Podcast

Davranışsal Ekonomi 4: Dürüstlük Hakkında Yalanlar ve Tekrarlanabilirlik Krizi

Fularsız Entellik

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Davranışsal ekonomi balonunu şişirdik şişirdik, artık indiriyoruz. Çeşit çeşit sahtekarlıktan oluşan bir dedektiflik hikayesi oldu. İki başrol oyuncumuz var, ben de finali iki kısma ayırdım: Bugünkü kısım Dan Ariely'nin dürüstlük çalışmalarına odaklı. Aynı zamanda tekrarlanabilirlik krizi üstünden bilimin nasıl düşe kalka ilerlediğini de göreceğiz. Tüm kaynaklar aşağıda her zamanki gibi, patronlarıma patroniçelerime teşekkürler.

.

Konular:


(00:05) Davranışsal Balon

(02:05) Önceki bölümlerin özeti

(04:20) Dan Ariely

(06:41) 10 Emir çalışması

(08:13) Tekrarlanabilirlik Krizi

(11:57) p-hacking

(15:50) Deri rengi ve kırmızı kartlar

(17:28) Many Labs

(19:15) Ariely'nin 10 Emir çalışmasının tekrarı

(21:26) Patreon Teşekkürleri



.

Kaynaklar:


Makale (pdf): The Dishonesty of Honest People (2008)

Yazı: The Mind of a Con Man (Diederik Stapel hakkında)

Video: The scientist who faked over 50 studies


Makale: The Reproducibility Project: Psychology (2015)

Brian Nosek ve Many Labs

Video: The Fall of a Superstar Psychologist


Yazı: The replication crisis has engulfed economics


Makale: 10 Emir çalışmasının tekrarı






Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

3.133 kelime · ~16 dk okuma

Yaptığınız her başvuruda, her resmi beyanda en altta ufak bir kısım olur. Vermiş olduğum bilgilerin doğruluğunu onaylar, hatalı olmaları durumunda doğacak yükümlülükleri kabul ederim. Otomatikman altına imzanızı atarsınız. Ya dur bir dakika ya, verdiğim yanlış bilgileri önce bir düzeltip de geleyim dediğimi hiç hatırlamıyorum.

Kıytırık başvuru formları neyse de aynısını bir vergi beyannamesinde veya sigorta başvurusunda da yapıyoruz. İrili ufaklı yalanlar söyledikten sonra izci sözü veriyoruz. Amerikan Vergi Dairesi Başkanı geçen sene bir trilyon dolara varan kayıpları olduğunu söylemiş. Çoğu da bireysel mükelleflerin bazı gelirlerini beyan etmemesinden kaynaklı.

Yalan söyleme oranını yüzde bir bile azaltsalar ufak bir ülkenin gayri zafi milli hastası edecek. Ama insanları dürüstlüğe ikna etmek yahut onları dürüstlüğe zorlamak çok zor iş. Her büyük organizasyonun ortak sorunu. Peki birileri çıkıp da bu soruna kolay bir çözüm bulduğunu söylerse yüzde birlerden çok daha yüksek etkileri olan maliyeti de sıfır.

Transkriptin tamamını oku

Tam bir mucize olurdu değil mi? Nitekim birileri bu mucizeyi gerçekleştirdi. Birçok devlet, birçok şirket uyguladı ve beklenmedik sonuçlara ulaşıldı. En beklenmedik kısmı da sonunda iki ünlü bilim insanının rezil oluşu, 25 milyon dolarlık bir kişisel tazminat davası ve koca bir bilim dalının krize girip tüm önemli araştırmaların tekrar gözden geçirilmesiydi.

Evet, flarsız enterlikte bugün 3 bölümdür şişirdiğimiz davranışsal ekonomi balonunu patlatacağız demeyeyim de epey indireceğiz, ayaklarımız yere basacak. Çeşit çeşit sahtekarlıklardan oluşan uzun bir dedektiflik hikayesi oldu ve tüm bu sahtekarlıkların yanında genel olarak bilimin nasıl düşe kalka ilerlediği hakkında da umarım bir şeyler öğreneceğiz. Biliyorsunuz seriye geçen hafta ara vermiştik. Cumhuriyet Bayramı'nda Türkiye'de olduğum için gündemle alakasızlığımın bir sınırı olmalı demiştim ve bayramın hissettirdikleri hakkında konuşmuştum.

Velhasıl bu ara yüzünden serinin geri kalanını unutmuş olabilirsiniz. Ben 3 bölümü 30 saniyede anlatayım size. Hazır mısınız? İnsanların akıl dışı davrandıkları eski zamanlardan beri biliniyordu.

Ama ilk defa 70'lerde sistematik olarak incelenmeye başlandı. Sonraki yıllarda araştırmalar ve kavramlar çeşitlendi. Zihinsel muhasebe, batık maliyet, pişmanlık, adalet algısı her konuda bulgular arttı. Ve özellikle NAÇ kavramı sayesinde 2000'lerde hepsi popülerleşti, ana akıma girdi.

NAÇ, insanların seçimlerini kısıtlamadan ve mevcut ekonomik teşvikleri de pek değiştirmeden davranışları yönlendirmek demek. Görünmeyen, hissedilmeyen seçim mimarileri diyebiliriz. Bazı insanlar bu mimarileri alıp pazarlamada ve hatta devlet yönetiminde uygulamaya başladılar. Ben de fırsatını bulmuşken bu bulguları uygulamayan büyük işletmelerden yakınmıştım, özellikle hava yollarından.

Bu arada Türkiye'den dönerken o bölümde şikayet ettiğim her şeyi birebir yaşadık, yemin ederim. Ya körüye giriyoruz, çocuklu olduğumuz için ilk sıradayız. Daha girerken görevli dedi, sizi biraz körükte bekleteceğim, uçağı almayacağım diye. Beni tanıdığında gıcıklığına mı yapıyorsun ablacığım?

Niye bile bile alıyorsunuz o zaman insanları? Bırak burada kalalım. Fırsat o fırsat deney yaptım ayaküstü. 200 küsür kişi bekliyoruz o havasız metal kutunun içinde.

Saate bakmadan kronometreyi başlattım. Uçağa geçmemize izin verilince bekleme süremizi en az 10 dakika olarak tahmin ettim. Eşime sordum, neredeyse 15 dakika dedi. Kronometreye bakıyorum, 6,5 dakikayı gösteriyor.

Gerçekten şu podcast biraz daha popülerleşirse bir havayolu veya havaalanının CEO'sunu kelepçeyle kendime bağlayacağım. Dünyayı gezeceğiz beraber, böyle deneyler yapacağız sürekli. Sırf Türkiye'ye gömmeyim yalnız. Dönüş de problemliydi.

Gümrükten geçişimiz bir dakika bile sürmedi. Aşırı fazla görevli koymuşlar oraya. Ama yeterli bagaj görevlisi olmadığından bu sefer içeride bir saat bekledik. Darboğaz kavramını henüz duymamışlar sanırım.

Yalnız bu sefer uçağın yarısı ilk yarım saat içinde aldı bagajlarını, kalanımız bir saat bekledi. O ikinci yarım saatlik dilim o yüzden psikolojik olarak iyice yıkıcı oldu. Bu işi halletse halletse Almanlar halleder diyorsun. Orada da sürekli grev mrev oluyor.

Yine aksıyor bir şeyler yani. Valla düşünüp düşünüp sonunda Özgür Demirtaş'a bağlıyorum ben. Çözüm robot arkadaşlar. Yolcular dahil her şey robot olmalı.

Biz oturalım oturduğumuz yerde. Neyse tekrar rahatladım. Gelelim günün as solistine. Dan Airy'e alayım.

Birçoğunuz Emin'in adını duymuştur. Naç kitabıyla aynı sene yani 2008'de Predictably Irrational diye bir kitap çıkardı. Bu alandaki herhalde en etkili 3-5 eserden biridir. İlginç bir tip.

Kelimenin tam anlamıyla ilginç bir tip. Çünkü yüzünün yarısı yanık. Kıl çıkmıyor. Diğer yarısında da ısrarla sakal bırakıyor.

Hatta sakalının da yarısı siyah, yarısı beyaz. Two-faced gibi bir adam bildiğin. Ve tıpkı bir çizgi roman kahramanı gibi bir başlangıç hikayesi var. Henüz 18 yaşında İsrail ordusundayken bir tatbikatta aydınlatma fişeği patlayınca vücudunun %70'i üçüncü derece yanıklarla kaplanmış.

Amerikan medyasına yansıyan seksi versiyonu bu. Gerçekteyse bir gençlik kolları örgütünün gösterisi için hazırlanırken kaza geçiriyor. Her halükarda senelerce hastanelerde kalıyor ve o süreçte hemşirelerin tıbben çok tecrübeli olmalarına rağmen insanın irasyonel tarafını pek anlamadıklarına tanık oluyor. Psikoloji okumaya başlıyor.

Okuduğu en ilginç çalışmalardan birinde bir grup hastaya yarım saat süreyle acı dolu bir kolonoskopi yapılıyor. İkinci bir gruba da aynı prosedür uygulanıyor ama hemen sonrasında sadece 5 dakika süren acısız ek bir prosedür de uygulanıyor. Artık bu noktada tahmin edeceğiniz gibi ikinci grup halinden daha memnun çıkıyor. Objektif olarak daha çok acı çektiler.

İşleri 30 dakika yerine 35 dakika sürdü ama öyle algılamıyorlar. Acıdaki değişim algılarını değiştiriyor. Bu araştırmayı kim yapmış bu arada? Tabii ki Daniel Kahneman.

Adam Godfather mübarek, her yol ona çıkıyor. Birkaç sene sonra da bizzat onun yönlendirmesiyle bilişsel psikoloji doktorasının üstüne bir de işletme doktorası yapıştırmış Ariella. Dürüstlüğe genel bakışı şöyle. İnsan fırsatını bulduğunda çıkarını gözetmek için hile yapar.

Ama bunun bir sınırı var. Sonsuza kadar hile yapmaz. Çünkü aynı zamanda kendini iyi ve adil biri olarak görmek ister. Mesela iş yerinden para çalmayı hırsızlık olarak kodladığımızdan ona genelde yanaşmıyoruz.

Fakat aynı maddi değere sahip malzeme çalmaya çok daha yatkınız. Çünkü onu çalmak olarak görmüyoruz. Mesela ben bunu derken masamdaki postitlerle göz göze geldim. Hepsi bizim okuldan aşırma.

para olarak görseydim almazdım. Hırsızlık olur bu derdim. Ariel'i zeki adam, çalışkan adam, iyi konuşuyor, süper kahraman orijin hikayesi de var, sürekli yükseliyor o yüzden durduramıyoruz. 2000'lerin ortalarında da fantastik bir çalışma yayınlıyor.

Bir grup öğrenci bir matematik testine girmiş, sonunda kendi kendilerini notlayacaklar. Yalnız başlamadan önce yarısından 10 emiri hatırlamaları isteniyor. Hipoteze göre ahlaki değerleri hatırlatmak dürüstlüğü arttıracak. Gerçi on emirin yarısının ahlakla pek alakası yok.

Cinayet yasağı 6. sırada mesela, hırsızlık 8. sırada. Yine de tam içerik önemli değil.

Ahlaki bir şeyler çağrıştırması yeterli. Öğrencilerin diğer yarısından da ahlaken nötr bir şey hatırlamaları isteniyor. Lisede okudukları kitaplar mesela. Sonra bu iki gruba hile yapma fırsatı verip gözlüyorlar.

İkinci grup beklendiği gibi bir miktar hile yapmış, kendilerine yüzde 50 daha çok puan vermişler. 10 emiri hatırlayanlarsa hiç hile yapmamışlar. Kısacası çok basit bir müdahale ile çok önemli bir konuda çok büyük bir etki yaratılmış oldu. Daha da kısacası bedavaya hile sorununu çözdük.

Tam da davranışsal bilimcilerin ıslak rüyası. O yüzden de makale bugüne kadar 3600'den fazla atıf almış. Uygulama olasılıklarının da haddi hesabı yok. Bunu temel alan bir teori, Beyaz Saray'a resmi politika tavsiyesi olarak sunuluyor.

Yani Amerikan başkanı dahil herkese haber vermişler. Ariel'i tabii kişisel olarak da çok fayda sağlıyor. Bu Beyaz Saray kredisiyle danışmanlık projeleri alıyor, konuşmalarında hep bu deneyden bahsediyor, seneler sonra çıkan bir kitabında da yer veriyor. Hepsinde aynı çarpıcı sonucu tekrarlıyor.

Hile oranı sıfıra indi. Diğer deneylerinin çarpıcı sonuçlarıyla birleşince de adamın etrafında bir hale etkisi oluştuğundan kimse araştırmayı tekrarlamayı düşünmemiş. Ta ki 2018 yılına kadar. Şimdi Ariella'ya döneceğiz ama önce birkaç adım geri çekilip bilimin işleyişi hakkında konuşmak istiyorum biraz.

Yayınlanmış makale sayım sıfır olmasına rağmen öyle bir edayla eğildim ki şu anda mikrofona görseniz evde her yerden Nobel fışkırıyor sanırsınız. Yalnız benim bile bildiğim bir problem var. Özellikle sosyal bilimlerde birçok deney sonucu tekrarlanamıyor. Dolayısıyla araştırmalara güvenilemiyor.

Tekrarlanabilirlik bilimsel sürecin kritik bir adımı. Önemini anlamak için yokluğunu bir hayal edin. Bir deney yaptım diyelim. Ham verileri, metodları, finansmanını, sonuçları hepsini paylaştım.

Ama tüm bu şeffaflık bir yanılsama. Her şey halen güven esasına dayılı. Çünkü verileri uydurmuş olabilirim. Uyduruk şeyler hakkında şeffaf olmak bir marifet değil.

Ve böyle çok meşhur bir örnek var 2011 yılından. Diederik Stapel isminde Hollandalı bir psikoloji profesörü yıllar boyunca herkesi kandırıyor. Okuyun bence çok acayip. Ve yaptığının hiçbir sofistike yanı olmamasına rağmen bunu başarmış.

En az 55 makalesini ve 10 doktora tezini tamamen kıçından uydurmuş. Bu süreçte dekan olmuş, alanında ünlü olmuş, televizyonlara çıkan saygın biri olmuş. Yani o noktada bıraksa kimsenin ruhu duymayacak ama hasta işte. Hala bir şeyler yayınlamaya devam ediyor.

Geniş yankı bulan son araştırmalarından biri, Utrecht Tren İstasyonu'nda geçmiş. Sözde bir sıra o trağın başına bir zenci eleman oturtmuşlar. Sıradan gözüken bir zenci eleman. Eğer etraf çöp doluysa sonradan gelen beyaz Hollandalılar zenciden uzağa oturuyorlar.

Etraf temizse daha yakın oturuyorlar. Kırık camlar teorisiyle uyuşuyor aslında. Etraftaki düzensizlikler seni türlü türlü şekillerde etkiliyor. Bu örnekle de ırkçı yapıyor.

Kulağa makul gelen, direkt pratik uygulamaları olan da bir çalışma. O yüzden de sonuçlar öyle kıytırık bir yerde yayınlanmıyor, Science dergisinde yayınlanıyor. Dolayısıyla insan orada görünce güveniyor. Sorun şu ki, gözlem verisi dediği şeyi Staple kendi mutfak masasında yazmış.

Tren istasyonunda öyle oturaklar bile yok. Oradan yakayı ele vermiyor yalnız. Daha önceki araştırmalarında beraber çalıştığı kişilerde şüphe birikmiş. Koskoca profesör olup da hala ham veriyi bizzat toplama ısrarından dolayı ve tabii test ettiği tüm hipotezlerin hep doğrulanmasından dolayı.

Yani kulağa ilginç gelen ne kadar fikir varsa oturup birileriyle deney tasarlıyor. Sonra diyor ki ya bu çalışmayı şu okulda yapalım, benim orada kontaklarım var ben hallederim. Ondan sonra uydurduğu verileri öyle bir ayarlıyor ki meslektaşları analiz yaptıklarında yeterince çarpıcı ama çok da abartılı olmayan etkiler bulsunlar. Böyle böyle yıllarca gitmiş.

Herkes biraz kılınanmış ama soruşturma eşiğini aşmamış. Araştırmaların bir tanesinde ekonomik krizin varlığı hatırlatılınca insanlar daha eli açık mı davranacak ona bakıyorlar. Yine ham veriler tam ayarında çıkınca araştırma görevlileri artık bu kadar da olmaz deyip sıkı bir soruşturmaya girişmişler. Dikkatsizlikle yapılan bir copy-paste sayesinde olayı çözmüşler.

Fakat üniversitede şikayet edecekleri kişiler de Staple'ın arkadaşları, yakın arkadaşları hem de. Ya onun tarafını tutarlarsa? Zaten genelde kurumsal bir koruma içgüdüsü vardır. O ana kadar yayın yaptığı bütün dergiler, hepsi rezil olacaklar, onlar da bu içgüdüye sahipler.

O yüzden öğrenciler çok akıllıca bir şey yapmışlar, hiç isim vermeden. böyle böyle bir senaryoda ne yapılmalı diye sormuşlar. Rektör de diyor ki o kişiyi sallandırmak lazım. Sallandıracaksın bunları Taksim'de.

Böyle bir cevap gelince gerçeği açıklamışlar. Staple rektör tarafından sorgulanıyor. Ofisten çıkar çıkmaz arabasına atlayıp eski çalışmaları yaptığı yerleri geziyor. Acaba ne açık yakalayabilirler diye.

Tren istasyonuna gelince o koltukların bile olmadığını görüyor. Aynı akşam eve dönüp karısına kızına durumu itiraf ediyor. O muhabbeti de hayal edemiyorum. Olay basında büyük yankı bulmuş ki bu da acayip değil mi?

Türkiye'de bir akademisyenin sahtekarlığının haftalarca basını meşgul ettiğini hayal etmeye çalıştım. Gerçi Türk basını takip etmiyorum da herhalde size yeterince komik gelmiştir. Tabii Staple'ın örneği çok uç bir örnek. O yüzden çok meşhur.

Hiç yoktan veri uydurmak en büyük ahlaksızlık. Aynı zamanda aptalca da. Yakalaması çok daha zor olan sahtekarlıklar var. Mesela tesadüfi sonuçları gerçek bir etkiymiş gibi paylaşmak.

Bu ne demek? Her deneyin sonuçlarının bir tesadüf olma ihtimali vardır. On emiri düşünen grubun tamamen şansına daha dürüst insanlardan oluşması mümkün. On emirin bir etkisi olmamıştır.

O grup zaten dürüsttür. Örneklem sayısına ve başka şeylere bakarak bu ihtimali hesaplıyor araştırmacılar. Pi sayısı deniyor. Genelde bir araştırmanın yayınlanabilir olması için %5'in altında çıkması lazım.

Bir başka deyişle, bu deneyin sonuçlarına en az %95 güveniyorum diyebilmelisin. Şimdi tam o sınırdaki bir deneyi tam 100 kez tekrarladığımı düşünün. Çoğunda ilginç bir şeyler çıkmasa da en seksi 5 tanesinin sonuçlarını seçip yayıncıya verebilirim. Sanki sırf o deneyleri yapmışım gibi diğer 95'ini açıklamak zorunda değilim.

Çekmecede kilitli dururlar. Yayıncı da pektir etmez zaten. Onlar da bir çeşit medya sonuçta, birbirleriyle rekabet halindeler. Onlar da seksi sonuçlara meylediyorlar.

Böylece yalan söylemeden, sadece gerçeğin çoğunu saklayarak kariyerlerimizi ilerletmiş olduk cümleten, ilerlemeyen tek şey bilim oldu. İşte tüm bunları engelleyen bir şey olması lazım. Her araştırmacının başına polis dikecek halimiz yok, onun yerine dürüstlüğü sağlayalım. sağlamak için dünyadaki tüm laboratuvarlarda on emir asıldır.

Dur şimdi inanan çıkar. Bu aralar millet manyak zaten. Podcast'i İsrail malı sanıp sokağa dökebilirler. Dikkatli olalım.

Dürüstlüğü sağlayan şey günün birinde bir başkasının gelip deneyimi tekrarlama ihtimali. Eğer çok farklı sonuçlar bulurlarsa kariyerime gölge düşer. Her deneyin tekrarına gerek yok ama etkisine orantılı olarak bu tekrar ihtimali artıyorsa yeterince caydırıcı olacaktır. En azından kağıt üstünde.

Ama pratikte şöyle bir sorun var. Biraz teknik bir açıklama olacak, sıkı durun. Yahu kim uğraşacak bununla? Kendi orijinal çalışmanı yapmak yerine bir başkasınınkini tekrarlamanın her adımı sorumlu.

Her şeyden önce fon bulman lazım değil mi? Ya hacım 10 sene önceki şu araştırmayı bir tekrarlamak istiyorum diyerek birinden 100 bin dolar, 1 milyon dolar koparamıyorsun. Zor iş. Emeği de ikna etmen lazım.

Yanında birileri olacak. Bir mentor yol gösterecek, genç araştırma asistanları olacak. Hepsinin önünde aynı seçim var. Orijinal bir şeylere adımı yazdırmak dururken bu ameliliği mi yapacağım?

Hadi onları kafaladın, makaleyi yazdın diyelim. Nerede yayınlatacaksın? Yayıncılar en çok ses getirecek, en çok atıf alacak yayınları kapmaya çalışıyorlar. Tekrarlar da pek atıf almıyor.

Üstelik sonunda tüm bu zahmete değecek bir ödül de gelmiyor genelde. Eğer orijinal sonuçları doğrularsan, sana ve yayıncılara kredi gelmeyecek ki başkasının ününü artırıyorsun. Yok sonuçlar farklı çıkarsa, öyle TED konuşmalarına davet edilip meşhur olmayacaksın. Ayrı bir eziyet bu sefer.

Çünkü genelde dramatik farkları olmuyor ve sonu gelmez tartışmalar başlıyor. Efendim deneyin şurasını düzgün kuramadın, yok o gece Dolunay mı vardı, Merkür Retrosu etkilemiştir. Bir başka araştırma grubunu davet edelim, onlar tekrarlasınlar. Böyle diye diye yıllar geçiyor.

Eninde sonunda fikir birliğine varılacak, bilim düşe kalka ilerleyecek ama o arada senin kariyerin de geçip gidiyor. Elbette bilimin doğru şekilde işlemesi için kendini feda etmek yine kağıt üstüne çekici gelebilir birçok insana. Zaten genelde o tip insanlar bilimle uğraşıyorlar. Yoksa o kafayla gider makinzeye, bokinzeye neyse eşek yüküyle para kazanabilirler.

Ama en idealist insanlar bile kendilerinin yaptığı fedakarlığı yapmayan meslek taşlarının yükselişini gördükçe Ne bileyim yeni bir fon bulduklarını duyunca, meşhur bir podcast'ta çıktıklarını öğrenince, raflarda kitaplarını görünce değişmeye başlarlar. Kendileri değişmese bile elenir giderler, kültür değişir yani. Tüm bunları tekrarlama çalışmalarını zorlaştıran yanlış bir teşvik sistemi olarak düşünebiliriz. Bunların üstüne tekrar teknik olarak da zor bir iş.

O kadar zor ki tamamen aynı deneyleri yapıp tamamen aynı veri setine sahip olsam bile yorumu bambaşka olabiliyor. Şimdi belki de bu seri boyunca paylaştığım en garip araştırmayı paylaşacağım sizle. Çok kısa. İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya bu dört büyük futbol ligindeki futbolcuların deri rengiyle kırmızı kart görme ihtimalleri arasında bir ilişki var mı sizce?

Gayet basit bir soru. Gayet de rahat anlaşılabilecek bir konu. Her türlü veri var elinde. Kim ne kadar oynamış, ne zaman kart görmüş bunları biliyorsun.

Deri rengini de bir şekilde sınıflandırırsın. Artık piksel piksel mi ölçersin neyse. Bir cevap bulursun yani değil mi? Esas araştırma bu değil yalnız.

Farklı ülkelerden tam 29 araştırma grubunu analiz için davet ediyorlar. Aynı verisiyetini onlara sunuyorlar. Bakalım herkes aynı sonuca varacak mı? Esas araştırma bu.

Grupların 3'te 2'si kara derili olmanın kırmızı kart görme ihtimalini arttırdığı kanısına varmış. Fakat etkinin derecesinde anlaşamamışlar. Kimi çok diyor, kimi az. Diğer 3'te 1'de zaten anlaşamıyorlar.

Çünkü onlar ya bir ilişki bulamamışlar ya da ters yönde zayıf bir ilişki bulmuşlar. Sonra bu grupları birbirleriyle konuşturuyorlar. Metotlarını paylaşsınlar, karşılaştırsınlar diye. O zaman bile bir fikir birliği sağlanamıyor.

Bakın ideal şartlar altındayız. Basit bir soru, ortak bir veri seti, açık iş birliği. Yine de fikir birliği yok. O halde başkasının araştırmasına hakkını vererek tekrarlamak çok zor olmalı.

Tüm bunlara bakınca bilimin durumu epey iç karartıcı gözüküyor. Bir yandan kalitesiz ama çarpıcı sonuçları yayınlama yönünde büyük bir teşvik var. Bir yandan da bunu dengeleyecek kontrol mekanizması çok zahmetli ve yeterince ödüllendirici değil. O yüzden de 10 yıllardır özellikle davranışsal bilimlerde ciddi bir tekrar sorunu olduğu düşünülüyordu.

Ama sorunun tam olarak ne seviyede olduğu bilinmiyordu. İşte 2010'larda Brian Nosek isimli bir şövalye ortaya çıkıyor ve 1 değil, 10 değil, tam 100 araştırmayı tekrarlamayı kafasına koyuyor. Brian kardeşimiz hak ettiğimiz kahraman değildi ama ihtiyacımız olan kahramandı. Many Labs ismindeki bu proje adından da anlaşılacağı gibi dünyanın dört bir yanından yüzlerce araştırmacının katılımıyla sağlanmış.

2008 yılında basılmış olan 100 önemli psikoloji makalesini seçiyorlar. Hemen hepsi çarpıcı sonuçlara varmış makaleler bunlar. Yani test ettikleri hipotezleri en az %95 güvenle doğrulamışlar. Orijinal araştırmacılarla işbirliği yapılmasına rağmen sadece 36'sını başarıyla tekrarlıyorlar.

Ve buldukları etkiler de orijinal etkilerin yarısı kadar büyüklükte. Kısacası önemli bir şey bulduğunu iddia eden araştırmaların üçte ikisi aslında bir şey bulmamış, kalanları da sandıklarından daha az çarpıcı bir şeyler bulmuşlar. Bu genel ortalama tabii. Farklı alanların performansı da epey farklı.

Mesela nasıl düşündüğümüzü inceleyen bilişsel psikoloji araştırmalarının neredeyse yarısı tekrarlanabiliyorken etkileşimlerimizi inceleyen sosyal psikolojide bu oran sadece dörtte bir. 2015'te yayınlanan bu sonuçlar bomba etkisi yaratıyor. Uzun zamandır bilinen bir sorun hakkında ilk defa bu kadar somut bulgular edinilmiş, tekrarlanabilirlik krizi kalıbı da Lugat'ımıza girmiş oluyor. Many Labs projesi burada durmadı.

10 sene boyunca çeşit çeşit tekrarlar yaptılar. Başka alanlarda da benzer girişimler ortaya çıktı. Mesela aynı sene ABD Merkez Bankası'nda çalışan iki ekonomist en seçkin yayınlarda çıkmış 67 araştırma seçiyor. Sadece üçte birini tekrarlayabiliyorlar.

Yani çöp yayınlara baksalar daha da kötü bir oranı elde edecekler. Dışarıdan bakınca dersin ki ya bu ekonomistlerin bir bildiği vardır, o kadar para dönüyor bu işlerde, matematik kullanıyorlar, ampirik gözlem zarf sürdü. İşte durum bu. Şimdi dönüyoruz Ariely'e.

Bu genel atmosfer içinde iki Hollandalı araştırmacı gaza geliyor ve Ariely'nin artık iyice meşhur olmuş o Onemir çalışmasını yayınlandıktan 10 sene sonra tekrar masaya yatırıyorlar. Herhangi bir kuşku olmasın diye de 25 farklı araştırma grubunu işe katıyorlar ve orijinal örneklemin 20 katı fazla insanla çalışıyorlar. Sonuç? Hiçbir işe yaramıyor Onemir.

Hatta ufak da olsa ters bir etki yaratıyor. Yani Onemir'i hatırlayanlar daha az dürüst davranmışlar. Tabii orijinal sonuçlarla tekrar arasında bu kadar büyük bir fark olunca millet daha yakından bakmaya başlamış olaya. O sıralarda İsrail yapımı bir belgesel de soruşturmaya başlıyor.

Ariel'i verileri kendisinin toplamadığını söylüyor. Yıllar önce başka bir üniversiteden bir profesörün ismini veriyor. O topladı diye. O profesör çıktı bunu yalanladı.

Böyle bir çalışma yürütmedik ki. Olsa hatırlamaz mıyım ya? Seninle çalışmak için can atıyordum diye. Sonra bunların kendi aralarındaki e-mailler ortaya döküldü.

Ariel'i yalanlandıktan sonra bile kadını darlamaya devam etmiş. Ya 15 sene önce şu verileri toplayan asistanın adını hatırlıyor musun diye mailler atıyor. Kadın da sonunda bakıyor. Ya yok öyle bir şey bırak peşimi artık diyor.

Bu arada Ariel'i hikayeyi değiştirmiş. Ya verileri biz oradan toplamıştık ama... MIT'deki bir asistan onları işlemişti, bana da öyle yollamıştı. Suçu başkasına atıyor.

Kim o asistan? Belli değil. Ulan Svetshop mu orası? Yani nasıl belli değil?

Herkesin kaydı kuydu var. Hani kıytırık bir şey olsa neyse de bu seni ünlü eden çalışmalardan biri. Kitaplarına koymuşsun. Tabii yıllarca beslediği o kurallara uymayan, dağınık, sıra dışı dahi imajına tüm bunları yediririm diye düşündü sanırım.

Kim yedi, kim yemedi ben bilmiyorum ama Herhalükârda ortada kanıtlanmış bir sahtekârlık olmadığı için makale geri çekildi o kadar. Ariella işinden olmadı, sponsorlarını kaybetmedi, konuşmaları iptal edilmedi. Sadece saygınlık kaybetti. Ama ve lakin tüm bunlara paralel giden başka bir hikaye vardı.

O on emir araştırmasıyla aynı dönemde Ona çok benzeyen ve ondan daha da meşhur olacak bir dürüstlük araştırmasına başlamış tariheli. Finalin ikinci kısmında, sonunda tam bir Arap saçına dönecek bu araştırmanın ve en az kendisi kadar hızla yükselmiş bir başka süperstar akademisten olan Francesca Gino'nun tamamen bitişinin hikayesini işleyeceğim. Beni destekleyen herkese teşekkürler. Özellikle de Aydın Kahraman, Seküre, Can Emrah Yaldız, Mustafa Ayaz, Refik Şekercoğlu ve aramıza yeni katılan Özkan Azazi.

Son olarak da size kesinlikle sahtekarlık içermeyen bir söz vereceğim. Devam bölümünü hafta içinde çıkacağız.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)