Podcast

Cumhuriyet Yolculuğumuz Hakkında Hakikaten Ne Düşünüyoruz? I Konuk: Prof. Dr. Evren Balta

Hakikaten

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Cumhuriyetimizin ilk 100 yılı geride kalıyor. Biz, onun tarafından yetiştirilen nesiller olarak ilk yüzyıldaki yolculuğumuz hakkında hakikaten ne düşünüyoruz, ikinci yüzyıla nasıl bakıyoruz? Demokrasiyi ne ölçüde yerleştirebildik, nasıl işletiyoruz? Kadın hakları konusunda nereden başladık , nereye geldik ve Cumhuriyetin 2. yüzyılı için kadın ve erkek eşitliği hakkında görüşlerimiz neler? Cumhuriyetin temel değerlerine dair 100 yıl sonra hâlen hangi endişeleri duyuyoruz? Hakikaten’in yeni bölümünde Sidar Gedik, Özyeğin Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı Prof. Dr. Evren Balta ve Ipsos Türkiye Marka Sağlığı Araştırmaları Birimi’nden Eda İpek ile Cumhuriyet yolculuğumuzu tartışıyor!
See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

4.057 kelime · ~20 dk okuma

Merhaba, ben İPSOS Türkiye'den Siler Gedik. Gündemdekilerin bir kısmı hakikat, bir kısmı ise hakikat ötesi. Bizler de bu podcast seviyemizde çeşitli konuları İPSOS araştırmalarının ve konunun uzmanlarının yorumlarıyla, hakikatinle başlayan sorularımızla ele alıyoruz. Hakikaten hazırsak başlayalım.

Merhabalar. Hakikaten podcastlerimizin bir başka bölümünde daha birlikteyiz. Bugün çok önemli bir konuyu birlikte ele alacağız. Cumhuriyet yolculuğumuz hakkında hakikaten ne düşünüyoruz? Cumhuriyetimizin 100. yılını kutlama haftası içindeyiz şu anda. Bu yüzden de bu konuyu bugün ele almaya karar verdik. Her zamankinden farklı bir uzmanımız var yanımızda. Normalde şirketimizin yöneticilerinden arkadaşlar benimle birlikte olurlardı. Ama bugün cumhuriyetin 100. yılı şerefine şirketimizin 30 yaş altı araştırmacılarından ki bu yıl Türkiye Araştırmacılar Derneği tarafından 30 yaş altındaki araştırmacılara verilen Genç Baykuş Ödülü'nün sahibi Eda bizimle birlikte. Merhaba Eda, hoş geldin. Merhaba, hoş buldum. Çok teşekkür ederim.

Ve çok değerli bir konuğumuz var. Profesör Doktor Sayın Evren Balta. Özgür Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı. Bugünkü konuğumuz. Hoş geldiniz hocam. Hoş bulduk. Merhaba.

Transkriptin tamamını oku

Evet, bugün Cumhuriyet'in 100. yılı üzerine bazı konuşmalar yapacağız, bazı değerlendirmeler yapacağız. Tabi her zamanki gibi araştırma verileri üzerinden konuşmamızı, değerlendirmelerimizi yapacağız. Cumhuriyet, siyasi gücün halk ve temsilciler tarafından paylaşıldığı bir devlet şekli. Monarşinin zıttı. 2000 yılından eskiye doğru giden bir tarihi var.

Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün tanımıyla da demokrasinin tam ve en belirgin şekli, yani cumhuriyet ve demokrasi arasında da doğrudan bir ilişki var elbette. Biz birkaç gün sonra cumhuriyetimizin 100. yılını kutlayacağız. Kurtuluş Savaşı ile birlikte başlayan ve egemenliğin millete devredilmesiyle birlikte devam eden mücadelenin son ve belki de en kadim noktasıydı 29 Ekim 1923 ve o gün ilan edilen Cumhuriyet.

Ve bundan yüzyıl önce demokratik, layık ve halkın egemenliğine dayalı bir ulus devlet kuruldu bu topraklarda. Şimdi tabii o günden bugüne bu yeni cumhuriyetin gidecek yolu elbette çoktu. Demokrasiyi daim kılmaya çalışıyordu. Layıklıkla ilgili, adalet sistemiyle ilgili, tabii ki kadınların sosyal hayattaki yeri, statüsüyle ilgili, kadın erkek eşitliğiyle ilgili birçok yol alındı, birçok hamle ortaya çıktı.

Peki biz bugün Cumhuriyetimizin 100. Yılını karşılarken işte onun tarafından yetiştirilen nesiller olarak geriye doğru baktığımızda 2. Yüzyıla nasıl giriyoruz, nasıl bakıyoruz, önümüzdeki 100 yıl neleri gösteriyor? Bugünkü sohbetimizde İpsos Türkiye'nin nabız tuttuğu gündeme dair başlıklı araştırmamızın sonuçları üzerinden değerlendirmeler yapacağız.

İlk konumuz aslında cumhuriyetimizin temel unsurları hakkında düşünceler. Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girerken yine biraz önce dediğim gibi doğrudan cumhuriyet kanunuyla ilişkili olan demokrasiyi ne ölçüde yerleştirebildik? Nasıl işletiyoruz? Toplumumuz bu temel konulardaki gidişat hakkında ne düşünüyor? Eda bize biraz bununla ilgili verileri paylaşabilir misin?

Tabii ki aylık olarak Türkiye temsili 1200-1600 görüşme tamamladığımız gündeme dair çalışmamızdan bazı sonuçlar paylaşacağım sizlerle. Öncelikle 100 yıllık cumhuriyetimizde demokrasiyi ne ölçüde yerleştirdik ve işletebildik diye sorduk. %42 başarılı ya da kısmen başarılı bulduğunu belirtiyor. Hiç başarılı bulmadım diyenler genelde 55 yaş üzeri grupta %19 ile en yüksek seviyede. Cumhuriyetin temel unsurlarından laiklik, değerler, özgürlük, demokrasinin güçlenmesine ilişkin, ileriye dönük görüşleri sorduğumuzda ise laiklik en çok inandığımız temel konu burada %53 ile.

Özgürlük ve demokrasinin güçleneceğine dair inancımız ise %28-29'lar seviyesinde. Cumhuriyetin değerlerinden uzaklaşmak ise aslında %53'ün burada ortak bir endişesi. Burada tabii şey de önemli. Özellikle yani 100. yılda demokrasiyi ne ölçüde yerleştirdik, işletebildik sorusuna %42 aslında katılım gösteriyor. Yani yeterince veya tam iyi bir şekilde işletebildik, yerleştirebildik diyor. Ama bir başka %42 var ki o da aynı fikirde değil.

yeterince iyi bir şekilde, başarılı bir şekilde yerleştirebildiğimizi düşünmüyor demokrasiyi. Ve bir %16'lık kesim var ki bu soruda. Aslında bu soruya cevap vermemiş. Bu da aslında önemli diyerekten ben buradan Evren Hocam'a dönüyorum. Sizin bu konuyla ilgili değerlendirmelerinizi alsak. Aslında pek çok şey gösteriyor tabii bu tartışma. Bir tanesi, cumhuriyet ve demokrasi arasındaki ilişkiyle doğrudan bağlantılı. Çünkü cumhuriyet demek, siz de bahsettiniz ilk girişte, aslında halk egemenliği demek. Yani egemenliğin halka devredilmesi demek. Türkiye'nin demokrasi tarihinde temel olarak aslında halk egemenliği ana kategorisi olmuş. Demokrasiyi değerlendirmenin. Bu da ne demek? Seçimler.

Yani sorduğumuzda mesela başka araştırmalarda da, sizin araştırmanızda da tebel olarak seçimlerin büyük oranda demokrasiyle eş anlamlı olarak görüldüğünü görüyoruz. Yani seçime inanıyor toplum, seçimle yöneticilerin iş başına gelmesine inanıyor. Ama daha geniş anlamda, liberal haklar anlamında, özgürlükler anlamında, katılım hakları anlamında... ...demokrasiye yönelik bir toplumumuzla uzlaşmayı, maalesef 100 yıllık cumhuriyet tarihinde... ...biz çok inşa edememişiz gibi gözüküyor. Bence temel şeylerden birisi bu. İkincisi, sorduğumuzda yine aslında bu seçimler, temel haklar meselesinde... ...sizin araştırmanızda da muhtemelen eğer daha derine baktığınızda da çıkan bir şeydir.

...ciddi bir kutuplaşma var Türkiye'de. Yani özellikle siyasal parti kimliği üzerinden... ...demokrasiyi seçim olarak gören ve daha geniş olarak gören. Daha geniş olarak görenler bir umutsuzluk içerisinde. Ama demokrasiyi seçim olarak gören, yani sadece millet egemenliği olarak görenler de... ...demokrasinin bir biçimde işlediğini, devam ettiğini ve böyle işlemeye de devam edeceğini düşünüyor. Ortalamalarda bir değişiklik görüyoruz, bir azalma. O da umut kaybıyla ilgili büyük oranda ama o umut kaybının da ben daha ziyade demokrasiyi daha geniş anlamda tanımlayan, daha haklar anlamında tanımlayan grupta olduğunu ve bunun da siyasal parti aidiyetiyle çok yakın ilişkili olduğunu düşünüyorum.

Bu kutuplaşma ile ilgili tespit aslında çok çok yerinde bir tespit. Çünkü bizim sorduğumuz hani Türkiye'nin ikinci yüzyılına gireceğimiz bu seneyi düşündüğümüzde şu ifadelere ne derece katılıp katılmazsınız diye bir soru vardı. O sorunda cevaplardan değerlendirilen ifadelerden birisi ülkemdeki kutuplaşmanın biteceğine inanıyorum ifadesiydi. Bu ifadeye katılım gösterenlerin oranı sadece yüzde 25 ve bir yüzde 40'lık kesim var ki bu konuda inanç sahibi değil. Yani ülkede kutuplaşmanın biteceğine dair inancı yok.

Dolayısıyla aslında kutuplaşma gerçekten de yerleşmiş durumda. Biraz önce verdiğim figürlerde demokrasiyi yerleştirmeyle ilgili soruda dahi yüzde 42 şerlik iki tane kutup gördük. Yüzde 42'si demokrasiyi yerleştirdiğini düşünüyor ki büyük ihtimalle dediğiniz gibi seçimler üzerinden yapılan bir değerlendirme. Yüzde 42 ise bu değil yani yeterli değil. Yani yaptığımız şey aslında henüz yolun belki de daha başındayız düşüncesinde.

Çok ilginç bir şey var ki orada yüzde on altılık kesin bu konuda herhangi bir fikir paylaşamıyor. Ben onun detaylarına baktığım zaman genç grupta yirmi altı otuz beş yaş grubunda bu oran yüzde yirmileri erişiyor. Yani gençler arasında neredeyse her beş kişiden biri. Aslında bu da yani henüz daha demokrasiyi tesis etme ile ilgili henüz gidecek daha çok yolumuz olduğunu da gösteriyor bir taraftan. Bir de tabii muhtemelen demokrasi algısının ne kadar aslında onun bile ne kadar kutuplaşmış olduğunu çok gösteriyor.

Evet yani orada tabii şeyi görüyoruz biz mesela hani Türkiye'de laiklik konusu çok kritik. Hep dile getirilmiş bir neslin zaten laiklik söyleme altında yetiştiği birkaç neslin hatta bir ülkedeyiz. Orada Türkiye laik bir ülkedir ve tartışma konusu olamaz bu kavram. diyenlerin oranı %53. Buradan hareketle yani bir başka kesim var ki aslında %47'lik kesim bu konuda da tam olarak netleşmiş değil. Burada da bir kutuplaşma görüyoruz. Yani 47'ye 53'lük hani neredeyse ikiye yarılmış bir toplumdan bahsediyoruz. Tabii orada bunun tartışmaya açılabilir olduğunu düşünen asıl uç kesim %20'ler civarında. Yani Türkiye'de her beş kişiden birisi aslında laikliğin tartışma konusu edilemez bir şey olmadığını düşünüyor. Bu da orada önemli bir tespit.

Şimdi buradan şeye geçecek olursak hani biraz önce başta dediğim cumhuriyetin amaçladığı bir takım alanlar vardı. Yani cumhuriyet ilan edildikten çok kısa bir süre sonra gelişmelerini gördüğümüz alanlar bunlar. Bunlardan bir tanesi de tabii kadın hakları özellikle. 100 yıl önceye gittiğimizde bakıyoruz işte 1924'te eğitimde ve bireysel haklarda eşitlik gündeme geliyor.

1930'ların başında seçme seçilme hakkı gündeme geliyor. Bu cumhuriyetin ilk taze yıllarında ortaya çıkan gelişmeler. Ancak oradan bugüne doğru geliyoruz, bakıyoruz. Ne kadar yol aldık yüzyıl içinde diye baktığımız zaman hani somut göstergeler üzerinden bakarsak şu anda kadınların iş gücüne katılım oranı %36. Bu da Türkiye İstatistik Kurumu'nun verisidir. Türkiye'nin resmi verisinden bahsediyorum. Bu özellikle gelişmiş ülkelerde %50'lerin üzerinde olması gereken bir orandan bahsediyoruz.

Bizim Türkiye Anlama Kılavuzu araştırmamız var. Orada yine kadına bakış açısı açısından bizim için turnusol işlevi gören bir soru var. O da kadının çalışması için kocasının rızası gerekir mi sorusu. Bu soru yaklaşık yüzde 44'ü katılımcıların evet diyor. Yani kadının çalışabilmesi için eşinin rızası alınmalıdır diyor. İşin daha da aslında dramatik tarafı boğaran erkekler arasında yüzde 48 iken kadınlar arasında da yüzde 42. Yani doğa gidilecek çok yol olduğunu görüyoruz bu alanda.

Yani yine seçme seçilme hakkını 1930'ların başında tanınmış durumda kadınlara. Ancak mecliste şu an kadın milletvekili oranı yüzde 20. Üst düzey bürokraside kadınların oranı daha da geride. Yüzde 7. Dolayısıyla hani bu anlamda da daha gidecek çok yol var gibi gözüküyor. Bizim araştırmamızda bununla ilgili neler vardı Eda?

Burada öncelikle takverilerine göre toplumda erkek lehine olan kadının önceliğinin eş ve anne olmasına yönelik kültürel kodlara yönelik görüşler geriliyor. Aile reisi erkektir diyenler %52'den %41'e geriledi. 2020'de %52 iken. Kadının önceliği annelik ve iyi bir eş olmaktır diyenlerin oranı ise 10 kişiden 3'ü. Bu oran yine 2 sene önce %42 seviyesindeymiş.

Ev işi, yemek, çocuk bakımı gibi konularda erkeklerin dahili artsa da halen ana sorumlu. Yüzde elli ve üzeri oranlarda yine kadınlarda. Yani aslında trend iyi yöndi. Aynen öyle. Yani ilerliyoruz bir taraftan ama biraz yavaş ilerliyoruz. Bizim hep başka vesilelerle de söylediğim bir şey var. Aslında Türkiye toplumu büyük oranda dönüşüyor, gelişiyor ve ilerliyor. Ama siyaset ve hukuk... ...ve kurumlar aslında o dönüşüme ve ilerlemeye büyük oranda yanıt veremiyor. Temel sorunumuz o boşluk aslında. Hani buradaki kültürel kodların gerilemesi, kadınların mesela... ...ana sorumlu görülmesi, oranlarının düşmesi, annelikte vesaire de... ...kültürel kodlarla birlikte aslında büyük bir yapısal dönüşüme de işaret ediyor. Kadınların çalışma hayatına katılmasına, işte siyasette daha fazla yer almasına... ...medeni hakları konusunda bilinçlenmiş ve dönüşmüş olmalarına...

Ama öte yandan siyasetin neler tartıştığına bakarsanız... ...tam tersi bir yönde işte NAFAKA hakları, boşanma hakları vesairenin... ...temel ve deneyim haklarının tartışılmaya açılması. Hem de geriye gidecek şekilde tartışılmaya açılması. İstanbul Sözleşmesi. İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması vesaire gibi. Yani söylemsel anlamda da, kurumsal anlamda da siyasetle toplumsal dönüşüm arasındaki açı artıyor. O da belki yine kutuplaşmayla ilgili aslında. Toplumun böyle daha kentli eğitimli kesimlerinin değerleri, aidiyetleri vesairesi çok hızlı değişirken... ...geri kalan gruplarda buna yönelik bir reaksiyon oluşuyor aslında. Bir tür değer çatışması temel siyasal dinamiklerden birisi haline geliyor... ...ve kadınlar, aile vesaire o temel değer çatışmasının en önemli unsuru aslında. Ve siyasetin de kurucu bir parçası haline gelmeye başlıyor. Kadınların toplumdaki yeri, ailenin nasıl kurulacağı vs. Belki de hani o boşluğun açılması bu kutuplaşmayla da ilişkili. Şimdi aslında 100 yıl sonra geldiğimiz yerde Cumhuriyet'in kurumları toplumun değişim dönüşüm hızının biraz gerisinde kalmaya başladılar diyebiliriz. Peki kadın erkek eşitliği ile ilgili elimizdeki diğer veriler ne durumdaydı Eda?

Kadın-erkek eşitliğinin sağlanacağına dair inanç düzeyi özellikle kadınlarda Nisan dönemine kıyasla %44'lerden %33'lere geriliyor. Erkeklerin son dönemde kadın-erkek eşitliğinin sağlanacağına dair beklentileri ise artıyor. Yani burada da aslında yine benzer bir durum var. Yani aile içindeki yerine dair kültürel kodlardaki dönüşüm kadın erkek eşitliğine bakış açısında da kendini gösteriyor. O yönde de aslında pozitif bir trend olduğunu görebiliriz. Ama yine de orada umut eksikliğinin olması. Ben şimdi burada önümdeki verilere de bakıyorum. Nisan'da yüzde 44 gen eşitlik sağlanacak diyenler. Yüzde 33'lere gerilemiş olması ve çok kısa bir zamandı bunun. Bir yıldan az bir zaman. Belki biraz daha fazla. Onun bir açıklaması şöyle aslında. Yani Nisan döneminde Türkiye'de bütün figürlerde, bütün göstergelerde pozitif bir durum vardı. Seçim öncesinde gerek muhalefeti gerek iktidarın estirdiği pozitif havanın yarattığı bir ortamda birçok göstergede biz çok daha pozitif şeyleri ölçtük. Ama seçim çok yaklaştıktan sonra veya seçimin hemen sonrasında biz tekrar fabrik ayarlarına döndük. Bu çok aslında önemli bir şey. Belki Türkiye'nin önünü açacak şeyin siyasal rekabetin geri gelmesi olduğu, işte bir değişime dair bir umudun önemli olduğuna dair bir şey söylüyor. Ve bunun önünün kapanmasının hem iktidar hem muhalefet açısından seçim sonuçları üzerinden baktığınızda da bütün o söylediğiniz değerlerde bir gerileme ve bir umutsuzluk, bir riyas, bir keder halini gösteriyor gibi geliyor bana.

Ya mutlaka orada bir haklılık payı yüksek. Dediğim gibi sadece böyle sosyal olgularla ilgili değil, çok daha böyle kısa vadeli, somut konularda dahi ekonomiyle ilişkili, döviz kurularıyla ilişkili, enflasyonla ilişkili birçok göstergede biz o sapmayı gördük. Seçimin hemen öncesinde bununla ilgili gerçekten çok pozitif bir hava eserken seçimden sonraki özellikle Haziran ayında yani ekonomide yeni bir yaklaşımla beraber hepimizin gözlemlediği hani döviz kurlarında büyük bir atak gelişti ve onun arkasından başka bir dünya oluştu tekrardan şu anda Türkiye'de. Bu da aslında daha önceki yıllardaki seviyeye çok da uzak değil. Onu söyleyebilirim. Şimdi buradan hareketle biraz daha hani geleceğe doğru bakalım. Şimdi biraz bugüne kadar özellikle kadın erkek eşitliği üzerinden ilk yüzyılımıza bakarken biraz da önümüzdeki döneme doğru dönelim. Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girerken en büyük tehditler neler? Vatandaşlar en büyük tehdit olarak neleri görüyor? Biraz bunlardan bahsedelim. Eda yine bize oradan birkaç verif iletebilirsen sevinirim. Dönemin de aslında etkisiyle elbette ekonomi tehdit sıralamasının en başında yer alıyor. Ekonomiyi eğer dışarıda tutarsak, Nisan'dan bu yana ilk üç konumuz şöyle. Doğal afetler, hukuk adalet sisteminin zayıflaması, şeriat ve laiklik tehdidi. Bu konu özellikle gençler ve 55 yaş üzeri kitle tarafından daha çok dile getirilmiş.

Komşu ülkelerle gerilim ve uluslararası ilişkilerin bozulması ise sonlarda da olsa Ağustos itibariyle dile getirilen diğer tehditler arasında. Doğal afetler özellikle kadınlar tarafından daha fazla dile getiriliyor. Kadın erkek eşitsizliği de yine listenin sonlarında ama yine kadınlar tarafından daha fazla dile getirilen bir madde. Burada tabi topu size atmadan önce şunu söyleyeyim, ekonomiyi dışarıda tutmak zorunda kaldık bu değerlendirmeleri yaparken. Ekonomi tek başına çünkü o kadar baskın ki tehdit olarak, cumhuriyetimizin üzerinde bir tehdit olarak görülüyor artık. Günlük yaşamamızın, hayatımızı idam ettirmekle ilgili zorlukların falan ötesinde, cumhuriyeti tehdit eden nitelikte görülüyor ekonomik kriz. O yüzden onu biraz dışarıda bırakarak diğer olguları sıralamaya çalıştık.

Yine hani biraz önce demokrasiyle cumhuriyet arasındaki doğrudan ilişki üzerinden konuşuyorduk. Demokrasinin zayıflaması gibi bir tehdit var mı diye baktığımız zaman hani böyle bir tehdit görülüyor mu? Bunu sadece %6 tarafından dile getirildi. Hani demokrasi üzerinde aslında bir tehdit görmüyoruz. O da bence önemli bir bulgudur diye düşünerek size topu atıyoruz. Evet, bu söylediğiniz ilginç tabii. Mesela şeriat laiklik tehditinin girmiş olması ilk üç tehdit arasında ama demokrasinin girmemiş olması. Çünkü yine seçim öncesi döneme baktığımızda aslında Türkiye'deki tehdit algısı biraz muhalefetin toplumsal bölünmeyi kurma biçimi üzerinden de daha demokrasi otoriterlik tehditine doğru değişmişti. Türkiye'de demokrasi tehdit altında gibi. Ama muhtemelen yine seçim sonrasındaki havanın değişimi ile birlikte demokrasi ve laiklik arasındaki bağı güçlü kuran gruplar demokrasiden daha çok laikliği tehdit altında görmeye başladılar. Özellikle muhalefetin performansıyla da ilgili.

Tabi bu tehditler, siz de biliyorsunuz araştırmalarınızda biraz insanların... ...neyi, o an nasıl yaşadıklarıyla çok ilişkili. Doğal afetlerin çıkmış olması, depremin çok yakın tarihli olarak... ...Türkiye'de büyük bir felaket olarak başımıza gelmiş olmasıyla. Ekonomi zaten hani hemen bütün ekonomi kötü olmadığında bile... ...aslında domine eden temel tehditlerden birisi. Hukuk adalet sistemi de aslında Türkiye'de herkesin çok dava olarak gördüğü temel meselelerden birisi.

Dolayısıyla burada muhtemelen yeni olan doğal afetlerin başa çıkmış olması depremle birlikte. O da deprem etkisiyle. Deprem etkisiyle birlikte ama yine sizin araştırmanız, benim bildiğim araştırmalar ekonomi, adalet ve demokrasi ve laiklik meselesi. Zaten Türkiye'nin son 20 yılını büyük oranda bu temel tehditler... ...çok hani toplumsal ruh halini çok ciddi bir biçimde etkileyen... ...ve onu aslında belirleyen şeylerden birisi. Bilmiyorum hani siz sordunuz mu? Genelde bölünme, terör, bunlar da çok çıkardı. 2-3 sene önce çok fazlaydı. Ve hani mesela genç... 2019'da, 18 yazına kadar çok önemli bir şey var. Şu dek ölçüledik biz de onu. Hatta ben o zamanlar bu konularda değerlendirme yaparken, hani sağlıklı bir ülkede, normal koşullar altında, ekonomiden, eğitimden, hukuktan bahsetmemiz gerekir ama biz şu an anormal dönemler yaşıyoruz. Yani sağlıksız da dönemler yaşıyoruz. Terör yani o sıralarda. İntihar bombacıları vs. Evet. Her iki kişiden biri hatta daha fazla oranda dile getirilen, yani ülkenin en önemli problemi olarak dile getirilen. Muhtemelen ekonominin de önüne geçiyordu o zaman 2018'e kadar. Tabii, tabii. Yani açık, açık, açık arayla hem de. Bu böyle bir süre devam etti. Özellikle 2015-2018 döneminde biz bunu gördük. Fakat 2015 yazından sonra, bizim döviz kurlarındaki ilk dalgalanmanın başladığı dönemlerden sonra ekonomi böyle yavaşça hızlanmaya başladı. Öyle ki pandemide bile 3-4 aylık araya devam etti. Yani 3-4 ay pandemi ekonomiyi yakaladı sadece, önüne geçmedi. Düşünebiliyor musunuz? Yaşanan duruma rağmen. Ve o günden bugüne de tek başına neredeyse bütün diğer problemleri domine ediyor. Yani o yüzden biraz ekonomiyi dışarıda bırakarak değerlendirmek zorunda kalıyoruz. Yani tabii ekonomi dediğiniz aslında çok geniş bir kavram. Yani başımı koyacak bir evimin olması da ekonominin altına giriyor. Bugün masama yemek getirebileceğim demek de ekonominin altına giriyor. Yarın iş sahibi olabilecek miyim de ekonominin altına giriyor. Dolayısıyla ekonomi dediğiniz aslında ben hayatımı sürdürebilecek miyim en temel sorumuz. Zaten bizim alanımızda siyaset biliminde biz deriz ki bu soru yanıtlanmadan başka hiçbir değer tartışmasına geçemezsiniz.

Yani o survival, hayatta kalma sorusunu atlamak aslında toplumu demokratik değerlere yakınlaştırır. Kimlik haklarını, kültürel hakları tartışma konusunda daha açık hale getirir. Ama bu soruya geri çekildiğiniz anda başka hiçbir şey önemli olmaz. Terör ve ulusal güvenlik meselesi de aslında biraz öyledir. O da çünkü... Varoluş sorunları. Varoluş sorunları. Yani yarın dışarı çıktığımda hayatta kalabilecek miyim? Bir şekilde bir kurşunun hedefi, bir bombanın hedefi olabilecek miyim? Ya da bu sahip olduğum ülke yaşamaya devam edecek mi? Ben içindeyken sorusu. Onu da söyleyeyim çok kısaca. Mesela ben hani yine kendi baktığım, takip ettiğim araştırmalarda... ...kuşaklar arasında bu korkulara dair bir fark görüyordum. Bilmiyorum siz nasıl ölçüyorsunuz?

Daha yaşlı kuşaklar bu ulusal güvenlik, tehdit, terör meselesine önem verirken... ...daha genç kuşaklar iş bulma, bir ev sahibi olmak vesaire gibi endişeler üzerinden... ...muhtemelen ekonomiyi çok daha büyük bir sorun olarak görüyorlar. İkisi yan yana geldiğinde en azından. Biri için tabii önde yaşanacak çok daha uzun bir ömür var. daha büyük Çok dertler var. Öbürü evine almış bile olabilir. Yani bir şekilde diğeri yani bunları bir kısmını çözmüş olabilir diye düşüncesiyle de değerlendirebiliriz elbette. Biz burada biraz hani mevcut tehditlerin dışında önümüzdeki dönemde ülkemizin hem gelişme ihtiyacı anlamında önde gelen konuları hangileridir? Biz neye en çok ihtiyaç duyuyoruz ülke olarak? Ve bunların hangisinde gerçekten gelişebileceğimizi, öne çıkabileceğimizi umut ediyoruz. Konusuna da baktık araştırmamızda. Bunları da yine Eda'dan rica edelim bize anlatsın.

Gelişme ihtiyacını sorduğumuzda her bir kişi ortalama aslında 4-5 konudan bahsediyor. Tabii az önce detaylıca konuştuğumuz ekonomi yine her 10 kişiden 7'si tarafından dile getiriliyor. Ancak tek ihtiyaç tabii ki ekonomi değil. Eğitim kalitesi, hukuk, adalet sisteminin güçlendirilmesi, doğal afetlerle mücadele, tarımsal üretimin arttırılması, toplumun %50'sinden fazla bir kesim tarafından dile getirilen, aslında ihtiyaç duyulan iyileşme alanlarımızdan.

Bizim bu konularda kendimizi geliştirmeye, iyileşmeye ihtiyacımız var. Dolayısıyla bu belirtilen ihtiyaç alanları baskın ve net ancak ikinci yüzyılda en büyük gelişmeyi göstereceğimiz baskın bir alan aslında dile getirilemiyor. Bu çok da ilginç tabii yani. Yani biz bir taraftan bu alanlarda tekrar edecek olursam eğitim, hukuk, doğal afiyetlerle mücadele, tarımsal üretimin arttırılması gibi konularda gelişmeye ihtiyacımız var diyoruz toplum olarak. Peki gelişebilecek miyiz bunlarla ilgili? O konuda bir boşluk var. İhtiyaçlarla gelişmeler arasında bir makas var. Örneğin eğitim neredeyse insanların %60'ı tarafından ikinci yüzyılda en çok gelişmeye ihtiyaç duyulacak konu olarak dile getirilirken sadece %12'lik bir kesim bu konuda biz daha iyiye doğru gidebiliriz diye düşünüyor. Bir taraftan aşınmış bir umut var orada. Keza hukuk ve adalet sistemindeki iyileşme ihtiyacı yine %57 tarafından dile getiriliyor. Bu konuda gelişmeye ihtiyacımız var diyoruz. Ama %13,5 biz bu konuda gelişebiliriz diyor.

Burada da bir teşhis var ama tedavi umudumuz düşük. Aslında hem eğitim hem adalet açısından diğer iki konuyu bir kenara bırakarak... ...bence burada doğal afetler yine yakın geçmişte deprem tecrübesiyle çok yakından ilişkili. Ama yirminci yüzyılda cumhuriyetin temel kazanımları ne diye sorarsak... ...ağır aksak da olsa hani yüzüncü yıl programında... ...aslında bir tanesi eğitim. Yani Türkiye'nin yine pek çok aksiyon yanıyla birlikte eğitim kurumlarını... ...fırsat eşitliğini eğitim üzerinden sağlama konusunda adım atmış olması.

Bu son on yıla vesaire kadar böyle yeni veriler gösteriyor ki aslında eğitimin fırsat eşitliği, sağlama gücü azalıyor Türkiye'de. Bu eğitim kurumlarının bozulmasıyla çok yakından ilişkili, eğitimin içeriğinin değişmesiyle yakından ilişkili. Yükselme imkanı sağlayan eğitim kurumlarının yine mesela Boğaziçi Üniversitesi vesaire gibi dönüşümüyle çok yakından ilişkili. Ama hani Türkiye'de bir eğitim meselesi ve eğitimle fırsat eşitliği sağlama, eğitimle yükselme ve kaliteli ve iyi eğitim sorunu çok büyük bir sorun.

Bu ekonomi gibi hayatımızda bugünden yarına gördüğümüz bir sorun değil. Yani paranız azaldığında, işsiz kaldığınızda bu sorunu ertesi gün yaşarsınız. Ve en önemli sorun olarak sizin içinize kazınır. Ama eğitim Türkiye'nin aslında gelecek on yılını, bütün yüzyılını belirleyecek bir şey. Ve bunun bozulmasının sonuçlarını bugün değil, on yıl sonra aslında daha ciddi deneyimlemeye başlayacağız. Yeni kuşaklar geldiğinde. Adalet de aynı şekilde.

Yani Türkiye'nin OECD ülkeleriyle adalete erişim... ...yargı bağımsızlığı gibi meseleler üstünden ortalamalarını karşılaştırdığınızda... ...özellikle demokratik bozulmasından çok önce başlayan bir bozulması var. 2008'lerden 2010'lardan itibaren Türkiye OECD ortalamalarının çok altına inmeye başlıyor. 20. yüzyıl boyunca ondan daha kötü ama o trendi, o eğilimi takip ediyor. 21. yüzyılda birlikte kopuyor, başka bir noktaya gidiyor.

Bu iki mesele aslında Türkiye Cumhuriyeti'nin, biraz evvel söylediğim gibi ağır aksakta olsa... ...başarmak istediği, arzu ettiği şeylerden birisiydi. Yargı bağımsızlığı ve adalet ve fırsat eşitliği. Bunların 20. yüzyılın bile gerisine düşmüş olması aslında o umutsuzluğun temel nedenlerinden birisi.

Bu konuda pek kutuplaşmış değiliz. Değiliz. Herkes farkında ama sorunun çözülemeyeceğini... ...ya da çözecek olanın kim olduğu konusunda ayrılıyor. Herkes iyi eğitim istiyor. Herkes tarafsız yargı, adalet istiyor. Ama nasıl çözülecek konusunda anlaşamıyor.

Bu biraz önceki tespitinizden hareketle aslında biz mesela Cumhuriyet'in 100. yılını ve önümüzdeki 2. yüzyılını değerlendirirken insanlar olarak yani bu araştırmada da gördüğümüz şey aktüel konular aslında bu yani 200 yıllık yani 100 yıl geri gidelim 100 yıl iri gidelim 200 yıllık değerlendirme içinde aktüel konular fazlasıyla baskın işte ekonomi ya da doğal afet yani geçen yaşadığımız deprem felaketinin etkisiyle biz bunu şeyde de gördük yani bu baskındı Önümüzdeki ikinci yüzyılda Türkiye adını ne ile duyurur diye sorduğumuz zaman orada da aslında ilginç bulgular var. Eda'ya döneyim ben tekrar. Burada araştırmamızın sonuçlarına göre adımızı duyuracağımızı düşündüğümüz alanların en başında bilgi teknolojileri geliyor %29 ile. Otomotiv alanındaki gelişmeler %19 ile ikinci sırada. Seçim döneminde gündemin etkisiyle %27'lerle dönem içinde birinci sırada yer alan bir konu bu. Bu sıralamayı ekonomiyi dışarıda bırakarak paylaşıyoruz. Her ne kadar en büyük tehditimiz ekonomi olsa da ikinci yüzyılda adımızı duyuracağımızı düşündüğümüz konulardan biri de yine ikinci sıradaki ekonomi. Burada yüzde on sekiz oranında dile getirdiği o bilgi teknolojilerinin hemen altında ama otomotivin üzerinde yer alıyor.

Burada bilgi teknolojileri deyince aklıma tabii ki Technofest geliyor. Savunma sanayi. Savunma sanayi geliyor. Otomotiv deyince TOG projesi geliyor. Yani aktuel konulardan kastım biraz buydu aslında. 200 yıllık bir aralığı değerlendirirken günümüzün üzerinden okuma gibi bir durumdayız gibi gözüküyor. Siz ne dersiniz bilmiyorum. Ama öyle aslında yani biraz ulusal gururun, statünün ya da milliyetçiliğin dönüşümü de aslında özellikle seçim döneminde çok gözlemlediğimiz biçimde biraz teknolojiye kaydı. Tekno milliyetçiliğe yani Türkiye'nin işte savunma sanayi. ...uçak gemileri ve dünyada bütün bunlarla adını duyuruyor olması... ...onun yarattığı statü, işte yirminci yüzyıl boyunca hissettiği geri kalmışlığı... ...ve işte bizim yakalamamız lazım dünyayı batıyı vesaire hissini... ...artık yakaladık oldu, bütün bunları yaparak oldu... ...arabamızla oldu, uçak gemimizle oldu ya da sihalarımızla olduğu hissi... ...aslında Türkiye'deki milliyetçi duygunun temel motivasyonlarından birisi haline gelmiş durumda.

...statü arzusu ve yakalamaktan duyulan gurur. Bir on yıl önce bunlar havaalanları, otoyollar vesaireydi. Şimdi bu büyük oranda teknoloji alanına kaymış durumda. Onu da zaten küresel gelişimlerle ya da değişimlerle, eğilimlerle paralel olarak işte teknoloji çağına giriyoruz. Ve Türkiye'de o teknoloji çağının içerisinde hak ettiği yeri alacak gibi bir milliyetçi gururla ifade ediyor ve bu çok güçlü.

Yani tabi bunlar kesin bir de yani şu an ezelde nebede geçerli olabilecek kavramlardan hiçbiri yok. Yani hukuk yok, eğitim yok. Yani çok daha günlük konular aslında. Yani bilgi teknolojileri işte ya da otomotiv gibi hani bir ülkenin hele ki cumhuriyetle ilişkilendirilecek bir soruda. Cumhuriyetimizin ikinci yüzyılı üzerinden sorulan bir soru da önümüzdeki yüzyılda kendimizi yüzyıl boyunca otomatikle öne çıkaracağımız gibi bir noktaya varıyor olmamız. Aslında gerçekten iki yüzyıllık o bütün okumayı biraz daha dar bir çerçeveden yaptığımızı gösteriyor gibi gözüküyor. Yani 100. yılı kutluyoruz elbette çok önemli. Ne kadar coşkuyla kutluyoruz ayrı bir soru işareti maalesef. Bir taraftan hani bir yüzyıl geride kaldı. Cumhuriyet hayli yaş almış gibi düşünüyoruz. Hakikaten öyle mi? Hakikaten cumhuriyetimiz olgunluk çağında mı? Hani halen bir anda anayasa değişiklikleri var gündemimizde. Acaba neden hala anayasamız olmadı mı? Bir kere daha anayasa yapma ihtiyacımız var mı gibi sorular var. Hani aslında bu birçok batıda örnek alınan, anayasası örnek alınan devletlerle karşılaştırdığımızda Fransa'yla

Amerika Birleşik Devletleri ile şeyi görüyoruz, anayasanın bugünkü halini alma süreçleri, anayasaya yapım süreçlerinin 100 yıl, 150 yıl gibi çok uzun dönemleri aldığını görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti de hala 1 yüzyıla rağmen bence genç sayılabilecek bir cumhuriyet. Henüz olgunluk döneminin belki de başındayız, belki de yeni yeni başlamaya giriyoruz o dönemi. Dolayısıyla ülkelerin tarihinde yüzyıl çok kısa değil belki ama çok uzun hiç değil. Dolayısıyla hala olgunlaşma dönemindeyiz. Özellikle bahsettiğim geçmişten geleceğe uzanacak derinlikli olgularla alakalı çok olgunlaşacak yolumuz var diye düşünüyorum. Çok teşekkür ederim katıldığınız için. Ben teşekkür ederim. Sağ olun. Sana da çok teşekkür ederim. Yüzüncü yıl kutlu olsun ve gelecek yüzyıllar umarım daha parlak, daha başarılı olsun. Daha umutlu olsun. Kutlu olsun.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)