
3.730 kelime · ~19 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 21 Kasım'da alıyoruz. Aktüel siyaset gündemi seçim öncesine aratacak nitelikte hayli hareketli. Türkiye'nin sağında çarşı karışmış vaziyette. İYİ Parti ayrı bir gündem. Erdoğan ve MHP arasındaki parçalı bulutlu hava ayrı bir gündem. Her iki gündem de bir trend topik bölümünü hak ediyor. Eskişehir Milletvekili Nebi Hatipoğlu'nun İYİ Parti'den istifa ederek AKP'ye geçmesinin ardından partiden bir istifa daha geldi.
İYİ Parti Ankara Milletvekili Adnan Beker de partisinden istifa etti. Partinin içi kaynıyor. Konu, biraz daha netlik kazandıktan sonra ilerleyen bölümlerde İYİ Parti üzerine bir Trendtopik bölümü hazırlamak da şart oldu. Aktüel siyasetin diğer konusu Erdoğan'ın %50 artı 1 çıkışı oldu.
Almanya'dan dönerken uçakta Hilal Kaplan'ın nereden aklına geldiyse bu %50 artı 1 meselesi bir şekilde aklına gelmiş ve diyor ki, ya diyor Sayın Cumhurbaşkanım ne diyorsunuz bu %50 artı 1 işine? Sizce değişmeli mi? Erdoğan'ın cevabı da şu şekilde oluyor. 50 artı 1 şartının değişmesi isabetli olur.
Çoğunluğu alanın seçilmesi halinde Cumhurbaşkanlığı seçimi de seri olur. Uğraştırmaz, yanlış yollara sevk etmez. Mevcutta 50 artı 1 mecburiyeti partileri yanlış yollara sevk ediyor. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Yok 6'lı masa, yok 10 6'lı masa. Türkiye'nin böyle bir gündemi yokken, Hilal Hanım'ın son derece yaratıcı sorusu üzerine, kucağımızda buluveriyoruz 50-1 tartışmasını. Yanlış anlamayın lütfen, bunlar cevaplandırılmış sorular değil, sorulandırılmış cevaplar. Yani Erdoğan durup dururken 50-1'e ilişkin konuşsa garip kaçacağı için, birinin bu soruyu sorması gerekiyor. Uçağa da o yüzden gazeteci sıfatlı bazı kişiler bindiriliyor. Tabii cevap muhalefeti tokatlayarak veriliyor da,
Şimdi 3-4 saniye düşündükten sonra aklınıza MHP de geliveriyor. Hakikaten 50 artı 1 şartı kalkarsa Erdoğan'ın MHP'ye de ihtiyacı kalmıyor. Ya da bu ihtiyaç azalıyor diyelim. Peki bu işe MHP ne diyor ya da ne diyecek? Bahçeli'nin 50 artı 1'i savunduğu daha önceki konuşmalardan belli. Fakat Erdoğan'ın son çıkışının ardından gözler MHP'nin salı günkü grup toplantısına çevrildi. Bahçeli, Erdoğan'ın teklifine ilişkin net konuştu.
Bu itibarla %50 artı bir oyla cumhurbaşkanı seçilmesi çoğulcu demokrasinin dünyaya en sal teşkil edecek model olacak bir şeklidir. Dikkat buyurunuz. Milletvekili seçmiyoruz. Belediye başkanı seçmiyoruz. Muhtar seçmiyoruz. Cumhur'un bütününü temsil edecek cumhurbaşkanını seçiyoruz.
Aslında bu MHP Erdoğan ilişkilerine ilişkin daha uzun konuşmak gerekir ama hele bir taşlar yerine otursun o zaman detaylıca ele alırız. İlerleyen bölümlerde bu meseleyi de ele almak üzere takipteyiz diyelim fakat bu bölümün konusu İsrail'in katliamlarına ilişkin olacak. Daha doğrusu katliamlara dönük Türkiye'deki tepkileri konuşacağız. Starbucks boykotları iktidar partisinin gençlik kolları tarafından yurdun dört bir yanına yayılıyor. Fakat boykotların hedefindeki Starbucks ve boykotların dili üzerine konuşulması gereken cinsten.
Bu bölümde genel olarak boykotu, daha özel olarak İsrail boykotunu, daha da özel olarak Starbucks boykotunu konuşacağız. Yani ne var konuşacak bunda diyebilirsiniz. Halbuki o kadar çok şey var ki. Dinleyince bana hak vereceksiniz diye umuyorum. Bölümün ardından Türkiye İslamcılığını resmeden Starbucks mücahitleri de gözümüzün önüne gelecek. Konu belli. O halde uzatmayalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Bilmiyordum, araştırınca öğrendim. Meğerse boykot bir özel isimmiş arkadaşlar. Kahramanımızın adı Charles Boykot. Vallahi şaka yapmıyorum. Bu abimiz İrlanda'da yaşayan büyük bir toprak sahibiymiş. Topraklarını köylülere kiraya veriyor, asalak gibi de yaşayıp gidiyormuş. Artık hangi seneyse o sene, İrlanda'da bir kıtlık oluyor.
Köylüler de bu boykota diyorlar ki, insaf et, şu kiraları düşür. Boykotta gaddar adam, halk düşmanı, düşürmüyor kiraları. Sen misin düşürmeyen? Arkadaşlar, adama karşı çok büyük bir sosyal tecrit uygulanıyor. Millet bununla selamı sabaha kesiyor. Topraklarını işleyen kiracılar da bu toprakları terk ediyor. Adam topraklarını kiraya verecek kimse de bulamıyor. Kendim işleteyim bari diyor ama bu sefer de kendi işlettiği topraklarda çalıştıracak işçi bulamıyor.
O gün bugündür boykotun başına gelene boykot diyoruz. Bu vadisi 19. yüzyılda yaşanmış ama senesini bilmiyoruz. Fakat dedim ya, eylemin kendisi çok eskidir de biz 100 yıldır bu eyleme boykot diyoruz diye. Halbuki mesela ta 6. yüzyılda, 6. yüzyıl o zaman Mekke'ye gidelim. Mekkeli müşriklerin Hz. Muhammed'e ve ona inananlara uyguladığı 3 yıllık sosyal tecrit de bir nevi boykottur denebilir. Buna Kur'an'da mukata deniyor ve mukata'nın sonu Medine'ye hicretle bitiyor.
Bu örneklerden çıkan sonuç şu. Boykot, bir toplumsal eylem ve ancak amaca yönelen doğru ve kararlı bir tutumla başarıya ulaşabiliyor. Yani etkili olması için amaca yönelmesi ve bir aradalığın sağlanması gerekiyor. Boykotların çoğu başarıyla sonuçlanmıyor ama başarılı boykotlar var mı? Elbette. Eğer doğru bir stratejik akılla yürütülürse neden olmasın? İnsanlık tarihi etkili boykotlarla dolu. Mesela Hindistan'da Gandhi'nin başlattığı, Hindistanlıların da geniş katılım gösterdiği İngiliz mallara dönük boykotu son derece etkili. Ya da Güney Afrika'nın apartheid rejimine karşı Nelson Mandela'nın çağrısıyla başlayan boykotlar yine aynı cinsten etkili boykotlar.
Bir sivil itaatsizlik eylemi olarak boykotlar, siyasi mücadeleye toplumun geniş kesimlerini katabiliyor ve böylece mücadelenin toplumsal meşruiyetini de arttırıyor. Peki, bizim geçmişimizde başarılı boykotlar var mı? Yani Cumhuriyet tarihinde böyle etkili boykot var mı? Tarihimizdeki en başarılı boykotu isterseniz biraz analım. Tarih 1998. PKK lideri Abdullah Öcalan henüz Suriye'de. Ancak Türkiye'nin Suriye'deki bu duruma daha fazla sabredecek tahammülü de kalmamış durumda. 28 Şubat süreci nedeniyle medyada askerin ricası kırılmıyor. Sık sık televizyonlarda Suriye'deki Hafız Esad yönetimi aleyhine haberler gösteriliyor. İşte böyle bir ortamda Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Atilla Ateş Hatay'a Suriye sınırına gidiyor, yanına televizyonları da topluyor ve şu açıklamayı yapıyor.
Bazı komşularımız, özellikle ismini açık açık söyleyeceğim, Suriye gibi bazı komşularımız bizim bu iyi niyetimizi, bizim bu gösterdiğimiz gayreti yanlış tefsir etmişlerdir. Maalesef uzun zamandan beri AFO denen eşkıyayı kendi ülkelerinde barındırıp... Onu destekleyerek Türkiye'yi terör belasına bulaştırmışlardır. Böylece Hafız Esad'ın talimatıyla PKK lideri Suriye'den Yunanistan'a gönderiliyor. Yunanistan Öcalan'ın ülkesini almıyor, Rusya'ya gönderiyor. Rusya'ya geçiyor ama Rus hükümeti de durumdan habersizmiş gibi yapıyor. Derken, Öcalan nerede diye takip ederken bir sabah uyanıyoruz ki o da ne? Öcalan İtalya'da. Hem de yakalanmış, hem de İtalyan hükümetinin gözetimi altındaymış.
Tabii kamuoyunda bir beklenti oluşuyor. E tamam yakalandıysa verin işte Öcalan'ı Türkiye'ye. Terör örgütü liderinin İtalya'da yakalanmasının ardından Edirne kapı şehitliğinde bir araya gelen şehit anaları buruk bir sevinç içindeydi. Bizim çocuklarımız bu bayrak uğruna gitti, can verdi. Ve bayrağı sarılıp geri döndü. Ama çok mutluyuz. Değil mi? APA yakalandı ve bize versinler bunu. Biz İtalya'ya kadar gerekirse gideceğiz.
Fakat İtalya öcalını vermiyor. Biz yargılayacağız diyor. Adamı bir de ev hapsine almasınlar mı? O evde baya baya lüks bir villa olmasın mı? Türkiye'de millet çıldırıyor tabii. İşte bu tarih itibariyle yani Ekim 1998'den Ocak 1999'a dek 3 ay süreyle İtalyan mallarına boykot uygulandı.
Sonra da zaten Öcalan İtalya'yı terk etmek zorunda kaldı. Yaşı yetenler hatırlar, gençler için söyleyeyim. Sevgili gençler, o zaman tabii sosyal medya falan yok, böyle internet olanakları çok sınırlı. Her şey gazete ve daha çok televizyonlarda. Düşünün, ana haberlerde İtalyan mallarının listeleri sunuluyordu. Ve bütün Türkiye'de o ana haberleri izliyordu, bugünkü gibi değil. Yani şu, şu, şu ürünler İtalyan ürünüdür, almayın şeklinde haberler sunuluyordu. O kadar organize bir boykottu yani.
Ben o zamanlar çocuğum. Brezilyalı olan Ronaldo, o eski Ronaldo, Inter'de oynuyor o zaman. Bana da o yaz İtalya'ya giden bir yakınım Inter forması almış. Ya ne zaman giysem çocuklar tepki gösteriyor. Giyememiştim güzelim formayı. Oradan doğru hiç unutmam bu İtalya boykotunu. Neyse, onu geçelim. İşin sırrı geniş halk kesimlerine boykotun faydalı olacağına inandırmak. Boykotu en geniş çapta örgütlemeyi başarabilmek ve işin sırrı hedeften sapmamak.
Bu üç şart başarıldığında boykotlar toplumların öfkeli sesinin muhatabı tarafından duyulabilmesini sağlayabiliyor. Geçmiş deneyimlerden öğrendiğimiz bu. Şimdi gelelim bugüne. An itibariyle at izi, it izine karışmış durumda. Sosyal medya, İsrail malı olduğu söylenen onlarca markayla dolu. Yani kafamız karman çorban. Bazı markalar da İsrail menşeli değil ama sahibi Yahudi.
Onu da atıyoruz sepete, cümlesini boykot ediyoruz, etmeyen kafirdir diyoruz. Ama bu markalardan özellikle öne çıkanlar var. Bunların başında da, malumunuz, Starbucks geliyor. 12 Kasım'da Kocaeli'de bir grup protestocu Starbucks önünde toplanmış ve içlerinden bir tanesi içeride oturanlara şöyle seslenmiş.
Yazıklar olsun! Ne diyor duyabildiniz mi? Diyor ki, İnterneti sadece fotoğraf çekinmek için kullanmayın, bilgi edinin, bilgi. O halde biz bu tavsiyeye uyalım ve konuyu biraz araştıralım. Tabii araştırırken sorduğumuz soru önemli. Mesela Google'a sahibi Yahudi olan markalar yazarsanız, karşınıza birçok markayla birlikte Starbucks'a çıkacaktır.
Eğer siz İsrail'in Gazze'ye dönük katliamlarını bir Yahudi-Müslüman savaşı olarak kavruyorsanız, Starbucks'ı boykot etmenizde yerinde bir davranış olur. Nitekim 1971'de ilk dükkanını ABD'de açan bu şirketi 1981 yılında Howard Schultz adlı Yahudi asıllı ABD'li satın alıyor. Dolayısıyla evet, Starbucks hakim ortağının Yahudi olduğu bir şirkettir. Buna karşın şirketin dünya çapında 21 bin şubesi var.
çalışma biçimi de franchise denilen yöntem yani imtiyaz hakkı devri. Starbucks da 1999'da Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki imtiyaz haklarını kuvvetli El Shaya adlı şirkete veriyor. Dolayısıyla an itibariyle Türkiye'deki Starbucks'ların da işletmecisi tırnak içinde Müslüman El Shaya. Bu ölçekte büyük operasyonlar bazen kafa karıştırabiliyor. Cüneyt Özdemir de biraz karıştırmış ama özü itibariyle doğru anlattıkları.
Starbucks kimin? Ben size söyleyeyim. Alshia Group'un. Alshia Group kimin? Kuvvetlilerin. 1890 yılında kurulmuş, Orta Doğu pazarının en dinamik şirketlerinden bir tanesi. Zamanında Starbucks kuruluyor. Bunlar da gidiyorlar, satın alıyorlar Starbucks'ı. Şu anda Alshia Group yönetiyor.
El Shia Starbucks'ın sahibi değil. Uluslararası markaların mağazacılık organizasyonunu yürüten bir şirket bu. Şirket kendisini de böyle tanımlıyor. Mesela Body Shop ya da Victoria's Secret mağazaları da aynı gruba ait bu arada. Ama olsun, markanın sahibi Yahudi'dir diyebilirsiniz. O halde soruyu biraz daha geliştirelim. Starbucks'ın sahibi Yahudi'dir de, İsrail'li midir? Hemen cevap, hayır. ABD menşeili bir şirket Starbucks.
Hatta 2001'de ilk kez İsrail'de şube açıyorlar ama 2003'de İsrail'den çıkıyorlar. Yani Starbucks'ın an itibariyle İsrail'de bir şubesi de bulunmuyor. Fakat bunca insan dayanılıyor olamaz. Bakın TRT'de de program yapan Bekir Develi ne yapmış?
gitmiş, Starbucks mağazalarının birinin tavanına bir anons cihazı yerleştirmiş. Bunu yaparken de kendisini kameraya aldırmış. Yani bir şova da dönüşmüş bu iş. Tüm bu yaptıklarının ardından cihaz çalışınca Starbucks'ta oturanlar şöyle bir ses dinliyorlar.
Değerli misafirler, hepinize merhabalar. Sizler için küçük bir hatırlatma mesajımız var. Şu anda bu kurumu ödediğiniz paralar, gazeli bebeklere onbaş, kan ve ölüm olarak gitmektedir. Duyarlığınız için teşekkürler.
Allah Allah. Okey, Starbucks'ın sahibi Yahudi de, İsrailli bile değil. Peki, bir yardımı olmuş mu İsrail devletine? Hayır. Ne 7 Ekim'de başlayan çatışmalar sonrası, ne de öncesinde, Starbucks'ın İsrail'e bir maddi yardımı dokunmamış. Peki, şöyle Yiğit İsrail, böyle Kahraman İsrail falan diye bir açıklama yapmışlar mı?
Yoo, öyle bir açıklama da yok. Hatta genel olarak marketing sektöründeki apolitikliğiyle biliniyorlar. Yani suya sabuna pek dokunmuyorlar. E peki neden Starbucks'ta kahve içince Gazzeli bebeklerin kanını içmiş gibi oluyoruz? Çünkü böyle anlatılıyor gerçekten. Mesela bir kadın Starbucks şubesinin önünden kahve dünyası bardağıyla geçmiş. İçeridekiler de şöyle laf atmış. Onlar zehir zıkkım içiyor, biz kahve dünyasını içmiyoruz.
Siz için. Biz de kahve dünyası içeriz. Devam edin. Siz yiyin, biz kahve dünyası içiyoruz. Aynı tadı vermiyor ama benimki daha güzel. Sizinki kan, kan. Kan. Kan içiyorsunuz.
Akıllısı selam vermez, delisi kapımızdan ayrılmaz derler ya. Çattık gerçekten. Nereden çıktı bu Starbucks boyutu o zaman diye yabancı basını falan da kurcalayarak bir şeylere ulaştım. Mesele şu arkadaşlar. Ekim ayının ortasında Starbucks Workers United yani Türkçe ifadesiyle Starbucks İşçi Sendikası adında bir sosyal medya hesabı Filistin'e destek açıklamaları yapan bir tweet atıyor. Bakın Filistin'e destek açıklamaları yapan bir tweet atıyor.
Fakat bu hesabın profil fotoğrafı Starbucks logosunun neredeyse aynısı. Bu Filistin'in yanındayız ifadesine Amerika'daki bir kısım Siyonist tetikleniyor, gidiyor New York'taki Starbucks binasını basıyor. Bunlara Yahudi düşmanı, antisemitik falan diyorlar, önünde de bir basın aşaması yapıyorlar. Bu olayların ardından şirket, Genel Müdür Yardımcısı Sara Kelly aracılığıyla meseleye cevap veriyor.
Diyorlar ki bu United Workers logomuzu kullanıyor ama bizim görüşlerimizi yansıtmıyor. Yani sendikanın sözleri ve eylemleri kendilerini bağlar, bizle bir ilgisi yok. Sonra da diyor ki... Şirket yönetimi olarak terörün, artan şiddetin ve masum insanlara karşı nefretin korkunç eylemlerinin ardından ölen, yaralanan, yerinden edilen ve etkilenenler için en derin taziyelerimizi ifade etmek istiyoruz. Starbucks açıkça nefret, terör ve şiddet eylemlerini kınamaktadır.
Sevgili dostlar, bunların PR birimi yani bu Starbucks'ın PR birimi bu savaş başladıktan sonra kafayı yemiştir eminim. Bakın bir tarafın yanında görüneceğiz diye akılları çıkıyor. Bu zorlu durumdan da hiç İsrail ya da Filistin demeden sıyrılmaya çalışıyorlar. Bu apolitik marketing stratejisinin tek istisnası var, LGBT meselesi. Bu konuda şirketin CEO'su Howard Schultz 2012 yılında eşcinsel evlilikleri destekliklerini söylüyor. Hatta dönüyor, 2014 yılında LGBT temalı bir reklam filmi de yayınlıyor. Hatta bu reklam filmini de LGBT medyası OutTV ile beraber çekiyor. Reklam filminde de ABD'de meşhur olan drag queenler Bianco Del Rio ve Adore Delano'yu oynatıyor.
Ben de bildiğimden değil, baktım Bianco del Rio'nun Instagram'da 2.5 milyon takipçisi var. Yani herhalde meşhur sayılır diye düşünüyorum. Neyse. Bizdeki İslamcılar buna da zamanında bir yükselmişler. Yeni Akit'te, Yeni Şafak'ta, Sabah'ta falan Starbucks'ın bu tavrı eleştirilmiş. Ama bu eleştiriler genelde 2021-2022'den sonra yapılmaya başlanmış. Yani hedef gösterilmeye başlanıyor. Şimdi bizde eşcinsel karşılıklı bir kampanya biçiminde örgütlendi biliyorsunuz 2021 sonrası.
Yani şuraya geleceğim, hafızası taze yani Starbucks ile LGBT bir aradalığının. Zaten gıcığız yani Starbucks'a. Ama konumuz bambaşka. Yani Gazze'ye atılan bombayla Starbucks'ın LGBT destekçiliği arasındaki doğrudan ilginin nedeni ne ola ki? Çünkü insan bir irkiliyor gerçekten. Şahsen söylüyorum, eğer Starbucks gerçekten suç ortağıysa ve içinde bulunduğun toplum bu markayı boykot ediyorsa ben de bu boykotu desteklerim açıkçası.
Hatta ilginçtir, 10 yıl kadar önce bu sefer geziye katılanlar Starbucks'a gitmemişti. Taksim'deki Starbucks, Mado'yla birlikte boykot edilmişti. O zamanlar ben de gitmedim Starbucks'a, hak verdim yani boykota. Bu Gazze meselesinde de gerçekten bir suç ortaklığı varsa boykotu desteklemek gerekir diye düşünüyorum. Desteklerim yani, ne var ki içmeyi veririm. Ama yok.
Yani an itibariyle böyle bir boykotun kime neyi göstereceğini anlamış değilim. Sevgili dostlar yani terse düşmeyeyim de ne yapmış ulan bu Starbucks İsrail'e diye baktım hakikaten bir şey yok. İlla ki koskoca küresel ölçekli bir şirket mutlaka vardır İsrail'le bir ilişkisi. Yani ne bileyim belki İsrail'li şirketlerle alışveriş yapmayı tercih ediyorlardır falan. Ama bu meselede enerjimizi odaklamamız gereken ilk şirketlerden biri olmadığı kesin Starbucks'ın. O yüzden saçma yani. Fakat bu boykota destek vermeme konusunda herkesin nedeni benimle bir değil. Belli ki bazı gençler, ya suç ortağı olsa da giderim, bana ne ya? Gazze'yi ben mi kurtaracağım? Ya da bazıları, Arap'ın sorunu beni ne ilgilendirir? Ben Türk'üm kardeşim, Arap'la ilgilenmiyorum. Hatta ne güzel İsrail'e destek veriyorlarsa daha iyi bile yapıyorlar diyebiliyorlar sanırım. Yani tam sirke döndü ülke derler ya, tam sirk. Şu hale bakın.
öldürülüyor, soykırım yapılıyor. Seni Gazze'de göremiyoruz. Yazıklar olsun. Seni Gazze'de göremiyoruz. Yazıklar olsun. Sana yazıklar olsun
İki tarafta ilginç bir duygu durum yaşıyor. Starbucks mücahidi ablamız neyi niye yaptığını bilmiyor da vicdana el vermiyor belli ki. Bir şey yapmak lazım diyor. İşte Starbucks'a gitmiyor, vicdanını rahatlatıyor. Ama vicdanını kimin üzerinden rahatlatıyor? Starbucks'a giden diğer gençler üzerinden rahatlatıyor. Sonra Starbucks'a giden gençleri görüyor, iyice gururlanıyor. Ya diyor, ne kadar ahlaki doğru bir noktadayım. Bir de gidiyor, onlara dersini veriyor. Vicdanını iyice temize çıkarıyor, rahatlıyor.
Ben bu durumu insani buluyorum. Sinsice ama insani. Fakat ilginç, tepi gösteren gençlerin duyguları daha az insani gibi geliyor bana. Yani sanki onlar da Starbucks'ın İsrail işbirlikçisi olduğuna inanıyorlar da umursamıyorlar gibiler. Yine de gençlerin sinirini anlayabiliyorsunuz. Hakikaten çok sinir bozucu bir hal aldı bu güruh. Tabii bu toplumdaki linççiliği gören fırsatçılar hemen bu lincin yönlendiricisi olmaya çabalıyor.
Mesela Starbucks'ı rinç edelim, McDonald's'ı rinç edelim, Burger King'i rinç edelim. Durun durun ya. Bu işi politikleştirelim. İmamoğlu'nu rinç edelim mesela. Nasıl olacak bu iş? Mesela Ahmet Anaplı. Muhafazakar milliyetçi bir YouTube hesabı var kendisinin. Tarihi olayları ele alıyor. Ahmet Anaplı da zaten tarihçi bu arada. Yani bir gazetecilik kanalı değil, bir tarih kanalı. Bu boykot meselesini de ele almış. Önce 10 dakikalık bir macun dinliyoruz. Filistin'in yanındayız, temalı işte böyle gaddarlar, böyle zulmediyor İsrail, Filistin'in de biz yanında olmalıyız falan filan. Okey, boykotlar önemli, ona da okey. Sonra konu bir anda İBB'ye geliyor. İstanbul Belediyesi Mastercard'da bir anlaşma imzalamış. Halbuki Troy'la imzalamalıymış. O halde kimin tarafındaymış İBB?
Ben tarafımı belli ettim mi? Etmiş oldun. Kimden yanayım? Filistin'den. Peki, Ekrem İmamoğlu önderliğindeki İBB Mastercard'a %50 indirim kampanyası başlatarak tarafını belli ediyor mu? Etmiş oldun. Kimden yanayım İmamoğlu? Hayda, konu ne ara oraya geldi ya? Mastercard'a başka bir bölüme dalarız da. Neyse, yani şimdi şu söylenebilir. Ya yöntem haklı.
Hiçbir şey yapmadan öylece oturmak da koyuyor insana. En azından tükettiğimiz şey bunlara gitmesin. Hah, işte burada 170 adet Filistinli Demokratik Kitle Örgütü, sendika, dernek, komite, işte tam bunu diyenler için 2005'te bir araya geliyor ve BDS Movement, BDS Hareketi adlı bir hareketi açıklıyorlar. Fakat önce kısa bir ara verelim.
Aradan önce BDS Movement diye bir hareketten bahsettim size. Arkadaşlar bu hareket diyor ki, bu boykot işini gelin biraz ciddi yapalım. Yani öyle her Yahudi firmaya, her İsrailli firmaya enerjimizi harcayarak patinaj yapıyoruz. Üstelik bunlar, altını çiziyorum, 170 adet hala hazırda 2005 yılında Filistin diasporasını oluşturan 170 adet sivil toplum örgütünün bir araya gelmesiyle oluşan bir hareket.
Direkt suç ortaklarına hedef alalım diyorlar bunlar. Şirketin menşeği de önemli değil. İsterse İsrailli olmasın. Yani bütün şirketleri boykot kapsamına alabiliriz. Ve boykot listelerini de o tarihten bu yana güncelliyorlar. Yani sadece son bir aydır bu işin içinde değiller. Filistin diasporası zaten 18 yıldır aktif biçimde İsrail boykotu örgütlüyor. Bunu da bir politik mücadele biçiminde ele alıyorlar. Çıkış bildirlerine de diyorlar ki
Maksimum etki için stratejik olarak nispeten daha az sayıda şirket ve ürüne odaklanmalıyız. Yani dedikleri şu, anlıyoruz, bu katiller bize her saldırdığında siz bir gaza gelip, her İsrail ya da her Yahudi firmayı boykot ediyorsunuz da bunun etkisi havacı var. Yani maalavara bir faydası yok. Siz vicdanınızı soğutacaksınız diye biz ölüyoruz bu noktada. İşte biz Filistinlilere yardımcı olmak istiyorsanız o halde gelin bu işi değerli toplu uygulayalım. Yani Filistin diasporasının zaten bir boykot çağrısı var. 18 yıldır var. Ve bilin bakalım Filistinlilerin bu aktif boykotunda hangi şirket yok? Evet. Starbucks.
Starbucks, BDS Movement'ın aktif boykot listesinde yok. BDS'in Starbucks'a karşı bir boykot çağrısı yok yani. Ya Mekke'deki Starbucks şubesi boykot edilmiyor diye sosyal medya iletileri dolaşıyor. Bırakın Mekke'yi. Yahu Filistinlilerin kendisi bile Starbucks'ı boykot etmiyor. ABD'deki New York şubesi dışında kürenin geri kalanında aktif bir Starbucks boykotu yok arkadaşlar. Sadece bizim Starbucks mücahitleri. Fakat tabii linkçi bir grup bu, laf da anlatamıyorsun.
Bu kişilerle tartışmanın bir manası yok. Zaten hedefin İsrail'i boykottan ziyade, Türkiye'de bir tür orta sınıf ikonuna dönüşmüş Starbucks üzerinden kentli meslek sahibi kesimlere dönük öfkeyi harlamak olduğunu düşünüyorum. Yani meselenin arka planında bir sınıfsal nefret var. Starbucks boykotunun temelinde de aslında büyük ölçüde muhalif kamuoyunu oluşturan kentli, meslek sahibi, ortak gelirli kesimlere dönük bu öfke yatıyor. Neyse o ayrı konu. Şimdi sorabilirsiniz tabii, dedik ki Filistinliler de bir takım markaları boykot ediyor. Peki kim varmış bu Filistinlilerin boykot listesinde? İşte burada işler iyice çığırından çıkıyor çünkü bu boykot listesinde olan hiçbir ürünü Starbucks mücahitleri boykot etmiyor. Ya haberleri bile yok. Cahil cüelalar.
Bunlar boykotu çeşitlendirmiş arkadaşlar. Yani bunlar derken BDS Movement'tan bahsediyorum. Dört kategori yaratmışlar. Baya bilimsel yaklaşıyorlar meseleye. İlk kategoride tüketici boykotu var. Yani hepimizin boykot denildiği zaman anladığımız cinsten bir boykot bu. Tüketici boykotunda bu markaları tüketmeyin çağrısı yapılıyor. Hepsinin de nedenlerini yazmışlar.
Mesela neler var derseniz birkaç tanesini söyleyeyim. Mesela HP. Bu bilgisayar firması niye boykot listesinde? Çünkü bunlar İsrail'in Filistinlilerin hareketlerini kısıtlamak için kullandığı biyometrik sistemin çalıştırılmasını sağlıyormuş. Mesela bir başka marka Siemens. Onlar da İsrail'in elektrik şebekesini, Avrupa'nın elektrik şebekesine bağlayacak olan interkonnektör adlı deniz kablosu projesini yapıyormuş.
Yani İsrail'i Avrupa'ya bağlayan bir elektrik altyapısı döşüyor Siemens. Bu nedenle Siemens de boykot listesinde. İşgal altındaki yerleşim yerlerinde kurulan futbol takımları İsrail Futbol Ligi üzerinden meşrulaştırılıyor. Buralardaki yasa dışı yerleşimciler İsrail Devleti tarafından futbol kulübü kurması konusunda destekleniyor. Kurulan futbol kulüpleri de İsrail Ulusal Liginde oynatılıyor. Böylece işgal kitlelerin gözünde meşrulaştırılıyor.
İşte bu kulüplere ve İsrail Futbol Federasyonu'na sponsor oluyor Puma. Böyle olduğu için Puma'yı da boykot listesine almışlar. Bakın Puma bir İsrail ürünü değil, sahibi Yahudi değil veya Siemens veya HP. Yani Yahudi diye, İsraili diye boykot etmiyorlar, hedefe odaklanıyorlar. Listede hiç güncellenmeden hep sabit tuttukları bir ürün daha var. Diyorlar ki, asla ama asla İsrail'de üretilen bir meyve veya sebze satın almayın. Çünkü o meyve ve sebzeler bizim işgal edilen topraklarımızda üretildi. Bunun dışında 6-7 şirket daha var. Açıklamalar kısmına linki bırakıyorum, isteyenler bakabilir. Zaten derdimiz, bunu çoğaltmaktan ziyade daha bilimsel bir yaklaşım olduğunu kanıtlamak.
Sadece tüketicilere de çağrı yapmıyorlar bu arada. Dedim ya, 4 kategoride yürütüyorlar boykotu. Diyorlar ki bazı markalar var, onları tüketmekte bir sorun yok ama hükümetlerinize baskı yapın. Bu markalarla işbirliği yapmasınlar. Onun ayrı listesi var.
Yine tüketici boykotu kapsamına girmeyen ama baskı çağrıları yapılan şirketler var. Mesela işte Google, Amazon, Airbnb, Disney, Booking gibi küresel ölçekli şirketleri de baskı çağrıları yapın. Bu şirketler işbirlikçi şirketlerle iş yapmasınlar, ticaret yapmasınlar şeklinde. Bu şirketlerin ürünlerini tüketmenizde bir mahsur yok ama bu şirketlerin İsrail'le işbirlikleri protesto ediyoruz diyor BDS hareketi. Bu şirketleri baskı altında tutmalıyız yani. Bunun ayrı listesi var. Bir de son olarak deniyor ki, bizim boykot listemizde olmayan ama sizin yaşadığınız yerde organik olarak başlamış boykotlar olabilir. Biz BDS Movement olarak bunları desteklemiyoruz ama karşıda değiliz, işte. McDonald's, Burger King, Papa John's, Pizza Hut bunlara örnek gösterilebiliyor ama BDS uyarıyor. Bulunduğunuz yerde organik boykotlar yaşanmıyorsa, enerjinizi bu markaları boykot etmek için harcamayın. Unutmayın.
Boykot, hedefe doğru odaklanınca sonuç alabileceğiniz bir eylem biçimidir. Bu kategorileri yaratanlar da 170 adet sivil toplum örgütü. Bu sivil toplum örgütlerinin de main şeyi Filistinliler. Şimdi, hiçbirinde Starbucks adı geçmiyor arkadaşlar bu kategorilerin. Organik boykot listesinde bile Starbucks adı geçmiyor. Peki bu Starbucks mücahitleri ne yapıyor? Bir biçimiyle toplumu baskı altında tutuyorlar. Fakat bu baskı, bana kalırsa, Türkiye'deki dindarlık algısına da zarar veriyor.
Çünkü söz konusu bu baskıyı yönetenler büyük ölçüde Müslüman görünümlü tipler maalesef. Şimdi size Ankara Enstitüsü tarafından HTMT ve Abdullah Yargı imzasıyla hazırlanan bir kamuoyu araştırmasından bir veri sunacağım. Araştırmanın başlığı Türkiye'de dindarlık algısı. İsteyenler internette bulabilir. Ankette sorulmuş. Dindar olmak, ahlaklı olmak için yeterli midir? Yani bir kişi dindarım diyorsa ahlaklı sayılmalı mıdır? Din dediğiniz şey İslam, Kur'an-ı Kerim ahlaklı olmayı öğütlüyor. Buna inanan bir insanın ahlaklı yaşaması gerekir değil mi?
Araştırmaya katılanların %64'ü gibi büyük bir oranı hayır demiş. Dindar kişi ahlaklı olmayabilir. Dindarlık ahlaklılığın dayanağı değildir demiş. Yahu Kur'an-ı Kerim Müslümanlara ahlaklı olmayı öğütlemiyor mu? Nasıl oluyor da dindar olmak ahlaklı olmak anlamına gelmiyor ya da %64 böyle düşünüyor?
İlahiyatçı profesör Mustafa Öztürk de haklı olarak soruyor. Cevabı bence düşünülmesi gereken cinsten. Gerçek manada dindar olunursa, ahlaklı olmayı tekeffül eder, garanti eder. Ben o ankete katılanların bu %64 oranına dahil değilim. Ama galiba bu %64'lük oran Türkiye'deki yaşanan dindarlıktan, sözüm ona dindarlıktan hareketle böyle bir cevabı vermiş gibi görünüyor.
Buradaki %64'lük oran Türkiye'de hali hazırda görünür olan, yaygın olan, sözünün eri olmayan ya da sözüyle ameli birbirini tutmayan dindarlıklardan hareketle verilmiş bir cevap olsa gerek. Halkın İslamı ya da Şerif Mardin'in kavramıyla Folk İslam. Politik alana nüfuz ettikçe kirleniyor. Biçime önem veriyor da özünden uzaklaşıyor. Sonuçta din adı altında bir takım ibadetler yapılıyor da bu ibadetleri yapan kişiler ahlaksız insanlar da olabiliyorlar. Çünkü bir çelişki yok ortada. Starbucks mücahitleri bizlere bu gerçeğin fotoğrafını çekiyor.
Tüm Müslümanları bu mesele üzerine düşünmeye davet ederek bitirelim bu bölümü. Tren Topi'yi PodB Media ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar Allah size güzel ahlaklı olmayı nasip etsin. Hoşçakalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.