Podcast

333: Fillerin Savaşı Anayasal Krize Dönüştü

Trend Topic

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

8 Kasım’da Yargıtay 3’üncü Ceza Dairesi’nin AYM’nin Can Atalay kararını alenen tanımaması, bir tür devlet krizinin açığa çıkmasına neden oldu. Peki AYM kimi, neden rahatsız ediyor? AYM’nin hangi yetkisi tırpanlanmak isteniyor? Çatışmanın arka planında tarihsel ve güncel hangi gelişmeler yatıyor ve siyaset bu çatışmanın neresinde? Hepsi bu bölümde.



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.742 kelime · ~19 dk okuma

Herkese merhaba, bu kaydı 14 Kasım'da alıyoruz. Türkiye bir anayasal krizin içinden geçiyor. AYM'nin 28 Ekim tarihli Canatalay kararı, Yargıtay'ın 3. Ceza Dairesi tarafından alenen tanınmadı.

Bu bölümde bu anayasal krizin tarihsel arka planına ve krizin bugünkü iz düşümüne odaklanacağız. Anayasa mahkemelerinin hukuk sistematiği içindeki işlevi ne? Hangi ideolojiler bu işlevin yerine getirilmesine karşı? Kriz gerçekten bugün mü patladı? Eğer daha önce patladıysa neden bugün görünür oldu? İşte bu sorulara cevap arayacağız. Girişi uzatmanın alemi yok. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.

Bu tılsımlı ifade bizdeki anayasa yazınına 1921'de girdi. Daha arı bir Türkçe ile söylemek gerekirse, egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Bugün de Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde konuşan vekiller bu yazının önünde yaparlar konuşmalarını. Bu cümleyi çocukluğumuzdan beri duyarız da cümlenin öznesi olan egemenlik hakkında pek az düşünmüşüzdür.

Transkriptin tamamını oku

Mesela iktidar ile egemenlik aynı şey midir? Aynı şey ise bu durumda iktidar değiştikçe egemenlik de değişecektir. O zaman aynı şey olmasa gerek. Halbuki iktidara da gücünü veren şeye egemenlik diyoruz. Türk Dil Kurumu egemenliği şöyle tanımlamış.

Bu tanım bana biraz yavan geldi. Gelin bu tanımı biraz derinleştirelim. Esasında egemenlikle kast edilen şey, iktidarların güçlerinin dayandığı meşru zemindir. Misal, Osmanlı padişahlarını ele alın. Padişahların iktidarlarının kaynağı neydi? Neden sizin dedeleriniz değil de Osmanoğullarının dedeleri padişahtı? Çünkü bu gücü onlara Allah'ın verdiği düşünülürdü.

Tabi iktidar gücünün kaynağı olarak egemenlik Allah'ta, iktidar ise Allah'ın iktidarı bahşettiği padişahta olunca iktidarın niteliği de değişiyordu. Bugünkü iktidarlardan daha farklı bir iktidar tasavvuruyla karşılaşıyorduk. Bunun temel nedeni egemenliğin dünyevi değil, uhrevi olmasıydı. Yüzyıllar boyu monarklar, Tanrı'nın kılıcı, Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi gibi sıfatlar kullandılar. Kanuni Sultan Süleyman'ın Kral Fransua'ya yani Fransa Kralına yazdığı mektup bu anlamda çok çarpıcıdır. Ben ki Sultanlar Sultanı, Hakanlar Hakanı, Hükümdarlara taç giydiren, Allah'ın yeryüzündeki gölgesi,

Akdeniz'in, Karadeniz'in ve Rumeli'nin ve Anadolu'nun... ...ve Karaman'ın ve Sivas'ın ve Dulkadir vilayetinin... ...ve Diyarbekir'in ve Kürdistan'ın ve Azerbaycan'ın... ...ve Şam'ın ve Halep'in ve Mısır'ın ve Medine'nin... ...ve Kudüs'ün ve bütün Arap diyarının ve Yemen'in... ...ve atalarım, ecdadımın kahredici kuvvetleriyle fethettiklerinin... ...ve büyüklüğün sığınağı olan zatımın... ...ateş saçan ve zafer nakşeden kılıcıyla fetheylediği... ...nice memleketlerin sultanı. Sultan Bayezid Han oğlu... ...Sultan Selim Han oğlu, Sultan Süleyman Han'ım. Kanuni'nin ve diğer Osmanlı padişahlarının diğer tüm monarklar gibi gücü Tanrı'ya dayandırılıyordu. Yönetme gücünün meşruiyeti, bizzat Allah'ın kendisi olunca iktidarda mutlak bir otoriteyi temsil ediyordu. Çünkü egemenlik dünyevi değil, uhreviydi. Monark da kadiri mutlak olan Allah'ın dünyadaki temsilcisiydi.

Monarkı toplumdan tümüyle ayırarak toplumu edilgenleştiren, böylece monarkı tek etken güç haline getiren bu egemenlik biçimine de monarşi adı veriliyordu. Dolayısıyla monarşi doğası gereği teokratikti. Yani egemenliği uhrevi bir kimlik olarak taşıyordu. Peki, monarkın gücü sınırlandırılabilir miydi? İşte son 800 yılın insanlık tarihindeki katkısı budur.

1215'te bugünkü İngiltere topraklarında imzalanan Magna Carta Libertatum, insanlık tarihinde monarkın yetkilerini sınırlandırmaya kalkan ilk yazılı metin olarak karşımıza çıkıyor. Fakat orada da kralın yetkileri bir asilzadeler meclisi tarafından sınırlandırılıyordu. Yani tarafların ikisi de egemenliklerini ya da güçlerini diyelim bu noktada uhrevi bir kaynağa dayandırıyordu. O halde bugünkü anlamda egemenlik kavramı tarihin bir noktasında dünyevileşmiş olmalı değil mi? Yani güç, egemenlik, hakimiyet uhrevi alandan dünyevi alana inmiş olmalı.

İşte o nokta bundan 219 yıl önce Fransa'daki Notre-Dame katedralinde yaşandı. Tarih 2 Aralık 1804. Fransız devrimi gerçekleşmiş, birinci cumhuriyet kurulalı da henüz 15 yıl olmuş. Napolyon Bonaparte, cumhuriyete son vererek imparatorluğunu ilan etmiş ve bundan önceki tüm imparatorlar gibi bir taç giyme törenine ihtiyaç duyuyor. Törende tacı papa takmalı ki egemenliğin uhrevi kimliğine halel gelmesin. Yani alışılagelen tören bu zaten.

Bu sayede mutlak bir yetki Tanrı tarafından tescillenmiş oluyor. Böylece Papa VII. Pius, Napolyon'un taç giyme törenine davet ediliyor. Fakat bu taç giyme töreni, Napolyon'un son derece sembolik bir hareketine de sahne oluyor. Papa VII. Pius, Fransa tacını eline alıyor ve herkes Napolyon'un diz çökmesini bekliyor. Fakat o da ne? Napolyon, Papa karşısında diz çökmüyor.

herkesin gözü önünde papa'nın elinden tacını alıyor ve tacı kendi kafasına geçiriyor. Bu olay egemenliğin dünyevileşmesi meselesinde bir tür dönüm noktası oluyor. Tabii bu sadece Napolyon'un gücüyle ilgili değil, arkasında bir de Fransız devrimi var. Ve böyle bir dönüm noktası önemli bir sanat eseriyle betimleniyor.

Ressam Jacques-Louis David'in 6 metreye 10 metre büyüklüğünde, yapımı 2 yıl süren ve bugün Lourdes Müzesi'nde sergilenen Napolyon'un taç giyme töreni adlı eseri, bu önemli hadiseyi resmediyor. Ankara Üniversitesi siyaset bilimi kürsüsünden Prof. Erdem Denk, bu devasa tablonun önünden anlatmış bu törenin önemini. Tablonun en önemli özelliği aslında Napolyon'un tacı kendisi giyer gibi bir pozisyon alması ki bu aslında yakın döneme Avrupa tarihini düşünürsek o dönem için neredeyse bir devrim tırnak içinde. Çünkü o zamana kadar Kusa Roma İmparatoru olarak bildiğimiz bütün hanedanlar, Habsburg mesela, tacı mutlaka bir papa'nın elinden geldi. Burada gördüğünüz gibi papa aslında sadece bir izleyici. Sahnedeki herkes sadece Napolyon'a bakıyor. Napolyon her şeyin odağında olan bir kişi ki tacı da elinde tutuyor. Yani egemenliğin kaynağının da kendisi olduğunu adeta gösteriyor çünkü

Egemenliğin dünyevileşmesi konusunda Napolyon çok kritik bir isimdi. Bir başka örnek olay da Napolyon'un taç giyme töreninden birkaç yıl önce ABD'de yaşandı. 1800 yılındaki ABD seçimlerine hala hazırda başkan olan John Adams ve Thomas Jefferson girmiş ve seçimi Jefferson kazanmıştı. Kıyamet de bu yenilgiden sonra koptu.

Adams görevi Jefferson'a devletmeden iki gün önce 16 adet yeni mahkeme kurdu ve giderayak her birine yeni yargıçlar atadı. Atamaları senato da onayladı. Fakat atama kararları yargıçlara henüz ulaşmamışken ABD başkanlık koltuğuna Jefferson oturdu. Şimdi ne olacak?

Eski başkan karar vermiş. Senatı onaylamış. Fakat kararlar yeni atanan yargıçlara tebliğ edilmemiş. Atama kararları yeni adalet bakanı Madison'ın masasında duruyor. Gıcıklık değil mi o da atama kararlarını tebliğ etmiyor. Sizce kim haklı? Eğer egemenlik uhrevi olsaydı kimin haklı olduğu önemli değildi. Mutlak güç kararı verir ve konu kapanırdı. Fakat egemenliği dünyevileştirmek buna benzer karmaşık birçok durum da yarattı.

Ataması yapılan yargıçlardan biri olan Marbury diyor ki, eski de olsa başkanın kararı var, Senato da karar vermiş, benim yargıç olmam lazım. Adam haklı bu noktada. Adalet Bakanı Madison da diyor ki, tebliğ etmiyorum olamazsın, yetki bende değil mi? Marbury da böyle olunca, Yüksek Mahkeme'nin yolunu tutuyor, Adalet Bakanı Madison'ı dava ediyor. Ve John Marshall başkanlığındaki Yüksek Mahkeme, tarihi bir karar veriyor.

Diyor ki, atama kararı tebliğ edilmeyen yargıç Merböre haklıdır. Tamam, biz de hak verdik deminden beri. Atama kararının ona tebliğ edilmesi gerekir, okey. Yasaya göre yüksek mahkemeye başvuru hakkı da vardır, ona da okey. Ancak, işte burada tarihsel bir manevraya girişiyor yüksek mahkeme. Yasaya göre diyor başvuru hakkı vardır da, anayasaya göre Merböre'nin yüksek mahkemeye doğrudan başvurma hakkı yoktur.

O halde yasa, anayasaya aykırıdır. Bu nedenle Marbury'nin talebi onaylanmamıştır. Gerekçeli kararında da mahkeme başkanı Marshall, bugün alışkın olduğumuz ama o tarihi için yeni olan şu akıl yürütmeyi yapar. Her hukuk kuralı, kendinden üstün olan hukuk kuralı karşısında gücünü kaybeder. Anayasa, yasalardan üstün bir hukuk kuralıdır. Yasalar, anayasa karşısında güçlerini kaybeder.

Yargıçlar, yasaya göre değil, anayasaya göre davayı karara bağlamalıdır. İnsanlık tarihinde ilk kez bir mahkeme anayasaya aykırı olduğu için yasayı iptal etmiş ve böylece tarihte ilk defa bir mahkeme fiilen de olsa anayasal uygunluk denetimi yapmıştı. Bu karar, anayasayı yasama organına karşı da koruyacak bir mercin olması gerektiğini ve bunun da yargı olduğuna hükmeden ilk karardır. Yani anayasaya uygunluk denetimini yapacak olan ERK temel olarak yargıdır ve bu yüzyıllardır böyledir. Bu ifadeyi vurgulayalım. Anayasayı yargı organına karşı da koruyacak ERK yargıdır. Yasama organında gücü eline geçiren bir çoğunluk anayasayı ilga etmeye kalkarsa buna engel olacak güç yargı organıdır. Peki yasama organı anayasaya hedef alıyor mu? Almaz mı? 1930'lar Avrupa'sına gidelim.

...benim işimi doğru düşünüyorsun... ...ya da inanıyorsun ki çok çalıştım... ...çok çalıştım... ...senin için çalıştım bu yıl...

1933'te Almanya'da iktidarı ele alan Adolf Hitler ve Nazi partisinin yaptığı tam da buydu. İtalya'da Mussolini'nin yaptığı, İspanya'da Franco'nun yaptığı, Portekiz'de Salazar'ın yaptığı tam da buydu. Naziler seçimi kazanmış ve parlamentoda çoğunluğu ele geçirmişti. Ama parlamentodaki güçlerini anayasayı ilga ederek kullandılar.

Parlamentoların çıkardığı yasaların anayasaya uygunluğunu denetleyen bir mahkemeden mahrum olan bir sistem, içeride yürüyen tehdide boyun eğmek zorunda kalıyordu. Bu anayasal krizi aşabilmek adına, hukuk teorisyenleri, bu tip bir tehdidin bir daha yaşanmaması adına ne yapılması gerektiğini tartışıp durdular. Bu tartışmaya Avusturyalı bir hukuk teorisyeni ve Avusturya anayasasının da yazarı olan Hans Kelsen öyle bir katkı yaptı ki, dünya hukuk terminolojisini deyim yerinde ise yeniden yazdı. Kelsen'in önerisi basitti. Anayasayı koruma görevi bir ihtisas mahkemesinde olmalıydı.

Böylece, diğer mahkemelerden bağımsız ve diğer mahkemelerin üzerinde bir anayasa mahkemesi oluşturulmalıydı. Kelsey'nin bu önerisi, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra kıta Avrupa'sında geniş kabul gördü. Ve 1930'larda, faşist yönetimler altında büyük yıkım yaşayan Avrupa'da, 1940'lar ve 50'lerde anayasa mahkemeleri kurulmaya başladı.

Yani 20. yüzyılda görüldüğü biçimiyle anayasa mahkemeleri faşizme karşı bir güvenlik sebebi olarak kurulmuştu. Bu nedenle anayasa mahkemelerini faşistler hep bir tehdit, hep bir tür güç sınırlayıcı olarak gördüler. Çünkü faşist yönetimler anayasayla bile olsa kendileri dışında bir erkin onlara sınır çizmesini istemiyordu.

Anayasa mahkemeleri varoluşu gereği demokratikti ve varoluşu gereği antifaşist mahkemelerdi. Ve yine varoluşu gereği bağımsızlığı üzerinde titizlikle durulmalıydı. Türkiye Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Aslan da bundan 6 ay önce, 25 Nisan 2023'te gerçekleşen mahkemenin 61. kuruluş yıl döneminde de yargı bağımsızlığına özellikle vurgu yapıyordu.

Anayasamızın 138. maddesi, hakimlerin vicdani kararlarına göre karar verecekleri, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere tavsiye ve telkinde bulunmak dahil hiçbir surette müdahale edilemeyeceği açıkça ifade edilmektedir. Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne miras olarak kalan yüksek mahkemeler Yargıtay ve Danıştay'dı. Anayasa Mahkemesi gibi bir kurum da Cumhuriyet'in ilk 28 yılında yoktu.

Bu haliyle kurucu iradenin oluşturmadığı, siyasi tartışmaları içeren bir süreçle gerçekleştiği mahkemenin kuruluşu. Türkiye'de 1950'li yıllarda yasamadaki çoğunluğu elinde tutan Demokrat Parti tartışmalı yasalara imza atmış, muhalefet bu yasaların anayasaya aykırı olduğunu söylemişse de bir sonuç alamamıştı. Çünkü ortada bu iddiayı sorgulayacak bir anayasa mahkemesi yoktu. Böylece ilk kez CHP'nin 14. kurultayında ilk hedefler beyannamesi yazılmış ve ilk kez burada bir anayasa mahkemesine ihtiyaç duyulduğu ifade edilmişti.

Bir yıl sonra 27 Mayıs 1960 darbesi ve ardından getirilen 61 anayasası ile nizamın içine bir anayasa mahkemesi yerleştirildi. Şimdi burada kısa bir mola. Döndüğümüzde deminden beri konuştuğumuz bu tarihsel arka plana bugünkü tartışmayı dahal ederek devam edeceğiz. Bu tarihsel arka plan, anayasa mahkemelerinin demokratik sistem için önemini ortaya koyuyor diye düşünüyorum. Dolayısıyla tartışma nezaketle yürütülmeliydi. Çünkü anayasa mahkemesi dediğiniz şey, nizamın en temelindeki kolonları oluşturuyordu. Fakat Devlet Bahçeli, 14 Kasım'daki grup toplantısında bu nezaket gerektiren meseleye, deyim yerindeyse züccaciye dükkanına giren bir fil gibi daldı.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Zillet İttifakı'nın Yüksek yargıya yuvalanmış Hastalıklı koludur Bunu reddediyoruz Bu kişinin Haddini ve hududunu Çok açık şekilde Açtığını düşünüyoruz Ve ilave yapıyorum Türk Devleti ile uğraşma Cesaretin varsa Kan dile git Mahkeme Başkanı Objektifliğinin ve tarafsızlığını kaybetmiş, Türkiye'nin yeni yönetim sistemiyle milli birlik ve kardeşliğe cephe almıştır. Geldiğimiz bu aşamada karşımıza iki seçenek çıkmaktadır. Ya Anayasa Mahkemesi kapatılmalı ya da yeniden yapılandırılmalıdır. Tarihsel arka planı ele almadan bugünü yorumlamaya kalkınca, hakikatin sac ayaklarından biri eksik kalıyor. Anayasa mahkemesi, hukuk teorisinde antifaşist bir müdahale olarak tartışılmıştı. Türkiye tarihindeki anayasa mahkemesi de benzer bir refleks sonucu oluşturulmuştu.

62 yıllık tarihinde de özellikle parti kapatmalara karar verme etkisine sahip olduğu için milli görüş geleneğinin öfkesini çeken bir mahkemeydi anayasa mahkemesi. İslamcılar tarafından bir tür vesayet odağı olarak görülürdü. Yani sadece faşistler değil, İslamcı faşistler de söz konusu anayasa mahkemesini pek sevmezlerdi. İslamcıların demokrasi kavrama düzeyi, deminden beri anlattığın tarihsel arka plana saygı duymadığı için, konunun ihtiyaç duyduğu nezakete de riayet edilmeyecekti. Hatta, milli görüşün kurucu lideri Necmettin Erbakan'ın anayasa mahkemesi kararlarına direnmemesi veya bu kararlara saygı duyduğunu beyan etmesi, İslamcılar tarafından da sıkça eleştiri konusu yapılmıştı.

Milli Görüş'ün 80'ler ve 90'lardaki Refah Partisi, AYM tarafından kapatıldıktan sonra Erbakan'ın Ocak 1998'deki konuşması çok tartışıldı o zamanlarda. Anayasa Mahkemesi, Refah Partimiz hakkında bir karar almış, kararı açıklamıştır. Her şeyden evvel huzurlarınızda ifade ediyorum ki, Anayasa Mahkemesi, Türkiye'nin kuruluş itibariyle en yüksek mahkemesidir. Bunun almış olduğu kararlara bütün kuruluşların riayet etmesi gerekir. Hatta bu kararlar adli bakımdan birer vahim hata olsalar dahi bu, bir hukuk devletinde hatalı da olsa kararlara itaat edip uyulması gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Erbakan'ın mahkeme kararlarına saygı duyan bu tavrı, İslamcı geleneğin taşıyıcısı Erdoğan'da yoktu. Erdoğan, Selefi Erbakan'dan farklı olarak, sadece İslamcıları değil, Türk Sağı'nın tüm renklerini kuşatmaya çabaladı. Bu noktadaki temel stratejisi, tüm Türk Sağı adına mazlumluk söylemi geliştirerek daha fazla güç talebi yaratmaktı. Türk Sağı çok ama çok daha fazlasını hak ediyordu. Ama hak ettiğini alamadığı için mazlum ve mağdurdu. Bu nedenle mazlumluk söyleme esasında bir tür güç talebiydi. Daha fazla güç. Böylece iktidarını kurumsallaştırdıkça, AYM kararlarına da açıkça karşı durmayı kendisine hak bilecekti Erdoğan. Zaten geçmişten bugüne AYM değil miydi mazlumluğun nedeni?

Zaten bir tür Kemalist vesayet odağa değil miydi AYM? Erdoğan'ın Şubat 2016'da, AYM'nin Can Dündar kararı ardından yaptığı bu konuşma, haliyle tarihe bir not niteliğindeydi. Anayasa Mahkemesi bu şekilde bir karar vermiş olabilir. Ben Anayasa Mahkemesi'nin vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım, o kadar. Ama onu kabul etmek durumunda değilim. Bunu da çok açık, net söyleyeyim. Ve verdiği kararı da, Uymuyorum, saygı da duymuyorum. Türk sağı ile AYM arasındaki bu tarihsel arkaplanın üzerine kuruldu bugünkü gerilim. AYM kararları bu zamana dek hep tartışma konusu yapılmıştı. Hatta bizzat Cumhurbaşkanı kararlara saygı duymadığını açıklamıştı. Ama alenen, açık biçimde, AYM kararına uyulmamasına karar verilmiştir ifadesi, yargı tarihimiz açısından bir ilkti. Evet,

8 Kasım 2023'te Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesi bir yargı kararından ziyade bir manifesto niteliğinde bir karar açıkladı. Bu kararda üç hüküm kuruldu. Bu hükümleri Canapalay'in de mensubu olduğu tip genel başkanı Erkan Baştan dinleyelim. İlk karar, AYM'nin 28 Ekim'deki kararına uyulmamasına. Aynen bu ifadeyle. Birincisinde anayasa mahkemesinin anılan kararına uyulmamasına değerli arkadaşlar Yargıtay 3. ceza dairesi diyor ki anayasa mahkemesinin aldığı kararın uyulmamasına karar verdi.

Yargıtay'ın kararı üslubu açısından da son derece agresifti. AYM kararına uyulmamasına karar veriliyor, bu da deklara ediliyordu. Bu haliyle bir tür meydan okumayla karşı karşıya idik. Anayasanın amir hükmü son derece aşıktı. 153. maddesinde Anayasa Mahkemesi kararları, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını gerçek ve tüzel kişilere bağlar deniyordu.

Dünyanın geri kalan diğer anayasa mahkemeleri gibi, Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasa mahkemesinin de kararları bağlayıcıydı. Fakat, Yargıtay'ın 3. ceza dairesi, karara uymayacağını açıkça bildiriyordu. Böylece 153. maddeyi takmadığını da deklara ediyordu. Yetmiyor, ikinci bir karar daha alıyordu 3. daire. İkinci karar, Türkiye Büyük Millet Meclisine bu karar ulaştırılsın, Can Atalay'ın milletvekilliği derhal düşürülsün.

Burada meclise de doğrudan sesleniyor Yargıtay. Biz uymuyoruz AYM kararına, siz de uymayacaksınız deniyor. Bu nedenle, AYM'nin tersi yönde kararı orada dururken, 28 Ekim'de AYM kararı resmi gazetede yayınlanmışken, tüm bunlara rağmen Can Atalay'in milletvekilliğini derhal düşüreceksiniz deniyordu. Bu durum, meclise de bir saygısızlık olarak yorumlandı.

Ve geldik üçüncü karara. Çokça tartışılan üçüncü karar. Burada doğrudan AYM üyeleri hedef alınıyordu. En çok tartışılan kararlardan biri de bu. Tam olarak şöyle yazıyor Yargıtay Üçüncü Ceza Dairesi. Anayasa hükümlerini ihlal eden ve kendisine verilen yetki sınırlarını yasal olmayacak şekilde aşarak hak ihlalinin kabulü yönünde oy kullanan

ilgili Anayasa Mahkemesi üyeleri hakkında gereğinin takdir ve ifası için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunmasına. Burada artık tümüyle bir manifestoya, tümüyle bir bildiriye dönüşüyor karar. AYM üyelerini, yine AYM üyeleri yargılayabiliyor bu arada ve sal çoğunlukla karar veriyor. 28 Ekim'deki AYM kararına 9 üye imza atmış. 4 üye bu karara karşı çıkmış.

Bu 9 üyenin diğer 4 üye tarafından yargılanması zaten mümkün değil. Fakat Cumhurbaşkanı, hukuk işlerinden sorumlu baş danışmanı Mehmet Uçum'a göre, bu karar, sonuç doğurmasa bile bir tür cesaret göstergesiymiş. Mehmet Uçum daha da derinlere dalıyor ve sonuçları çok ciddi olacak bir ayrımı da ortaya koyuyor. Yargıyı, milli ve gayrimilliği olarak ayırıyor. Açık açık milli yargı ifadesini kullanıyor.

8 Ekim'de attığı tweetinde aynen şunları söylüyor. Suç duyurusu meselesi ise milli yargıya karşı saldıranların çok büyük bir birikim oluşturması sebebiyle reaksiyonel bir tavırdır. Bir anlamda kral çıplak demektir. Yönteminin bu olup olmadığı ayrıca tartışılır. Ama cesareti tartışılmaz. Yargıtay'ın kararı ayrıca turnusoldur. Kim milli yargıdan yana kim değil belli olur.

Türkiye, milli yargısını batıcı ve neoliberal yargı anlayışlarına karşı sonuna kadar savunacaktır. Kimsenin bundan şüphesi olmasın. Bu arada Mehmet Uçum'un Twitter hesabını ziyaret etmenizi tavsiye ederim. Bunu yaparsanız şunu göreceksiniz. Uçum ya tweet atıyor ya da iki ismi retweetliyor. Bunlardan biri Erdoğan. Diğeri ise kim biliyor musunuz? Süleyman Soylu. Süleyman Soylu ne zaman tweet atsa Uçum o Twitter'e tweetliyor.

Uçumun bu zamana dek yeni İçişleri Başkanı Ali Yerlika'nın bir tweetini paylaştığı da görülmedi. Peki, tüm bunlar ne anlama geliyor? Anayasa Mahkemesi neden sorun oluşturuyor? MHP neden bu işe bu kadar göbekten dalıyor? Önce görünür nedene bakalım. Sonra arka plana odaklanalım. Görünür neden, Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuruları değerlendirmesinde yatıyor.

Zaten hem Yargıtay kararı hem de Devlet Bahçeli, bireysel başvuruların sistemi tıkadığından dert yanıyor. 14 Kasım'daki MHP grup toplantısına gidelim. Anayasa Mahkemesi, adalet ve hukuk düzeninin safrası ve sancısıdır. Bu kaçınılmaz gerçeği kabul etmeden son gelişmeleri kavramak mutlak mutlanda batıldır. Anayasa Mahkemesi'nin bireysel başvuru incelemelerinde hukuk ve toplum düzenini tahrip edecek kararlar alması

yasa ve anayasa koyucunun iradesini yok sayması, hatta anayasa hükümlerini işlevsiz hale getirmesi, vakayı adliyeden sayılamayacak bir sapma ve sürüklenme halidir. Konu dönüp dolaşıyor ve AYM'nin bireysel başvurulara karar vermesine dayanıyor. Bu yetki AYM'ye 2010 referandumunda verilmişti. Gerekçesi de, AHİM'e yani Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine gitmeden önce, AYM'nin konuyu karara bağlaması, bu sayede AYM'deki Türkiye aleyhine davalarının sayısının azaltılmasıydı. Bireysel başvuruda AYM bu standartları gözetiyor, böylece bir tür yurt içindeki AYM görevini görüyordu.

Fakat 2016'tan itibaren, darbe girişiminin ardından ortaya çıkan olağanüstü iklimde, bir takım yargıçlar politikleşmiş, bu sayede imtiyaz elde etmişti. Son 7 yılda, geçmişteki FETÖ yargısına aynı olmasa da benzer nitelikte bir imtiyazlı, politikleşmiş klik meydana gelmiş ve bu klik, politik kararlar vererek bir tür vesayet odağı haline gelmişti. Tıpkı Fethullahçıların yaptığı gibi, hakimler ve savcılar kurulu üzerinden, önce ilk derece mahkemelerinden, ardından yüksek mahkemelere sızarak, etkin ve güçlü bir gruba dönüştüler bunlar. Belki de sızma ifadesi yanlış oldu, onu düzeltelim. Bu grup alenen iktidar tarafından korundu, yani ortada bir sızma falan yoktu. Zira bu olağanüstülüğün gerektirdiği de buydu, bize anlatılan da buydu.

Bu grubun uyguladığı ceza hukuku yöntemi de ilk kez 1985'te Alman hukuk teorisyeni Günter Jakobs tarafından zikredilen düşman ceza hukukuydu. Terörle mücadeleyi gerekçe göstererek geliştirilen bu kavramda. yurttaşlara uygulanan ceza hukukuyla bir de başka yurttaşlar yaratılıyor, milli güvenliğe tehdit oluşturduğu düşünülen yurttaşlara uygulanan ceza hukuku ayrışıyordu. Böylece, hukuken olmasa da, fiilen iki ayrı ceza hukuku ortaya çıkıyordu. Biri yurttaş ceza hukuku, diğeri düşman ceza hukuku. Fakat sorun şu ki, yurttaşların bir kısmı düşman olarak anılacak ve onlara ayrı bir ceza hukuku sistematiği uygulanacaksa,

düşmanı kim belirleyecekti? İşte burada siyaset kurumu devreye giriyordu. Bunun için bazı suçluların yurttaş, bazı suçluların düşman olarak ayrılması gerekiyordu. Makbul suçlular yaratmak, düşman ceza hakkının olmazsa olmazıydı. Alaaddin Çakıcı'nın bu devlete, bu millete nasıl hizmet ettiğini bilenler bilir, bilmeyenler de kendileri bilir.

Anayasalar hak ve özgürlüklere ilişkin tüm detayları yazmaz. Nitekim cezalar da anayasada bulunmaz. Bu haliyle ilk derece ve yüksek mahkemeler anayasayı ve yasaları yorumlayarak hüküm kurarlar. İşte yargı içinde politikleşerek imtiyaz elde etmiş bir klik, hükümlerini düşman ceza hakkı çerçevesinde kurdular.

Fakat, AYM'ye bireysel başvuru hakkının olması, iç hukuk yolları tıkandıktan sonra AYM'nin kararlarını sorun haline getiriyordu. Zira AYM kararı veriyor ve bu karar yeni bir norm oluşturuyor. İlk derece ve yüksek mahkemelerdeki yargıçlar da kendi felsefelerine uymayan AYM kararlarına uymak zorunda kalıyordu. Bu da söz konusu o politik kliği rahatsız ediyordu. Böylece son 7-8 yılın davaları

2020-2021'de AYM'ye taşınmaya başlayınca, sorun yavaş yavaş köpürmeye kaynamaya başladı. Böylece, bu tarihlerden itibaren iktidar ile AYM arasındaki gerilim su yüzüne çıkmaya başladı. Konuyu derinlemesine takip etmeyenler, MHP lideri Devlet Bahçeli'nin bundan 9 ay önce AYM'ye hedef alan ilk açıklamasına anlam verememişti. Halbuki sorun biraz önce bahsettiğim bireysel başvurularda yaşanıyordu. Bahçeli, AYM'ye yüklendikten hemen sonra Yargıtay Başkanı Mehmet Akarca bir basın toplantısı düzenleyerek bu meseleyi ele almıştı. Dikkat edin ve kulak kabartın. 9 ay önceye gidiyoruz. Ocak ayına gidiyoruz. Anayasa Mahkemesi'nin başta bailo kararı olmak üzere bireysel başvurularda verdiği kararların Yargıtay'ın FETÖ'yle mücadelesine olumsuz etkisi var mı sorusuna yanıt veren Yargıtay Başkanı anayasa mahkemesi kararlarına yönelik sert eleştirik geldi. Yüksek mahkemeyi yetkisini aşarak yargısal aktivizm yapmakla eleştiren akarca yasal ve anayasal yetki aşılıyor dedi.

Bugün de Devlet Bahçeli ve Mehmet Uçum aynı ifadeyi kullanıyor ve yargısal aktivizm yapılıyor diyorlar. En tepede, AYM'nin kontrol altında olmaması, aşağıda politikleşerek imtiyaz elde etmiş bir yargı kliğinin bütün işlerini bozuyor. Şimdi, bu mesele işin görünen kısmı. A'yan B'yan ortadaki tartışma bu. Yani biraz didikleyince zaten ortaya çıkan bu tartışmayı görüyorsunuz.

Bir de buzlu camın arkasından gözlediğimiz bir mesele var ki, o meseleyi önümüzdeki yayınlarda çok konuşmak zorunda kalacağımız kesin gibi. Erdoğan, Ali Yerlikaya üzerinden MHP'nin altına uyuyor. MHP ise buna, düzeni olağanüstüleştirerek ve böylece yargıdaki gücünü sınır tanımaz hale getirerek cevap veriyor. Görünürde her ikisi de sarsılmaz bir ittifak içindeler. Fakat kamuoyu desteği MHP'nin karşısında, yerli kayanın arkasında.

Sadece MHP diyerek aslında biraz manipülatif bir ifade kullanmış oluyorum. MHP ve etrafındaki bir takım saray odakları da demek daha doğru olabilir. Fakat kamuoyu desteği bu odağın karşısında Aliyerlikaya'nın arkasında. Yani devlet bahçeli mi, Aliyerlikaya mı diye şöyle bir kamuoyu yoklaması yapsanız herhalde memleketin %90'ı falan Aliyerlikaya cevabını verecektir.

Erdoğan bu kamuoyu desteğini kullanarak 31 Mart sonrasında MHP ile gerilimi tırmandırabilir. Taraflar şimdilik birbirlerine açıktan saldırmasalar da savaş, seçimden sonra aleniyet kazanabilir. Dolayısıyla MHP ve Erdoğan arasında veya Erdoğan ile adını koymadan söz konusu bu klik arasında bir çatışma yaşanmasını artık olağan görmek gerekir. Anayasa mahkemeleri 20. yüzyılda, 2. Dünya Savaşı'ndan sonra antifaşist bir mekanizma olarak inşa edildi. Fakat 21. yüzyılın neofaşizme, intikam peşinde. MHP Genel Başkan Yardımcısı İzzet Ulvi Yönter'in söylediklerine tüm bu anlattıklarımızı hesaba katarak dinlemek gerekir. Bizim dağda taşta başını ezdiğimiz teröristler anayasa mahkemesine arka kapıdan giriyor.

Anayasa Mahkemesi tarafından can simidi atılıyor. Ya Pınar Hanım olacak iş mi bu? Reva mı bu? Peki nereye gidecek? Ben size bir şey söyleyeyim. Sayın Genel Başkanım süküm cümlesini vermişti zaten. Ya kapatacağız ya yeniden yapılandıracağız. Dünya sadece Anayasa Mahkemesi'nden ibaret değil. Anayasa Mahkemesi geleneği... ...İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıktı. Bunun gerekli pek çok nedeni var idi. Dönem itibariyle. Fakat Anayasa Mahkemesi... Bir defa anayasanın 14. maddesini işlevsiz hale getirdi. Aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üzerinde bir vesayet odağı gibi kendisini gösterdi. Yargısal aktivitizm yaptı. Bu savaş kimin savaşı? Bu savaş fillerin savaşı, bizlerin değil. Biz bu savaşın çimenleriyiz ve dolayısıyla eziliyoruz.

İnsanın içinden yiyin birbirinizi demek geliyor ama, fillerin savaşında olan halk kesimlerine, gazetecilere oluyor. Düzeni ayakta tutan kolonlar bir bir yıkılırken, yeni kolonlar da inşa edilemiyor. Tehlikeyi detaylarıyla anlamayan, ama sezen, halk kesimleri içgüdüsel olarak reaksiyon gösteriyor. Böyle çok bilinç üstü bir reaksiyon değil, bilince çıkmış bir reaksiyon değil. İçgüdüsel bir reaksiyon gösteriyor. Nedir o reaksiyon? Atatürk'e sahip çıkıyorlar. Tüm bu çürüme karşısında geniş halk kesimleri belki politik, belki apolitik olarak Atatürk fikrine sahip çıkıyor.

Kemalist düzeni yıkan iktidar, Mustafa Kemal ikonuna yeniliyor. İlginç bir reaksiyon gözlüyoruz. 10 Kasım'da ant kabiri dolduran kalabalıklar bu reaksiyonun en net fotoğrafını oluşturdu. Daha önceki bölümlerde bahsetmiştik. Yıkmak kolaydır da kurumak zordur.

Mustafa Kemal öldükten sonra Kemalist Cumhuriyet uzun süre yaşadı. Fakat Erdoğan öldükten sonra nasıl bir cumhuriyetle karşı karşıya kalacağımız meçhuldür. Tren Topi'yi Podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar sizin de Mustafa Kemal'in kıymetini bildiğiniz günler dilerim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)