
1.691 kelime · ~8 dk okuma
Ben Sezgi Aksu. Burası Karanlık Dosyalar. Bugün sizlerle Leonard Holmes davasını inceleyeceğiz. Ölümcül bir aşk üçgeni. Sanayi çukurlarında başlayıp savaş meydanlarına, oradan İngiltere'nin en yüksek mahkemesine uzanan bir hikaye. Ne dersiniz? İhtiras dolu bir yolculuğa çıkmaya hazır mısınız?
Bu vaka tutku suçu deyip geçemeyeceğiniz türden. Çünkü eğer sadece bundan ibaret olsaydı her zamanki cinayetlerden biri olarak değerlendirilip medyada çok da yer kaplamayabilirdi. Bu davada bahsi geçen aşk ise o dönem Times gazetesi de dahil İngiltere medyasının en önemli gündem maddelerinden biri haline gelmişti. Bu davanın merkezindeki kişi bir askerdi. Leonard Holmes. Savaşın son yıllarıydı. Sıradan bir insandı. Savaşta zaten çok büyük bir hayat mücadelesi vermiş, korkunç şeylere şahit olmuştu. Artık evine, hayatına dönmek istiyordu. Ancak kendisini bekleyenlerden habersizdi. Holmes'ün davası birçok yetkiliyi aylarca meşgul etti.
Çünkü bu dava vahşice bir cinayeti konu almaktaydı. Hepsi Holmes'ün sahip olmayı delicesine istediği bir kadınla ilgiliydi. Daha doğrusu bir takıntı, bir saplantıyla. Fakat bu aşkın yolunda bir engel vardı. Karısı. Şimdi hikayeyi başa sarmamız gerek. Her şey 1943'te başladı. İkinci Dünya Savaşı yılları.
O zamanlar Leonard Holmes, Batı Yorkshire'de yer alan Huddersfield kasabası yakınlarına yerleşmiş bir askerdi. 1943'ün sonlarında savaşın gidişatı başını İngilizler, Sovyetler ve Birleşik Devletlerin çektiği Müttefik Devletler lehine dönmeye başlamıştı. Buna rağmen yaşananlar İngiltere topraklarında büyük kayıplara sebep olmuştu. Ülkenin dört bir yanına konuşlanmış binlerce silahlı kuvvetler personeli vardı.
Bunların çoğunluğu ise savaşın ilk zamanlarında bombaların hedefi olan sanayi bölgelerinde mevzilenmişlerdi. Savaşın sona ermesine bir yıl vardı ve suç oranları hızla artmaya başlamıştı. Şiddet içeren suçlar. Terhis edilen askerler başıboş kalmıştı. Onlara destek olmak amacıyla belli rehabilitasyon ve destek merkezleri kurulmuştu. Fakat bu yaşamın içerisinde pek de sınırlama yoktu.
eve silahlarıyla birlikte dönmüşlerdi. Alkol daima ellerinin altındaydı. Hatta para karşılığı seks için bile onlara imkan sunuluyordu. Silahlı soygunlar artmış, bunların sonucunda canından olan insanlar olmuştu. Huddersfield, son yıllarda göç almış, nüfusun büyük çoğunluğu silah ve otomobil sanayiğinde çalışan ağır işçilerden oluşan bir bölgeydi.
Karısı Peggy ve altı çocuğu Nottingham şehrinde yaşarken, Holmes kendisini Huddersfield'da buldu. Her şeyden, herkesten uzak bir yaşamın içinde. Kadınlara ve sekse ihtiyaç duyuyordu. Huddersfield'da Mae Shaw ile tanıştı. İlk başta ilişkileri cinsellikten ibaretti. Shaw onun metresiydi. Ancak zamanla her şey değişmeye başladı.
Holmes artık bayan Shaw'ı kendi karısından daha çok seviyordu. Aşk onu adeta tutku, sahip olma arzusu ve öfke dolu bir adama çevirivermişti. Sana ne diyeceğim? Dinliyorum hayatım. Şey... Eğer diyorum, ben sadece senin olsaydım, yani karım olmasaydı... Eee? Benimle birlikte yaşar mıydın?
Yaşardım tabii ki sersem. Hem de ömrümün sonuna dek. Holmes artık ne yapması gerektiğini biliyordu. Shaw ile aralarındaki ilişki tutkulu bir şekilde devam ederken Holmes evliliğini bitirmek ve ailesini terk ettiğini söylemek üzere evine Nottingham'a döndü. Oradan May Shaw'a bir telgraf çekti. Telgraf da şunları söylüyordu. Pazar ya da pazartesi günü mutlaka görüşeceğiz. 19 Kasım 1945'te Holmes söz verdiği gibi May'in yanına gelip ona karısının gittiğini söyledi. Çocukları da yanına almıştı. Artık özgürlerdi. Birlikte yeni bir hayata başlayabileceklerdi. Ancak Peggy hiçbir yere gitmemişti. Hâlâ evindeydi. Cansızdı.
Leonard Holmes'un erkek kardeşi evlerine gittiğinde onun cesediyle karşılaştı. Doğal bir ölüm değildi bu. Biri onu öldürmüştü. Polislere göre cinayet 17-20 Kasım tarihleri arasında gerçekleşmiş olmalıydı. Böyle davalarda ilk ve ana şüpheli daima bellidir. Kurbanın en yakını. Eşi. Holmes, Redford'da trenden indiğinde polis tarafından tutuklandı ve sorguya çekildi.
Beni neden aradığınızı biliyorum. Öyle mi? Niye arıyormuşuz? Karım yüzünden. Aşağılık fahişe. Holmes'un iddiasına göre olay günü Peggy ile bölgede bulunan Carpenters Arms adlı bir mekana gitmişlerdi. Orada Kraliyet Hava Kuvvetlerinden bir grup asker karşı masalarında içiyordu.
Holmes'in iddiasına göre karısı askerlere göz kırpmış, onlara çaktırmadan başıyla selam vermeye çalışmıştı. Bu hikaye savaş döneminde adeta bir klasikti. Kadının kocası savaşa giderse, onun başka adamlarla ilişki yaşamasından şüphelenilirdi. O bakışların neydi? Ne bakışı? O askerlere olan bakışların. Saçmalamayı keser misin? Saçmalama.
Ben orada canımı tehlikeye atmış savaşırken arkamdan bunları mı çeviriyordun? Artık lütfen susar mısın, lütfen. Yani saçma diyorsun, gerçekten saçma diyorsun. Subaylara verdiğim başselamını görmediğimi mi zannediyorsun? Kim bilir ben yokken daha ne boklar karıştırdın arkamda? Bak, bu kadarı yeter tamam mı? Senin saçma kuruntularını dinlemek istemiyorum artık daha fazla. Demek kuruntu? Evet, kuruntu. Ayrıca bu gerçek olsa bile senin beni suçlamaya ne hakkın var? Kendin çok masummüşsün gibi.
Sen ne demek istiyorsun? Çok iyi biliyorsun sen benim ne demek istediğimi. O kaltakla yatıp kalktığını bilmediğimi mi zannediyorsun? Meyle. Bu sözün ardından Holmes kontrolünü kaybetmişti. Müthiş bir öfkeyle dolmuş, gözü hiçbir şey görmez olmuştu adeta. Dolapta duran çekici aldı ve onunla karısının kafasına vurdu. Peggy çırpınmaya başlayınca da söylediğine göre acı çekmesini istemediği için ölene kadar boğazını sıkmıştı.
Duruşma 28 Şubat'ta Nottingham'da gerçekleşti. Holmes şanslıydı. Savunma avukatları çok donanımlı kişilerdi. İddia makamının problemiyse davada kritik bir öneme sahip olan telgrafın kayıp olmasıydı. 32 yaşındaki Leonard Holmes'e göre karısının ölümü pazartesi gününün erken saatlerinde gerçekleşmişti. Olaydan birkaç gün önce Peggy'nin onları terk edeceğini düşünmeye başlamıştı.
Pazar akşamı dışarı çıktıklarında askerlerle olan bakışmalar da onun için her şeyi doğrular nitelikte olmuştu. Mahkemede avukatı Holmes'u şu sözlerle savundu. Müvekkilim bunun üzerine sinirine hakim olamamış, dolaptaki çekici alıp ona vurmuştur. Maktül dizlerinin üstüne düşmüş, bunun ardından da müvekkilim onu yuvarlayarak öteye götürmüştür.
Kadının kolları ve bacakları sevmeye başlayınca ölmek üzere olduğunu düşünmüş, can çekişerek ölmemesi için boğazına sarılmış, sadece birkaç saniye sıkmıştır. Holmes her ne kadar mahkeme heyetinde bu eylemi merhametle gerçekleştirdiğini söylese de ortada bunun aksini gösteren telgraf konusu vardı. Telgrafta yazanlardan karısıyla alakalı konunun kapandığı ve artık yapmak istediği şeyde özgür olduğu anlamı çıkıyordu. Ama Holmes bu telgrafı göndermesinde Peggy'nin bavulunu topladığını görmesinin etkili olduğunu söyledi. O zaten gideceği için artık özgür bir adam olduğunu söylemek istemişti güya. Yargıcı Charles ise jürinin elindeki kanıtları sebep göstererek bunu kasıtsız bir öldürme vakası olarak değerlendiremeyeceklerine hükmetti. Holmes cinayetten suçlu bulundu ve idam cezasına çarptırıldı.
Ancak hikaye burada bitmediği gibi daha yeni başlıyordu. Şimdi ikinci perdeye geçmeden önce kısa bir ara verelim. Döndüğümüzde kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bir temyiz başvurusu yapıldı. Her ne kadar kanıtlanamasa da Peggy'nin askerlerle olan ilişkisi hakkında kocasına sarf ettiği sözlerin bu davada bir tahrik unsuru oluşturduğu belirtildi. Savunma avukatlarının istediği şey belliydi.
söz konusu suç, kasıtsız adam öldürmeye indirilerek idam cezası ihtimali saf dışı kalmış olacaktı. Temizde de istediklerini elde edememişlerdi. Ancak çeşitli yollarla, çeşitli yargı süreçleriyle Leonard Holmes'in infazını sürekli daha ileri tarihlere erteletmeyi başarmışlardı. Hatta bu dava Lordlar Kamerası'na da taşındı. Leonard Holmes bir şekilde savcının huzuruna çıkmayı başardı.
Gazeteler bu haberlerle dolup taşıyor, tarihte sadece dördüncü kez yaşanan bu nadir olayın detaylarını insanlar merak ediyordu. Gerçekten buraya kadar davasını taşıyabildiyse, Holmes'ün bir şekilde idam cezasından da paçayı sıyırabileceği düşünülmekteydi. Fakat yargı, onun anlattığı gibi masum bir hikayesi olduğuna inanmıyor, öyle olsa bile bunu birini öldürmek için meşru bir sebep olarak asla görmüyordu. Ani bir ihanet itirafı, öfkelenmeye sebep olacak başka etkenler yokken, asla bir cinayeti, kasıtsız adam öldürme suçuna indirecek türden bir tahrik oluşturmaz. Hatta yargıçlar, Shakespeare'in ünlü eseri olan Othello'ya bir gönderme yaptılar. Hatırlanacağı üzere, oyunda Othello, karısı Desdemona'yı, arkadaşı Iago'nun sinsi iddialarından dolayı öldürüyordu.
Iago, Otello'yu karısı Desdemona'nın onu Michael Cassio ile aldattığına inandırmayı başarmıştı. Iago'nun, Desdemona'nın namusuna yönelik kötü iddiaları doğru olsaydı bile, Otello'nun suçu cinayetten başka bir şekilde değerlendirilemezdi. Sırf iddiaların doğrulanması yüzünden, yaptığı eylemin kasıtsız adam öldürme olarak yorumlanması mümkün olmazdı. Leonard Holmes'un kaderi belirlenmişti. Asılacaktı.
O cinayet günü yaptığı şeylere net bir çerçeveden bakıp gözden geçirdiğimizde ise, korkunç bir suç çıkıyor önümüze. Peggy'nin canına kıydı. Saatine baktı. Sabah iki civarıydı. Kafasına bu saati not edip, tıpkı diğer katillerin yaptığı gibi duşa girdi. Yıkandı, üzerindeki kanı ve kanıtları temizlemeye çalıştı.
Daha sonra da kanlı giysilerini yakarak onlardan kurtuldu. Peggy'nin cesedini evden çıkarmadı. Kapısını kapatıp çocuklarının uyanmalarını bekledi. Kahvaltı edecek ve okula gideceklerdi. Plan bundan sonra devam edecekti. Çocuklarına o gün okuldan çıktıktan sonra büyükannelerine gitmelerini tembihledi.
Peggy, hayatta olmadığı için iddiaları yalanlayamıyor olsa da, çoğu kişi Leonard Holmes'un bu cinayeti işleme sebebinin tamamen May Shaw'la birlikte olabilmek, özgür bir adam olabilmek olduğunu düşünmekte. Neden sadece boşanmayla yetinemedi de karısını canına almayı daha kolay bir yol olarak gördü bilinmez. Özellikle de o yılların mahkemelerinin erkeğin lehine verilen, onun işini kolaylaştıran birçok karara şahit olmuş olmasına rağmen, Amerika'da idam mahkumlarının daha rahat hücrelerde ve daha çok imkanlara sahip bir şekilde yaşamlarını geçirdikleri söylenir. Ancak İngiliz tarzı hücreler, özellikle de Victoria döneminden olanlar da durum tam tersidir. Adeta kiremitten yapılma birer kale gibidirler. Hücrenin en yüksek kısmında küçücük bir pencere bulunur. Elbette mahkumun buraya uzanması ve dışarıyı, gün ışığını görmesi imkansızdır.
Amerikan hücrelerinin çoğunda mahkumun biraz olsun dünyayı görebilmesini sağlayan açık bir taraf bulunur. Ancak İngilizlerin Victoria tarzı hapishanelerinde mahkumların izole edilmesi ön plandadır. Onları derin düşüncelere daldırmak esastır. Dış dünyayı yeterince kirlettikleri için gündelik şeylerden artık tamamen uzak tutulurlar. İngiliz tarihi boyunca idam yerlerinin kendine has ritüelleri olmuştur.
Eskiden idam mahkumları yüksek mertebedeki kişiler ve basın için yapılan geçit törenlerine dahil edilirlerdi. 1868'de halka açık idamlar kaldırıldı. Fakat yine de mahkumun son yürüyüşünde bir grup resmi personel yer almaktaydı. Ölüm hücresinden idam platformuna birkaç uzun adım da gidilebiliyordu. 28 Mayıs 1946'da bu adımları atan mahkum Leonard Holmes olacaktı.
Son gecesini ölüm hücresinde İncil okuyarak geçirmiş, bir kadeh şarap içmesine de izin verilmişti. Nihayet sona gelinmişti. Holmes'un idamı tarihte çok da yer tutacak bir idam olmadı. Ancak idama giden süreç, İngiliz birçok kişiye ibret olacak nitelikteydi. 15. yüzyılda birçok kaynakta olan meşhur imgelerden biri, yatağın başında dikilen şeytan figürüdür. Yatağın örtülerini çekmiş haldedir.
ve bu şekilde zina yapan iki kişiyi gözler önüne serer. Bundan çıkarılan anlam ise İngiliz kültüründe yer etmiş, adeta kemikleşmiştir. Yapılan zina er ya da geç ortaya çıkacaktır. İyi bir Hristiyan evliliğinin yıkılmasına yönelik bu kınama mahkemelerde de yüzyıllar boyu devam etmişti. Holmes'un davasının görüldüğü zamanlardaysa bu olayların ahlaki yönü görmezden geliniyordu.
Savaş insanların eşlerini aldatmasını o kadar normal hale getirmişti ki artık korkunç bir şey gibi bakılmıyordu. Ancak söz konusu böyle bir aldatmanın yol açtığı bir cinayet olunca işler değişmişti elbette. İnsanların zaafları olabilir, yoldan çıkabilirlerdi. Ancak cinayet bambaşka bir suçtu. Bu olaya bir tutku suçu denilebilirdi.
Ancak katilin soğukkanlı bir şekilde her şeyi adeta planlı gibi gerçekleştirmesi, tutku kelimesini gölgede bırakmıştı. Yine de ettikleri kavgada gerçekten neler söylendiğini, neler yaşandığını asla bilemeyeceğiz. Sonuç olarak bir insanın canını aldıktan sonra Leonard Holmes ne umduğu gibi özgür bir adam olabildi, ne de uğruna ailesinden vazgeçmeye hazır olduğu büyük aşkı May Shaw'la yeni bir hayata başlayabildi. Evet, bu haftanın karanlık dosyasının da sonuna geldik. Bir sonraki karanlık dosyada görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.