Podcast

356: Hak Ettiğimiz Didişme Düzeyi: Tunceli mi Dersim mi?

Trend Topic

2 yıl önce
Reklam Alanı (Deneme)

Bölüm Açıklaması

Ekonomiden, sosyal hayata, eğitimden sağlığa onca sorunu biriken Türkiye, Dersim mi demeliyiz yoksa Tunceli mi sorusuna verilen cevaplar üzerinden didişiyor. Yıllardır süren bu didişme giderek daha sığ yerden tartışılıyor. Peki doğrusu ne? Dersim mi Tunceli mi?

Yeni CHP'den Yepyeni CHP'ye!



Bu podcast, On Dijital Bankacılık hakkında reklam içerir. Bankacılık On'la Rahat. Dünya Döndükçe EFT-Havale- Fast Ücreti Yok. ON Mobil'i _ndir!
Bu podcast, Pegasus hakkında reklam içerir. Yeni seyahat rotanı planlamak için hemen https://www.flypgs.com/ ’u veya Pegasus Mobil uygulamasını ziyaret et!
Bu podcast, Garanti BBVA hakkında reklam içerir.

See Privacy Policy at https://art19.com/privacy and California Privacy Notice at https://art19.com/privacy#do-not-sell-my-info.

Bölüm Transkripti

3.863 kelime · ~19 dk okuma

Herkese merhaba. Bu kaydı 30 Ocak 2024'te alıyoruz biliyorsunuz artık senede söylüyorum. Özel okullar pahalıysa neden devlet okullarına gidilmiyor bölümü gördüğüm kadarıyla çok ilgi çekti. Hatta o kadar ki bizim Tren Topik'i dinleyen gazeteciler sayesinde konu Tren Topik'te anlattığımız çerçevede tartışılmaya başlandı. Bana kalırsa yanlış olan yaklaşım özel okul fiyatlarına odaklanmaktı. Bu fiyat bir sonuçtu. Halbuki nedene odaklanmalıydık? Asıl yapılması gereken

Devlet okullarının durumunu tartışmaktı, sağ olsunlar öyle de olmaya başladı. Bu da beni memnun etti çünkü bana göre mesele özel okulların yaptıkları zamlar değil, neden devlet okullarından kaçıldığıydı. Bir tren topik dinleyicisi olan, geçmişte de tanıdığım bir anne, cumartesi günü Fox TV'deki yayının ardından beni aradı. Ben de işte Fox'ta çalar saatte cumartesi günü Ezgi Özelyer ile bu konuyu konuşmuştum.

Yayın bitti. Bu anne Maraşlı. 19-26 Aralık 1978 arasında tam bir hafta boyunca yaşanan, hemen hepsi Alevi kökenli olan, 111 kişinin öldürüldüğü, yine Alevilere ait olan 559 evin yakıldığı Maraş katliamından sonra aile Ankara'ya taşınıyor. Ailende kayıpları var. Mesela annenin abisi işte katledilmiş, öldürülenlerden bir tanesi. Devamını Fox TV'de pazar günleri yayınlanan Benden Söylemesi adlı programda anlattım. Oradan dinleyelim.

Transkriptin tamamını oku

Bir anımı, dün başıma gelen bir şeyi anlatacağım. Dün Çalar Saat'te bu konuyu konuştuk. Sevgili Ezgi Gözeger'le beraber. Yayından çıktım, Ankara'dan tanıdığım Maraşlı bir anne. Anne beni aradı. Konuşurken gözleri dolmaya başladı. Gözleri dolmaya başladı derken ben sesinden anlıyorum.

Anlattığı şey şu bak. Ortaokula giden bir evlad var. Yani yeni geçmiş ortaokula. Ortaokula Ankara Ülke Ocakları'ndan geliyorlar. Müdürle anlaşmışlar. Çocukları bir yere toplamışlar. Ülke Ocakları'nı anlatıyorlar. Çocuk da etkilenmiş bundan. Eve geliyor. Türlü türlü şeyler söylüyor. Annesine, babasına. Bir şeyler.

Bu ailenin en yakınları Maraş'ta katledilmiş. Kardeşim, sevmek zorunda değil kimse sizi. Dayatamazsınız da kendinizi. Anne beni arıyor. Her siyasi görüş için böyle bu arada. Tabii canım, her siyasi görüş için böyle. Anne beni arıyor. Şimdi sen diyorsun ya diyor, özel okulların sayısı artıyor. Gönder bana para gönder de ben de çocuğumu özel okula göndereyim diyor. Şimdi ne diyeyim ben buna? Ne diyecektim?

Haklı. Sonuna kadar haklı. Alevi bir aile. Çocuğu böyle bir eğitimden geçiyor. Eve gelince bozkurt yapmış çocuk. Baba çıldırmış çünkü kardeşi öldürülmüş. Ya bu memleketin sinir uçlarına bu kadar rahat dalınırsa bu ailenin evinde yaşadığı travmayı nasıl açıklayacaksınız? Bana diyor ki para gönder özele göndereyim. Şimdi ama şu da var. Baba diyor ki asla yarın okula gitmeyecek.

Şimdi yarın okula gitmeyecek dediğin çocuk 9 yaşında 10 yaşında. Nereye göndereceksin? Kilometrelerce uzakta başka bir yere. Niye? Çünkü müdür ülkücüymüş. Ya böyle bir eğitim sistemi bu hale getirilir mi ya? Çok zor. Şimdi özele nasıl gitmesin? Nasıl özele gitmesin bu çocuk? Ben de çocuğum olsa özele gönderirim. Bunlara emanet edilir mi ya? Bunları söyledikten sonra çok sayıda mesaj aldım. Sadece tarikat ve cemaatlerin okullardaki faaliyetlerine ilişkin değildi bu mesajlar. Ayrıca fotoğraflar da gönderiyor veliler. Yani sadece mesajlar da değil. Bu fotoğraflardan anlaşılıyor ki ülke ocakları yetkilileri okullara gidiyor, müdürlerle görüşüyor. Sadece protokol görüşmeleri değil, aynı zamanda ilkokullarda sınıflara giriyor ve öğrencilere kendi yayınlarını dağıtıyorlar. Bu esnada da çocuklara ülke ocaklarını anlatıyorlar. Yani halkın bir kısmının gündemindeki bir konu bu. bir rahatsızlık vesilesi. Burada da işte bir gazeteci olarak bana ulaşmaya çalışıyor insanlar. Bu nedenle biraz önce benden dinlediğiniz olay münferit bir olay değil. Sadece bir olaydan bahsetmiyoruz yani. Türkiye satına yaygın bir sorun alanı burası. Ben de konuyu TV'de anlattım işte. Anlattıklarımın tümünü de size de dinlettim. Yani dinlemediğiniz bir şey yok. Hepsi bu kadar. Tüm olan biten. Ben haberdarsınız an itibariyle. Ve ne oldu biliyor musunuz?

MHP Medya ve İletişimden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir, biraz önce dinlediğiniz konuşmamı paylaşarak şunları yazdı. Fox TV isimli yabancı menşeili bir yayın grubu üzerinden, ülke ocaklarının faaliyetleri hakkında çıkan hezeyan dolu beyanlar, maksatlı ve toplumu kışkırtmaya yönelik aşağılık ifadeler içermektedir. Kuruluşundan bugüne kadar gelinen süreç içerisinde Türk gençliğinin milli ve ahlaki yönden gelişimine katkı sağlayan, hepimizin yetiştiği ülke ocaklarını hedef alan sinsi ve mesnetsiz sözlerin asıl gayesi milli birlik ve beraberliğimizi hedef almaktır. Daha da uzuyor mesaj. Rütük diyor yayını incelemeli, savcılıklar harekete geçmeli. Eyvah! Dertsiz başımıza dert aldık yani. Tabii sadece İsmail Özdemir de değil, Ülke Ocakları Genel Başkanı Ahmet Yiğit Yıldırım ve tüm yardımcıları ve ayrıca Ülke Ocakları İl Başkanları da benzer tondan mesajlar yayınladılar. Hepsini okumayalım ama benzer tonda.

Ülke Ocakları liderleri beni paylaştıktan sonra, başta yakınlarım, daha sonra avukatım, daha sonra dinleyicilerim ve takipçilerim, dikkatli olmamı, savcılıktan koruma talep etmemi söylediler. Bu esnada tahmin edersiniz ki, türlü türlü hakaret ve tehdit gırla gidiyor. Yakın dostumda olan avukatıma, sence dava açmalı mıyız diye sordum, şöyle cevap verdi. Ulan ülkede resmen ülke ocakları koruma kanunu var. Olmayana mı uygulanan bir kanun var? Yani dava açsan ne olacak? Bunda duyduktan sonra içimde tuhaf bir duygu belirdi. Ülke ocaklarına şükran borçlu olmam gerektiğini fark ettim. Gerçekten de isteseler beni bir köşede katledebilirlerdi. Ama çok şükür yapmıyorlardı. Dava açmamın da belli ki bir sonucu olmayacaktı. Buna rağmen hala gündelik hayatıma devam edebiliyorsam onlar sayesindeydi. Hepsine şükranlarımı sunarım. Sahiriz'de yaşıyorum.

Genel Başkan Ahmet Yiğit Yıldırım'ın mesajının ardından, Genel Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda Ülke Ocakları'nın avukatı olan Abdülaziz Sekban, Bak madde madde yazıyorum. İdrak yollarında bir enfeksiyon yoksa anlayacağını ümit ediyoruz. Demiş ve uzun uzun Ülke Ocakları'nın eğitim faaliyetlerinden bahsetmiş ardından devam etmiş. Harmana giren porsuk dirgene katlanır. Ülke Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı'nın avukatı olarak sizlerle hukuk önünde hesaplaşacağız.

Bunu görünce biraz rahatladığımı söylemeliyim. Çok şükür, başka bir şekilde değil de hukuk önünde hesaplaşılacak benimle. Avukatıma göre, hakim hak yolcuysa bir şey çıkmazmış. Ama MHP'li bir hakime denk gelirsek acımazmış. Olsun, yarı yarıya şansım olduğunu görünce sevindim. Ben bir köşede vururlar beni diye tedirgindim açıkçası. Bu yüzden rahatladım ve tren topu hazırlamaya koyuldum efendim. Seçimlere iki ay kaldı. Evet, artık zamanı geldi.

Zamanı geldi, zamanı geldi Zamanı geldi de ortada muhalefet yok. Daha doğrusu bir muhalefet gövdesi var da bu muhalefetin beyni nerededir, kolu nerededir, ayağı nerededir, ne der, neye itiraz eder, vizyonu nedir anlayabilene aşk olsun. Hal böyle olunca dayak üzerine dayak yiyor muhalefet. Çünkü çelişkilerle dolu bir yığın politika içerisinde debelenip duruyor. Yani her yaptığı bir dayak konusu olabiliyor. Son dayak konusu Özgür Özel'in Dersim ifadesini kullanmasıydı.

O halde gelin bu Alevilik meselesi, Dersim, Tunceli bu meseleler üzerinden Türkiye siyasetine bir çerçeve belirlemeye çalışalım, okumaya çalışalım. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım. 14 Mayıs seçimlerinin ardından 8 ay geride kaldı. Mayıs seçimleri, Ante Erdoğan'cı cephenin bir motivasyon yaratarak bir araya geldiği son seçimdi. Fakat seçim sürecinin motivasyonu, yeni bir Türkiye vizyonu olmaktan ziyade Erdoğan karşıtlığında birleşen kesimleri bir araya getirmekten ibaretti.

Anti-Erdoğan'izm, tek başına Türkiye'nin %48'ini bir araya getirebildiği için önemliydi. Ama Erdoğan'a karşı yükselen itirazın, Türkiye'yi idare edebilecek, Türkiye'yi yönetebilecek vizyona ihtiyaç duyduğunu da anladık. Mesele bir araya gelmekten ziyade, bir araya geldikten sonra nasıl bir vücudun ortaya çıkacağıydı. Haliyle, Mayıs seçimlerinin ardından vücut dağıldı.

Bu dağılmayı kendi adıma olumsuz bulmadım açıkçası. Seçimlere hür ve müstakil girilmesi yeni dönemin ruhuna uygundu. Yani dalga geçmiyorum gerçekten. Bence İyi Parti kendi adına doğru olanı yaptı. CHP'lerin bu kadar kızmasını da enteresan buluyorum. Çünkü ne yapacaksınız? Birleşe birleşe kazanmaya devam mı edeceksiniz?

En son 3 gün önce Memleket Partisi Genel Başkanı Muharrem İnce'yi dinledim. Bundan 1-2 ay önce İmamoğlu'nu destekleyecek sanıyordum, öyle diyordu. Vazgeçmiş biliyorsunuzdur. Şimdi fakat vazgeçme gerekçesi için CHP sözcüsü Deniz Yücel pazarlıkta anlaşılamadığını ifade ediyor. Fakat Muharrem İnce CHP'ye bir politik eleştiri sunuyordu. bizim Dersim diye bir vilayetimiz yoktur. Dersim bir bölgenin adıdır. Oradaki vilayetin adı Tunceli'dir. Tunceli. Kamergenç bile Dersim demiyordu. Tunceli diyordu. Net. Neden ayrı dünyaların insanıyız? Anlatıyorum. Şeyh Sait bir haindir. Nokta. Atatürk tutukta böyle demiştir. Böyledir. Şeyh Sait bir haindir. Tıpkı İskilipli Atıf Hoca gibi. Bizim Dersim diye bir ilimiz yoktur vurgusu, geçen hafta Tunceli İl Başkanlığı'nı ziyaret eden Özgür Özel'e yönelikti. Özel'in yaptığı konuşmaya, ''Değerli Dersimliler, hepiniz hoş geldiniz.'' diyerek başlaması, Özgür Özel'in üstüne yapışmıştı. Böyle iş mi olurdu, Atatürk'ün partisinin genel başkanı Tunceli'ye nasıl Dersim derdi, onlar Dersim demeye de devam ederse, ne sağdan ne soldan Atatürk'ün yolunda ilerleyen memleket partisi nasıl CHP'ye destek verebilirdi?

Ardımızda ayı bağırırken didişmek son derece enteresan bir konu. Dersin mi Tunceli mi? Madem didişmeyi bu kadar seviyoruz, madem bu işe bu kadar meraklıyız, ben de bu halkın gazeteci olsa olarak bu soruya yanıt arayayım. Bunun için Cumhuriyet'in ilk yıllarına gitmeliyiz sanırım.

Osmanlı'nın sistemi biliyorsunuz günümüzdeki eyalet sistemine konfederatif bir yapıya denk düşüyordu. Bugünden bakınca eyalet diyebileceğimiz idari yapılar kendi içlerinde yarı özert bir durumdaydı. Fakat Kurtuluş Savaşı koşulları böyle bir idari özertliği kaldırabilecek kadar esnek değildi. Ülke, kelimenin gerçek anlamıyla bir seferberlik halindeydi. Doğalında, merkezi idarenin daha güçlü olduğu bir idari yapıya da ihtiyaç duyuluyordu. İşte bu ortamda 23 maddelik 1921 anayasası onaylandı. Bu anayasayla, eyaletler sisteminden vilayetler sistemine geçiş yaptık. Bu değişiklik, ilçe statüsünde olan yerlerin il olmasına, eyalet statüsünde olan yerlerin iller şeklinde bölünmesiyle sonuçlanacaktı.

Bugün 81 alet ilimiz var. Son il düzce biliyorsunuz. Cumhuriyetin kurulduğu fakat 1923'te 55 adet ilimiz vardı. Bu sayının yıllar içinde eksildiği de oldu, arttığı da. Yani illerin ilçi olduğu da, ilçelerin il olduğu da, iki ilim birleştirip tek bir il olduğunu da gördük. Fakat yeni cumhuriyetin kentlere yeni idari yapılar oluştururken, bu kentlere yeni isimler vermek gibi bir motivasyonu da vardı.

Bunu devrimci heyecanla açıklamak gerekir. Tümüyle baştan başa bir yenilenme ama bu devrimci heyecan zaman içerisinde toplum tarafından kabul gördükçe yerleşik hale gelecektir. Bu esnada adı değiştirilen kentlerden ilginç bulduklarımı sizlere aktarayım. Mesela Ertuğrul. Evet, Cumhuriyet Kurulu'nda böyle bir ilimiz vardı. 1924'den bu yana Ertuğrul kentine Bilecik diyoruz. Kimse Ertuğrul'u hatırlamıyor bile. Hatta 2017'de adını tekrar Ertuğrul yapalım diye önerge bile veriliyor. Hatta o tarihte sokak röportajları bile yapılmış Bilecik'te. Bakın henüz 7 yıl önce. Bilecik'in şu anda kamuoyunda ismini Ertuğrul olarak değiştirmesi var. Sizce Bilecik olarak mı kalsın da Ertuğrul olarak mı devam ediyor?

Bilecikliğe gelmiş, Bilecikliğe devam etmesini tavsiye ederim. Tamam, teşekkür ederim. Ablacığım, Bilecik şu anda kamuoyunda isminin değişmesi var, Ertuğrul olarak. Sizce Bilecik mi daha iyi, Ertuğrul mu daha iyi? Bilecik daha iyi. Yani şimdiye kadar öyle gelmiş, öyle gitmesi benim için daha uygun. Ama Bilecik'le alışmış bu isme. İstemiyor değişiklik. E aklı sayılırlar. Ne gerek var? Ha bana sorsanız, ben popülist bir siyasetçi olsam, bak ortalığı nasıl darmadağın ederim. Bilecik'e gideceksin. Bizim ceddimizin adı Ertuğrul'dur. Burası Ertuğrul'un kentidir. Şöyledir, böyledir. Ooo vatan millet Sakarya. Herkes Ertuğrul'da isteyebilir. Yani bu işler biraz da halka ilişkindir. Isparta mesela.

Cumhuriyet kurulduğundaki adı ne biliyor musunuz? Hamidabad. Türkçe ifadesiyle Hamid'in şehri. Hamidoğulları Beyliği'nin kuruluş yeri olması nedeniyle Isparta'ya Hamidabad deniyormuş. 1921'deki idari değişikliğin ardından 1922'de kentin adı Isparta olarak değiştiriliyor. Keza aynı şekilde Cumhuriyet'in ilk 4 yılında yani 1923'ten 1927'ye kadar bugün Manisa olarak bildiğimiz kentin adı Saruhan'dı.

Bu değişikliğin arka planında Osmanlı sisteminin değiştiğini, isimleri de değiştirerek vurgulamak var. Ertuğrul, Saruhan, Hamidabad vs. vs. Artık Osmanlı yok. Devrimci heyecan bunu vurgulamak istiyor. TBMM tutanakları incelendiğinde bu heyecan görülecektir.

Mesela Cumhuriyet kurulduğunda, hatta Cumhuriyet'in ilk 4 yılında Yozgat adına aşina değildik. Anadolu'nun herhangi bir yerinde Yozgatlıyım deseniz muhtemelen size boş boş bakacaklardı. Çünkü 1923'ten 1927'ye kadar Yozgat'ın adı Bozok'tu. Evet Bozok. Halen kentteki üniversitenin adı da Bozok'tur.

Şimdi bu isimler oturmuş isimler yani isim değiştirilmiş, o yörenin halkı da bu değişikliği kabullenmiş. Kimse Manisa'ya Saruhan ya da Bileci'ye Ertuğrul demiyor. Fakat bence en enteresan hikayelerden biri Mersin'e ilişkindir. Mersin diye bir il var mıydı? Evet. 1922'de düşman işgalinden kurtulan bu kent, 1924'de valilik statüsüne çıkarılmış ve il yapılmıştı.

Fakat 1924'te kurulan Mersin ile bugünkü Mersin biraz daha farklı. Çünkü bugünkü Mersin sınırları içinde bundan 90 yıl önce 2 adet il vardı. Mersin zaten var. Biri cepte. Bir de bugün Silifke diye bildiğimiz İçel sancağının merkezi var. Orası da il. Şimdi geliyoruz 1933 yılında Silifke ve Mersin ilini birleştiriyoruz ve bu birleşimden çıkan yeni ile de İçel diyoruz. Şimdi kanun öyle diyor da İçel'e kimse İçel demiyor. Silifkeliler bile Mersin diyor. İçel ilimizin diğer adı nedir?

Mersin, Mersin, Mersin, Mersin, Mersin, Mersin, Mersin, Mersin, Mersin, Mersin, Mersin, Mersin, Mersin, Mersin, Yani Cumhuriyet Mersin. bu kente İçel demiş ama tutmamış. Şimdi zihnimizi biraz manipüle ederek ifade edelim. İçel ismini Atatürk koymuştur. Ne demekmiş Mersin? Bizim Mersin diye bir ilimiz yok. Valla öyledir de millet Mersin demeye devam ediyor. Geliyoruz 1962 yılına. kentlere alfabetik sıraya göre plaka numaraları veriyoruz. 31 Hatay, 32 Isparta, 33 İçel bakın Mersin değil, İçel. 34 İstanbul. Çünkü resmi adı Mersin olan bir kent yok. İyi de kente İçel diyen de yok. Zaman geçiyor. Geliyoruz 20 Haziran 2002'ye. İçel milletvekilleri Edip Özgenç, Akif Serin, ve Tuğra Güven, kentlilerinin adının değiştirilmesi için kanun teklifi veriyorlar. Dönemin Ana Vatan Partili İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen, mecliste o gün şunları söylüyor. Sayın Başkan, Sayın Milletvekili Arkadaşlarım, İÇEL milletvekillerinin tamamının imza attığı İÇEL isminin MERSİN olarak değiştirilmesine ilişkin teklif, esasen MERSİN'de yaşayan tüm vatandaşlarımızın MERSİN ismini kullanması sebebiyle gayet yerinde verilmiş bir tekliftir.

Bu katkıyı sağlayan yüce meclisimizdeki bütün milletvekillerine, teklifi hazırlayan Edip Özgenç arkadaşıma ve Turhan Güven arkadaşıma teşekkür ediyorum. Ne diyor İçişleri Bakanı Rahmetli Kazım Yücelen? Mersin'de yaşayan tüm vatandaşlarımızın Mersin ismini kullanması sebebiyle. Demek ki yöre halkının kente ne dediğini önemseyen bir bakış açımız var. Böylece 1933'te içel olan kentin adı halk tarafından benimsenmediği için 2002'de eski ismi Mersin'e geri kavuşuyor.

Sadece Türkiye'de de değil, her devrim büyük bir heyecanla başlar ve bu devrimlerin benimsenmesi zaman alır. Yani hukuki değişikliklerin sosyolojik planda oturması için biraz zamana ihtiyaç vardır. Bazen zaman geçse de bu benimsenmeyebilir. Direnmeye lüzum yok böyle bir durumda. Halka kızılmaz, halka direnilmez. Direnmeye lüzum yok ama bir reklam arasına ihtiyaç var efendim. Reklamdan sonra devam edelim.

Konuyla ilintili bir röportaj Flu TV'de sosyolog Besim Delaloğlu ile yapılmış. Konu laikliğin anayasaya eklenmesiyle birlikte bunun halk tarafından ne ölçüde savunulur olduğuna gelmiş. Delaloğlu, hukuk sistemindeki dikey değişimlerin toplumları etkilediğini ama doğrudan belirlemediğini söylüyor. Şimdi devletin eylemleri anayasal, hukuksal alanlarda bu konuda ciddi değişimler, dönüşümler olması bu yatay alandaki sekülerleşme veya desekülerleşme süreçlerini etkiler mi? Etkiler ama belirleyemez. Bu böyle kara gibi hızlı ısınır, hızlı soğur. Çok tepkisel inişler, çıkışlar olabilir. Ama burada belirleyici olan zamandır. Burası deniz gibidir. Yavaş ısınır, yavaş soğur. Hukuk sistemindeki değişikliğin toplumsal aranada kabul görmesi için zaman gerekiyor. Gerçekten.

Siz hukuk sistemini havaya, sosyolojik sistemi suya benzetirseniz, su daha geç ısınıyor, daha geç soğuyor. Delaloğlu dediği gibi. Fakat bazen de zaman ne kadar geçerse geçsin, toplumun bunu kabul etmediğini anladığımız bir aşamaya geçiyoruz. Bu noktada geri adım atmak elzem hale geliyor. Bence tipik örnek ezanın Türkçe okunmasıdır.

Allah aşkına, bugün hadi ezanı Türkçe okutalım geri diyebilir misiniz? Diyemezsiniz. Peki demeli misiniz? Hayır dememelisiniz. Peki, şimdi zor soruya gelelim. Geçmişte demeli miydiniz? Valla dememeniz gerektiği ortada. Tutmamış işte. Tutar belki denilmiş ama tutmamış. Gelmiş geçmiş olsun. Geçmişte 1910'lu yıllarda Ziya Gökalp gibi ünlü Türkçüler Türkçe ezan fikrini ortaya atmışlar. 1932'de de tatbik edilmiş ama tutmamış işte. Hatta çoğu yerde Arapça devam edilince 1941'de 3 aylık hapis cezası bile getiriliyor Arapça Kur'an okuyana. Allah aşkına sizce zeka dolu bir adım mı bu? Ezanı Arapça okudu diye hapis cezası falan vermek. Neyse.

Nitekim 1950'de Demokrat Parti'nin ilk işi ezanı Arapça'ya çevirmek oluyor. CHP'de bu öneriyi destekliyor. Konu kapanıyor. Bu şekilde tutan ve tutmadığı için zaman içinde hayatımızdan çıkan onlarca devrim var. Mersin bir örneği, Türkçe ezan bir başka örneği. İşte bu Dersim-Tunceli meselesi de aslında bir tutmama örneğidir.

Ne Türkçe ezanda ne de Bersin meselesinde vaziyetin vatan hainliği çerçevesinden ele alınmadığını görüyoruz. Fakat Bersin biraz farklı. Bersin biliyorsunuz normalde il. İsme ilişkin türlü rivayetler var ama en yaygını Desim aşiretinden geliyor. Desim, Dersim değil bu arada. Yani Desim aşireti o zaman içerisinde Dersim diye telaffuz edilmiş. Fakat bu tabii yüzyıllardır böyle olmuş. 1926'da birçok il ile birlikte ilçe yapılıyor Dersim ve Elaziz'e bağlanıyor. Elaziz neresi derseniz bu kente 1937'den sonra Elazığ demeye başlayacağız. Normalde Elaziz ismi.

Elazığ'a bağlanıyor ve adı da Dersim. Yani adına Tunceli denmesi çok daha sonra oluyor. Fakat çoğu Kızılbaş göçer topluluklardan oluşan Dersim, Anadolu'nun en iptidai şartlarda yaşayan yerlerinden de biri. Dolayısıyla vergi ve asker toplama, okul ve hastane açma vs. gibi modern ulus devlete ilişkin olmazsa olmazlar, Dersim ilçesinde büyük sorunlar yaratabiliyor. Dönülüyor, 1935'te Dersim'in il yapılması hakkında bir kanun tasarısı Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunuluyor. Bakın 1935'te, çok geç aslında. Dönemin İçişleri Bakanı Şahin Bilsim, Şükrü Kaya... Şükrü Kaya'nın meclis tonaklarındaki konuşması şöyle başlıyor.

Tunceli adıyla şimdi teşkil edilecek vilayetin ve o bölgenin eski ismi Dersim'dir. Dersim, eski zamanda da muayyen bir mıntıkaya verilmiş bir isim değildir. Yani şehirler, vilayet sınırları, modern devlete ilişkin kavramlar. Dersim gerçekten bir bölgenin adı ama o bölgenin nereleri kapsadığı, halkın bildiği bir şey, resmiyete kavuşmuş bir şey değil. Fakat deniyor ki, şimdi biz burayı il yapıyoruz, adına da Tunceli diyoruz.

30'lu yılların henüz ortasındayız. Dünyada faşizm rüzgarları esiyor. Türkiye'de de bu rüzgara uygun bir içişlere bakanı Şükrü Kaya var. Çetin Ceviz bir tip. Dersim'in il yapılması, Elaziz'den ayrılması ve de adının Tunceli haline gelmesi kanunun meselesi ve kanunun görüşüleceği gün, Dersim'in durumu hakkında şunlar söyleniyor Şükrü Kaya tarafından.

Bugün burası 91 aşirete münkasemdir. 1876'dan bugüne kadar muhtelif zamanlarda Dersim üzerine 11 harekata askeriye yapılmıştır. Halkı cahil, biraz da toprağın fakirliği dolayısıyla halkı fakir olur ve eli de silahlı bulunursa tabii böyle bir yerde vukuat eksik olmaz. Böyle yerler her medeni memlekette bulunabilir. Fransa'da, İtalya'da, Yunanistan'da da böyle yerler vardır. Aşağı yukarı her memleketin elinde böyle geri kalmış yerleri vardır. Şimdi bunu niye dinledik? Şu yüzden. 1935 Türkiye'sini düşünün. Memleketin geneline haiz bir yoksulluk zaten var. Anadolu'nun pek çok gazasında su yok, elektrik yok. Fakat düşünün, buna rağmen Dersim yoksulluğuyla, geri kalmışlığıyla dikkat çeken bir yer. Yani her yer yoksul, Dersim en yoksul.

Neyse efendim, Dersim o tarihte il oluyor, kentin adı da o sene yani 1935'te Tunceli yapılıyor. Şimdi Tunceli yapılıyor da halkın bu isimden haberi bile yok. Zaten Türkçe bilen de pek az. Nüfusun büyük çoğunluğu Zazaca ya da Kurmancı dinlerinde konuşuyor. İl yapılmasıyla birlikte Tunceli'ye özel bir Tunceli vilayetinin idaresi hakkında kanun da çıkarılıyor. Yani özel bir şekilde idare edilmeye başlanıyor bölgenin nezaketi nedeniyle.

ile de bir vali bir de kumandana tanıyor ve modern devletin kurumları sert tedbirlerle kentte oluşturuluyor. Böylece 1937-38 isyanlarına geliyoruz. İsyan çok sert tedbirlerle bastırılıyor biliyorsunuzdur. Arzu edenler konuya ilişkin kaynak bulmakla zorlanmayacaktır. İddialarını soykırıma varacak kadar ileri götürenler var. Ama şunu söyleyebiliriz, kent belleğinde çok büyük bir travmadır 1938 yılı.

Tabii böyle bir travma ağıtlarla dile geliyor. Sayısız ağıt yakılıyor 1938 ve sonrasında. Bu ağıtlar kuşaktan kuşağa 1938 yılının hatırasını da diri tutuyor. Kendisi de Dersim'de olan Yeter Östan, bu ağıtları derlemiş, kayıt altına almış, gitmiş bir de noterle anlaşmış, bu ağıtları tasdiklemek istemiş. İki yıl önce de tüm bu çalışmaları Pir Haber Ajansı'na anlatmış.

Çok doğru söylüyorsun dedi Yeter Hanım, gel biz bunları dedi tasdikleyelim. Notir tasdiği o zaman yaptık. Yani Kürtçe yasak olduğu için herkes bu atları bilmez, tarihi bilmez. E şimdi bizim çocuklarımız da bilmiyorlar yani. Kürtçe bilmeyen atların dilini ne anlar? Bilmez yani. Çok duygulu, çok acılı yani yaşadıklarımızı dile getiren atlarımızdır. Ben bu kayda hazırlanırken çok sayıda ağıt dinleme fırsatı buldum. Tabi dili bilmediğim için denilenleri anlayamadım. Ama hepsinin duygusu şu tondaydı. 🎵🎵🎵

Şimdi soruya geri dönelim. Dersim mi demeliyiz, Tunceli mi? Görebildiğim kadarıyla Tunceli diyene zıppayan yok. Sorun Dersim diyenlerdi. Peki kim Dersim diyor? E Tunceliler.

Ha dersiniz ki tüm Tunceliler Dersim mi diyor? Yoo. Ama benim tanıdığım tüm Tunceliler Dersim derdi. Kamergenç mesela o Tunceli diyor. Ya bu Allah kelamı da değil. Kimisi benim gibi ağzına nasıl geliyorsa öyle diyor. Ben de bazen Tunceli diyorum, bazen Dersim diyorum. Televizyonda Dersim dememeye dikkat ediyorum. Yani özen gösteriyorum. Çünkü Dersim dediğim anda kıyamet kopuyor. Görüyorsunuz yani. Fakat yıllardır tartışılır durur bu mesele. Hatta o kadar ki adına daha sonra çözüm süreci denen ama ilk etapta demokratikleşme süreci olarak anılan

2013-2015 arasında Dersim isminin yeniden kullanılmasına ilişkin bir tartışma da başlıyor. Demokratikleşme paketiyle birlikte yerleşim yerlerine Kürtçe isimlerin iadesi de geliyor. Onlardan biri de Tunceli. 78 yılın ardından Tunceli'ye Dersim isminin geri verilmesi bekleniyor. Kentte bu durum şimdiden heyecan yarattı, vatandaşlar tarafından da olumlu karşılandı.

Şimdi güzel bir sorun var size. Mersin adı sorun olmuyor da Dersim adı neden sorun oluyor? Mersin değil İçel diyeceksiniz. Bizim Mersin diyebilimiz yok denmiyor da neden bu Dersim meselesinde problem çıkıyor? Hatta kimse İçel adını kullanmadığı için kentin adı yeniden Mersin yapılıyor. Denebilir ki, İçer adında Atatürk koymuştu, karşı gelmek ne haddimizeydi, CHP lideri, Atatürk'ün kurduğu partinin lideri nasıl Mersin derdi. Şimdi böyle denmiyor değil mi? Yani çok gürültü kopartılabilir Mersin işine de. Ama koparmıyoruz. Bırakın millet ne derse desin, resmi adı Tunceli'dir, halkının büyük kısmı Dersin demektedir, diyemiyoruz.

Mersin gibi rahat yaklaşamıyoruz Dersim'e. Dersim diyene Atatürk düşmanı denemez, Tunceli diyene faşist denemez diyemiyoruz. Biz on yıllardır mesela Ayvalık'taki Cunda adası deriz mesela, resmi adı Alibey adasıdır. Siz Cunda'ya tatile gidenin hiç Alibey adasına gidiyorum dediğini duydunuz mu? Cunda'dır orası ama resmi adı Alibey. Soruyu tazeleyelim. Mersin adı sorun olmuyor da Dersim adı neden sorun oluyor? Hah!

İşte bu sorunun cevabını ararken bir başka soruna kapı aralarsınız ki ona da Kürt sorunu diyoruz. Dersim adının tartışılma nedenlerinin başında da bu kimlik bunalımı yatıyor. Bir kere Kürt kelimesi zaten 1990'lara kadar yasak. Yani Türkiye'de Kürt yok. Bu noktada Cumhuriyet'in ilk 70-80 kadar yılı inkar politikasıyla geçiyor. Yani onlar zaten Türktür diyoruz. Hala daha kamusal alanında Kürt demek tedirginlik verir halkımıza. E Tunceliler bir de Alevi ya. O yüzden Kürtler şafi olur, biz Kürt değil Aleviyiz gibi bir kimlik bunalımı da yaşanıyor. E Kent'in 1938'de de bir travması var.

İyi de kardeşim Atatürk'ün kurduğu partinin lideri Dersim Dermi hiç gibi bir anlatıyla da karşılaşıyorum. Özgür Özel'i savunmak derdinde değilim ama bu mesele Alevilerin büyük oranda CHP'li olmasına ilişkindir. Enteresan bir tartışma Ataşehir Belediye Başkanı Battal İlgezdi'nin bu sefer aday yapılmamasına ilişkin yaşandı. Battal İlgezdi 2009'dan bu yana Ataşehir'i yönetiyor. Bu seçimde aday gösterilmeyince partisinden istifa etti. İddiası da çok büyüktü.

Ya otuz sene belediye başkanı yapmış. Şimdi Küçük Ekmek'e belediye başkanı çok başarılı. Diğer belediye başkanları çok başarılı. Ha bir tabloyu gördük ki bir katliam yapılıyor, bir de parti içinde çok açık bir şekilde Kürt ve Alevi taslisesi yapılıyor. Bunu görüyorum. Bunun için istiflettim. Bundan sonra aslında sağda bu arkadaşlarla görüşeceğiz. Bunu herkese bir övünmesin.

Partiden diyor, Kürt ve Aleviler tasfiye ediliyor. Şimdi böyle deyince biz ne anlayalım? Bir yandan Kürtler, bir yandan Aleviler mi tasfiye ediliyor yoksa hem Kürt hem Alevi olan Dersimliler mi tasfiye ediliyor? Orada Kılıçdaroğlu'nun Dersimli oluşu meseleye boyut kazandırıyor. Yani deniyor ki, Kılıçdaroğlu üzerinden siz bu partideki dersimlileri dışlıyorsunuz. Tasfiye ediyorsunuz. Baksanıza, 3 dönem belediye başkanlığı yapmış Battal İlgezdi, 4. dönem aday gösterilemeyince bu iddiaya sarılarak istifa ediyor. Yani CHP'den bir biçimiyle istediğini alamayan bu iddiaya sarılıyor da, böyle çok geçerli değil bana kalırsa. İşte bu koşullar altında ama Tunceli'ye giden CHP Genel Başkanı Özgür Özel de aslında daha önce defalarca kez kullandığı şekilde

Değerli Dersimliler, hepiniz hoş geldiniz." diyor. Türkiye'nin mevcut iklimi de göz önüne alınınca bu mesele üzerinden büyük yaygara koparılıyor. Bu yaygaraların tümü Türkiye'nin gerçek sorunlarının üzerine perdeliyor. CHP'nin eleştirilebilecek onca başarısızlığı varken CHP'ye, yok Dersim dedi, yok bunlar demleniyor demek şeklinde eleştirmek bence popülist halk düşmanı siyasetçilerin işi.

Bu nedenle zorbalığa lüzum yok. Arzu eden Dersim desin, ağzını mı bağlayacaksınız? Ki zaten bağlayamıyorsunuz. Arzu eden Tunceli desin, ki zaten resmi adı. Bu mudur yani meselemiz? Peki, Battal'ın Gezini dediği gibi CHP'den Aleviler tasfiye mi ediliyor? Bu pek mümkün bir iş değil. Bunun için Alevilerin ne zamandan bu yana CHP'li olduklarını, neden CHP'li olduklarını anlamak gerekiyor ki, bu konuyu zaten Yeni CHP'den Yepyeni CHP'ye bölümünde konuşmuştuk.

Arzu edenler tekrar dinleyebilirler. Açıklamalar kısmına bırakıyorum. Didişmeyi bırakalım artık. Bak kaç kere diyeceğim bunu. Aklı selim biçimde birbirimizi dinleyerek tartışmamız gerekiyor. Tren Topik pod bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar Hızır yoldaşınız olsun efendim. Hoşçakalın.

Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.

Reklam Alanı (Deneme)