Podcast

100. Yıllarında Kanada, ABD, Çin ve Türkiye Cumhuriyeti

Fularsız Entellik

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Merhaba fularsızlar, bir bonus bölüm bu:

Kemal Derviş’in Cumhuriyetin 100. yılı üstüne eski bir konuşmasıyla başlıyoruz, başka ülkelerdeki 100. yıl kutlamaları ve ulusal bilinç kavramıyla devam edip, sonunda cumhuriyetin benim için anlamını paylaşıyorum: İnsan gibi yaşamayı birilerinin lütfu olarak değil, birtakım sorumluluklar karşılığında bir vatandaşlık hakkı olarak görmek.

Hepinizin geçmiş bayramını kutlarım.


(00:00) Kemal Dervişin 100. yıl konuşması

(02:28) Kanada'nın zirve noktası

(03:38) ABD'nin 100. ve 200. yılları

(05:47) Toplumsal bilinç gerçek mi

(08:35) Çin'in çifte 100 yıl kutlaması

(11:48) Cumhuriyetin anlamı ne?











Tüm bölümler ve daha fazlası için ⁠⁠podbeemedia.com⁠⁠'u ziyaret et!



----- Podbee Sunar -------

Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.275 kelime · ~11 dk okuma

Eski ekonomi bakanımız, ekonomi çarımız Kemal Derviş'in Türkiye Cumhuriyeti'nin 100. yılı üstüne bir konuşması var. Washington DC'deki Türk Büyükelçiliği'nin daveti üzerine yapmış. Sadece 11 sene öncesinden ama sanki aradan 111 sene geçmiş gibi.

Göçmen krizinden iz yok bir kere. En somut mesele dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmek. Hatırlıyor musunuz Erdoğan'ın ciddi ciddi bundan bahsettiğini? Yani bugün Türkiye ekonomisinin 2 trilyon dolardan büyük olacağını iddia etmişler.

Bütün yönetimler abartılı hedefler koyarlar halkı gaza getirmek için de dengeyi tutturmak lazım. Zamanı gelince o hedefi az farklı kaçıracaksın, birkaç bahane bulup sorumluluktan sıyrılacaksın, sonra da Ama bu sefer daha iyisini yapacağız, düşmanlarımıza rağmen yapacağız diye yeni bir hedefle milleti yeniden gazlayacaksın. Döngü bu. Ama ilk 10'a gireceğiz dedikten sonra ilk 20'den düşme noktasına gelirsen o çark işlemiyor.

Transkriptin tamamını oku

Şu anda 8 milyonluk İsviçre ile kran krana kapışıyoruz. Derviş'le devam edeyim. Bir noktada kuvvetler ayrılığından ve Avrupa Birliği'ne girmekten bahsediyor ki artık orası fantastik bilimkurgu. 2023'e kadar Türkiye'nin tıpkı İngiltere gibi Eurozon dışında kalacak şekilde Avrupa Birliği'ne tam üye olabileceğine inandığını söylüyor.

Şimdi kuvvetler ayrılığı zaten can çekişiyordu. 2017'de resmen öldürüldü. Avrupa Birliği Bakanlığı 2018'de kaldırıldı. Dışişleri Bünyesi'ne katıldı.

Ertesi senede Avrupa Birliği Oy Birliği ile görüşmelerimizi askıya aldı. Zaten görüşmelerin bir yere gittiği yoktu. Şimdi bu konuşmayı dervişle dalga geçmek için hatırlatmıyorum. Mayıs ayında ölmüş bu arada adamcağız ya.

Yeni öğrendim. Parkinson tedavisi görüyormuş. Hem o mevkideki insanların konuşmalarında öyle neye inandıkları, neyi temenni ettikleri, neyi tavsiye niyetine söyledikleri, neyi de laf olsun torba da olsun diye söyledikleri pek belli olmuyor. Ama demek ki biraz olsun ciddiye alınan şeylermiş.

Yani en azından adamın konuşması kahkahalarla kesilmemiş. Şimdi söylesen komik bile değiller. Aradan geçen Happy Topu 11 sene. Yalnız bu konuşmayı kaderimize lanet edelim diye de hatırlatmadım.

Daha genel bir şeyden bahsetmek istiyorum önce. Sonra Türkiye'ye döneriz. Zaten Cumhuriyet'in 100. yaş günü sebebiyle herkesten bir sürü tespit duymuşsunuzdur.

Ama bahse girerim. Kanada'nın 100. yılını nasıl kutladığından bahsedecek kadar şuursuzlukta bir arkadaşınız yoktur. İşte ben o boşluğu dolduracağım şimdi.

1967'deki 100. yıl kutlamalarının planlamasına 8 sene öncesinden başlamışlar. O süreçte binlerce proje bitmiş. Köprüler, heykeller, kütüphaneler... Hemen her şehirde 100.

yılla ilgili kalıcı bir anıt bırakılmış. Bir UFO iniş alanı bile yapılmış. Şaka maka hükümet bu işe bütçe ayırmış. Kutlamaların sembolü olmuş.

Sonradan uzaylı müzesine çevirmişler. Ne sergiliyorlarsa artık orada. Okuduğuma göre Kanada'nın ulusal bilincindeki zirve noktası bu kutlamalar olmuş. Yetmişlerde hem küresel krizler hem de oraya özgü bir takım sorunlar baş gösteriyor.

Kutlamaların yol açtığı bütçe açıklarının da katkısı var, ironik olarak. O yüzden inişe geçmişler. Elbette mahvolup gitmedi Kanada. Hala dünyadaki en yaşanılacak ülkelerden biri.

Ama halkın algısı değişiyor. Ulusal bilinç değişiyor. UFO iniş alanı denen şeyin absürtlüğünün ardında bir umut gizli aslında. Genel olarak geleceğe, insanlığa dair bir umut.

En iyi günlerimiz önümüzde. O saftirik iyimserlik hissini herkes son bir kez paylaşmış 100. yıl kutlamalarında. Bugün insanlar dedelerinin yaptıkları anıtların gölgesinde daha iyi şartlarda yaşıyorlar belki ama çocuklarının daha da iyi şartlarda yaşayacağından emin değiller.

Kanada'nın inişe geçmeye başladığı yıllarda güneydeki komşusu 200. yıl dönümünü kutluyordu. Benzer bir zirve noktasında oldukları söylenebilir. Bunu anlamak için önce yalnız 1876'daki ilk 100 yıl kutlamalarına döneyim.

Dev bir dünya fuarıyla kutluyorlar. Hiçbir görsel iletişim teknolojisi yokken fuar büyük olaydı. Podcast'ta bahsetmiştim. Bir fuar için dönme dolap kurulduğunda dağ tepe görmemiş birçok insan ilk defa o kadar yükseğe çıkmış.

Arkadaşlarını anlatırken amma kafa ütülemişlerdir. Ya resmen karınca gibi gözüküyor insanlar diye. Neyse. Bir matematik ve astronomi profesörü var Allah'ın unuttuğu bir yerde, İndiana'da.

Bu fuar işini kafaya takıyor. İlk fuarımızı 100. yılımıza denk getirelim ve bağımsızlık bildirgesinin imzaladığı yere kuralım diye kampanya yapıyor. ABD o zaman zengin değil.

İç savaş biteli birkaç sene olmuş. Millet karşı çıkıyor profesöre. Kim gelecek buralara? Millete davet gönderir de gelmezlerse rezil oluruz.

Gelirlerse yine rezil oluruz gerçi çünkü gösterecek bir şeyimiz yok. Böyle itirazlar sıralıyorlar. Devlet de yardımcı olmuyor. Daha doğrusu 1,5 milyon dolarlık bir borç vermişler.

Organizatörler bunu bağış sanmış. Sonra devletle davallık olmuşlar. Anayasa Mahkemesi de bunlara parayı geri ödettirmiş. Rezillik yani.

Ama yapıyorlar bu işi. Davet gönderdikleri ülkeler katılıyor. Dünyanın dört bir yanından sanat eserleri, zirai yenilikler, hayvanlar, bitkiler, makineler geliyor. İlk de aktilo var mesela.

Birkaç aylık sürede 10 milyondan fazla insan ziyaret ediyor. O zamanlar nüfus ne ki? Ulaşım da zor. O yüzden 10 milyon büyük rakam.

O özgüvensiz hallerden ta nerelere geldiklerini görmek için 200. yaş günü kutlamalarının hedefine bakmak yeterli. Bağımsızlık gününde Viking uzay aracını Mars'a indirmek. Amaç bu.

Bunu zamanında beceremiyorlar ama iki hafta erteleyip bu sefer Apollo 11'in Ay'a inişinin yıldönümüne denk getiriyorlar. Şimdi o dönem yaşayan bir Amerikalı'nın hali vakti de azıcık yerindeyse ana akım medyanın gazıyla bayrak sallaması bana çok doğal geliyor. Hani petrol krizi var bir yandan, soğuk savaş devam ediyor ama bir yandan da işte Mars hayalleri kurabiliyorsun. Mars hayallerini geç, galaksi çapında hayaller kuruyorsun ya.

Uzay Yolu dizisi o zamanlar popüler. 50 sene öncesi. Bu toplumların kendilerini görme biçimi yani yerlerine, kaderlerine, geleceklerine algılayış biçimleri, buradaki iniş çıkışlar benim çok ilgimi çekiyor. Çünkü ne kadar gerçekten bilemiyoruz.

Yani o zirve noktaları gerçekten zirve miydi? Yoksa sonradan geriye bakınca kurulan romantik çerçeveler miydi? Tam belli değil. Tıpkı insan hafızasında olduğu gibi toplumlarda her hatırlayışta aslında yeniden kuruyorlar birçok şeyi.

Üstelik toplum da yekpare değil. Farklı kesimler aynı dönemleri çok farklı hatırlayabiliyorlar. Yine de eskiden resmi propaganda, ana akım medya bir ağırlık merkezi oluşturuyordu. Bu dönem böyle hatırlanacak diyebiliyordu.

Artık o da çok zor. Her geçen senede zorlaşıyor. Tüm bu belirsizliğin arasında şundan eminim yalnız. Gerçek veya kurgu Türkiye herhangi bir zirve noktasına çok uzak.

Kendimizi bir şeye inandırmamız için yüzüncü yaş günümüzü biraz daha erken yaşamamız lazımdı. Belki mesela henüz çalışarak ev alınabiliyorken, iyi devlet okulları varken, gap atılımıyla Kürt sorununu çözeceğiz, Orta Doğu'da soft power olacağız diye inanabiliyorken, Avrupa'ya vizesiz gitme hayalleri kurulabiliyorken. Bunların bir kısmı dünyayla birlikte değişti, bir kısmı da bize özel. Sanırım bize en özel olan şey de cumhuriyetin cumhuriyete karşı bir kesimce yönetilmesi.

Birçok ülkenin 100. yıl kutlamaları hakkında bir şeyler okudum. Peru'ydu, Yeni Zelanda'ydı, Estonya'ydı ama kutlamanın toplumu böldüğüne dair bir örnek görmedim. Bir tek İrlanda var.

Bunlar tam bizim cumhuriyet kurulurken 1922'de İngiltere'yle bir anlaşma yapıyorlar. O anlaşma bağımsız İrlanda'nın doğumuna yol açıyor. Ama Kuzey İrlanda ülkeye katılmıyor. İngiltere himayesinde kalmayı seçiyor ve yaşanan iç savaş yüzünden birçok İrlandalı yeni kurulan cumhuriyeti tanımıyor.

Yani ülkenin kuruluşunda öyle güçlü bir liderin etrafında birleşerek bir dış düşman yenme hikayesi yok. Aksine kurulurken parçalanmış. Benim hakim olmadığım sebepler yüzünden de benzer aşamalardan geçen Finlandiya'nın aksine mesela bu travmayla sonradan barışamamışlar. O yüzden 100.

yıl dönümlerinde resmi törenler ve kutlamalar yoktu. Yalnız bizim durum onlarınkinden çok farklı. Bizde eski bir imparatorluğu yıkmak var, dış güçleri yenmek var, sonra o köylü halkı eğitip ülkeyi sanayileştirme macerası var, devrim de var, evrim de var. Bunu kutlamamak organik bir durum değil yani.

Kasıt gerektirir. Onu da görüyoruz. Kutlama namlı bir plan program yapılmamış. Her şey son dakikada oluyor.

Paralar son dakikada basıldı. Ya 29 Ekim gece 11'de okulları tatil ettiler. 80-90 milyonluk ülkeyi tropik ada yönetir gibi yönetiyorlar. Kıyas için sadece bir tek bilgi vereyim.

ABD birkaç seneye 250. yaş gününü kutlayacak. 2026'da. Bunun yine Philadelphia'da yapılması için tam 15 sene öncesinden lobby kuruluşları kuruluyor.

Paralar toplanıyor, sonra komisyonlar oluşturuluyor. 15 sene öncesinden. Plan program böyle bir şey. Yalnız tabii hiçbir plan program Çin'dekiyle kıyaslanamaz herhalde.

Onlar bu işi endüstriyel seviyede yapıyorlar. Üstelik oradaki toplumsal bilinç de diğerlerinden farklı bir noktada. Kendilerini görme biçimleri farklı. O yüzden vereceğim son dış örnek onlar olacak.

Resmi anlatının topluma ne kadar nüfuz ettiğini bilemiyorum tabi. Orası ayrı bir dünya. O anlatıya göre önceki yüzyılda batılı güçler bunları ezdiler, hor gördüler. Century of Humiliation diye kalıplaştırdıkları bir kurbanlık psikolojisi var.

Onu epey abartıyorlar ki şimdiki yükselişleri daha da gurur verici olsun. Bu yeni dünyada, bu yeni yüzyılda Çin rüyası dedikleri şey bir değil iki büyük yüzüncü yıl kutlaması üstüne kurulu. İlki Komünist Parti'nin ikisi, ikincisi de Çin Halk Cumhuriyeti'nin yıldönümü. Aslında ikisi de Cumhuriyet İhlanı'nın kutlaması değil tam olarak.

Çünkü imparatorluk geçmişleri 1911'deki bir isyanla yıkılmış, onu da andılar 2011'de, onu da andılar 100 sene sonra 2011'de ama bilerek biraz sönük tutmuşlar ki 2021'deki Komünist Parti yıldönümünü gölgede bırakması. O yıldönümünde parti genel sekreterinin, kısaca imparator diyelim, onun konuşmasından rahatça anlaşılıyor ki Parti kendi kaderini ülkenin kaderiyle birleştirmiş. Bütün kalkınmayı kendilerine mal ediyorlar. İşte biz başa geçtik, ülke şaha kalktı.

Bizden önce ateş yoktu, et içiği yerdiniz. Et de yoktu aslında, hayvanlar daha evrilmemişti falan fiş mekan. Hiçbiri yabancı gelmeyecektir. Yalnız orada durum iyice saçma çünkü koca bir Mao dönemi var.

Yani aslında başa geçtiler ve ülke şaha falan kalkmadı. Kalkınma hamlesi diye öyle işler yaptılar ki dünya tarihindeki görülmüş en büyük kıtlığı yaşadılar. 10 milyonlarca insan öldü boş yere. Bunları es geçmişler.

Şanlı Çin tarihindeki bir dipnot, o ölen 10 milyonlar. Zaten genç ve orta yaşlı insanların da pek umrumda değilmiş böyle şeyler. Onlara antik tarihten farksız geliyor olmalı. Onları ilgilendiren mesele, herkesi ilgilendiren meseleyle aynı.

Ana babalarından daha iyi yaşıyorlar mı? Çocukları kendilerinden daha iyi yaşayabilecek mi? Buna odaklanılması için de orta dereceli refah toplumu diye çevrilen bir 100. yıl hedefi koyuyor parti.

Antik çağlardan beri kullandıkları muğlak, çok boyutlu bir kavrammış bu. Biz anlamayız. Ama ilk defa 80'lerde somut bir hedef haline getiriyorlar. Kişi başı 250 dolarlık gelir, 20.

yüzyıl bitmeden 800'e çıkacak diyorlar. Bu sayede Dünya Bankası tanımlarına göre orta gelirli ülkeler sınıfına ucundan girebilecekler. Yani orta dereceli refah toplumuna ulaştık diyecekler. Ulaşıyorlardı.

Hem de birkaç sene erkenden. En son 2010'da partinin 100. yaş gününe kadar gelirleri ikiye katlayacağız diyorlar. 10 sene içinde yani.

Onu da yapıyorlar. Artık kişi başı gelir Türkiye ile benzer. Ama 16-17 tane Türkiye barındırıyorlar ve dedeleri açlıktan ölüyordu bunların. İşte bu hale geldiler şimdi.

Diğer önemli tarih de 2049. Çin Halk Cumhuriyeti'nin 100. yıl dönümü. Ona daha var.

O yüzden uçacağız, kaçacağız diye rahat rahat vaat verebilirler. O tarihte orta dereceli bir yanları kalmayacak. Güçlü, demokratik, medeni, uyum içinde bir sosyalist ülke olacak. Böyle diyor resmi ağızlar.

Başka bir şey diyenin de ağzına biber sürüyorlar. Bana kalırsa onlar da diğer ülkelerin geçtiği yollardan geçecekler. Gün gelecek, yakın bir zamanda gün gelecek ve çocuklar ana babalarından daha iyi yaşayamadıklarını düşünecekler. Doğru veya yanlış.

Dönelim bize. Bugün Cumhuriyet'in 100. yaş günü. Daha doğrusu bunu hazırladığım gün öyleydi.

Tabii ki şanıma yaraşır şekilde 29 Ekim podcastini 29 Ekim'de çıkamadık. Ama harika bir gün geçirdik İstanbul'da. Moda'dan Fenerbahçe Parkı'na yürüdük. Mis gibi hava.

Millet bisikletle geziyor, piknik yapıyor, çocuk parkları var güzel. Bizimki delirdi zaten her birinde duruyor. Kadın, erkek her türlü kombinasyonla takılıyor insanlar rahat rahat. Etraf canlı ama öyle aşırı kalabalık ve gürültül değil.

Beach volley bile var. Yani bir iki bodyci eklesen ortama Venice Beach olacak. Hatta daha iyi. Orada ada manzarası ve tarihi köşkler yok.

Elbette zengin bir muhitten bahsettiğimin farkındayım. Ama bu dediklerim için o derece bir zenginlik gerekmiyor. Orta sınıf için rutin olması gereken şeyler bunlar. Her yeri deniz olan bir şehirde şu dediğimi yapabilen nüfusun kaçta kaçılır acaba?

Bence insanların insan gibi yaşayabilmeleri için gereken şeylerin yüzde seksenini... ...çok az bir kaynak ve iyi bir planlamayla halledebilirsin. Kalan yüzde yirmisi için ekstra şeyler lazım.

Bir yandan yürürken bunları düşünüyorum. Zaten Atatürkçülüğün kalesindeyiz. Her yer kırmızı beyaz. Zaten tepemizden jetler geçiyor gösteri için.

O da enteresan bir his. İstanbul'un tepelerinden bam güm yankılanıyor sesleri. Tüm bunlar beni bayram moduna soktu. Cumhuriyet nedir diye düşündüm.

Bu mudur yani? Bu gördüğüm manzara mıdır? Ezan okunurken beach volley oynayabilmek midir mesela? Dubai'de var bu.

Kadın erkek güven içinde parkta uzanabilmek midir? Valla ben bunu İran'ı gezerken, İran İslam Cumhuriyeti'ni gezerken de görmüştüm çok defa. Peki fakir bir ana babadan gelip öyle bir muhitte bir sanat galerisi açabilmek midir? Sosyal mobilite önemli bir şey ama cumhuriyet şart değil.

Bizim Osmanlı tarihi de köylü doğup sadrazam olan, paşa olan insanlarla dolu. Kısa kesim, eminim Kuzey Kore'de bile mutlu mesut sosyalleşen bir sürü insan vardır. Orası da cumhuriyet. Bizimki gibi bir cumhuriyetin benim için belirleyici yanı şu.

İnsan gibi yaşamayı, o yüzden seksenlik kısmı diyelim. Birilerinin canı isterse sana bahşedeceği bir iyilik olarak değil de bir vatandaşlık hakkı olarak görmek. İngilizlerin getirdiği bir takım şeyhlerin, kralların lütfu değil. Demir çağında yazılmış kitapların lütfu değil.

Kendilerini o tanrıların yerine koyan tek partilerin lütfu değil. Hatta Atatürk gibi muzaffer bir komutanın bile lütfu değil. Senin hakkın, vatandaşlık sorumluluklarını yerine getirdiğin sürece doğal olarak sahip olduğun hakkın. Cumhuriyet demokrasiyle aynı şey değil.

Ama yöneticilerin senin vekilin olduğunu içselleştirmek demek. Onlar neyi yapıyorlarsa senin paranla yapıyorlar. Senin için çalışmıyorlarsa senden çalıyorlar. Bunun hesabının sorulabildiği bir sistemi oturtamadık.

Ama en azından birkaç milyon kişi de, belki birkaç on milyon kişi demeliyim, bu anlayış oturdu. Altı yüz sene boyunca kulluk etmiş, okuma yazma bile bilmeyen köylü bir halktan iki üç nesil içinde bu kadarını bile çıkarmak büyük bir iş aslında. Bakın Stalinlerin, Mussolinilerin, Frankoların devrinde dönemin modasına güzel bir şekilde uyarak milli şef ünvanı edinmiş, kendini de ölene dek parti lideri yaptırmış inönü bile İkinci Dünya Savaşı bitinci muhalefete düştü. Ha orada bir seçimi karambola getirdi ama sonra gizli oy açık sayım sistemine geçilince muhalefete düştü.

Yıllarca da orada kaldı. ''Oğlum bu cumhuriyeti bizzat kurdum ya, top benim oynatmam.'' demedi. Bu normal bir şey değil.

Sonra asker gelip darbe yaptı, 2-3 sene içinde kışlasına döndü. Bunu birkaç defa yaptı. Bu normal bir şey değil. Dünyada genelde böyle olmuyor.

Bizim cumhuriyetin hakikaten şahsına münasır yanları var. İşin açıkçası ben Türkiye'deki gençlerin ana babalarından daha iyi yaşayacaklarını düşünmüyorum. En güzel günlerimizin henüz yaşanmamış olanları olduğundan emin değilim. Bu akıl dışı yönetimin, bu akıl almaz servet transferinin elbet bir maliyeti var.

Bu maliyet çalışan kesime binecek, ödemesi de çok uzun sürecek. Ama ülkenin gidişatıyla cumhuriyetin değerini karıştırmamak lazım. Hatta tam da ülkenin gidişatı yüzünden cumhuriyetin ne kadar önemli bir proje olduğu bence daha iyi anlaşılıyor. Evet fularsızlar, patron olun olmayın.

Bugün hepimiz eşitiz. Hepinizin de geçmiş Cumhuriyet Bayramı'nı kutlarım.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)