Podcast

S3E6: Yüzyıllık Yalnızlık

Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Özgem 100. doğum gününde cumhuriyetle karşılıklı bir çay içiyor.



Bu podcast reklam içermektedir.

Bölüm Transkripti

2.126 kelime · ~11 dk okuma

Hadi, Pegasus'ta görülecek daha çok yer, gezilecek daha nice rotalar var. 150'den fazla şehirde maviliklere dalmak, doğayla baş başa kalmak, farklı kültürlerin izini sürmek, uygun fiyatlarla uzakları yakın etmek var. Herkes hadi deyince gidebilsin diye, 20 yıldır Pegasus seni hayallerine ulaştırmak için var. O zaman hadi, Pegasus'la... Peki, şimdi nereye?

Alo, Kayıp Eşya Bürosü, buyurun. Bir saniye, aktarıyorum. Herkese merhaba, hello, bonjour! Kayıp Eşya Bürosu'na tekrar tekrar tekrar hoş geldiniz.

Evet bugün büromuzu bayraklarla, gramofon kağıdından yaptığım kedi merdivenlerinden ve balonlarla ve çiçeklerle donattık. Çünkü artık bugün itibariyle hatta tam olarak akşam sekiz buçuk civarlarında cumhuriyetimiz tam yüz yaşına giriyor. Yüz! 100 sene, 100 adet, 365 gün, 100 yaşında bir cumhuriyet ki 37'sinde bir darbe, 57 yaşında bir darbe daha yedi. Sonrasında olanları anlatmaya bu yaşa kadar zaten gerek. Yani ne benim kapasitem yeter, ne zaman yeter. Ve gerçekten gerek de yok şimdi tekrar tekrar hatırlayıp değil mi şu güzel günde iyice canımızı sıkmayalım.

Transkriptin tamamını oku

Yalnız böyle sene sene bakınca da varoluş krizinin orta yaş bunalımının kralını yaşamış Cumhurumuzun Gülü. Neler görmüşsün ya, neler görmüşsün. Amma öyle, amma böyle. 100 yaşına gelmiş. Biraz yorgun, üzgün ve yaşlanmış. Biraz kül almış. Ağlamış yine. Bir cumhuriyetle baş başayız. Ve bu haliyle de ifade ettiği çok şey var. Her şeye, herkese rağmen bir şekilde duruyor başımızda. Otur kuşum, otur. Çok ayakta kaldın, çok yoruldun. Şimdi ben senin üzerine bir battaniye vereceğim. Eline de sıcak bir çay tutuşturacağım. Çok daha iyi olacak.

Ben size bu satırları yazarken Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunun iptal edildiği haberini alıyorum. Alıyorum derken birisi özellikle beni arayıp, Özge Hanım Cumhuriyet resepsiyonu bu senede iptal edildi demedi. Yani Twitter'da gördüm, dikkatim dağıldı. O sırada Twitter açmış bulundum ve gördüm ki Cumhuriyet Bayramı...

Aklıma ilk gelen şey şu, bu haber değeri taşıyan bir şey değil ki. Bu haber değeri taşıyan bir şey değil, bu resepsiyonun yapılması haber değeri taşıyor bir süredir. 2011'den beri, üşenmedim baktım, 2011'den beri çeşitli milli bayramların kutlamaları, resepsiyonları komple iptal zaten. İşte bazen 30 Ağustos, bazen 19 Mayıs, bazı seneler 23 Nisan iptal edilmiş. Bazı seneler ikisi birden iptal edilmiş. Yalnız tebrik ediyorum, asla üçünü birden iptal ettikleri bir sene yok.

Bir şekilde dikkat çekmemek için herhalde işte ağzımıza bir parmak bal olsun diye en az bir milli bayram kutlamışız yani. İptal sebeplerinin çoğu da son dönemde yaşanan terör olayları olarak geçiyor. 2011'den beri dikkatinizi çekerim. Kaç? 12 sene mi oluyor? 12 senedir son dönemde yaşanan terör olayları. Neyse. Bir tek 2012'deki Zafer Bayramı resepsiyonu bu sebeple iptal edilmemiş. Onu Abdullah Gül'ün kulağındaki rahatsızlık sebebiyle iptal etmişler. O benim favori iptalim bu arada. Twitter'a girmişken birazcık tabii scroll'ladık, yapacak bir şey yok. Birisi logo bile yapmamış diye. Birisi para bastırmadı diye. Herkes birbirine girmiş. Neden? Neden? 75. yılda böyle değildi, neden böyle oldu? Günaydın cimcime.

Günaydın! Prenses! Sonunda uyanabildin! Güzellik uykusunda mıydın? Cadaloz seni! Kalk hadi elini yüzünü yıka bakayım! Mikrop ya! Aaa! Bundan sonra böyle. Herkes kendi imkanlarıyla kutlayacak. Sabah kalkacak, son bir ayda maruz kaldığı her şeyi... Bakın son birkaç sene bile demiyorum. Son bir ayda maruz kaldığı bütün haberleri unutacak kutlamak isteyen. Patlamaları, ihmalleri, cinayetleri, kayyumları, kredi yurtlar kurumunu...

bir günlüğüne unutacak, öyle mi? Bayrağını asacak, belediyesi müsait olan konserine gidecek, belediyesi müsait olmayan da en yakınındaki layık belediyeye doğru yola çıkacak. Artık toplu taşıma olunca siz o gün başınızın çaresine bakarsınız. Yanlış anlamayın. Heves baltalamak, bugünün anlam ve önemini yerlere çalmak değil amacım. Aranızda bugünü yürekten, coşkuyla, içine sinerek, tüm neşesiyle kutlayan varsa, lütfen benim için de kutlasın. Çünkü ben ne kadar çabalarsam çabalayayım, o kadar olmuyor ki. O kadar istiyorum ki ben de bir şeyleri yaad edip, bugünümüze şükür diyebilmek. Ama gerçekten olmuyor. O kadar umrumda değil ki Tarkan'ın 100. yıl maaşı.

Yani çok seviyorum seni Tarkan ama Düsseldorf'da yaşayıp da... Atam sen rahat uyu diye bilmiyorum. Hiç de rahat uyuyacak bir şey yok farkındaysanız. Atam şu an yukarıdan bir yerden bizleri izliyorsa sizin yapacağınız işi sikeyim diyor olabilir. Gayet olası bence. Ben de çok isterdim %100 coşku içerisinde güzel bir doğum günü partisi yapabilmek ve bu bölümü o şekilde kaydedebilmek sizlere.

Ne zamandır yapmıyoruz? Ya da nerede o eski bayramlar, kutlamalar, efendim küçük Özge'min gözyaşları içerisinde istiklal maaşı söylemeleri gibi gibi anıları büromuzun dehlizlerinden sizlere sunabilmek ben de çok isterdim. Ama artık anlıyorum ki ben büroyu açtım. İlk günkü Özge değilim.

Hatta bunu Mürgün Cebaz da bir etkinlikte söyledi. Artık daha dark bir moda geçmişsin diye geri bildirim verdi. İki gün sonra da Kirimli Mustafa 6822 isimli kullanıcı son bölümlerde baydığını belirten bir mesaj attı. E yani farklı üsluplar ama aynı şeye işaret ediyor.

Yüzüncü yaş söz konusu olunca da aklıma ister istemez şöyle bir şey geliyor. Mesela benim dedem 2017 senesinde öldü, 87 yaşında. Hiçbir hastalığı yokken bir gece uykusunda ölüverdi. Sabah uyandık, dedem yok. Arkasından vasiyetler, yok o daire senindi, benimdi, davalar, mahkemeler. Bu ara çok andım dedecimi. Bölümü bitince bir helva kavurayım. Karabuğ'da yanından hatırlatından.

Neyse ki fikirler insanlar gibi ölümlü değilmiş. Bu arada ben de V for Vendetta'dan öğrendim. Cumhuriyetin en ilginç bulduğum özelliklerinden biri bu. Ölümlü değil. Ama başkanları ölümlü. Fark etmiş miydiniz daha önce bunu? Bak cumhurbaşkanı dediğimiz insanlar da geri kalan bizler biz seçmenler gibi eninde sonunda ölüyor. Valla bunca senedir daha ölmeyen bir tanesine rastladık mı ben bir şey kaçırmış olamam herhalde. Çok enteresan değil mi? Sonsuza kadar kalacaklarmış gibi oluyor.

Gitti, öldü. Giderken de arkasında bir ülke bırakıyor ve geride kalanlar onlara kalan ülkeyi devralıp başka yönlere ilerleyebiliyorlar. Yani babasından dedesinden kalan arsaya apartman dikmeyen çocuk var mı? Bilmiyorum. O apartman illaki dikilir. Ne bıraktıysa ona, vizyonun dahilinde. Bazılarınınki güzel olur. O apartmanlar çok şık, çok zevkli, mütevazi apartmanlar olur mesela. hep beraber yaşanır onlar da, çardağına inilir, yeri gelir çayın yanında çekirdek çitlenir, yeri gelir gazeteye sarılı bira içilir. Ama bazılarının apartmanı da, ay çirkin olur ama nasıl çirkin. Biliyorsunuz o apartmanları, böyle alüminyum doğramadan, Amerikan sidingden, göz gözü görmez, yok işte ilan asarlar, kedileri beslemeyin, aman diyeyim nikahsız sevişmeyin, sevişenler tespit edilip hakkında idare işlem başlasın, böyle apartmanlar da var, görüyoruz.

Fakat apartmanların en ilginç bulduğum özelliklerinden biri yıkılabilmeleri. Sağlam yapılmamışlarsa tabii. Yerle bir oluyorlar. Zemin sağlamsa ve gerekli önlemler alınmışsa, bir sanat eseri gibi yüzlerce yıl dipçik gibi ayakta kalabiliyorlar. Yani, teselli olabilir. Temelimizin sağlam olduğunu düşünüyorum. Artık nasıl bir apartmanda yaşamak istediğine herkes otursun, etraflıca düşünsün. Yarın öbür gün lazım olacak bize de. Çünkü Cumhuriyet'te rahmetli dedem gibi bir gün uykusunda ölüp gidecek diye ara ara ben çok korkuyorum. Valla korkmuyor değilim. Altıma sıçacak gibi oluyorum. Bunu inkar edecek halim yok şimdi.

Düşünsenize bir sabah kalkıyoruz. Gitmiş. Olur olur. Bakın olmaz denilen çok şeyler oldu. O zaman ne yapacağız? E yenisini yapacağız. Ne yapacağız? Yasımızı tutacağız. Efendi gibi inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme ki şu an bence bir depresyon evresinde gibiyiz ama hadi neyse bana düşmez söylemesi. Sonra da daha iyisini, daha özgürünü, daha zenginini, daha kapsayıcısını yapacağız. Bir yüzyılda öyle geçirelim ya. Ne olacak? Valla benim daha iyi bir planım yok. Belki benim inkılabım.

döne dolaşa senin cebine girmiştir bugün acayip detonayım olamaz mı? olabilir Mevcut duruma olan öfkem yerini inanca o kadar çabuk bırakıyor ki, inanın bazen ben de takip edemiyorum duygularımı, şaşırıyorum da. Ama güvenilir kaynaklara sahibim, o konuda sizi temin ederim. Şöyle bir bilgi var elimde Biros'un gülleri, çok işe yarayacağını düşünüyorum. Bizim cumhuriyetimizin Burcu Akrep. Yükselenize Yengeç. Bak şimdi. Yükselen Burcu Yengeç olan kişilerin en belirgin özelliğine baktım. Ne biliyor musunuz? Saman altından su yürütmeleri yazmışlar. Sürekli karar değiştirmeleriymiş yani.

Okey, nereden baksanız tek partili dönemden çok partili döneme geçişi anlatan da bir yükselen yorumu gibi düşünebiliriz. O kısmı çok iyi Cumhuriyetin, o dönemi çok seviyorum. Paşam iktidarı eleştiren sağlam bir muhalefet olsun istiyor, sağlıklı tartışmalar istiyor, ilerlemeler hayal ediyor, sonra? Sonrası? Sonrası şöyle yazıyor Kutsal Bilgi Kaynağı'nda.

Mustafa Kemal Paşa nutukta terakkiperver fırka kurucularının cumhuriyet düşmanlığı, saltanatçılık, halifecilik, İngiliz yandaşlığı, isyan kışkırtıcılığı ve vatan hainliğiyle suçlar ve şu şekilde eleştirir. Bu bayrak yüzyıllardan beri cahilleri, bağnazları ve hurafelere inananları kandırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi? Türk milleti yüzyıllardan beri sonu gelmeyen felaketlere, içinden çıkabilmek için büyük fedakarlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek tütürklenmemiş miydi? Cumhuriyetçi ve yenilikçi olduklarını zannettirmek isteyenlerin yine bu bayrakla ortaya atılmaları dini bağnazlığı coşturarak milleti cumhuriyete, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı kışkırtmak değil miydi? Yemin ederim tüylerim diken diken oldu. 100 sene geçiyor bazı şeyler değişmiyor gibi.

Yüzyıllık yalnızlık ama burada bitmedi. Cumhuriyetimizin yükseleni yengeçse Güneş Burcu'da Akrep ve Akrep Burcu'da mücadeleci, güçlü, yılmaz, hırslı kişiler olarak geçiyor. Astroloji kaynaklarında. Pes ettiğini düşündüğünüz anda küllerinden yeniden doğabilir deniyor. Ve eklemiş şeytan tüyü de denilebilecek. Farklı bir gizem, manyetizma ve çekiciliğe sahip oldukları...

E tamam. Vallahi bu kadar olur. Vallahi bu kadar olur. Hepsini bildi. Gelecek kaygılarının burç yorumlarıyla dertop edilmesi tartışmalı bir konu. Tabii ki. Yani paşam hemen aksiyon alan adam sabah gündüz gözüyle ilan ederiz demeyip şak diye 29'u akşamın Cumhuriyeti ilan etti diye burç yorumlarından medet ummak saçma. Bunu ben de biliyorum. Ona bakarsanız Necmettin Erbakan da 29 Ekim'de doğmuş. Aşırı iyi bir bilgisayar. Bu arada bunu biliyor muydunuz? Rahmetli resmen Cumhuriyet'in ilanından 3 sene sonra Cumhuriyet'e bir tepki olarak dünyaya gelmiş. İnanılmaz. Abdullah Gül de yine 29 Ekim doğumlu. Vallahi gerçekten insanı hayret ediyor. Bunların haricinde bir de menajerim Umay bugün doğmuş. Şu an bizi dinliyorsa onun da doğum gününü kutluyorum. Dinlemiyorsa da konuşmamız gereken konular var demektir. Beni arasın ya da ben onu dur bakalım.

öfkem, umutsuzluğum yerini o kadar çabuk inanca, o kadar çabuk umuda bırakıyor ki gerçekten bazen ben de takip edemiyorum. Sanki böyle sözel olarak ifade ettiğimde bünyemden uçup gidiyorlarmış gibi. Konuşmadığım zaman da iyice oturuyorlar, yere yaklaştırıyorlar beni gibi. Yani bu bölüme başlarken gerçekten Cumhuriyet Bayramı'nın 100. yılı yani eee falan gibi başladım. Ama şu an geldiğimiz yere bakın. Bambaşka bir ruh halindeyim. Öfke gerçekten yerini çok çabuk inanca bırakıyor.

Bu ara cumartesileri kalkıp organik pazara gidiyorum çünkü dünyaya kazık çakmayı kafaya koydum farkındaysanız. Bu 7 günde bir gittiğim belli başlı zerzevat alışverişi yaptığım pazarda mutlaka uğradığım ve diğer tezgahlardan da yani bir tık daha çok sevdiğim bir tezgah var tamam mı? Böyle kokulu domatesler, kütür kütür hıyarlar, maydanozlar boynunu bükmemiş dip dik duruyor falan. Ve tezgaha bakan abla da her gittiğimde bana bir şey öğretiyor. Adı Seval olsun diyelim.

Seval abla geçen hafta bana sakız kabak nasıl seçilir onu gösterdi. Bir önceki hafta Trabzon hurmasının faydalarını konuştuk. Böyle böyle kazandı benim kalbimi. Fakat dün bir altın vuruş yaptı. Dün ben her zamankinden biraz daha geç gittim pazara. Domateslere ben yokken kapışmışlar. Mevsimi geçmek üzere ya. Seval abla da dedi ki, ben de ezdiklerden tek tük kaldı, onları sana vermeyeyim. Şu ileride dedi, Remzi'nin tezgahına git, onun domatesleri de çok güzel dedi. Bakar mısın? Meslek taşını kollayan, müşterisinin ihtiyacını öncelikleyen, odağına çok para kazanmayı değil, iyi domatesi almış bu yaklaşım beni iflah olmaz bir Sevalist yaptı dün. İnanılmaz bir sevgi, inanılmaz bir güven. Fakat Özgem'in kuşkucu iç sesi bu numaraları yemez. Öyle yok hemen herkesi hızlıca sevip bağrıma basmak.

Hemen girdi devreye. Dedi ki, Seval senin babanın oğlu mu Özgen? Dedi. Günün sonunda ortada bir alışveriş var. Sen para veriyorsun, o da sana ürün veriyor. Yani bir insana işini doğru düzgün yaptığı için, seni dolandırmadığı için, iletişim kurmayı ve nezaket kurallarını bildiği için fanatik olmak sence olgun bir davranış mı? Yani artık çıtayı oraya mı indireceğiz? Diye sordu.

Vallahi açıkçası bunca şerefsizin de olduğu bir ortamda Çan Eğrisinin en üstünde kalanlar büyük takdiri de hak ediyor. Ama iç sesim de haklı şimdi. Bakın iç sesim Seval'i boklamıyor. Sev ama diyor. Körü körüne de peşinden gitme. Pazar harika bir sistem. Tezgahlar istediğine gidebilirsin. Bir tanesine de çok tutulmana gerek yok diyor. Yani çünkü yarın öbür gün Seval'in tezgahından kötü bir domates benim pazar çantama girebilir.

Seval artık pazarlık yapmak istemeyebilir. Ya da Seval'in kocası onu bana çok benzeyen bir kadınla aldatabilir ve Seval'in bana olan tavrı bir anda değişebilir. Her şey olabilir. E o zaman ne yapacağım? Tamam kızacağım, öfkeleneceğim, hayal kırıklıkları, işte Seval'e uyuz olmaklar falan. Ama hepten koyverip gidecek halim de yok. Abi ben sağlıklı yaşam için elimden geleni yaptım, tamam mı? Yaptım yani. Her cumartesi karga bokunu yemeden kalktım bu pazara geldim. Ama bu hareketten sonra, bu bozuk bu domatesten sonra benim için sebze-meyve defteri tamamen kapanmıştır.

Bu millet bozuk domatesi hak ediyor. Vallahi artık ne yaparlarsa yapsınlar. Artık ömrü billah pat soğuyasınlar umurunda bile değil mi diyeceğim? Diyemiyorum.

Allah belamı versin diyemiyorum diyemiyorum diyemiyorum. Gerekirse başka tezgahlara dolaşacağım. Daha iyi sevaller bulacağım. Kokulu domatesler hala var oralarda bir yerde. Benim gücüm yettiğince o domatesi burada pazar ülkemiz mi? Tezgahlar oy verdiğimiz partiler domates neydi? Benim de biraz kafam karıştı sonlara doğru.

Bu kısmı deşifre eden, kendinde uyanan fikirleri bana diyememe atarak... Valla yapacak bir şey yok. Genel olarak demeye çalıştığım şey şu sanırım. Kendi ize gelin, silkelenin, toparlanın. Paşam bu arada şaka yapmıştım. Kesinlikle rahat uyuyabilirsin. Bir şekilde çözeceğiz artık, dur bakalım. Kayıp Eşya Bürosu. Özgü Özel. Sevgiler.

Tamamdır.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)