
2.582 kelime · ~13 dk okuma
Hiç sizin kalbinizi kıran bir insana ikinci bir şans vermek konusunda ısrarcı oldunuz mu? Bu ikinci şans, üçüncü şans, beşinci şans, on beşinci şans. İnsanın hakkına böyle bir soruda direkt romantik partnerler gelebilir. Ama benim hakkımda bugün daha çok arkadaşlar ve aile bireyleri var aslında. Yani böyle çok daha geçmişten getirdiğimiz, uzun süreli ilişki kurduğumuz insanlar var. Bugün uykumu kaçıranların ikinci bölümünü kaydediyorum. Uykumu kaçtığı bir noktada değilim, stüdyodayım.
Bugün stüdyoya gelirken benim aklımda çok bambaşka bir konu vardı. Ama yolda aklımda böyle bir sürü düşünce oluştu ve dedim ki, neden bir Uykumu Kaçıranlar podcastı kaydetmeyeyim? Çünkü burayı birazcık daha böyle aklımdan geçen düşünceleri, filtresiz anlattığım, kendime sorduğum soruları... Size de sordum ve beraber üzerine düşündüğümüz bir kanal olarak konumladım herhalde zihnimde. O yüzden de bugün buraya evrildik. Umarım bu podcast'ı seversiniz. Ben de ne anlatacağım bir yol üzerinde beraber göreceğiz yani. Bitmiyorum ben.
Bu soru, podcast'a başlarken getirdiğim soru, neden bazı insanlara sürekli bir şans daha veririz sorusu aklıma şuradan geldi aslında. Bazı çocuklar, bazı yetişkin çocuklar, ebeveynlerine... ...devamlı bir şans daha veriyorlar. Yani çok hayal kırıklığına uğramış durumdalar o ilişkin içerisinde. Ama o ilişkiye bir kere daha, bir kere daha güvenmeyi tercih ediyorlar. Ve maalesef çoğu zaman tekrar kalpleri kırılarak o ilişkten ayrılıyorlar. Buradan yola çıktı aslında bu podcast'ın ana sorusu.
Ama sadece ebeveynlerle sınırlı değil tabii ki. Mesela hayatımızda bazı arkadaşlıklar var. Bu insanlar mesela bazen gerçekten her interaksiyonumuzda bizi bir şekilde incitiyorlar. Ama biz o insanlarla tekrar görüşmeye, tekrar bir araya geldiğimizde onlarla yakınlık kurmaya çabalıyoruz. Sonra yine kalp kırıklığıyla bitiyor o iletişimin sonucu.
Biz neden bunu yapıyoruz? Yani nelerde öğrendik aslında bir şans daha, bir şans daha vermeyi? Bu soruyu sorarken kendi kendime ilkokul öğretmenim geldi aklıma. İlkokul öğretmenim benim çok iyi bir öğretmendi. Şimdi dönüp bakınca kırk yaşından geriye aslında çok iyi bir öğretmenmiş. Yani çok güzel şeyler öğretmiş.
Ama çok sevgisizlikle cezalandıran bir öğretmendi bence. Yani böyle bir şey yapamadığımızda bizi göstermesini keserek ya da biraz böyle dışarıda bırakarak cezalandırırdı. Ama bunu çok böyle göz önünde olmadan, yani çok böyle belki herkesin hissetmediği, sadece o kişinin hissettiği şekilde yapardı. Ve bu da, şimdi düşününce aslında o yaşlarda çocuklar için çok zor bir deneymiş. Yani ben mesela kendimi hatırlıyorum. Böyle göstermesini kestiğimde ne kadar paniklediğimi, ne kadar ben nerede hata yaptım ve bunu nasıl düzeltebilirim korkusuyla yanıp tutuştuğumu hatırlıyorum. Daha sonra bazı ilkokul arkadaşlarımla konuştuğumda onların da benzer deneyimleri olduğunu dinledim. Sonra fark ettim ki, 7-8 yaşındaki çocukların... ...çok da birbirleriyle konuşabilecekleri bir konuda değil üstelik bu. Yani ben böyle hissediyorum, sen nasıl hissediyorsun gibi soruları da çok soramıyoruz birbirimize. Şimdi ilkokul öğretmenime nereden gittim derseniz... ...aklıma işte o çaba geldi. Yani ben her seferinde sanki...
Öğretmenimle kurduğum ilişkide kalbim kırılıyordu. Onun bana sevgisizliğiyle, o anlık sevgisizliğiyle ve ben her seferinde sanki ertesi gün ya da belki hatta aynı gün farklı bir derste ona yeni bir şans veriyordum. Bunun bugünkü ilişkilerimde de bazen yaptığım bir şey olduğunu fark ediyorum. Mesela bir insan benim kalbimi kırdığında... ...ben kendimce bazı açıklamalar buluyorum o insanın davranışları için. Yani başına şu gelmiş olabilir, böyle hissetmiş olabilir, bu davranışın arkasında şöyle bir sebep yatıyor olabilir gibi.
Ama sonra bulduğum bütün sebepler benim kalbimin kırıklığını tamir etmeye yetmiyor. Ya da kalbimin kırılmış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Karşımdaki insanın beni incitecek şekilde davranmış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ve ben elimde o insanın davranışlarını açıklamaya çalıştığım bir sürü sebep ve kalp kırıklığımla baş başa kalıyorum.
Çünkü birçok ilişkide maalesef özür dilemeyi de çok güzel beceremiyoruz. Yani yaptığımız davranışın sorumluluğunu almayı ve... ...ben xyz sebebiyle o kısım gerçekten hiç önemli değil. Seni kıracak şekilde davrandım ve bundan dolayı gerçekten üzgünüm demeyi de başaramıyoruz.
Hatta çoğu zaman yaptığımız yanlış davranışların sebebi olarak karşımızdaki insanın bizi tetiklemesine bahane ediyoruz. Yani ben böyle davranamamış, sen de bana şunu yaptın gibi. Gördüğünüz gibi kafam çok karışık ve bir sürü yerden getirip birleştirmeye çalışıyorum. Aslında şuna gelmeye çalışıyorum, yani biz karşımızdaki insanların bizi kıracak... ...davranışlarını ne kadar toleredebiliriz ve ne kadar onlara bir şans daha, bir şans daha verebiliriz? Nerede aslında o şanslar tükenir? Nerede? Hayır, yani ben kendimi... ...bu insana bir şans daha vermeyecek konumda hissediyorumu... ...ne noktada söyleyebiliriz? Çünkü bence çoğumuz bu noktayı bilmiyoruz. Açıkçası ben de... ...şimdi bu podcastı kaydederken biliyorsunuz bunu ben... ...Doktor Gizem Sürenkök değil de... ...gizem olarak kaydediyorum ve... ...o yüzden de çok samimi bir şekilde... ...ben kendim de burada zorlandığımı anlatmak istiyorum.
O kadar içimize başka insanları hoş görmek... ...işlemiş ki galiba ama çok yakınımızdaki insanları... ...o ikinci bir şansı vermek... ...sanki çok böyle doğalından geliyor. Diğer taraftan, bu cümleyi söylerken kendi kendime şunu düşündüm. Aslında ne kadar da çok peşin hükümlü ve karşımızdaki insanlara karşı anlayışsızız. Yani... Sanki yakınımızdaki insanlara karşı o ikinci şansları veriyoruz ama dışarıdaki insanlara karşı saniyelik önyargılarla, bırakın ikinci şansı, birinci şansı bile vermiyoruz bazen.
Ama sanki bu diğer insanlara veremediğimiz şanslar, diğer insanlara gösterdiğimiz aşırı tolerasyon halinden de kaynaklanıyor. Yani ben içeride o kadar çok kendimi, duygularımı, incinmişliğimi düzenlemeye çalışıyorum ve o kadar çok onu halletmeye çalışıyorum ki yabancı insanlara anlayış göstermek bana daha zor geliyor. Bu arada yani... ...psikolog, doktorluğu kenara bırakacağım demiştim ama kendi kendimle konuşurken de şunu söylemem lazım... ...yani aslında bizim diğer insanlara karşı ağır yargılarla hareket etmemiz bir kısa yol olarak geçer. Yani ben her karşılaştığım insana karşı uzun uzun bilissel süreçler yaşamak istemediğim için... ...hızlıca onu kendi kafamda kategorize ederim. Hızlıca geliştirdiğim bir yargıyla onu tanımlarım ve... ...bu benim hayatımı kolaylaştıran bir şey. Aksi takdirde gerçekten çok yorucu olurdu hayat. Hayatımda karşılaştığım herkesin davranışlarını anlamlandırmaya ve anlamaya çalışsam... ...ve onlara bir kere daha, bir kere daha, bir kere daha şans versem hayat çok yorucu olurdu.
Sanki bütün bunların yani o böyle ikinci şansı verme çabalarımızın sevgisizlikle baş etme yöntemi olduğunu düşünüyorum ben. Yani böyle sevgisizlik, karşı taraf tarafından kabul edilmeme, dışarıda bırakılma hissi bize o kadar yaralıyor ki biz bir şekilde sevildiğimizi görmek için bir kere bir kere o şansı veriyoruz. Bunu mesela ilişki çıkışlarında da çok yaşıyoruz. Yani bir ayrılık sürecinde karşımızdaki insanla biz ayrıldıysak bile emin olmak istiyoruz. Sen beni sevmiştin değil mi? Ben iyi bir sevgiliydim değil mi? Yani şimdi ayrıldık ama unutmayacaksın beni değil mi? Hep aklında kalacağım değil mi? Yani böyle bunu teyit etme çabası. O yüzden de bir tekrar tekrar o şansı verme.
Ya da mesela yollarımızı ayırdığımız arkadaşlarımıza yani bütün o yol sürecinde aldığımız bütün sinyalleri elimizden geldiğince olumlu okumaya çalışmak. Yani böyle içeride derinde bir yerde o hissin yok yok ya beni seviyordur yok ya öyle demek istememişler işte. Sanırım ama bütün bunların en zoru çünkü en derinde yatanı ebeveynle kurduğumuz ilişkideki sevgisizlik. Ve gerçekten bazı ebeveynler çok sevgisiz. Bazı ebeveynler sevgiyi bile isteye vermiyorlar sanki çocuklarına. Bunu bir çocuğun anlaması gerçekten çok zor bir de. Çünkü çocuk olarak zaten bize verildiğinin doğal olduğunu kabul ettiğimiz için yani zaten onun öyle olması gerektiğini düşündüğümüz için ebeveynlerimizin sevgisizliğini ve bizden beklentilerini algılayışımız çok farklı oluyor. Neden ebeveynler çocuklarını sevmezler?
Biliyorum bu çok büyük bir cümle gibi. Çünkü hani bir taraftan bize toplumsal olarak öğretilen ebeveynler çocuklarını çok severler. Bazen gösteremezler ama çok severler. Maalesef böyle olmak zorunda değil sanki. Yani bazı ebeveynler çocuklarını sevemiyorlar. Bazı ebeveynler yetişkin çocuklarını sevemiyorlar. Bazı ebeveynlerin kendilerine olan sevgileri ve bencilliği o kadar daha üstün geliyor ki çocuklarına olan sevgilerinden, o ilişkilerden vazgeçebiliyorlar da.
Böyle ebeveynlere bir şans daha, bir şans daha verdiğimizde o ebeveynle daha iyi bir ilişki kurmak mümkün mü gerçekten? Çünkü artık değişmeyeceğini bildiğiniz davranışları fazlasıyla kemikleşmiş, karakteri fazlasıyla oturmuş, bunca yıldır o davranışlarıyla hayatını sürdürmüş ve bir şekilde o yaşa gelmiş bir insanın Hayatının bir noktasında davranışlarını değiştireceğine inanıyorsak bu biraz da naif değil mi? Yani gerçekten olur mu? Bu mümkün mü? Bu bana bu arada profesörün hayatında çok sorulan bir soru. İnsanların davranışları değişir mi? Karakterleri farklılaşır mı? Tabii ki eğer böyle bir istekleri varsa ve bununla ilgili ciddi bir destek alıyorlarsa insanlar değişebilirler.
kemikleşmiş davranışlarını baştan yeni baştan çok zorlanarak da olsa kurgulayabilirler. Ama benim bugün bu podcastı kaydederken aklımda olan ebeveynler aslında kendi yanlış davranışlarının farkında bile olmayan ebeveynler ya da insanlar diyelim genel olarak ebeveynlerde kalmak zorunda değiliz. Yani yanlış davrandıklarının ve kırıcı olduklarının, bencil olduklarının, gerçekten çocuklarının onlara ihtiyacı varken orada olmadıklarının farkında olmayan ve bu sebeple bu davranışlarını değiştirmek için herhangi bir güdüsü veya aksiyonu olmayan ebeveynlerden bahsediyorum. Hayatın getirdiği bazı mesela hastalık durumlarında, ölüm durumlarında, ailenin tekrar bir araya gelmesi gereken durumlarda, çocuklarından tekrar tekrar normalleşmeyi bekleyen ebeveynlerden bahsediyorum. Gerçekten bu ilişkilerde iyi hissetmemiz, mutlu olmamız mümkün mü?
Bizim kendimize dair farkındalığımız artabilir, değişebilir. Ve biz artık karşımızdaki insanın davranışlarını daha iyi karşılayabiliriz. Bunun bizi daha az etkilemesine destek olabiliriz. Bunun bizi daha az yıpratması yolunda ilerleyebiliriz. Ama yine de karşımızdaki insanın değişmesini bekleyerek veriyorsak o ikinci şansları, o zaman işte yine mutsuz olarak çıkıyoruz oradan.
Bunu bu arada daldan dala atlıyorum ama romantik ilişkiler içinde düşünmek mümkün. Yani mesela bu gel gitti ilişkiler var ya hani seviyoruz, kopamıyoruz ama birlikte mutlu olamıyoruz, ayrılıyoruz, iki ay sonra tekrar bir araya geliyoruz. Bu ilişkilerin herhangi bir şansı olması için aslında birbirimize iyileşecek fırsat vermiyoruz sanki. Ve burada o iyileşme kavramını da şuradan kullanıyorum. Yani ilişkinin dinamikleri bir kez oturduğunda o dinamiklerin değişmesi için önce biraz bizim farklaşmamız lazım.
Ben nerede yanlış yapıyorum? Veya karşımdaki insanın hangi davranışlarını yanlış karşılıyorum? Bunları fark edeyim ve bunlarla ilgili farklı bir şeyler yapayım dememiz lazım. Ama çoğu zaman bu tip böyle gelgitli ilişkilerde, o ikinci şansları henüz bir farklaşma zamanı birbirimize tanımadan kullanıyoruz. Öyle olunca da neredeyse birebir aynı dinamiği yaşıyoruz. Ve bunların her biri bizi o kadar çok tüketiyor ki.
O yüzden aslında bu gel gitti ilişkiler, yani bu ebeveynle de olsa, partnerle de olsa, arkadaşla da olsa iki taraf için de çok yıpratıcı. Çünkü her seferinde bir kere daha o ilişkiye giriyorsun, bir kere daha bir şans veriyorsun, bir kere daha toparlamaya çalışıyorsun ve bir kere daha yenilip belki çıkıyorsun. Beklentiler de tabii çok önemli burada. Ne bekliyorum? Ben bu ilişkiye girerken ne bekliyorum? Ben bu ilişkiye girerken eğer bir mucize bekliyorsam,
O zaman zaten hayal kırıklığına uğrayacağım çok net. Mesela ben eğer hep aynı yoldan gidip farklı bir yere varmayı bekliyorsam, mutsuz olacağım çok net. Ama eğer bu sefer farklı bir yöntem, farklı bir bakış açısıyla bu ikinci şansı vermek istiyorsam, Belki de aslında daha az hayal kırıklığına uğrayacağım. Mesela çok bencil olan ve kendisi üzerinden hayatını sürdüren bir anneyle tekrar iletişime geçtiğimde... ...onun öyle olacağını ve benimle daha az ilgileneceğini, benim onun ancak periferisinde kalacağımı, şeferliğinde kalacağımı biliyorsam... Belki de o diyaloğa öyle girmeliyim ve onun merkezinde olmayı beklememeliyim. Ama bunu kabul ediyor muyum? Bu önemli bir soru. Yani bununla yaşayabilir miyim bu fikirle? Veya mesela bir insan sevgisini gösteremiyorsa, o insanın bana böyle büyük jesterle sevgisini göstermesini bekliyorsam ben her seferinde, kalbim kırılacak.
Onun bana gösterdiği sevgi bana yetecek mi? Ben bununla yaşayabilir miyim? Bu... Aklımda bu arada bir arkadaş ilişkisi vardı bu kısmı söylerken.
Çünkü romantik ilişkiler birazcık daha farklı sanki. Romantik ilişkilerde bizim sevgi anlayışımızın karşılanmaması gerçekten çok büyük mutsuzluklara yol açıyor. O yüzden orada bununla yetinebilir miyim sorusunu daha farklı sormak lazım sanki. Tabii mesela bir de kardeşlik ilişkileri var. Yani ebeveyn dedim, arkadaşlık dedim, romantik ilişkiler dedim ama... Konuşmayı sanki ihmal ettiğim bir ilişki şekli, kardeşlik. Kardeşlerimizle bazılarımızın çok iyi ilişkileri var ama bazılarımızın hiç iyi ilişkileri yok. Ve kardeşlik ilişkileri zaten bizim kendi başımıza pek de tasarlayamadığımız ilişkiler. Sanki çok fazla dışarıdan etkilenen, çok fazla ailenin kendi dinamiklerinden bir şekilde ister istemez etkilendiği için bizim kendi karakterlerimizin çok daha ortaya çıkamadığı belki dinamiğinde ilişkiler sanki. Mesela birbirimize kızıyoruz ama... ...birbirimize kızgınlığımız... ...benim karakterimden veya kardeşim karakterimden değil sanki de... ...bize öyle öğretilmiş yani. Senin ablan böyle bir insan, senin kardeşim böyle bir insan... ...senin abin böyle bir insan gibi... ...şeyler söylenmiş sanki bize. Ve o yüzden biz o ilişkide hiç gerçek gizem gibi, gerçek kendi benliğimiz gibi olamıyoruz. Hep böyle bir o insanın dair fikirlerimiz oluşturulmuş sanki önceden. O yüzden de mesela şu şey çok yaşanan bir durum değil midir? Kardeşlik ilişkilerinde mesela bir taraf çok başarılıdır, çok böyle
aile tarafından takdir edilen bir noktadadır. Kardeş, mesela burada büyük kardeş diyelim ki böyle bir pozisyonda, küçük kardeş büyük kardeşe bundan dolayı tepkilidir. Ama büyük kardeş bunu göz önünde tutan veya bununla ilgili konuşan insan değildir bile. Ama küçük kardeş için o büyük kardeş öyle bir yere yerleştirilmiştir ki arada oluşturulan haset, dikkat ettiyseniz oluşturulan dedim, iki tarafı da bütün ömrü boyunca yakalar.
Bugün bu podcast'e değindiğim ilişkiler aslında... ...her birimizin hayatında yer alan ya da aslında tanık olduğumuz ilişkiler. Ben de bugün biraz böyle buraya gelirken dinlediğim, duyduğum... ...bir takım hikayelerden etkilenerek bu podcast'ı kaydetmek istedim. Yani böyle o ikinci şansı vermekle ilgili bir şey dinliyordum ve... ...kimlere, neden, hangi koşullarda ikinci şansı veriyoruz diye düşünürken... ...bu podcast'ın ilhamı ortaya çıktı.
Ve varmaya çalıştığım yer sanki şöyle bir yer. Bu ikinci şansları kendimizi feda ederek mi veriyoruz? Yani kendi sınırlarımızı ihlal ederek mi veriyoruz? Çünkü bir yerde şöyle düşünmek lazım sanki. Benim mutluluğum, iyi hissetmem, mental sağlığım mı daha önemli? Bu ilişkinin bir şekilde sürüyor olması mı daha önemli? Çünkü o kadar gerçekten insanları iyi hissettirmeyen,
...insanlara kötü gelen, işte bu popüler tabirle toksik ilişki var ki... ...ne zaman toksik ilişki desem... ...hep böyle romantik ilişkiler düşünülüyor ama aslında toksik ilişkiler bence... ...daha çok ebeveynin çocuk ilişkilerinde, daha çok kardeşlik ilişkilerinde... ...daha çok arkadaşlık ilişkilerinde çünkü birbirimizi mesela manipüle etme... ...yani o ebeveynlerin çocukları manipüle etme davranışı... ...o kadar yoğun gözlemlediğimiz bir şey ki ya da... ...işte iki kardeşin dinamiğindeki o manipülasyonlar...
O yüzden sanki bunlar böyle gözden kaçıyor. Ve sanki bizim kültürümüzde biraz da aile kutsaldır kavramı içerisinde. Ailelerimize hep bir şans daha vermeliyiz. Hep o ilişkin içerisinde bir şekilde var olmaya çalışmalıyız gibi anlatılıyor bize. Ve belki de bize kötü gelen bir ilişkiyi sürdürmekte o kadar çok ısrar doluyoruz ki bu bizim artık mental sağlığımızı etkilemeye başlıyor.
O yüzden bu ikinci şansları verme konusuna geldiğimizde biraz bunu düşünmemiz lazım sanki. Ben bu yaşta bir yetişkin olarak bu ilişkiye, hangi ilişki olursa olsun, bu ikinci şansı vermek istiyor muyum? Otomatik bir davranış olarak değil. Böyle gelmiş, böyle gidecek diye değil. Tabii ki zaten başka ne şansım var ki? Tabii ki bir şans daha vereceğim diye değil. Gerçekten ben bu ilişkide anlamlı bir farklılık göreceğime inanıyor muyum? Bu şansı verdiğimde diyerek bu ikinci şansı vermemiz gerekiyor. Aksi takdirde
Bu ikinci şansı verdiğimiz ilişkilerin yarattığı hayal kırıklıkları bizim daha sağlıklı giden ilişkilerimize de zarar verebiliyor sanki. Çünkü orada o kadar baskılanıyor, o kadar köşe sıkışmış hissediyoruz ki onun acısını başka yerlerden çıkartıyoruz ve bu da bize hiç iyi gelmiyor. İşte böyle sevgili dinleyici. Bugün bu ikinci şanslar konusu kafama çok takıldı. Ve böyle farklı farklı ilişkilerdeki ikinci şanslar konusunu birazcık sizinle beraber irdelemek istedim. Acaba siz kimlere ikinci şansı veriyorsunuz? Ben bu podcastü kaydederken kimlere ikinci şansı verdiğimi düşündüm. Geçirdim hakkımdan.
Eğer bana yazmak isterseniz ikinci şansları verme konusunda her zaman bana ulaşabileceğinizi biliyorsunuz. Bu uykumu kaçıranlar serisi için aklınıza takılan sorular olursa, ya Gizem bak şunun hakkında da biraz konuşsana, senin de uykunu kaçırmıyor mu derseniz her zaman bana gönderebilirsiniz tabi ki. Ortak konularımız olduğuna eminim. Ben her zaman buradayım. O yüzden umarım bu podcast kafanızda bazı sorular uyandırmış, bazı farkındalıklar yaratmıştır. Açıkçası kaydederken bende bunu yaptı. Biraz dağınık anlattıysam lütfen kusuruma bakmayın çünkü başta da söylediğim gibi böyle birazcık doğaçlama podcast oldu. Bu arada aşama derken aslında ben podcastlarımı kaydederken genelde bir skriptten çok uzak kaydediyorum. Bunu bambaşka bir noktada anlatayım ama bugün gerçekten hiçbir yol haritası olmadan kafamda başladığım için çok farklı yerlere gitmiş olabilir. Ben de editlendikten sonra dinlediğimde bu podcast'a neler anlattığımı fark edeceğimi düşünüyorum. Sizinle beraber keşfedeceğiz yani. O yüzden hepinize sevgilerimi gönderiyorum. Umarım çok güzel bir hafta geçirirsiniz. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.