
2.558 kelime · ~13 dk okuma
Sevgili dinleyici, bu podcast ile başlarken gerçekten nereden başlamam, nasıl anlatmam gerektiğini bilmiyorum. Çok yoğun, çok farklı duyguları aynı anda hissettiğim karışık bir hafta geçirdim. Ve uykumu kaçıranlar bölümünü kaydetmek için bundan daha iyi bir zaman düşünemiyorum. Çünkü ben de bu yoğun duyguları uyandıran durumların benzerlerini senin de yaşadığına eminim. Ve bu duygu paylaşımının hem bana hem de sana iyi geleceğini düşünüyorum. O yüzden hazırsan bu karmakarışık podcast'e hoş geldin. Hadi gel başlayalım.
Şu anda bu podcast'ın şu noktasında bu podcast'ın başlığını bile bilmiyorum. Çünkü nereden başlayacağımı bilmediğim için tam olarak ana temamız ne olacak? Bunu da kestiremiyorum. Ama şunu biliyorum. Bu hafta uzun zamandır takip ettiğim ve bir şekilde uzaktan da olsa yakınlık hissettiğim bir insanın kaybını öğrendim. Ve bu beni çok sarstı. Belki sen de takip ediyordun sosyal medyadan Ayşenur Parlak.
Küçük yaşlarından beridir kanserle verdiğim mücadeleyi sonunda kaybetti Ayşenur. Dört sene önce yakın eşiklerin bir babalarla ilgili bir etkinliğinde Ayşenur'un eşi Instagram'da karşıma çıkmıştı. Kısa zaman içerisinde önce kendisini sonra eşi Ayşenur'u takip etmeye başladım. Çünkü bana, eşime, bizim kurduğumuz aileye çok yakın gelmişti onların.
Hal ve tavırları, birbirlerine olan sevgileri, o yakınlık duyguları, bütün mücadeleleri beraber veriyor olmaları. Kızları Ela'nın, kızım Defne'den bir yaş büyük olması. Ama en çok, en çok Ayşenur'un şu hayatı yaşamaya karşı olan duruşu, tavrı ve isteği, heyecanı, ne olursa olsun her güne devam etme çabası. ne olursa olsun gülümsemesi. Ama Ayşenur'la ilgili en çok dikkatimi çeken ve gerçekten belki psikolog tarafından harekete geçiren duygu sürekli bir sosyal medya linçi altında olmasıydı. Ayşenur'u seven çok fazla insan vardı. Ayşenur'un normal postalarının altında dahi onun olan sevgi serini okumak mümkündü. Zaten çok sevilesi bir insan izlenimi veriyordu daima. Kendisiyle hiçbir zaman yüz yüze tanışma fırsatı bulamadım. Ama
O kadar içten samimi, gerçekten bizim gibi hani sıradan insanlar gibi o sosyal medya influencerları gibi değil de bizim gibi bir insandı Ayşenur. Öyle hissettiriyordu gerçekten. Ve bu sevgi Selin'in yanı sıra Ayşenur'un kanserle verdiği mücadele esnasında hala hayatını sürdürmeye devam etmesi başka bazı insanları rahatsız ediyordu. Ve Ayşenur'a onun yaşama şeklini eleştiren ya da hatta hastalığının sahte olduğunu düşündüklerini söyleyen mesajlar gönderiyorlardı. Ayşenur'un ölümünden iki ay kadar öncesinde bile bu insanlarla verdiği o duygu mücadelesinin izlerini görüyordunuz mesajlarında.
Gerçekten yıpratıcı bir süreç. Hele de bir hastalıkla mücadele eden insan için. Düşünsenize hastaneye, bir sürü tedaviye, bir sürü ameliyata girip çıkıyorsunuz. Bir yandan da annesiniz. Hayatınızda o rolünüzü sürdürmeye çalışıyorsunuz. Bir yandan normal günlük hayatınızı takip etmeye çalışıyorsunuz. Ve birileri gelip diyor ki sen asla bunları yaşamıyorsun. Bu yaşadıklarınız sahte.
Ayşenur'un bütün bunların içerisinde sakin, sevgi dolu ve hala hayatını normal bir şekilde devam etmeye çalışan hali beni gerçekten çok etkilemişti. O yüzden de bu hafta hayatını kaybettiğinde hiç tanımadığım bu insan için gerçekten saatlerce göz yaşı dökerken buldum kendimi. Hala da bu podcast'ı kaydederken duyguyu içimde taşıyorum. Bir yandan da Ayşenur'un kaybı, çok uzun yıllar önce kendi tuttuğum yası çağrıştırdı bana, onu getirdi, onu tetikledi. Ben de çok genç bir yaşta, çok selim bir insanı çok ani bir şekilde kaybettim.
Ve 22 yaşında olduğum için daha ısnada bu kayıpla nasıl baş edebileceğimi bilemedim. Ölüm benim için çok yeni ve çok anlaşılmaz bir kavramdı. Üstelik de bu durumu yaşamadan önce ölümün ismi bile beni çok korkutuyordu. Bu kelimeden o dönemlerde, yani bu kalbi yaşamadan önce ne kadar çok kaçtığımı fark ettim yıllar sonra. Yani birinin ölebileceğini düşünmek bile beni çok ürkütüyordu, çok panikletiyordu. Ama sonra hiç düşünmediğim bir anda, hiç düşünmediğim bir şekilde başıma geldi. Ve bu durum hem çok küçük olduğum için, hem belki yas tutmak bize doğru aktarılmadığı için, hem de hayatta kalanın suçluluk duygusuyla tam olarak nasıl hareket etmem gerektiğini bilmediğim için böyle çok sıkıştığım, arafta kaldığım bir süreç yaşadım.
Ama bunları insan o zaman fark etmiyor, çok sonra fark ediyor. Bugün bu podcastde biraz da bunun hakkında konuşmak istiyorum. Yaz tutmak, insanların dışarıdan yorum yapmaları ve gerçekten o karşılaştığımız bakışlar, Bu birazcık şuradan da aslında sanırım tetiklendi bu podcast'ın bu kısmı. Dün ya da önceki gün Ayşenur'un eşi Savaş bir story paylaştı ve diyor ki ben normal hayatıma devam etmeye çalışacağım çünkü Ayşenur böyle isterdi. O yüzden de kızımız Ela ile dışarıda olacağım. Beni görebilirsiniz. Beni gördüğünüzde ne olur o böyle çok üzülen bakışlarla bize bakın. İstemiyorum Ela'ya gelip başın sağ olsun deyin. İstemiyorum. Ne olur normal davranın. Beni görün, bir göz kırpın. Gelin sarılın isterseniz. Ama normal davranın. Bu duygu o kadar tanıdık geldi ki bana. Şimdi aslında Ayşenur'da, Savaş'ta, kızları Ela'da, içimizden insanlar, bu yaşanan durumda çok fazla sosyal medyada da konuşuldu bütün bunlar. Ve şeyi fark ettim. İnsanlar iştenlikle üzüntülerini belirttikleri noktada bazıları da hiç tanımadığınız insanların ölümüne nasıl üzülebilirsiniz ki? Hiç tanımadığınız insanların başına gelenlere niye bu kadar kah olabilirsiniz ki? gibi yorumlar yapıyorlardı.
Bu da beni çok tetikledi sanırım çünkü gerçekten bir insan için üzülmek onu çok yakından tanımamızı mı gerektiriyor? Yani bir insanı sadece ismen ya da sadece görüntüsüyle bildiğimizde onun için üzülemez miyiz? Neden mesela ünlü insanlar hayatlarını kaybettiklerinde bazen çok derinden sarsılıyoruz? Geçtiğimiz haftalarda Frans'ın Chandler'ı Matthew Perry'i kaybettiğimizde ben onu da çok derinden hissettim. Çünkü Chandler karakteri benim için Amerika'ya ilk taşındığımız zamanlarda kendimi çok yalnız ve arkadaşsız hissederken bağ kurduğum Frans karakterindeki en sevdiğim karakterdi. Ve Chandler karakteri
benim hayatımda çok büyük bir yeri olan bir insana çok benziyor. O yüzden de Matthew Perry benim için gerçekten her baktığımda böyle yüzünü her gördüğümde sadece Friends'te değil daha sonra başka yapımlarda da yüzünü gördüğümde dahi bende böyle çok güzel duyguları uyandıran bir insandı. Bu arada bunun psikolojide bir yeri de var. Yani biz bir insan bize böyle belli duyguları uyandırdığı zaman o insana benzeyen insanlar gördüğümüzde duygu aktarımını yapıyoruz. O yüzden o duygu aktarımını sosyal medyada gördüğümüz ya da televizyonda gördüğümüz insanlarla da yapmamız mümkün tabii ki. Size karışık bir podcast olacak demiştim değil mi? İşte gördüğünüz gibi konudan konuya sargılıyorum.
Evet, insan tanımadığı insanların ölümüne üzülebilir. Tanımadığı insanlar için yaz tutabilir. Tanımadığı insanların yerine kendisini koyabilir. Ya da tanımadığı insanların yakınlarının yerine kendisini koyabilir ve onların şu anda nasıl hissettiğini hissedebilir. Empati kurmak tam olarak böyle bir şey değil midir zaten? Neden empatiden yoksun, neden birbirimize karşı anlayıştan yoksun davranıyoruz? Bunu anlamakta güçlük çekiyorum.
Ama hep öyle geliyor ki bana ve bu duygu beni sanırım hayattaki amacıma en çok iten duygu. Bu empatiyi kuramayan insanların aslında en çok bu empatiye ihtiyaçları olduğu zamanlar bunlar. Yani belki de kimse onlara bu empatiyi göstermediği için, kimseyle bu bağlantıyı kuramadıkları için başkalarına hissettikleri bu duyguları anlayamıyor olabilir insanlar. O yüzden de aslında bu empatiyi göstermek, açık açık göstermek, bunun hakkında konuşmak iyi bir şey diye düşünüyorum.
Sanırım biraz da bu yüzden bugün kendi yaşadığım duygulardan ve o yaz sürecinden bahsetmek istiyorum. Bana en çok gelen sorulardan bir tanesi yaz üzerine. Ve dikkatinizi çektiyse muhtemelen çekmemiştir ama benim yaz üzerine hiç podcast'ım yok. Çünkü yaz tutmak, hakkında konuşmayı hiç sevmediğim bir konu. Beni ürkütüyor sanırım. Birazcık o günlere götürüyor. O yüzden de bugünkü bu podcast'te kendimi biraz zorlamak istiyorum. Ve yaz hakkında konuşmak istiyorum.
Yas öyle bir duygu ki bence. Yası tutmaya hakkımız olduğunu inanmamız gerekiyor önce. Kaybettiğimiz insana ne kadar yakın olduğumuzun o yası tutup tutmama hakkını belirlediğini düşünüyoruz sanki. En azından benim için böyle oldu. Kaybettiğim insanın annesini, babasını, çok yakın arkadaşlarını,
Onun hayatında çok uzun zamandır yer alan ve günlelik hayatında daha fazla görüştüğü insanların o yası tutmaya daha fazla hakkı olduğunu düşündüğümü fark ettim yıllar sonra. Ben onu son dört yıldır görmemiştim. Ondan önce çok yakınımda olmuş olması son dört yıldır hayatımda olmamış olduğum için sanki önemsiz hale gelmişti. Ama bu benim için geçerli değildi. Bu diğer insanların gözünde böyle olabilir diye düşünmüştüm. Ve 22 yaşındaki halimle bunu sorgulayabilecek durumda değildim. O yüzden de yasımı tutmak için kendime izin vermem zaman aldı. Bazen de çok göz önünde olduğumuzda yası tutmamız zaman alıyor sanki.
Çünkü o diğer insanların bizim yası nasıl tuttuğumuza dikkat ettiğini düşünüyoruz. Yani işte bu az önce bahsettiğim Ayşenur'un eşi savaş için. Yani şu anda belki de birçok insan savaşın Ayşenur'un yasını nasıl tuttuğunu gözlemlemesini bekliyoruz. Yani nasıl sürecek bu durumu?
Çok ağlayacak mı? Çok mu perişan olacak? Kızıyla vakit geçirebilecek mi? Gülecek mi hiç? Biz onu gülerken görebilecek miyiz? Gülmeye hakkı var mı? Yeni kaybetti daha eşini. Eminim böyle şeyleri söyleyecek insanlar olacak. Bütün bunlar arasında yasını tutmaya çalışmak çok zor bence. Ben de böyle hissediyordum.
Tabii ki benimki çok daha küçük bir ölçekteydi ama sanki ben de nasıl yas tutmam gerektiği sanki başka insanlar tarafından belirlenmeliymiş gibi hissediyordum. Eğer bu kayıptan bir hafta sonra bir arkadaşımla bir sohbet esnasında kendimi gülerken buluyorsam inanılmaz bir suçluluk duygusu arkasından geliyordu. Ama bu suçluluk duygusu, kaybettiğim insan şu anda gülemiyor diye değildi. Keşke öyle olsaydı. O zaman hiç olmazsa hayatta kalanını hissettiği suçluluk duygusu olurdu bu sanki. Ama benim suçluluk duygum, a biri öldü ve bu insan benim çok sevdiğim bir insandı ve ben şu anda yaz sürecindeyim ama gülüyorum, gülmemeliyim gibi bir duyguydu.
Ve bu yanlıştı aslında. Çünkü gülmem gerekiyordu. Çünkü ben insanım. Ve... ...karmakarışık duygular içerisinde hayatımı sürdürüyorum. Tabii ki gülebilirim. Güldükten bir dakika sonra ağlayabilirim. Ağladıktan bir dakika sonra rahatlayıp... ...derin bir nefes alıp hayatıma devam edebilirim. Ama bunları yapmaya izin vermiyordum kendime. Ve eminim bu podcast'ı dinleyenler arasında... ...farklı farklı yaz süreçlerinde olup... ...bu izni kendine veremeyenler de var.
Bir insanı kaybettiğimiz zaman o insanla yaşadığımız bütün anılar, o insanı çağrıştıran her şey iyi, kötü, güzel, çirkin hepsi aklımızda aslında. Ölümün arkasından bütün duyguları, bütün bu karmaşık duyguları aynı anda hissetmemiz mümkün. Yani mesela... Neden doktora gitmedin ki daha önce? Neden kontrol ettirmedin kendini? Duygusu bende olmuştu arkadaşımın kaybından sonra. Neden bunun daha önce fark edilmesi için bir şey yapmadın? Halbuki onun suçu değildi.
Ama onu kaybettiğimiz için benim aklımda o pazarlık duygusu, öfke duygusu, onu kaybetmiş olmanın var diye belki bir şeyleri kaçırdık ve yanlıştık duygusu beni o anda bütün bu olumsuz duyguları da hissetmeye itmişti. Bir yandan beraber yaşadığımız o çok güzel günlerin, o çok güzel zamanların anıları ve onların çağrıştırdığı belki komik, belki çocuksu anlarımız, onları hatırlayıp gülüyordum bir yandan. Onun öyle bir insan olduğunu. ve onu kaybetmeden önce beraber geçirdiğimiz o son günde yaptığımız sohbetler bana anlattıkları bana hiç susmadan anlattıkları benim için mesela üzerinden 18 yıl geçtikten sonra hala onun varlığını anlamlı kılan sohbetler benim için sanki onun ölümüyle orada zaman durdu ve Ölümünü kabul etmek değil belki. Artık onun hayatımda olmadığını biliyorum. Ama bir şekilde sanki o yaşamını devam ettiriyormuş gibi geliyor bir yerlerde. O bir yerlerde mutlu sanki. Sanki bir yerlerde yine bana yaptığı şakaları, esprileri, tatlılıkları yapmaya devam ediyor. Ben göremiyorum onu. Onun gülüşünü, onun konuşuşunu, onun bakışını göremiyorum belki ama
O bir yerde hayatını sürdürüyor. Benim kafamda bu bir cennet olmak zorunda değil. Böyle bağlar, bahçeler, güzellikler... Sanki böyle paralel bir evren gibi. Orada yaşamını sürdürüyor gibi. Aynı şekilde mesela Ayşenur'un ölümünden sonra da kendimce onun ölümünü zihnimde anlamlandırmaya çalışırken şeyi fark ettim.
Yani belki hayatını sürdürmeye devam edebilirdi ve sosyal medya paylaşımları yapmazdı. Sanki bir yerlerde Ayşenur yaşamaya devam ediyor. Kendi kurduğu cenneti içerisinde. Onun öyle bir söylemi vardı. Ve orada o hayatını devam ettiriyor. Sadece biz onu görmüyoruz. O hayal ettiği partiyi veriyor ve orada sevdikleriyle birlikte şu anda eğleniyor. Biz görmüyoruz. O orada bunları yapıyor. Sanki yaşam
ölüm noktasında bizim için kırılıyor. Biz artık o insanın olmadığı bir şekilde yaşamını sürdürüyoruz. Ama o insanlar için hayat orada devam ediyormuş gibi. Sanırım benim ölümü anlamlandırışım bu şekilde. Ve onların yokluklarının yasını biz tutmaya devam ederken onlar sanki bu duyguyu hiç yaşamadan bir yerlerde hayatlarını sürdürüyorlar.
Biliyorum çok tuhaf belki anlattıklarım belki hiçbir şey ifade etmiyor ama yasın anlamlandırılışı belki o kabulleniş artık o bizim hayatımızda değil ve ben onu göremiyorum. O yok. O yoktan daha sanki o yoku söylemekte zorlanıyorum ben. O yok diyemiyorum da o dönüştü diyebiliyorum belki. Yani onun hayatının bir yerlerde devam edebiliyor olduğu fikri bir şekilde bana iyi hissettiriyor. Ama bu tabii ki bana iyi hissettiriyor. Bazılarımız da tamamen keskin bir bitişi kabul etmeyi tercih ediyoruz. Yani o yok artık ve
Bitti. Yani onun hayatı burada son buldu. Ben devam etmek zorundayım. Bir de şu var. Sanırım benim kendi adıma, beni de bireysel olarak ölümle daha fazla barıştıran bir düşünce. Aslında hiçbir yere gitmiyor oluşumuz. Yani ruh var mı, yok mu? Bu tip soruların cevaplarını bu podcast'ta konuşmak istemiyorum. Zaten ben kendi adıma bu soruların cevaplarını bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum. Aslında biz ölsek de bir şeye dönüşüyoruz. Bugün ben bir podcast'ı kaydederken çok sevdiğim, canımın kedim Haydut'un geçen sene kaybettikten sonra onu gömdüğümüz küçük mezarına bakıyorum. Ve...
O mezarın üzerinde şu anda çok güzel begonviller var. Ve beyaz kelebekler uçuşuyor. Kim diyebilir ki bana? Harit'i oluşturan atomlardan bir tanesi o pembe begonvillerin yaprağında değil. Ya da uçan beyaz kelebeğin kanadında değil. Sanki o dönüşüm, yani Harit'in artık bir kelebeğin kanadında olması, bir begonvillin pembeliğinde olması bana çok iyi geliyor. Çünkü aslında hayatın devam ettiğine,
Sadece dönüştüğünü, değiştiğini ama hiç bitmediğini ve bitmeyeceğini hissettiriyor bana. Ve böylece varlığım belki ölümle son bulmak zorunda değil. Yani benim varlığım, benim yaptıklarım, benim bedenim başka bir şey dönüşüyor. Bugüne kadar ürettiklerim, yaptıklarım, hayata kattığım anlam da aslında ürettiklerim de devam ediyor.
Ta ki beni hatırlayan, beni bilen son insana kadar. Peki orada son buluyordur. Ama bu sorunun cevabını bilmek zorunda değilim. O dönüşüm bana iyi geliyor. O yüzden de artık 40 yaşında, sevdiğim sadece tek bir insan değil, birden fazla insanı kaybetmiş halimle onların başka bir şeylere dönüşmüş olduklarını düşünmek,
Ama yine de bir yerlerde iyi ve mutlu olduklarını ummak yaz sürecini kolaylaştırıyor. Ama yaz sanki hiçbir zaman tam olarak bitmiyor da. Yani mesela arkadaşım dönümünden 18 yıl geçmiş haliyle bugün Ben yine de onu ziyaret ettiğimde onunla konuşuyorum, onu hissediyorum. Hatıralarını hala zihnimde taşıyorum. Hala zaman zaman çok üzülüyorum. Hala zaman zaman ne yapsaydık tabi olmazdı diyorum.
Hala zaman zaman çok çok çok derin bir üzüntü duyuyorum. Mesela anneannemi dedemi kaybetmiş halimle onların evlerinin önünden geçerken sadece onların kaybını değil kendi çocukluğumun kaybını da görüyorum. Sanki sadece onların değil kendi çocukluğumun da yasını tutuyorum. Aslında kaybettiğimiz her bir bireyle o dönemki halimizi yitiriyoruz sanki.
o dönemde olan, o insanla var olan halimizi yitiriyoruz. Ben mesela arkadaşım Melih'in ölümüyle Melih'le birlikte olan gizemi kaybettim. Onun gördüğü, onun bildiği, onun eklemeler yaptığı gizemi belki onunla birlikte toprağa gömdüm. Ama yine de aslında Oradan getireyim izlerle. Bugün devam ediyorum hayatıma. Ya da anneannem, dedemle birlikte. Çocukluğumu kaybettim. Ama yine de o çocuk Gizem, onların torunu Gizem belki karşı yakanın sokaklarında, İzmir'de karşı yakanın sokaklarında onlarla beraber el ele yürüyüş yapıyor hala.
Bir ona bir ona bakıyor belki hala. O yüzden sevgili dinleyici, işte bu karmakarışık podcast'ın son cümlelerinde eğer sen de yaz tutmakta zorlanıyorsan her şeyden önce ne olur o hakkı gör kendinde. İstediğin herhangi bir insanın yasını tutabilirsin. İstediğin herhangi bir kaybın acısını yüreğinde taşıyabilirsin. İstediğin herhangi bir zaman yitip gidenlerin arkasından ağlayabilirsin. Bu senin en doğal hakkın. O kaybı sen yaşamış olmak zorunda değilsin. Kaybettiğimiz o insanın birinci dereceden akrabası olmak zorunda değilsin.
Sen yazını tutabilirsin. Yaz tutmak o kadar doğal, o kadar insani, o kadar bizden bir duygu ki. Ve yaz tutmak bence bize yaşamın devam ettiğini. Biz geride kalanların aslında bu hayatı daha da güzel, daha da tutunarak, daha da keyfini sürerek kaybettiklerimizin yerine de belki yaşamamız gerektiğini gösteriyor. O yüzden üretmeye, çalışmaya, keyfini sürmeye, anımızı yaşamaya ve sevdiklerimizin dönüştüklerini daha yakından keşfetmeye devam edelim diyorum.
Umarım bu podcast senin için bir şeyler ifade etmiştir. Senin de aklında olan sorulara dokunmuştur. Her zamanki gibi bana istediğiniz gibi yazabilir. Bu podcastın sizde uyandırdığı duyguları benimle her zaman paylaşabilirsiniz. Hepinize sevgilerimi gönderiyorum. Kocaman sarılıyorum.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.