
1.927 kelime · ~10 dk okuma
Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?
Alo kayıp eşya bürosu buyurun. Bir saniye aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour kayıp eşya bürosuna tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz. Herhangi bir eylemi arka arkaya çok sık yapınca gelen bir mallama olur. Bilir misiniz? Tabii ki bilirsiniz. Burada sabahın altılarında uyanıp işine, okuluna giden bir dinleyici kitlesine konuşuyorum. Değil mi? Burada mısınız? Rutin dediğimiz şey tam olarak bu zaten. İnsanın yaşam enerjisini ucundan ucundan emikleyen bir şey. Alışkanlıkların dışına çıkmayan, kalıplaşmış anlamına geliyor zaten sözlükte. Tanımındaki o küçük sinsi kınamayı hepimiz fark ettik. Değil mi?
İyi bir şey olsaydı alışkanlıklarına bağlı, yeri sağlamlaşmış olarak tanımlanırdı rutin dediğimiz şey. Fakat alışkanlıkların dışına çıkmayan, kalıplaşmış, sıkıcı, sürprizsiz, risk almayan, durgun, hareketsiz, heyecansız yaşayan bir ölü mal diye devam ediyor şu haliyle zihinlerimizde. Ne ara kaliteli yaşam için bir hedef oldu bu rutin? Ben kaçırdım.
Sabah rutinim, akşam rutinim, spor rutinim, ok butunim, buk butunim diye diye bu rutin zıkkımına bize pozitif bir şeymiş gibi çaktırmadan iltelediler. Hayatın kalitesine şöyle iki kat cila atan alışkanlıklar elbette ki var, ona bir şey demiyorum. Çeşit çeşit var. Hepsi ekru, bej, gri tonlarında pipet listenli termoslarla yapılacak diye bir şey yok. Bunun halı sahaya gitmesi var. Örnek veriyorum işte.
kilolarca nar alıp ayıklaması var, balkon yıkamak, hakeza, kağıtları kartonları ayrı bir yerde toplamak, sonra kağıt toplayıcıların alabileceği bir yere bırakmak, ya da akşamları telefonu sessize alıp, ışıkları kapatıp, battaniyenin altında kısmetse olur izlemek. Mesela değil mi? Bunlar da var. Ama yani sabah kalkıp yüzünü yıkamak, dişlerini fırçalamak, ne bileyim kahvaltı yapmak gibi insani yaşamın minimum gerekleri de, işte belki benim diye... Artık kusura bakmayın da insan utanır bunu söylemeye.
Eleştirdiğim şeye bir bakın ya. Dünyada başka hiçbir dert yokmuş gibi... ...Stanley termoslara takmış, rutine takmış. Tam bir boomer hareketi. Boomer Özge. Ey boomerlık! Sokakta... Neyse, valla boomerlıksa boomerlık. Üzerine yarak kürek yorum yapabileceğimiz çok çok az şey kaldı. Lütfen herkes en yakınındaki gereksiz derdi bulsun, ona sıkı sıkı tutunsun. Valla yoksa sarılır gidersiniz gündemde. Fırtınada kafe şemsiyesine tutunup onunla beraber gökyüzüne havalanan dayı gibi de olabilirsiniz bu arada. O da bir seçenek.
Neyse, lütfen evde denemeyin. Bir süredir görmezden geldiğim bir boşluk var içimde. Sürpriz! Aa niye öyle oldu? Yeni bir boşluk. Vallahi bu seferki yeni. İlk defa görüyorum. Sebebi belli değil. Yani bence önceki boşluklar hep o bölgede açıldığı için yer yaptığı gibi düşünüyorum analizim bu yönde.
Çünkü bundan önce nedir? Hani bir boşluk açılır, işte o boşluğu doldurmak için boşluğa doğrudan hafriyat döker gibi abuk sabuk şeyler yenir, içilir, değil mi? Hani ne bileyim, bazen gecenin körü eve ıslak hamburger söylenir, bazen de yine gecenin körü eve bir bumble date'i söylenir. Bakalım hangisinin tadı damağınızda kalacak bu boşlukta? Hiç önceden bilemiyorsunuz.
Neyse bunları ye ye ye, bir noktadan sonra içini bulanır, tamam dersin artık neymiş bu boşluk ya, sebebini öğrenmeye hazırım, tamam dersin. Hayda yine anam babammış, e peki tamam anamı babamı değiştirecek halim yok, Allah da bana böylesini vermiş, ne yapabilirim? Onları değiştiremiyorsam, kendi bakış açısı, e onu da yeni değiştirdik, değil mi? Yıllık bakımını yeni yaptırdık ha, öyle ha bire bakış açısı değiştir, değiştir. Olmaz, astigmat çıktı benim iki gözümde birden, oldu iki buçuk numara. Ne?
Nedir yolunda gitmeyen? Ne oluyor? İş mi? İlişki mi? Arkadaşlar mı? Değil. Değil, değil, değil. Her şey yolunda ya. Her şey hiç olmadığı kadar yolunda. Bu amına kodumun hayatında bir tane elli tutulur derdim yok kardeşim. Yalan mı söyleyeceğim ya? Yalan borcu mu var? Yok. Yok. Sahnemiz var. Büromuz ha burada duruyor. Dostlar ayıklandı. İyileri etrafımızda, yakınlarımızda duruyor. Enişteniz şükürler olsun. Rabbime toksik maskülen değil, ponçik maskülen. Yani gerektiği kadar erkek, yani fazlası yok. Sağlığımız yerinde, cildimiz bebeks, özgemiz çiçek. Eee? Eee? Bedenim sağ, sağ. Bedenim sağ, yürüyebiliyorum. Elhamdülillah, şükür. Ama ruhum? Yok!
Ruhum yok! Ruhum yok ya! Her şey yolunda. Her şey yolunda ve bu çok sıkıcı arkadaşlar. Bunu sıkıcı bulmak sinir bozucu, şımarıkça. Sıkılmayı şımarıkça bulmak kibirli. Sıkılmayı şımarıkça bulmayı kibirli bulmak yargılayıcı. Sıkılmayı şımarıkça bulmayı kibirli bulmayı yargılama. Ben böyle sabaha kadar devam ederim beni bırakırsanız.
Her şeyi kördüğüm ederim, üst üste giydiririm, terapistimi kucağına bırakırım. Terapistim der ki, bu ne ya, der. Yine at izi it izine karışmış ben duvara mı konuşuyorum senelerdir. İlk ne zaman hissettiniz diyeceğim, hangi birini sorayım yazıklar olsun, der. Gözümün önünde diplomasını yırtar. Hayır, Özgem. Hayır, Özgem, terapistini meslekten soğutmak bir hedef olamaz.
Ama açık şekilde, bak burada birbirimizi artık tanıyoruz bunca zamandır, iyi giden şeyleri sabote etmek için nasıl delirdiğimi görebiliyorsunuz değil mi? Bak ağzımın sularının çıpırtısını duyabiliyorsunuz değil mi? Dişlerim kamaştı. Bu yakıcılık, bu ortalığı namına koyma isteği kendi mentalinin dexteri olmak ister mi ya bir insan? İstiyor işte. Keşke olsam bu arada. Nerede faydasız, şerefsiz, it bir düşünce var, onu bulup muşambanın üzerinde parçalarını ayırabilsem keşke.
Yok, tüm bunları burada sesle sesle söyleyip sizinle paylaşabilmek sayesinde yapmıyorum bu arada. Eyleme geçmeden hayatı devam edebilmemin... Yani müsebbibi sizsiniz, teşekkür ederim. Allah sizden razı olsun. Çünkü bir şeyden ne kadar çok bahsederseniz, o konuda o kadar az şey yaparsınız. Az laf çok iş, çok laf az iş. Bu bizim lanetimiz, hediyemiz, her şeyimiz. Bu kadar basit bir formül. Hele bir de ne konuştuğunu anlayan bir muhattabın varsa öf öf öf öf! Anlaşılmak, bu dünyada insanın başına gelebilecek en güzel şey, sevilmekten sonra... Bir dakika.
Sevilmek mi önceydi yoksa? Dur bir dakika, hemen hızlıca deneyelim, teyit edelim bunu. Seni çok seviyorum ama seni anlamıyorum. Tatlı, cute. Seni çok iyi anlıyorum ama seni sevmiyorum. Bak bu...
Ooh, hot! İkinciden yana kullanıyorum hakkımı. Anlaşılmak bir insanın başına gelebilecek en güzel şey. Anlamayan insan, bana uzak, Allah'a yakın. Anlamıyorum ama sev... Sevme! Anlamıyorsan sevmenin çok da sikimdi. Neyi sevdiğini, neyi sevmediğini anlamıyorsan ikisinin birbirinden ne farkı kaldı? Anlamayan ama anlamak isteyenler de var bu ikisinin dışında. O insan çok güzel insan.
O insan bal gibi insan, şeker gibi insan. Hem bana yakın hem Allah'a yakın. Öyle ulvi bir insan. Onunla bir yolunu buluruz anlaşmanın. Hem sevmeyen hem anlamayan insana hiç girmiyorum zaten. Primat bu ya da bir saksı bitkisi.
Çok şükür bu yaşa kadar insan ayıklaya ayıklaya geldik. Anlaşabildiğimiz, aynı dili konuşabildiğimiz insanlarla kendi küçük obamızı kurduk. Kurduk da yani ee? Yani daha fazlası yok mu? Bu kadarız mı? Bu kadar mıyız? Yani sabah ne için uyanacağız madem her şey yerli yerinde? Koltukların yerini değiştirip ömür geçer mi bir Osman Gülleri ya? Hedef ne? Amaç ne? Niye ben... Ne yani? Ne şey var? Ne anlamı var?
Geçen pazar saat 15 gibi evden çıkacak şekilde hazırlanmaya başladım ve planladığımdan yarım saat gecikmeyle çıktım her zamanki gibi. Saat 17'de müze gazanede gösteri vardı, oraya gidecektim bizzat. Yani gösteri yapan kişi olarak gidecektim gösteriyi yapmaya. Gecikerim diye bir minik korktum. Ama sonra pazar gününden, hele maraton sebebiyle Boğaziçi Köprüsü'nün kapalı olduğu ve güneşli bir pazar gününden hiç beklemediğim bir sakinlikle karşılaştım raylı sistemlerde. Metro ile Yenikapı'ya, Yenikapı'dan Marmara ile Söğütlüçeşme'ye ulaştım.
Ve ikisi de iki araçta ben perona adımımı ataratmaz geldi önümde durdu. Bak bunun nasıl bir mutluluk olduğunu bilen bilir. İki akbil basmakla omuzlarda taşınan rockstar gibi hissettiren bir durum. Evden geç çıkıp varmam gereken noktaya erken varabildim bunun sayesinde. İşte bunlar da İstanbul'umuzun arada sırada yaptığı küçük sürprizler.
Turnikelerde Umay'la buluşup sahneye doğru yürümeye başladık. Gösteriye bir saat kala aklımdan geçenler şunlardı. Buradan oraya kaç adım atmış olacağız? Oradaki bel turda limonata kalmış mıdır? Çıkışta yemeğe nereye gideriz? Üstüme ceket almadım hava çok soğur mu? Bu bir buçuk metre genişliğindeki yolda trafik ışığı olması çok saçma değil mi? 1300 adım. Limonata kalmış. Atlas'a gideriz. Soğumaz. Saçma.
Elimizde limontalarla sahnenin olduğu alana gittik. Festivalde görevli çok güzel hanımefendilerle tanıştık. İşte mikrofonumuzu kontrol ettik. Sonra ben gösteriye hazırlanmaya başladım. Heyecanlanacağımı biliyorum. Bu artık sürpriz değil. Yani heyecanlanmaktan ziyade biraz anksiyete de gibi. Gaza basıp kelimeleri yutmamam lazım. Her seferinde bunu kendime hatırlatıyorum ve muhakkak bir yerde de gaza basıp kelimeleri yutuyorum bunca gösteridir.
Gaza basıyorum çünkü o an orada herkesin gözü önünde sadece benim görebildiğim çok anlık bir sıkıntı çarpıyor bana. Bir anda sıkılıveriyorum o an. Kendimden, sesimden, o ana dair her şeyden. Bir yabancılaşma gibi bir şey geliyor. Kaçıncı dakikada olduğumun hiç önemi yok. Bazen 10. dakikada oluyor, bazen 30, bazen 55. Bir anda piston aşağı iniyor ve ben inmemiş gibi devam ediyorum.
Siz hiçbir şey anlamıyorsunuz büyük ihtimalle. Benim hiç aklıma gelmezdi açıkçası kendi sesimden sıkılacağım, konuşmaktan sıkılacağım hiç. İhtimal dahilinde değildi. Yani böyle doktorların kan kokusuna, işte ne bileyim, terzlerin giysilere, müzisyenlerin notalara karşı geliştirdiği o mekaniklik geliyor bana da bazen konuşurken. Hani kelimeler, cümleler, şakalar söz konusu olunca. Yani konuşmak da olsa, güldürmek de olsa iş, iş işte. İnsan işine karşı 7-24 heyecan duyabilir mi?
Yani nereden baksanız, bu da bir rutindir sonuçta. Ne bileyim, sürekli paça kısaltmak, bel daraltmak için gittiğim terzi, Galip amca. Pantolon istediğim gibi olduğunda buna günlerce seviniyor mu mesela? Akşam eve gidince, ulan ne güzel ölçü almışım be, cuk diye oturdu Özge'nin popişine, omzundan öpüyorum falan diyor mudur aynaya karşı?
Ben iyi bir terziyim. Ben olduğum halimle yeterliyim. Kumaş beni sever. Overlock beni sever. Mayo, mantu, kaşe, viskos hepsine tadilat yapacak güçteyim. Terziliği seviyorum. Kendimi seviyorum. Yedi yedi yedi yedi yedi. Diyorsa da taşçaklarına kurban bu arada. Şu an beni dinliyorsan Galip amca aynen devam. Go go go! Saat 17.05'te sahneye çıkıyorum. Merhaba diyorum.
Sonra sağ tarafımda birini hissediyorum. 2-3 metre ötemde bir kadın duruyor. Seyirciye bakıyor. Kim bu kadın hiçbir fikrim yok. Bir duyurumu yapacak. Fakat öyle bir şey konuşmadık. Kimse haber vermedi. Sonra ona dönüyorum. Merhaba diyorum. Kadın bana bakıyor. Sonra seyirciye işaret diliyle merhaba diyor. Bu en inanılmaz hassiktir ya. Biri sahnede işaret diliyle gösteriyi çevirecek. Konuşmadan. Sessiz bir şekilde.
Bunu ne demek olduğumu tahayyül edebiliyor musunuz? Yani anlaşıp anlaşamayacağımı bilmediğim, bambaşka bir kültüre, alışkanlıklara, imkanlara, imkansızlıklara sahip bir sürü insan olduğunu hatırladım. Bir sürü. Hem de dünyanın bir ucunda da değil, yanı başımda. Burada, aramızda yani. Çevrenizde işitme engelli veya sağır, dilsiz insanlar var mı? Bilmiyorum. Benim yok. Bu üçünün arasında bir fark olduğunu bile dün öğrendim ben. Sessizlik sandığımız şey asla tam olarak sessizlik değil. Bunu yeni öğrendim.
Beni bu kadar şaşırtan ve heyecanlandıran şey konuşmadan anlatabilme düşüncesi mi? Yoksa bu kadarız zanneden, beynime nakşedilen güzel bir tokat mı? Yoksa içimdeki boşluğu bir anlığına unutmam mı bilmiyorum. En son ne zaman bir şeye şaşırdım onu bile hatırlamıyorum ben. Siz en son neye şaşırdınız? Ne zaman şaşırdınız? Herkesin her şeyi yapabileceğine dair yapış yapış bir kabul var ortada. Bilmiyorum belki insanın içinde boşluk yaratan da budur.
Burada, bu stüdyoda, mikrofonun başında, bak bu kadar dakikadır konuşuyorum. Öncesinde bir sürü bölüm kaydetmişiz, bir sürü gösteri yapmışız. Hepimiz bu arada, herkes. Sadece ben değil. Sahne üzerinde ya da mikrofonun başında bir şeyler üreten herkesi düşünün. Stand-up'lar, tiyatro oyunları, podcast'lar, bu kadar podcast, bu kadar bölümlerce podcast, bunca dakika ses, bilgi, hikaye, şaka, cümle cümle cümle cümlenin
hiçbir şey ifade etmediği en az 3 milyon insan var. Yok, anlattığın hiçbir şeyin bir gram etkisi yok. Bir anlamı yok, ulaşmıyor, ulaşamıyorsun. Bilmiyorsun, cahilsin, çaresizsin. Şaşırmak isteyenleriniz varsa, beni şu an garipseyen birileri varsa, lütfen bir sonraki metro yolculuğunda Gayretepe metro durağına insin ve sessizlikle diyaloğa bir baksın. Benim için, lütfen hatrım için. Çünkü ne yaparsan yap anlaşılamamak, elini kolunu sallarken, kelimeleri hecelerken tam bir geri zekalı gibi görünmek,
İnsanı bir silkeliyor ki… İnsanı bir kendine getiriyor ki… Üfff bürosunun gülleri üfff… Bölümü bitirirken hepinize benden küçük bir balta bu sefer. Parçalamanız gereken rutinler için artık bileğinize kuvvet gülüm. Boşluğumuzdan öpüyoruz, haftaya görüşüyoruz. Kayıp Eşya Bürosu. Özgü Özel. Sevgiler.
Kaybettik senle ben
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.