da nefret ettikleri fikrini destekleyen pek bilimsel kanıtımız yok ortada. Açıkçası hiç yok. Veya kadınların yaşadığını iddia ettiği penis kıskançlığına dair de hiçbir kanıt yok. Hatta artık bize gülünç ve anti-feminist gelen bir iddia bu. Veya id, ego, süper ego'nun da herhangi bir kanıtı yok. Peki madem Freud bu kadar yanlışlandı, neden bugün hala Freud'u konuşuyoruz?
Çünkü tüm bunlara rağmen sevsek de sevmesek de psikoloji ve özellikle de psikoterapi Freud'un gösterdiği hedefe değil belki ama açtığı yolda durmadan yürüyerek bugünlere geldi diyebiliriz. Kendisi öyle veya böyle insanlık olarak insan psikolojisine ve iyileşmeye dair yaklaşımımızda bir devrimi ateşledi. Öyle ki bu alanı Freud öncesi sonrası şeklinde ikiye ayırmamız mümkün diye düşünüyorum. Bir de Freud'u Freud yapan, verdiği cevaplardan çok sorduğu sorular aslında. Bilimsel verilerle kanıtlanamayacak iddialar ortaya atmış olsa da, parmak bastığı, işaret ettiği, üzerine söz söylediği konular tam isabetli diyebiliriz.
Bu sorulardan yola çıkarak psikoloji dünyası şekillendi, değişti yıllar içinde. Bu yüzden işte Freud'un düşüncelerinin tamamına yanlıştı dememiz büyük haksızlık olur. Kabul yani, ondan önce de mesela antik Yunanlılar ruhsal hastalıkları, kötü ruhların bir işareti olarak değil de tıbbi bir durum olarak kabul eden ilk topluluktu. Ama mesela onlarda da garip tedavi yöntemleri vardı. Böyle işte sülüklere kan emdiriyorlardı mesela psikolojik hastaların kanının temizlenmesi gerektiğine inandıkları için. Ve konuşma terapisinin, konuşmanın yarattığı iyileştirici gücün farkında değillerdi. Sonrasında birçok ruhsal hastalık doğaüstü güçlere bağlandı. Hatta şeytan çıkarma ayinleri gibi ritüellerle işkence dahi edildi böyle insanlara.
Ama bugün yaygın olarak kullandığım konuşma terapisi, psikoterapi Freud'un oluşturduğu çalışmalarla başladı diyebiliriz. O zaman Freud'un kuramlarını tamamen kabul etmesek de onun öğretilerini de göz ardı etmiyoruz ve gelelim senin için seçtiğin Freud'un alınacak 6 hayat dersine o zaman. 1. Bilinç Dışı Yani Freud'un en önemli kavramlarından biriyle başlayalım o zaman.
Freud'dan alabileceğimiz belki en önemli hayat dersi, hiçbirimizin kendi zihnimizin efendisi olmadığımız. Düşüncelerimiz, deneyimimiz, eylemlerimiz, bunların çoğu rasyonel, bilinçli bir karar nesli değildir diyordu Freud. Ve aslında da doğru da diyordu. Kontrolümüzün dışında olan, bastırdığımız, kabul etmekte zorlandığımız, bize utanç veren, gizli arzularımızı içen irrasyonel güçleri yer aldığı bir yer bilinç dışı.
Aslında bu da eylemlerimizin arkasındaki güçtür Freud'a göre. Bugün psikanalizmde ağırlık verdiği temaları sahiplenen terapi metoduna psikodinamik yaklaşım diyoruz. Mesela dinamik yaklaşımdan örnek verecek olursam, duygularımızın kaynaklarının bizden çoğu zaman gizli olduğu kabul edilir bu yaklaşımda. Yani terapistin odasına girdiğimizde Kötü hissetmemize neden olan şey diye anlattıklarımız aslında gerçekten uzak veya gerçeğin ufak bir bölümü olabilir. Gerçekte olup bitenler ise inkar ettiğimiz, bastırdığımız, yücelttiğimiz veya aktarım mekanizmasıyla terapiste yansıttığımız şeyler de gizli olabilir. Zaten psikodinamik terapinin amacı da bu gizli kalan güçleri gün yüzüne çıkarmak.
Bugün biz bilinç dışını Freud'un tanımladığından epey farklı tanımlıyoruz. Ama yine de Freud'den alınabilecek en büyük derslerden biri, kendi davranışlarının, düşüncelerinin, ifadelerinin arkasında yatan nedenlere dair çok büyük konuşmamak olabilir. Kendini tanımadığını, çünkü insanın bilinç dışı güçlerle hareket edebileceğini kabul etmek, kendini tanımanın ilk adımı olabilir. Çünkü olduğumuzu düşündüğümüz kişi, gerçekte olduğumuz kişinin yalnızca görmek istediğimiz parçası. Gelelim ikiye. Freud'dan bugüne kalan, şimdi dediğim bilinç dışı kavramıyla yakından ilişkili olan bir başka kavramla devam ediyorum. O da savunma mekanizmaları.
Hepimiz bilinç dışı dürtülerimiz, isteklerimiz, travmatik deneyimlerimiz, bize sıkıntı veren düşünce ve duygularımızdan korunmak için çeşitli savunma mekanizmaları kullanırız. Bu mekanizmaları sistemli bir şekilde ilk kez tanımlayan kişi Freud'tü. Ardından kızı Anna Freud babasının sistemini daha da geliştirdi. Nedir peki bu savunma mekanizmaları? Birkaçını paylaşayım mesela.
Bilinç dışında hoş olmayan, bize sıkıntı veren düşünceleri, duyguları, anıları bastırmaya represyon diyoruz mesela. Bu düşünceleri ve duyguları bilinç altına iteriz ve genellikle unutmuş gibi davranırız biz. Veya bazen kendi olumsuz düşünce, duygu, arzularımızı başkasına atfederiz. Yani sanki o onları istiyormuş, o onları düşünüyormuş gibi bir algı yaratırız kendi zihnimizde. Buna da projeksiyon diyoruz mesela. Yani kendi agresif düşüncelerimi başkasına atfediyor.
ve o kişinin beni sürekli provoke ettiğini iddia ediyorsam aslında projeksiyon yapıyorumdur burada. Veya bir başka savunma mekanizması olan rasyonalizasyonu ele alalım. Kendi tutarsız ve irrasyonel davranışlarımı veya düşüncelerimi kendime mantıklı gerekçeler sunarak haklı çıkarmaya çalışırım. Böylelikle duygusal olarak rahatlamayı arzularım.
Bunlar dışında Freud'un tanımladığı regresyon, yatsıma, özdeşleşme gibi farklı savunma mekanizmaları da var. Bunların hepsine burada girip konuyu dağıtmak istemiyorum. Ama işin özünde bütün bunları saymamanın nedeni aslında Freud'den alınacak ikinci hayat dersini paylaşmak istemem. O da şu ki, bazen herkesten önce kendimizi kandırırız. Zarar görmemek adına zor duygularla baş edebilmek için hakikati, gerçekte olan biteni çarpıtırız. Ve bunu da farkında olmadan, bilinçsiz bir şekilde yaparız.
Gelelim üçüncü dersimize. Freud'dan alabileceğimiz üçüncü ders hepimizin biraz narsist olduğu ve bunun da aslında kötü bir şey olmadı. Freud'a göre bebeklik döneminde hepimiz fazlasıyla ben merkezci ve benciliz. Tüm ihtiyaçlarımız, arzularımız annemiz tarafından karşılandığı için de kendimizi dünyanın merkezi sanıyoruz.
Tabii biz büyüdükçe işler değişir, olan bitenin her zaman istediğimiz gibi gitmeyeceğini, her şeyin bizim için ya da bizimle ilgili olmadığını anlamaya başlarız. Bu yüzden de ben merkezciliğimiz azalmaya başlar. Tabii eğer patolojik narsistik kişilik bozukluğumuz yoksa diye not düşüyeyim buraya. Bu genel gözlemden hareket eden Freud, sağlıklı bir gelişim gösteren herkesin hepimizin doğuştan belli düzeyde narsizm taşıdığını, narsistik ihtiyaçlarımız olduğunu ve bunun normal gelişimimiz için hayati önem taşıdığı sonucuna varmıştı. Bu yüzden üçüncü almamız gereken ders hepimizin narsistik ihtiyaçlarının olduğu. Bu, benliğin gelişimi ilişkilerde sağlıklı sınırlar çizilebilmesi için çok önemli bir konu.
Yani Freud'dan hareketle her şeyden önce kendini düşünmen sağlıksız değil diyebiliriz. Burada önemli olan nokta şu, yani şöyle bir fark var. Sağlıklı narsistik duyma sahip kişi diğer insanlarla sevgi bağı kurabilir. Onların da gereksinimleri olduğunu bilir, anlar, onlara değer verir. Halbuki bozukluk seviyesindeki narsizmde kendinden başkasına gerçek anlamda sevgi hissetmek, onun ihtiyaçlarına önem vermek gibi bir durum yoktur.
Kendi değerini belirleyebilmek, kendini daha değerli hissetmek için ötekileri değersizleştirir, suistimal eder, aşağılar böyle kişiler. Peki, gelelim 4'e Freud'un düşüncelerinden çıkarabileceğimiz bir diğer, belki de en önemli derslerden birine. Bu da işte bastırdıklarımızın bizim peşimizi bırakmayacağı ve mutlaka geri döneceği gerçeği. Freud'un Bastırma ve Bastrila'nın Geri Dönüşü isimli bir kitabı var. Bastrila'nın geri dönüşü psikanalizm temel hareket noktalarından biri. Görmek istemediğimiz, düşünmenin bizi rahatsız ettiği şeyleri bastırdığımızda bunlar mutlaka bir şekilde tekrar ortaya çıkıyor.
Bastırıp bilinç dışına ittiklerimiz kimi zaman semptomlar şeklinde çıkıyor ortaya, kimi zaman dil sürçmeleri, kimi zamansa acting out dediğimiz yani dışa vurma, eyleme dökme yoluyla oluşan darılışlarla gösteriyorlar kendilerine. Aynı tema ilişkilerimiz için de geçerli. Mesela partnerinle aranızdaki bir sorunu konuşmak yerine erteleme, öteleme veya bastırma yoluna gitmen ilerleyen dönemlerde tartışmanın çok daha sert geçmesine sebep olabilir. Burada mesela suyun altına ittiğin bir top gibi düşünebilirsin bastırdıklarını. Orada olan şeyi, o topu görmek, duymak, bilmek istemezsin. Bastırırsın, bastırırsın, bastırırsın yani itersin suyun altına doğru.
Ne olur peki? Top her zaman yukarı çıkacaktır. Hatta suyun altına doğru bastırmaya iyice inat edersen daha da şiddetli yukarı fırlayacaktır bir anda. Ama savaşmayıp topun orada olduğunu kabul edersek ne olur? Suyun yüzeyinde sakince ilerler. Aslında bir süre sonra olduğumuz yerden de uzaklaşır.
O yüzden duygularımızı, düşüncelerimizi bastırmayacağız diyoruz. Ve buradan da 5. öğretiye geliyorum. Freud'dan alabileceğimiz bir diğer derste tam olarak burada başlıyor zaten. O topun suyun yüzeyinde yüzmesine izin vermekten geçiyor bu yani.
Freud'un bugün büyük ölçüde konuşma terapisinin kurucusu olduğunu söylemişti. Demin dediğim gibi ondan önce psikolojik sorunlara ya biyolojik bir yerden ya da mistik, doğaüstü bir yerden bakılıyordu. Yani ya genetik, biyolojik bir bozukluktu bu ya da periler, cinler, şeytanlarla ilgiliydi sorunlar. Freud ise psikolojik semptomların kaynağını bilinç dışındaki çatışmalarda arayan ve bunları konuşma terapisi, ifade ve dışavurum yoluyla tedavi edebileceğini ilk fark eden kişilerden. Yani yalnızca sorunlar hakkında konuşmanın bile onları hafifletmeye yardımcı olabileceği düşüncesindeydi Freud. Bu yüzden Freud'dan alabileceğimiz bir diğer ders içi, dışavurmak, ifade etmek iyileştiricidir diyebiliriz.
Peki nasıl iyileştirirdi şavurmak? Öyle sadece içinden atmış olduğum için mi iyileştirir beni? Hayır, tabii ki sadece bu değil. Her şeyden önce bir şeyi ifade ettiğimizde artık konuşulamaz sandığımız şey konuşulabilir hale gelir. Bu bile başlı başına iyileştiricidir.
Sorunlarımızı ifade ettiğimizde bunları analiz edip çözümler bulmamız kolaylaşır mesela. Kognitif bozukluklar, bilissel çarpıtmaları, düşünce hatalarını onları ifade ettiğimizde daha kolay tespit edebiliriz. Sonra, bir başkasının perspektifi bize her zaman yeni bakış açıları sağlar. Yaptığımız şeylerin anlamını keşfederiz. Başkalarının anlam dünyasında anlattıklarımızın değerini ölçebiliriz. Bu da bizim anlam dünyamızı entikeler en nihayetinde.
Ve tabii bir de şu var, anlattığımız zor, utanç verici konular bizi incinebilir, zedelenmeye açık kılar. Ama bu güvenli bir ortamda yaptığında kötü bir şey değil aslında. Aksine bizim yakın bağlar kurmamızı sağlayan bir durum. Ve bu bağlar sayesinde de iyileşiriz aslında. Yani biz dışarıya hep mükemmellik kaygısıyla, mükemmel ve doğru ve eksiksiz gözükme telaşıyla yaklaşma eylemindeyiz. Halbuki burada bir paradoks var. İnsanların o yaralı taraflarını, eksikliklerini gördüğümüzde onları daha fazla sevmeye başlıyoruz biz. Kısacası beyhude bir çabayla kendimizi saklamaya çalışıyoruz eşin doğrusu. Peki o zaman gelelim şimdi bu bölümde bahsetmek istediğim son ve altıncı derse.
Bu da Freud'un psikanaliz uygulamasına dair koyduğu kurallardan ve çizdiği çerçeveden geliyor diyebilirim. Bu kurallardan bence en önemlisi ise bir psikanalistin danışan kabul etmeye başlamadan önce kendisinin bir danışan olarak analize girmesi. Bunun en önemli nedeni psikoterapide adına karşı aktarım dediğimiz bir fenomen. Nedir bu? Çok ufak bahsedeyim. Terapi sürecinde yalnızca danışanın değil, terapistin de bir ruhsallığı ve dirençleri var. Mesela bazı danışanlar daha yakın davranırken bazılarına öfkelenebilir. Bazı danışanların anlattıkları terapistin kendi iç çatışmalarını tetikleyebilir. Karşı tarafı iyi dinlemesine engel olabilir.
Ve terapist kendi karşı aktarımını anlamlandırmazsa terapist süreci de bundan etkilenebilir. Lacan mesela karşı aktarımı dialektik tedavi sürecinin belli bir anında analistin sahip olduğu önyargıların, tutkuların, tereddütlerin hatta bilgisizliklerin toplamı olarak tanımlar. Bu yüzden bir analist kendi bilinç dışı süreçlerini, zaaflarını, savunmasızlığını, önyargılarını, tutkularını, kendi tereddütlerini anlayabilmek için analizden geçmek zorundadır. Bu Freud'dan beri böyleydi. Buradan çıkarabileceğimiz ders nedir diye soruyorsan, insanın kendini tanıması ve anlaması, bir başkasını tanıması ve anlamasının ön koşuldur diyebiliriz.
Çünkü eğer kendi incinebilirliğini, önyargılarını, arzularını tanımaz bunlara kulak tıkarsan, karşındaki kişinin dediklerini de tıkanık bir kulakla dinlemek zorunda kalırsın. Onun söyledikleri aslında hiç kastetmese bile sende incindiğin bir yere, seni tetikleyen bir yere dokunabilir. Bu yüzden başkasını anlayabilmek için önce kendini anlaman gerek diyebiliriz. Peki, tüm bunlar benim Freud'un fikirlerinden öğrenebileceğimizi düşündüğüm ve seninle paylaşmak istediğim 6 hayat dersiydi. Bugün başta da dediğim gibi psikiyatristler, psikologlar, bilim insanları çalışmalarını gerçekleştirirken doğrudan Freud'a referans vermiyor olabilir. Geleneksel psikanalizin temel kuramları zaman aşına uğramış olabilir veya Freud'un fikirleri bugün baktığımızda fazlasıyla cinsiyetçi görünebilir bize. Ama tüm bunlar Freud'u bir kalemde silmek için yeterli değil.
Çünkü Freud her şeyden önce psikoloji alanında bir devrimi başlattı. Teorilerinin çoğu psikoloji-psikiyatri pratiğinde etkisini kaybetmiş görünse de aslında hala çok büyük bir etkiye sahip. Mesela bugün en yaygın kullanılan terapi metodlarından bilişsel davranışçı yaklaşımı ele alalım. Bu yaklaşımın Freud'un tahayyül ettiğinin tam tersi yönünde olduğunu söyleyebiliriz. Ne gibi mesela? Mesela BDT, şimdiki zaman odaklı ve mevcut sorunların anılık nedenlerini ele alırken psikanaliz geçmiş deneyimlerinin üstünde durur.
Veya BDT, bilinçli düşünceler ve inançlarımızı değiştirmeye odaklanırken, psikanalist tam tersine, bilinç dışı bilinçaltı süreçler ve çatışmaları anlamak açığa çıkarmakla ilgilenir. Ama bu yaklaşımda da aynen Freud'un teorisindeki gibi duygu ve davranışlara vurgu yapıldığını, duyguların davranışlara, davranışların çeşitli duygulara sebep verdiğini görürüz. Aynı zamanda bu terapi ekolünün kuramcılarından, öncülerinden psikolog Albert Ellis'e baktığımızda, onun özünde bir psikanalist olduğunu da biliyoruz. Albert Ellis, psikanaliz geleneğinin içinde eğitim almıştı. Kariyerinin başında Freud'un kuramının doğru olduğunu, insanın derinlemesini anladığını düşünüyordu. Zaman içinde Freud'dan uzaklaşması ve ona eleştirer bir yaklaşım geliştirmesinde bile, Karen Horney, Alfred Adler, Eric Fromm gibi psikanalistlerin düşüncelerini okuması etkili oldu.
Yani bir nevi Freud'un omuzlarında yükselen devlerin omuzlarında yükseldi diyebilirim. Ve bugün listel davranışı terapi diye bildiğimiz yaklaşımın temelleri de bu yolda ilerleyerek atıldı. Yani kısacası Platon, Aristo felsefe için ne anlama geliyorsa Freud'un da psikoloji için o anlama geldiğini söylemen mümkün bence. Onun söylediklerinin doğruluğu bugünden bakıldığında elbette tartışılır ve büyük oranda yanlıştır da diyebiliriz. Ama filozof Whitehead nasıl ki felsefe tarihi Platon'a düşürmüş dipnotlardan ibarettir diyorsa, psikoloji bilimi, psikoterapinin bugünlere gelişinde de Freud'a düşürmüş dipnotlar, şerhler, reddiyelerin çok büyük etkisi var diyebilirim. İşte psikoloji disiplini nasıl ki Freud'dan dersler çıkardıysa, bizim de Freud'dan çıkarabileceğimiz dersler olduğunu düşünüyorum ben de.
Peki sen ne düşünüyorsun? Psikoloji veya felsefe tarihinden, figürlerin, düşüncelerinden, hayatımıza dair ne gibi dersler çıkarabileceğimizi konuşalım mı önümüzdeki bölümlerde? Eğer hoşuna gittiyse belki fikirlerini benimle Instagram üzerinden paylaşabilirsin. Bir sonraki patikada tekrar birlikte yürüyene dek tıpkı Freud'unkiler gibi hayata dair, ilham verici, yeni perspektifleri açan sorularla dolu günlerin olsun. Görüşmek üzere.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.