Podcast

S3E8: Kültürlerarası Aşk

Bibliyoterapi

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Bibliyoterapi'nin bu bölümünde Aslı ve Tuna, kültürel farklılıklar ve aşk üzerine konuşuyor.

Aslı ve Tuna’ya [email protected] mail adresinden yazabilirsiniz.

Kitaplar;
Erkekler Mars'tan, Kadınlar Venüs'ten: John Gray
Mustafa Kemal ve Miti Kovaçera - Umutsuz Bir Aşkın Öyküsü: Liliana Serafimova
Kürk Mantolu Madonna: Sabahattin Ali
Adaş: Jhumpa Lahiri


See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

6.300 kelime · ~32 dk okuma

Dermanı kitaplarda arayanların haftalık podcasti BiblioTerapi'den herkese merhaba. Ben Aslı Perker. Ben Tunekire Ümitçi. Maalim okuyabilir miyim? Tabii buyurun. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için BiblioTerapi ne yapıyor? Başlıyor.

Efendim merhabalar, Bir Biblioterapi'ye daha hoş geldiniz. Efendim merhabalar. Yine Bahardan Kalma bir gün 7 Kasım 2023 bu kaydı yaptığımız podcast'imize ve yine dünya berbat halde. Ya biraz evet böyle enerjimiz düşük olabilir affınıza sığınıyoruz.

Değil biblio terapi, uzaylılar gelip terapi yapsalar dünyaya nasıl toparlanır bilmiyorum. Evet, şu an toparlanabilecek çok ahali değiliz ama herhalde şimdi kaydı yaparken biraz şey oluruz. Kendimize geliriz. Yani bu İsrail-Filistin arasındaki çatışma... ...Tunay'ı da beni de bayağı bir ruhen ve daha tabii ki binlerce, milyonlarca insanı yıprattı. İnsanım diyen herkesi yıprattı. İnsanım diyen herkesi yıprattı, evet. Güzel bir sorumuz var. Evet. İsmim Cem. İki yıldır Rusya'da yaşıyorum. Öğrenciyim ve 28 yaşındayım. Sorum şu. 28 yaşında Rusya'da yaşayan bir erkek. Hayal diyorsun. Öğrenciyim diyor.

Transkriptin tamamını oku

Ne öğreniyorsun sen orada acaba Cem kardeş? Sorarlar o zaman. Söylemiş zaten. Burada iki tane ilişkim oldu. Birisi Meksikalı, diğeri ise bir Rus'tu. İki ilişkide yürüyemedi maalesef. İlişki sırasında çok sıkıntılarımız oldu, çok tartıştık. Ama çoğu zaman ben sıkıntının kültürel mi, dil sıkıntısı mı, sonuçta iki tarafın da ana dili İngilizce değil, yoksa karşı tarafın kişiliğinden mi kaynaklanıyor, anlayamadım. İlişkilerdeki kültürel farklılıkları nasıl anlar ve bunların üstesinden nasıl gelebilirim? Sormakla bitmiyor çünkü ne her şeye sorabilir insan ne de bu farklılıkları koca bir millete bağlayabiliriz. Bu sadece iki farklı milletten insanın ilişkisinde değil, Türkiye'de komşu şehirlerden insanlar arasında bile problemler olabiliyor. Ruhuma ferahlık arıyorum. Hangi kitapları önerirsiniz? Teşekkürler.

Şimdi ferahlık aradığı konuyu sen kısaca bir şey yapar mısın? Derman olunması gereken dert nedir? Kültürler arası aslında kültürler arası aşk ama aynı zamanda birbirine benzemeyen kültürlerin birbirinin nasıl anlayabileceği konusu. Bu kişisel tarihimizde de var seninle Aslı Hocam aslında. Tabii. Tabii tabii. Sende de var. Sen Karadenizlileri tanıdın. Ben Bulgaristanlıları tanıdım. Farklı kültürlerden insanların bir araya gelmesi kimi zaman çok hoş bir şeydir. Genellikle zenginleştirici bir şeydir kültürleri melezlediği için. Zaten İzmir'imizi güzel kılan da budur. Mesela farklı kültürler bir araya gelirler. Ama orada yaşanan bazı kopukluklar, yanlış anlaşılmalar ve... ...intibak edilmesi gereken şeyler de çok vardır.

Evet doğru. Ya ben şimdi mesela kişisel yani romantik ilişkiyle ilgili bunu söyleyemeyeceğim. Çünkü ben onu deneyimlemedim. Hani yani Karadeniz'le evet bir kültür farkı vardı ama... ...biz çoğu temel şeyde çok aynı görüşteydik. Yani öyle bir aslında benim yani eski eşim Karadenizli dedesi... ...ama İstanbul'da doğmuş büyümüş. Son derece İstanbullu bir kültürden geliyordu. Onu sayamayız ama seninki kesinlikle yani. Sen bize anlat hocam. Ya ben de Bulgaristan kökenli olduğum için... ...ne diye duydun sen? Darü Sıla. Yani gidip orada... Sıla-i Rahim. Sıla-i Rahim, pardon. Sıla-i Rahim, evet. Doğru. Oraya gidip oralı biriyle beraber olmanın uyandırdığı duygu o. Yani kültürel kodlar, aslında şöyle bir şey var dünyada şimdi... ...tabii ki Bulgaristan'da akademisyen olan ya da roman yazan bir insan diyelim ki... ...ne şehirde sahibi Alevi diye bir kitapçıyı yakan insandan çok daha fazla benim dünyama ait. Çünkü hayata dair ortak kabullerimiz vardır. Biriyle diğeriyle yoktur. Biraz önce tam olarak bunu demek istedim aslında. Yani aynı pasaporta sahip olmamız bir şey ifade etmez bu konuda.

Oraya geçelim yani bir kere. Fakat dil tabii orada çok önemli bir faktör. Bir de tabii kültürel bagajlar da önemli. Bizim seçtiğimiz kitaplarda da olduğu gibi. Yani mesela Tosunpaşa filminden konuşup gülemiyorsun. Tabii. Yani öyle çok gündelik şeyler oluyor. Fakat farklı şeyler getiriyor yanında. Yeni şeyler öğreniyorsun. Bazı konuları...

Hiç aklına gelmeyecek açılardan bakabilmeye başlıyorsun. Çünkü başka bir kültürden geldiği için. Yani artıları var, eksileri var. Aslında dünya mesela hani girişte de İsrail, Filistin dedik. Dünya aslında melezleştikçe bence kurtulacak ve güzelleşecek. Türkiye'de. Türkiye'de öyle. Türkiye'de öyle. Türkiye'de mesela günümüzdeki kutuplaşmayı düşün. Siyasal bir kutuplaşma var ya Türkiye'de. Doğru. Fakat ben mesela Kadıköy sokaklarını gittiğim zaman görüyorum, kulağı küpeli bir oğlanla başörtülü bir kız oturmuşlar beraber kahve içiyorlar ve sevgili oldukları da anlaşılıyor.

Evet. Birbirlerine bakışlarından. Şimdi onların çocuğu olsa hayırlı bir melezileşme olacak. Belki Türkiye'de böylece aslında kendini aşacak yani. Evet, buna gerçekten ihtiyacımız var. Ki zaten bu olacak. Evet, kültürler arası iletişim çok önemli. Bir tane senin çok güldüğün bir anın var. Onu anlatayım mı? Amerika'da ben çevirmenlik bürosunda çalışıyordum. Bir dosya geldi. Bu dosyada o zaman şey vardı, MSN vardı. Hatmeylemesen vardı ya böyle bling diye aşağıdan şey çıkarttı. Bu böyle yazışmaların dökümünü almış bir kadın. FBI'ya çeviri yaptığı dönem mi hocam? Aynı dönem. Onu da başka bir sefer anlatırım başka bir konuda. Şey böyle dosya geldi. İçinde bir sürü bir adamın başka bir kadınlarla yazışmaları var. Bu adam işte Türk. Kadınlar da Türk, yabancı fark etmez yani çeşit çeşit kadınla yazışmaları var. Bu dosyayı gönderen kişi çok önemli, Yale Üniversitesi'nde profesör kadın. Adam facia, yani kadınlarla kurduğu ilişki değil berbat, yani fena. Hani Türkiye'de olsa benim gerçekten asla arkadaşlık etmeyeceğim, ilişkiye girmeyeceğim, sokakta görsem muhtemelen merhaba demeyeceğim tip.

Ve bu kadın şimdi ben çevirdim, çevirdim, çevirdim bunları. Kadının sorusu şuydu tam olarak. Yani bizim aramızda bir dilden dolayı ve kültürden dolayı mı bir fark var? Böyle şeyler hani sizde normal mi? Yoksa bu adam beni aldatıyor mu? Bu adam sadakatsiz bir adam mı? Normalde yapmamam gereken bir şey ben bu kadını aradım. Önce bir e-mail yazdım. Bize e-mail'e göndermişti dosyayı.

E-mail yazdım. Sizinle görüşebilir miyim? Bir telefon numarası alabilir miyim? Ya da siz beni arayabilir misiniz? diye. Sonra kadın beni aradı. Biz kadınla konuştuk. Dedim ki, bakın ben bunu size söylemek durumundayım. Normalde yapmamam gereken bir şey ama ben de Türk'üm. Yani hani ben de bu kültürdenim ama bu adam sizin burada da işte şuna şuna benzer bir adam. Yani nasıl ki onunla bir ilişki yaşamayı düşünmezseydiniz, bununla da düşünmezdiniz gibi. Dolayısıyla evet yani kadın şoka girdi. Dil farkı... Yanıltıcı olabiliyor. Tabii insan şey zannediyor. Belki de aramızdaki sorunların sebebi dilden kaynaklı. Yeterince İngilizce bilmemesinden. Ya da aramızdaki sorunların sebebi belki işte onun kültüründe bu normal falan.

Halbuki? Aynı kültürel kodlara sahip olduğu zaman mesela bunun için aşk yaşamana da gerek yok. Mesela Bulgar bir yazarla konuşurken nece konuştuğunu unutuyorsun aslında orada. Eğer belli bir İngilizcenin üzerindeyse ikinizin de seviyesi. Ertesi gün düşündüğün zaman nece konuştuğunu hatırlamazsın bile. Bulgarca mı konuştuk, Türkçe mi konuştuk, İngilizce mi konuştuk? Çünkü insanlar aynı ortak kabulleri sahiplerse dünyayla ilgili bazı şeyleri anlamak çok daha kolay.

Ama ne demişti bizim dinleyicimiz? Meksikalı. Mesela Moskova'da bir Meksikalı ile beraber olmak gençlere yakışıyor. Bir şey söyleyeceğim ama şu çok önemli. Yani yine de evet kültürel farklılıklar var bu arada. İkiniz de mesela çok kitap okumayı seviyor olabilirsiniz. Var var ama o zevkli bir şey haline de gelebiliyor eğer bir yetişim kuruluyorsa. Ama yani ben hani daha çok bunun üzerine aslında eğilmek istedim. Bu kitaplarda da bu şeyde. Yani karşındaki kültürü tanımaya çalışmak için de... ...yeteri kadar şey yapman gerekiyor. Benim kız arkadaşım mesela bana demişti ki, sana anlatmışımdır bu hikayeyi... ...senin araban yok mu diye sordu bana. Ki benim ehliyetim bile yoktu o zaman. Kız arkadaşım Bulgaristanlı. Bulgar, Bulgaristan Türkü de değil yani. Ben dedim yok yani, ben araba kullanmadım bu yaşa kadar. Dedi ben kız arkadaşlarıma anlatamam arabası olmayan bir erkekle beraber olduğumu. Ne kadar enteresan.

Ki bu şey değil hani, Ferrari sahibi olmanı beklemiyorum dedi yani. Evet, evet. Ama arabasız bir erkek bile olmaz bu iş dedi. Allah Allah. Neyse ben onun sayesinde ehliyet aldım, araba aldım, araba kullanmayı öğrendim. Bir hayrı dokundu kızım bana o hayrı. Ama hani böyle mesela bugüne kadar hiçbir kadın bana bunu söylememişti dedim ben ona. Türk kadınları çok kibarmış dedi.

Yani hayır, bizde bu konu da değil. Yani benim babamın ehliyeti var ama... ...benim babam araba kullanmıyor, annem kullanıyor arabayı. Hani belki de biz bu manada biraz daha şey miyiz? İleri miyiz diyeyim yani? İleri mi? İşte onu karıştırıyorsun artık. Hani kim ileri, kim geriyeler falan karışmaya başlıyor. Kişisel bir seçimde olabilir o yani. Bir hareket yapıyor karşındaki. Vay be işte medeniyet ne de olsa Avrupalı falan diyorsun. Ondan sonra başka bir hareket yapıyor. Biz bu konuda daha ileriymişiz. Evet, evet. Elbise çıkıyor ortaya. İlk kitabımız... Kadınlar... Erkekler Mars'tan, kadınlar Venus'tan olsun mu? John Green 1992 yılında yayınlanmış ve tam kırk dile çevrilmiş olan... ...kitabı Amerikalı İlişki Danışmanı, öğretim görevlisi ve yazar kendisi. Kısaca özetleyeyim mi? Evet, lütfen. Kitap, galakside bulunan kadınlar ve erkeklerin aslında farklı gezegenlerde yaşayan, birbirinden çok farklı iki tür olduğunu ve birbirlerini gördükten sonra birbirlerine çekildiklerini anlatan bir öyküyle bizi karşılıyor. Birbirleri olmadan yapamayan ama çekişmeden de duramayan bu iki türün ilişkilerini düzenlemesi için neler yapmaları gerektiğini anlatıp yol gösteriyor.

Hayatınızdaki kişiyle ilişkinizi geliştirmek ve ilişkinizde istediğiniz şeyleri elde etmek istiyorsanız... ...Amerikalı İlişki Danışmanı John Gray'in Erkekler Mars'tan Kadınlar Venüs'ten kitabı... ...Tam Size Göre diye bir tanıtım metni var. Şimdi bir şey söyleyebilir miyim? Benim aklıma şey geldi. Bir rahmetli şair Seyhane Erez Çelik vardır. Şahsen'i de çok severdim. Allah rahmet etsin. Şiirini de. Onun bir sözü vardı. Bana bir mektuplaşmamız yazdı. Kadınlar ve erkekler iki farklı millettir. Dolayısıyla ilişkilerde esas olan diplomasidir.

Mükemmel. Gerçekten. Şöyle bir şey var yani hani kültür farkı falan bir kenara hala daha dünya kadın erkek arasındaki farkı anlamaya çalışıyor. Bir de Metin Üstündağ karikatürü vardı öyle. Adam kadına diyor ki sevgilim biz seninle ayrı dünyaların insanlarıyız çünkü sen kadınsın ben erkeğim diyor.

Hatırladım bunu. O zaman da çok beğenmiştim. Yani şimdi bu John Green kitabı biraz aslında kaç yılında yazıldı? 1992 yayın tarihi. Bayağı eski moda bir kitap. Şimdi bu konuda özellikle kadın dinleyicilerimizi uyarmak isterim. Çünkü bu kitabı onlar da eğer alıp okurlarsa biraz şey bulabilirler, cinsiyetçi bulabilirler. Bu da hep erkekleri anlayın demiş yahu diyebilirler. Tamam mı? Fakat şimdi bence bu kitap hala bizim ülkemizde bazı şeylerin oturtulamadığı ülkemizde erkekler için çok uygun ve onlara faydalı.

Çünkü karşı tarafı en basit haliyle anlatmaya çalışıyor. Yani karşı... Şöyle bir örnek var mesela. 101. Evet, tam öyle. John Gray'in kendi deneyimlerinden. Karısı hastanede şey yapmış, doğum yapmış. Ve ne eksik? Bir şey eksik. O eksiğin giderilmesi lazım. John Gray ama o saatte işte, çalışıyor. Onu yapamıyor. John Gray'in erkek kardeşine bu görev veriliyor. O da onu beceremiyor o gün. O kadının eksiğini tamamlayamıyor. Hastaneye getiremiyor. Akşam John Grey karısının yanına geldiğinde... ...karısı serzelenişte bulunuyor. Ondan sonra John Grey de sinirleniyor falan. Sen diyor dert edinmişsin kendine. Olmaz sana olur falan diye dönüp tam gidecek. Kadın da diyor ki John Grey hiçbir yere gidemezsin. Böyle yürüyüp çekip gidemezsin. Bu konuyla şey yapacaksın. İlgileneceksin, yüzleşeceksin falan diyor. John Grey o anda şeyi fark ediyor. İşte bu aha moment denen şey, aha diyor yani. Bu kadının aslında tek istediği şey... Jeton düşüyor. Biraz diyor, anlaşılmak yani. Biraz hani sevgi dolu sözcükler, sarılmak falan filan. Şimdi bunu günümüz kadını şey diyebilir, bu ne be? Bu da ne kadar geride kaldı, yok artık o kadar da değil diyebilir. Kaldı mı acaba? Ama aslında kaldı mı acaba? Bravo. Özellikle bizim coğrafyamızda hala böyle şeyler. Hiç aşılamamış konular. Şimdi Batılı için. O yüzden Batı'da bu kitaba şu an aslında kadınlar tarafından artık tepki var diyebiliriz. Erkekler kendilerine ihtiyaç duyulduğunda güçlenip harekete geçerlerken diyor John Gray, kadınlar sevildiklerini hissettiklerinde harekete geçip güçlenirler. Erkeklerin en büyük korkusu eksik ve yetersiz olmaktır. Şimdi şey var, bu kitapla ilgili çalışırken şunu düşündüm. Tabii Batılı kadının kitaba çok fazla itirazının bir sebebi de... ...hayır biz öyle değiliz. Biz de, ben de illa ki gidip bir kadın ağlarken ona sarılmam... ...onun omzuna vurur geçerim diyor mesela. Bizim hala daha, niyeyse kadınların erkeklerle aynı olduğumuza dair... Bak eşit demiyorum. Eşitlik başka bir şey.

Ama biz onlarla aynıyız konusunda. Sanki erkek olmak çok matah bir şeymiş gibi. Evet ısrarımız var ve bu bana mesela bu da bana dokunuyor. Sanki çok matah bir şey erkek olmak. Hiç matah bir şey değil ben zaten aşağı görüyorum. Yani biliyorsun bu konudaki düşüncelerimi. Downgrade etmek istiyorsun kendini yani. Evet yani bana göre zaten erkek dediğin şey çok daha...

Basit düşünebilen yani ancak o kadar yani. Basit düşünebilen derken bu iyi bir şey değil. Ancak o kadar düşünebiliyor. Yazık. Yani ben neden erkek gibi olayım? Mesela şeye de bozuluyorum ve bunu yanlış buluyorum. Psikolojik olarak da yanlış buluyorum. Hani kız çocukları Barbie ile oynamasın, bebekle oynamasın. Kamyon verelim onun eline. Kamyonla oynasın. Şimdi bak çocuk bunu kendi tercih ediyorsa tabii ki. O ayrı bir şey. Ama bunun dayatılması o çocuğun cinsiyetiyle neden oynuyorsun?

Neden erkekliğin daha cool bir şey olduğu fikrine sahipsin? Neden duygusuzluk daha iyi bir şey olsun ki? Erkeklerle kadınlar genelde duygusal gereksinimlerinin farklı olduğunu bilincinde değillerdir, diyor John Gray hoca. Bu nedenle de birbirlerini desteklemeyi bilmezler. Erkekler ve kadınlar ilişkilerinde kendi almak istediklerini verirler. Her biri yanlışlıkla diğerinin kendisiyle aynı arzu ve ihtiyaçları sahip olduğunu sanır. Sonuçta her ikisi de tatmin olmaz ve öfkelenir.

Farklı kültürlerden ve dillerden gelenler de daha kolay yaşanabilen bir durum. Evet yani en başta işte ayrım kadın erkek arasında yaşanıyor. Sevilmek istediği gibi sevmene gerek yok. Yani onu sevilmek istemek başka türlü sevilmek istiyor çünkü.

Evet. Bu kitabı mesela hani okurken amma erkekleri kollamış diyebilirsin ama gerçek bu. Adam bu arada gerçeği söylüyor. Diyor ki erkek diyor gider diyor bir kavga esnasında diyor. Gider diyor odasında böyle bir işte bir yere gidip ya da dışarı çıkıp diyor biraz dolanmak ister. Sonra diyor gelecektir. Gelip o zaman konuşabilecektir diyor.

Bir de otuz yıl olmuş kitap yazılı da. Hocam yani bu son otuz yılda böyle çok büyük kültürel devrimler... Yaşanmadı. Yaşandığını hatırlamıyorum ben açıkçası. Daha kötüsü oldu. Altmışlar, yetmişler gibi olmadı yani. Bir de daha da kötüsü oldu. Geri bile gidilmiş olabilir. Geri bile gidildi. Yani evet. Yani bu şeyden dolayı sosyal medyadan falan dolayı geri bile gidildi. Yani adam bir şeyleri doğru söylüyor diye... Yani 1992 yılından daha ileride olmayabiliriz şu anda yani zaten. Belki değiliz.

Bence 1972'den de daha ileride olmayabilir zaten. Ama ha eşitlikler yani işte CHP yeni genel başkanı seçtiğinde mesela listeyi veriyor. O listede şimdi neye bakılıyor? Kotalar dolduruldu mu? Kadın kotası dolduruldu mu? Tamam eşitliklere doğru hareket ediyoruz. Güzel. Ama bu demek değil ki. Biz aslında bireysel manada kadın erkek arasındaki sorunları aştık. Hayır aramızda çok net anlayış farkı dediğin gibi sevgiyi kavrayış farkı. Gezegen farkı. Ya yaşayış farkı var ya.

Şu lafını çok güldüm bile. Birçok çift bir konuyu tartışmaya başladıktan beş dakika sonra... ...neden tartıştıklarını tartışmaya geçerler. Tabii. Bunu zaten şey diye söylüyor. Erkek konuyu çözmek ister diyor. Kadın ise problemi biraz daha konuşmak ister diyor. Şimdi ben de mesela bunu okuduğumda çok kızdım. Ne münasebet. Ben bir kere mesela ben çözümcüyümdür ilişkide. Ama yok, bir dakika. Evet, problemi incik cincik konuşmak isteriz biz. Yani bunları kabul edelim. Bunlar bizi küçültmez, azaltmaz. Yani biz de böyleyiz. Erkekler de öyle. Yani kitap insan ilişkilerindeki farklılıkları anlamamıza, anlaşmazlıkları çözmemize... ...ve ilişkilerimizi daha sağlıklı bir zemine oturtmamıza yardımcı olmak istiyor. Evet, ben bunu bu yüzden tavsiye ediyorum. Bir de şöyle bir şey alıntı yapacağım kitaptan. Zihinsel kimya...

İlgi yaratır diyor. Yani ilk ilgiyi yaratır, zihinsel kimya. Aynı şeyden konuşuyorsun, aynı kitapları seviyorsun, aynı filmleri seviyorsun. Bu ilgiyi yaratır. Duygusal kimya, sevgi yaratır. Fiziksel kimya, arzu yaratır. Ve ruhsal kimya, aşkı yaratır. Bir ruh eşi bu dördünü de içerir. Ay ne kadar güzelmiş. Bir daha söyle diyeceğim ama geri sarıp dinleriz nasılsa. Şeyde podcast'ı dinleyicilerimizle beraber. Evet, evet. Çok güzel. Yani dolayısıyla tek bir tanesi kurtarmıyor

yani. Hani diyelim ki Cem Bey Meksikalı hanımefendiyi çok beğendi. Onlar da pek güzel olurlar hakikaten. Böyle tenleri menleri falan filan saçları. Çok beğendi. Fiziksel kimya oldu. Bir arzu oluştu. Eğer zihinsel kimya, duygusal kimya ve ruhsal kimya birleşmiyorsa bu tek başına bir şey götüremez.

Fakat pardon ama Rusya'ya gidip Meksikalı sevgili yapmak da çok net bir duruş değil mi? Ya Rusya'ya bir mesaj vermiş burada yani dinleyicimiz. Hayır bir tane de Rusmuş. Bir tane de ses Rus olmuş. Öyle değil. Ayıp olmasın diye herhalde. O zaman geçelim ikinci kitaba. Evet geçelim. Bence Kürk Mantolu Madonna'ya geçelim derim.

Hay hay geçelim. Türk Edebiyatı'nın ikonik kitaplarından bir tanesi... ...desek herhalde yeridir değil mi? Yeridir. Sabahattin Ali ya da Sabahattin Ali. Bilmiyorum, çok eşlik söyleniyor. Bu tam olarak Cem Bey'in ilacı. Bir de bizim bu kitabı sevmemizin bir başka sebebi de var. Bir Weimar Cumhuriyeti romanı. Ha evet, doğru söylüyorsun. Evet, Almanya'nın İki Dünya Savaşı arasındaki... ...bizim de senden çok sevdiğimiz Weimar Cumhuriyeti döneminde geçiyor. Hatta kitabın kahramanı olan Maria Puder değil mi? Evet. Maria Puder tam hatta Babylon Berlin dizisinde... Fırlamış, oradan fırlamış bir sanatçı kırıldı. Svetlana'nın canlandırdığı şarkıcı kadın var ya... Evet, evet. O dönem Almanya'sında çünkü kadınlar cinsel kimliklerini sorgulamaya başlıyorlar. Erkek kıyafetleriyle sahneye çıkan şarkıcılar var mesela. Evet.

Yani böyle bir şok yaratmak istiyor kadınlar. Bir taraftan Birinci Dünya Savaşı yıkımının getirdiği büyük bir sefalet de sürüyor. Bizim Maria Puder de zaten bir mekanda keman çalıp şarkı söyler. Ve şeydir aynı zamanda, erkeklere güvenmez, kalbini kapatmıştır aşka sevdaya ve o şekilde...

Gönlünü eğlendirmektedir. Evet, gönül eğilemektedir. Evet. Yahudi asılıdır ayrıca kendisi. Maria Puder, bizim Raif Efendi de Havranlı Balıkesir'den. Raif Efendi böyle içine kapanık, melankolik ve düş dünyaya uyum sağlayamamış bir adam. Maria Puder ne kadar erkeksi görünüyorsa aslında... ...Raif Efendi'de de bir efenimle kadınsılık var. Hatta babası bu sebeple onu hor görüyor. Ve Almanya'ya gönderiyor bunu. Çünkü Almanya'da o kadar artık para pul olmuş ki... ...Türkiye'de okutmaktan daha ucuza geliyor çocuğu orada okutmak. Gitsin orada ticaret öğrensin bari bir işe yarasın diye yolluyor. Zayıf Efendi de için naif bir karakter olduğu için boş zamanlarını bir de Almanya'nın durumu da çok kötü. İç karartıcı bir halde ülke. Bari diyor kültüre sanata vereyim kendimi müzelere gezeyim diyor. Ve müzeyi gezerken bir tabloya rastlıyor. Tablo ona bir Rönesans tablosunu hatırlatıyor. Kürtmandağlı Madonna adlı. Sonra da tabloyu çizenle tanışıyor. Yani Maria Puder aynı zamanda da bir ressam.

E şimdi aşık olmasında... Hatta şöyle yani o kadar çok gidiyor, geliyor, gidiyor, geliyor, gidiyor, geliyor. Her gün tabloya bakıyor, bakıyor, bakıyor, bakıyor. Kadın da onu takip etmeye başlamış. Kadın da onu takip etmeye başlıyor. Çok güzel ya. Evet. Ne kadar güzel. Kadın da onu takip etmeye başlıyor. Kim yani bu adam? Her gün gelip buna bakan. Harika. Ve sonra geliyor öyle tanışıyorlar. Beyefendi resme ben yaptım diyor değil mi? Evet. Yani gerçekten şey... Hatırlar mısın? Biz bunun galiba tiyatro oyununa da gittik. Gitmiştik, evet. Şimdi hatırlamıyorum kim oynuyordu ama başarılı bir oyundu. Zorludaydı galiba. Eğer yine oynarsa denk gelirseniz tavsiye ederim. Sonra hayatında ilk defa kendi isteğiyle, kendisine dayatılandan farklı bir şey yaşamaya başlıyor bizim Raif Efendi. Kadını da inandırıyor aşk diye bir şeyin dünyada olduğunu. Bunu da itiraf ediyor aslında Maria Puder. Diyor ki, bende inanmak noksanmış. Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamamıştın diyor zayıfı. Sana aşık olmadığımı hissediyormuşum. Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. Ama şimdi inanıyorum. Sen beni inandırdın. Seni seviyorum. Deli gibi değil. Gayet aklı başında olarak seviyorum diyor. Evet ama buna rağmen yine de... Kopuş, ayrılık ve imkansızlıklar peşini bırakmıyor kahramanlarımızın. Ve Rayıf Efendi Türkiye'ye döndükten sonra da orada mutsuz bir evlilik yapıyor. Bir hayatının geri kalanını içe kapalı, melankolik, anlaşılmamış bir aile babası olarak geçiriyor. Günlüğüne döküyor o yıllardaki satırlarını. Sonra ölmeden önce çok kafka esk bir hareket yaparak kime veriyor bunu? İş arkadaşına veriyor. O da anlatıcı zaten. Hatta şeyde buluyordu galiba. Çekmecesinde. Evet. Çekmecesinde saklıyor bunu. Vermiyor da şey buluyor. Buluyor. O arkadaşı, evet. Ve aslında yok etmesini tercih ederdi tabii... ...Raif Efendi bunu ama çok Max Broth muydu Kafka'nın... ...şey yapan, isteğini ihanet ederek... Ha, evet, evet. Max Broth hareketi yaparak... ...bunu bize anlatıyor hikayeyi. Evet. Yani şey olarak... Anlatıcı Rasim. Şey enteresan. Gizemi çözmeye çalışıyor. Yani 1930'lu yıllarda... Yirmiler. Yirmiler mi? Otuzlara doğru giden yirmilerden geçiyor. Yıllardaki bir Türk erkeği Almanya'da şaşkın. Alman kadını karşısında. Bugün de farklı değil. Bence o çok enteresan. Yani bugün de bir Türk erkeği hala batılı kadın karşısında gerçekten şaşkın. Ve özgüven kaybı yaşayabiliyor. Biz Türk erkekleri olarak özgüvenimiz biraz kırılgandır. O yüzden ben şunu çok önemsedim aslında. Bu soruyla beraber çok düşündüm. Ve kendi geçmişimde işte Amerika'da yaşantım. Başka ülkelerdeki ziyaretlerim, insanlarla tanışmam. O deneyimlerimden de süzdüklerimde şunu söyleyebilirim. Karşı kültürü önce tanımak lazım. Yani şöyle...

Yani birini gördün, aşık oldun, bodozlama girdin. Onun kültürünü elinden geldiği kadar anlamaya çalışman gerekiyor. Din de önemli bir faktör mü hocam peki burada? Elbette. Müslümanlık, Hristiyanlık konusunda girince bir şey oluyor değil mi? Olmaz mı? Olmaz mı? Yani yediği, yemek farklı. İşte biri domuz yiyor. Mesela bu şeyde vardı bizim bir dönem Amerika'da beraber aynı evde yaşadığımız, o büyük evde yaşadığımız bir arkadaşlar vardı. Amir ile Nini. Bunlar Reunion Adası'ndan.

Ve Amir Müslüman. Nini de Budist. Biri domuz yemiyor, biri inek yemiyor, biri şunu yemiyor, biri bunu yemiyor. Evde ev sahibi bize yemeklerimizi yapıyordu. O ikisine ayrı ayrı yemekler yapıp uyudu mesela. Bu romanda var mıydı?

Yok hayır, çünkü sonra, sufleden sonra tanıştığım bir çift benim bu. Yine aynı evde biz buluşmuştuk biliyorum. Suflede bir Yahudiler vardı ama değil mi? Domuz yemiyorlar ve ona göre yemek pişiriliyor falan. Tabii tabii, o zaten hani, o tabii ki yani zaten. Ama böyle hani karşı kültürü önce yatsamadan ve yargılamadan anlamaya çalışmak. Şu var çünkü, çok şunu görmüşümdür.

Neden yemeyesin, ye. Domuz, neden yemeyesin, ye. Tamam, bu dalga da geçebilirsin ama karşındaki ateist bile olsa... 1500 yılını ben sana şimdi özetleyeceğim, öyle mi iki kelimeyle? Karşındaki ateist bile olsa incinebilir mesela. Belki de ateist, belki de domuzla yiyecek, belki kültürel bir şeyden dolayı yemiyor. Ben sinirlenirim çünkü bir kere çok şey bir hareket.

Ama bu çok var. Yani neden yemiyorsun? Neyse bu bölümde argo kullanmamaya karar verdim. Yani inek neden yemiyorsun ki ya? İnek tanrı mı olur? Yani şimdi böyle demek... Biz hiç düşünmedik bunu çünkü. Bin beş yüz yıldır biz bunu hiç düşünmedik, tartışmadık. Müslüman ve İslam alemi olarak sen şimdi böyle... Neyse. Evet, şimdi o yüzden yani karşı kültürü tanımaya çalışmak. Aslında Raif Bey onu yapmaya çalışıyor yani. Çalışıyor canım, iyi niyetli. Çok güzel yapıyor, iyi niyetli. Bu çok bana göre önemli. Bir de şu detayı da tabii verelim. Gerçi Türkiye'de bu kitabı okumayan kim kaldığını da bilmiyorum ama. Tablo otoportre.

Maria Pudina'nın kendini çizmesi, ona Kürk mantolu Madonna diyen Raif. Evet, doğru. Bir Rönesans dönemi tablosundaki Madonna'ya benzeterek. Kitabı da şu kelimelerle ifade etmiş yazar. Yazılar ya Sabahattin Ali'nin kendisi yani. Dünyanın en basit, en zavallı, hatta en ahmak adamı bile... ...insana hayretten hayrete düşünecek ne müthiş ve karışık bir...

...ruha maliktir. Niçin bunu anlamaktan bu kadar kaçıyor? Ve insan dedikleri mahluku anlaşılması ve hakkında hüküm verilmesi en kolay şeylerden biri zannediyoruz. Evet. Aslında edebiyatın doğru bakış açısı da bunu insanlara söylemektir yani. Bu arada ama şunu söyleyelim yani Sabahattin Ali... Çok sonradan Türkiye'de okunmaya başlamış bir yazar. Yazarına hiçbir hayra dokunmamış bir başarı. Yani gerçekten ilk başta... Hatta tam onun da tarihini ben not ettim. 1983 yılında Yapı Kredi yayınları yayınladıktan sonra kitap patlama yapıyor. Yoksa edebi olarak, tamam bir komünist galiba değil mi Sabahattin Ali? Hatta o yüzden öldürüldüğüne dair bir şey de var. Fakat yani o yüzden okunmuyor falan değil, politik sebeplerden okunmuyor değil. Gerçekten edebi olarak okumaya o dönem insanı, o dönem eleştirmenleri... Açmış onları. Hayır, o dönem okumaya değer görmüyorlar. Kitap zaten şey değil. Edebi olarak şey bulmuyorlar, kendilerine layık görmüyorlar. O dönemin modasına uymuyor. İşte bilmiyoruz yani, bu böyledir ya hani... ...biri çıkar, hiç bu ne, okunacak şey değil der, elli yıl sonra bambaşka çalışır. Şimdi ise 2016 yılında Penguin Classic serisinde Amerika'da... ...Amerikalı yazar Maureen Freely ve Alexander Dayer çevirisiyle yayınlandı. Yani tiyatrolarının yapılması gündeme geliyor, filmlerinin yapılması gündeme geliyor. Yani Türkiye edebiyatının en sevilen ve bilinen şeylerinden birine dönüşmüş. Bir geçti yazarlığın... ...nasıl bir iş olduğunu dair. Çok güzel bir örnek. Aslında ben onun için de değinmek istedim. Yani hepimiz ara ara şeye gireriz ya... ...yani ne oluyor ya ben yazıyorum, yazıyorum... ...bunlar ne olacak, ne bitecek? Bu iş çok uzun soluklu bir iş. Yarınımız belli değil. Belki size... Gerçi kitabın şeyi de düştü şimdi. Telifi de miri malı sayılmaya başladı şimdi... ...aradaki sürede olduğunda. Hatta üç, beş sene önce oldu... ...bütün yayın evleri çılgın gibi saldırdılar bu kitaba. Ve şu anda on tane falan yayın evi var bu kitabı basan. Sen bilmiyorum hangisinden şey yapacaksın, hangisini vereceksin. Ama bir tane alıntı yapmıştım. Filiz Ali vardır ya. Kızı. Kızı ve şey, müzikkolog Filiz Ali demiş ki... ...kitabın niye bu kadar sevildiğine dair. Kitap genç insanların duygularına hitap ediyor. Edebiyat öğretmenleri hala öğrencilerine bu kitabı tavsiye ediyor... ...ve gençler duygularını aktardığı için kitabı severek okuyor. Young Adult kitabı olarak da iştiriyor demek ki. Evet, evet. Doğru. Şimdi o zaman sen bir ara mağanemizi oku, öyle devam edelim. Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, yüreğine ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için Bibliotelik ne yapıyor? Devam edelim.

Şimdi gelelim Mustafa Kemal ve Mithi Kovaçeva'ya gelelim mi? Umutsuz Bir Aşkın Öyküsü. Mustafa Kemal ve Mithi Kovaçeva, Umutsuz Bir Aşkın Öyküsü yazan Liliana Saramifova, 1999 yılı. Şimdi bu hikaye çok sevilir. Geçen gün daha Yılmaz Özdil anlattı televizyonda. Tam da böyle Yılmaz Özdil'den ümidi keseceğim böyle bir şey yapıyor. Tekrar takip etmeye başladım. Güzel anlattı çünkü.

İşte Mustafa Kemal'in Mitikova Çava'yla olan yasak aşkı çok bilinen ve sevilen bir hikayedir. Çünkü Atatürk'ün beşeri taraflarının en çok ortaya çıktığı dönemdir. Ve herhalde de Atatürk'ün gerçekten gönül macerası diyebileceğimiz, gerçekten aşık olduğunu diyebileceğimiz duygusal bir... ...bağ kurduğunu söyleyebileceğimiz kişi Dimitrana Kovaceva. Bulgaristan'ın ünlü komutanlarından müdefa vekili... ...yani savunma bakanı Stilyan Kovacev'in kızı. İsviçre'de eğitim görmüştür. İyi düzeyde piyano çalıp herkesi bilen güzelliğiyle bilinir. Ve Mithi Kovaceva, Mustafa Kemal aşkını Türkiye'de ilk ortaya çıkaran kimdir? Aslı Perker. Aslı Perker. O zaman Aslı Erekul. O zaman Aslı Erekul'a bağlanıyoruz. Buyurun.

Evet, doğru hocam. O zaman Aslı Erekulum, yıl 1998. Bu kitabın yayınından bir yıl önce. Bir yıl önce. Muhtemelen bu kitap zaten öyle. Ondan sonra bulundu ve yapıldı. Allah ne güzel konu dediler ve kitabını yaptılar. Ben aktüelde bir hala stajyerim. Zannedersem hala daha maaşım falan da yok. Çok zor günler yaşıyorum. Şeyde oturuyorum. Tos koparan da. Bunu neden anlatıyorum? Gerçekten tıfıl bir muhabirim aktüel dergisinde. Bir şekilde oraya kapağı attım ama hani bana dediler ki yani seni kovarsak kovarız. Para mara vermeyiz. Kovmazsak çalıştırabiliriz. Gene para vermeyebiliriz. Ben de tamam dedim.

Neyse bir gün böyle ben biliyorsun böyle çok incik cincik okurum yani böyle... ...kıyıda köşede kalmış şeyleri de okumayı severim. Yabancı bir şey okuyorum, yabancı bir kitap okurken... ...orada bir gönderme mi desem bir kaynaktan bahsediliyor. Bu kaynaktan, bu böyle bir cümle. O bir cümlede de... ...Mustafa Kemal'in Bulgaristan'da bir aşık olduğu bir kadın olduğundan bahsediliyor. Şimdi ben bunu okudum. Allah Allah falan böyle büyük bir heyecana kapıldım. O günde pazartesi haber toplantısı var. Aktüelinin haber toplantıları çok korkunç geçerdi böyle karın ağrısı. Girdim toplantıya Alev Er, genel yayın yönetmeni. Çok utana sıkıla dedim ki ben şimdi bir şey söyleyeceğim dedim. Bir şey ben gördüm ama dedim. Ya bundan ben emin değilim. Anlamadım ne olduğunu dedim. Ne dediler? Böyle böyle dedim. Mustafa Kemal'in bir şeyi varmış. Bulgar sevgilisi varmış. O neymiş falan bir de böyle konuşurdu Alev Er. O neymiş? Nereden duydun sen bunu? Nereden buldun sen bunu?

Okudum dedim yani bir yerde okudum. Getir bakalım onu. O gerçek olabilir mi? Pardon yabancı kaynak mıydı okuduğun yer? Yabancı kaynak. Öyle olabilir mi? Böyle olabilir mi? Falan filan. O yüzden kimse okumamış Türkiye'de herhalde. Hiç kimse o yüzden bilmiyor. Ondan sonra ben de okudum. Bunlar dediler ki bunun peşine düşelim o zaman. Hakikaten biz bunun peşine düştük. Aradık bulduk. Hatta şöyle çok acı bir anım da vardır bununla ilgili. Alev Erban dedi ki hemen dedi Bulgaristan'a gidiyorsun dedi. Ben dedim ki gidemiyorum hemen Bulgaristan'a. Neden dedi? Benim dedim pasaportum yok. Ay yazık.

23 yaşındayım. Tam olarak 25 yıl önce. Ben dedim pasaportum yok, ben Bulgaristan'a gidemem. Ve acil gidilmesi lazım. Şimdi ise Amerikan vatandaşısın. Nereden nereye hala. Evet. Ve benim editörüm o zaman Seda, o gitti şeye, Bulgaristan'a. O kısmını o yaptı. Hiç yurt dışına çıkmamışsın o gün senden yani. Hiç çıkmamışım o zamana kadar, 23 yaşına kadar. O yaptı o kısmını. Diğer araştırma kısmını İngilizcesi osubusu ben yaptım. Ve kapak haberi olarak aktüelin Atanın Bulgar Gülü diye bugün hala internette derginin kapağını buldum, gördüm. Görebilirsiniz 1998 yılı işte 300 küsürüncü sayısı aktüelin. Ne diyelim. Eline sağlık hocam. Teşekkürler. Sonra Türkiye'nin haberi oldu. O zamana kadar Türkiye'de bu asla bilinen... Patladı bu haber yani. Bilinen bir şey asla değildi. Evet. Yani... Ben de Bulgaristan'da yaşadım biliyorsun, Sofya'da iki buçuk yıl kadar. Sofya'ya ne zaman bir arkadaşım gelse, şu Bulgarya Oteli'ni bir görelim. Hocam, atamız nerede sevgilisiyle çay içmiş, kahve içmiş falan derlerdi. Neredeyse bunun turizmini yapmaya başlamıştım orada. Mutikova Çeve'yle. Borisova Parkı var, oraya giderlermiş. Gibi benim de gittiğim yerde falan. Atatürk'ün batılı pek çok şeye hayranlık duyması, batılı nasıl desek... ...kültür sanat yaşama, yaşam tarzı, günlük yaşam tarzına hayranlık duyması... ...aslında bu Mithy'le beraber gerçekleşiyor. Yani zaten kendi yatkınlığı var. Mithy onun hayalindeki modern kadın aslında. Evet, tam olarak o. O bakımdan da bir hayranlığım var. Zaten demiş ki sonra, bir kız sevdiğim ateşeyken vermediler. Gençliğimi bıraktım Sofia'da demiş.

Bu benim hep çok güzel biliyor musun bu laf. Biliyorum. Gerçi Bulgarlarla savaşmış bir subayın gidip Bulgar Savunma Bakanının kızına talip olması da büyük bir özgüven göstergesi tabii. Zaten evet orada öyle bir şey var yani kimse kızı böyle işte cesaret edip de dansa kaldıramazken Mustafa Kemal böyle gözlerini dikiyor kıza ve tak tak tak yürüyor. Herkes onu seyrederken salonda böyle ortayı yarıp geçiyor ve ondan sonra diyor ki benimle dans eder misiniz? Ve neyle dans ediyorlar?

Neydi? Mavi Tuna. Aa! Tabii. Mithy'nin kardeşi Todor Kovacev'in anlattığına göre de... ...Mithy ölmeden önce çok hastayken... ...bir gün önce ölmesi vefatından ablasına demiş ki... ...dün gece rüyamda Kemal'i gördüm. Ana galiba. Yok, ana kızının adı. Bu bize hikayeyi anlatan kızı. Şimdi şöyle de bir durum var tabii. Mustafa Kemal bir çeşit sürgün orada aslında. Fethi Okyer'le beraber. Fethi Okyer'le de bunlar şeyden... Askeri ateşi olarak orada bulunuyor. Fethi Okyar şey... O da dönemin büyük elçisi. Büyük elçisi. İkisi de ihtiyaççıların bu Alman hayranlığını tasvip etmiyorlar. Yani bu Alman hayranlığından hayır gelmeyeceğini... ...ve ordunun çok fazla siyasete bulaşmasının doğru olmadığını düşünüyorlar. Manastır İdadesi'nden arkadaş ikisi. Bu yüzden de Enver aslında Fethi Okyar'ı yollayacak. Sofya'ya. Diyor ki Mustafa Kemal'i de al götür yanında. Bu da burada dolaşmasın.

Bu da bu belayı da alıyor. Bu da çok fazla çıkıntılık ediyor. İkiniz beraber gidin oraya diyorlar. Fakat şöyle bir hayra alıyor bence, bu benim şahsi fikrim ama. Mustafa Kemal Atatürk'ün gençliğini yaşadığı tek dönem Sofya'da geçirdiği 13 ay mı 15 ay mı? Yani partilere gitmiş, balolara gitmiş, işte bir kız sevmiş, kadınlarla tanışmış. Yani böyle mondan denir ya o zamanlar. Dünyevi bir hayat yaşadı. Yani yazık böyle karların üzerinde ya da savaş çadırlarında... ...ya da Trabluska çöllerinde falan. Değil de evet. Yorulmadığı belki de ilk hayatında gençliğini yaşadı. Ve tek dönem. Ve bu da zaten hayata bakışını ve modernizm algısını şekillendirmiş Paşa'nın yani. Ve tabii konuya bağlayacak olursak aslında tabii ki olmayacak bir aşk hikayesi. Çünkü gerçekten imkansız. İmkansız aşk hikayeleri güzeldir. Ve çünkü hakikaten Atatürk ne kadar modern olmuş olursa olsun... ...kız ne kadar Atatürk'ü sevmiş olursa olsun, hele ki o dönem için biri Bulgar, biri... Yani evlenselerdi ne olurdu sorusunu çok sorarlar insanlar. Evet. Yani Mustafa Kemal orada kalır ve bırakır mıydı vatanı kurtarmasına? Hayır. Bence Mithi Kovaçova'yı first lady olarak Türkiye'ye getirirdi. İlk Türkiye Cumhurbaşkanı'nın eşi olma şerefine de Mithi.

Evet, nail olurdu. Fakat yani işte bu hakikaten Cem Bey'inki gibi aslında. Orada karşılıklı muhakkak anlaşılmayacak, anlaşılmamış durumlar vardır. Ya bir kere hani şey çok önemli, aile menfumu çok önemli. Yani kadının üstünü, babasını ezip Mustafa'yla, genç Mustafa'yla gitmesi zaten beklenemezdi ki... ...bu kültür ayrımlarında en önemli unsurlardan biri ailedir. Zaten yeni dönmüş Bulgaristan'a Dimitreva, İsviçre'de müzik ve edebiyat eğitimi aldıktan sonra. Yardım konserleri düzenliyor. O arada Sofya'nın durumu da... ...bu şeydeki... ...Beymar Cumhuriyeti dedik ya, Kürt Mantolu Madana'daki Beymar Cumhuriyeti Berlin'i gibi aslında. İkinci Balkan Harbi'nde Bulgaristan çok yıpranıyor.

Ve Sofya'da kendini toparlamaya çalışan bir şehir. Buna destek olsun diye Dimitra'na yardım konserleri düzenliyor. Bu aslında yapılan balolar falan yardım amaçlı. Yani Bulgaristan'ın toparlanmaya çalışma süreci bu. Mustafa Kemal de büyük bir keyifle bu konserlere katılıyor ortak arkadaşları vesilesiyle. İşte o yenişehir kıyafetiyle gittiği meşhur fotoğraf vardır ya, şık kıyafet balosu. Evet, evet.

Ama işte yani hani aile bırakılabilecek, vazgeçilebilecek bir şey değil. Bu John Gray'in kitabında mı zannedersem, onda da bu aile konusu önemli yer alıyor. Yani hani çiftlerin birlikteliklerinde, mesela bir Çinli kadınla bir Batılı erkeğin, Amerikalı erkeğin, ben bunu şeyden biliyorum, Amerika'da çok vardır, Çinli kadınla. Adaş, kitabımda var bir sürü sonra işleyeceğimiz. Ha mesela, o zaman ona geçelim. Son kez Mithy'nin bir şeyini söylemek istiyorum, anısını. Ben ne zaman piyanonun başına geçsem, Kemal Bey salonun en uzak köşesine gider ve yapayalnız beni dinlerdi. Tuşlara basarken Kemal Bey'in zaman zaman gözlerini bana diktiğini fark ederdim. Bu gözlerde hiçbir insanda rastlamadığı mana, derinlik vardı.

Hem sevgi, hem şefkat, hem de arzuyla bakardı. Sonra o gözler Salı'nın başka bir köşesine takılır. Yüzündeki ifade sertleşirdi. O anlarda memleketini ve ileride yapacağı mücadeleyi düşündüğünü anlardım demiş. Aferin güzel atam.

Evet, ''La vie est brave'' ''Un peu de rêve, un peu d'amour... ...et puis bonjour'' diye Fransızca'dan çevirdiği... ...yine Bulgarya Pastanesi'nde otururken... ...Mustafa Kemal'in böyle bir şiiri var. Fikret Kızılok tarafından da beslenmiştir. Ha, doğru. ''La vie est brave et un peu de rêve'' Tam yeri diye hatırlayamadım şimdi ama güzel. Evet. O zaman geçiyoruz mu? Dördüncü kitaba geçelim. Jumpa Lahiri, Adaş. Jumpa Lahiri, Adaş.

Doğru mu okudum? Jumpe la hiperal. Herhalde, evet. 2003 tarihli Bir Zaman, 2006 yılında da ünlü yönetmen Mino Neier tarafından sinemaya uyarıldı. Sen seyrettin mi filmi?

Ben filmi seyretmedim. Ben kitabı yani ilk çıktığı 2003 tarihinde okudum. Film de beğenilmiş bir film yani. Şeyle, Zadie Smith ile Jumpa Lahiri'yi Ardlar'da okudum. Zadie Smith şeyde... Aynı anda mı? Sizde çok modaydı. Beyaz dişler. Doğru, beyaz dişler de o zaman patlamıştı. Evet, patlamıştı. Jumpa Lahiri zaten onun kadar patlamamıştı o zaman. O çok böyle arkadan arkadan geldi. Jumpa Lahiri de şey, işte aslında İngiltere'de doğmuş ama sonra Amerika'ya taşınmış bir... ...Hint asıllı ailenin kızı. Ve o kültür şokunu... Yok, Amerika'ya. Amerika dedim. İngiltere dedin. İngiltere'de doğuyor ama Amerika'ya taşınıyor. 1968'de Hindistan'dan Amerika'ya göç eden bir çiftin... ...hikayede... Hikaye o, evet. Jumpa Lahiri, İngiltere'de doğuyor. Bengalli bir anne babadan doğmuş Lahiri. 1967'de Londra'da.

Bravo. Evet. Ve o kültür şokunu yaşıyor. Bu şeyde de Adaş kitabında da bunu en böyle ince ayrıntısına kadar yazıyor. Ben kitabı ilk okuduğumda müthiş etkilenmişti. Konu özetleme hamallığını yapabilir miyim? Lütfen, lütfen. Ganguly ailesi var şimdi. Kalküte'deki geleneklerle çevrildiği yaşamlarından çıkıp birer Amerikalıya dönüşmesi sancılı bir süreç.

Bunlar zaten görücü usulüyle evlenmişler. Asoke ve Ashima, Massachusett'e yerleşiyorlar. Asoke, yani beyefendi, mühendislik eğitimi almış olduğu için çalışma hayatının içerisine geliyor ve hızla adapte oluyor Amerikan yaşam tarzından. O zaten aslında yanlış hatırlamıyorsam, zaten Amerika'dan ama dönüp şey yapıyor, Ashima'yla görücü usulü evlenip onu da yanında getiriyor. Ama Ashima sevmiyor Amerikan kültürünü. Amerika'yı da sevmiyor, Amerikan kızlarını da sevmiyor, Amerikan kültürünü de sevmiyor. Sonra yeni doğan oğullarına koyacakları ismi ararken...

Şimdi o şöyle oluyor. Çocuğa Gogol ismini koyuyorlar. Evet çünkü Aşokin'in geçirdiği bir tren kazası var. Ve o tren kazasını... Babanın. Çok gençliğinde. Gogol okuyor o sırada. O sırada Gogol okuyor. O yüzden o anda hayatta kalmasının sebebinin o kitap olduğunu düşündüğü için. Çocuğa Google adını verip hayatını kaydırıyorlar. Çocuk iyice yani zaten Hintli, Amerika'ya gelmiş, zaten debeleniyor kültür karmaşası içerisinde. Annesi çok son derece Hintli bir kadın. Evet. Giyimi, kuşamı, yemesi, içmesi... Amerikalı olmak istemiyor. Asla istemiyor. Aşağılıyor da. Tasvip etmiyor. Ama hem kocası hem de oğlu hem de kızı Sony'a Amerikalı olmak istiyorlar. Evet, hepsi Amerikalı olmak istiyorlar ve bunu Jhumpa Lahiri bütün o detayları çok güzel anlatıyor. Yani karşılıklı bakışmayı çok güzel anlatıyor. Tek taraflı değil roman, o yüzden çok güzel. Yani Hintli bir kadının o kültüre direnmesi, neden direndiği çok güzel anlatılıyor, hak veriyorsun. Ama aynı şekilde o kadının bir gün gelip de neden artık dönüşmesi gerektiğini anladığını da çok güzel anlatan bir roman. Kültürel bagajlar üzerine bir zaman. Google'un paltosu metaforu kültürel farklıların temsilcisi olarak kullanmış. Bir de şey çok komik. Çocuk şimdi kendisine Google Google deniliyor ya. Bilmiyorlar okuldaki çocuklar Google kim. İsim komik geliyor onlara, dalga geçiyorlar falan. Nikil diye değiştiriyor ismini. Bu sefer de Nik demeye başlıyorlar. Onu hiç hatırlamıyorum. Kitapta iki tane tema var diyebiliyoruz. Birincisi bu isimler. Ailemizin bize koyduğu, bize ait olmayan... ...aslında dışarıdan gelen isimlerimiz ve bunların kaderimize olan etkileri. Doğru.

İkincisi tema ise bu bölümü ilgilendiren farklı kültürlerden insanların evlilikleri. Bazı insanlar karne evliliğe önyargılı. Bunun yanlış olduğunu en iyi gösteren ise kitaptaki karakterlerin ilişkileri. Mesela en mutlu çift kız kardeşi Sonya ile onun yarı Çinli, yarı Amerikalı sevgilisi Ben arasındaki ilişki. Çünkü Asokya ile aşıma mutlu değiller.

Ki aynı kültür denler, aynı şekilde. Gogog işte o Amerikalı zengin kızdan ayrılıyor, Mushumi ile evlendiriyorlar. Orada da mutsuz oluyor. Evet. Mushumi başkasına gidiyor falan gibi şeyler. Ama Hintli Sonya ve yarı Çinli Ben, hikayedeki en mutlu çift oluyorlar. Evet. Aslında bana göre, peki hocam biz bu kitaptan ne şifa arıyoruz? Çok güzel şu an özetlemiş bulunuyorsun. Olur o iş. O iş olur.

Evet. Biraz sebat, yazar insan ruhunun derinliklerine bakarak... ...ailemizin bize verdiği isimlerin ve beklentilerinin gücünü göstermekte kalmıyor. Kendimizi ortaya koyarken katlandığımız güçlüklerin de altına çiziyor.

Evet. Şimdi efendim, biz bu bölümü biraz uzattık galiba. Şifamızı verdik diye düşünüyorum. Güzel bir reçete sunduk diye düşünüyorum. Evet. İlber Ortaylı'dan bir alıntı yapmıştım. Onu da söyleyeyim istersen. Tabii. Daha doğrusu kendi geçmişte bu konuda yazdığım bir yazıyı buldum ve hiç hatırlamıyorum. Yani Hürriyet Gezi ekine yazmışım. Orada İlber Ortaylı'dan bir alıntım varmış. Mustafa Kemal diyor, Balkanların en Prusyalı başkenti denen Sofya'da Balkan tipi hayatı, Osmanlı'nın henüz Buram Buram koktuğu bu ülkedeki...

Osmanlı kokan bu ülkedeki modernleşmeyi gözlemleme fırsatını elde etmiştir diyor. O zaman ben künyeye geçiyorum Cem Bey. Umarım bu kitaplardan faydalanırsınız. Biz faydalanıyoruz şahsen sizin sayenizde.

Evet. Biz de nasipleniyoruz. O zaman Adaş, Cumpa Lahiri, Everest yayınları. Çeviren Neşfa Dereli 312 sayfa. Erkekler Mars'tan Kadınlar, Venüs'ten John Grey, Altın Kitaplar. Çeviren Gülten Şen 288 sayfa. Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınları. Ben işin doğrusu bunu ezberden yazdığım için sayfasını...

160 sayfa. Ben baktım 160 sayfa. Bayağı novella. Lütfen bize e-mail göndermeye devam edin. Kitaplarla ilgili linkleri ve açıklamaları aşağıda bulabilirsiniz. Biz manimizle size veda ediyoruz.

Dünya halinden sıkılanlar, içsel fırtınalar yaşayanlar, ruhuna ferahlık arayanlar, kitapların şifasına inananlar için biblio terapi ne yapıyor? Bitiyor efendim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)