
4.553 kelime · ~23 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 23 Ocak'ta alıyoruz. Türkiye'nin gündemi Rolanti'de ilerliyor. Yani evet, yerel seçimlere iki ay kadar kaldı ama seçimler henüz gündeme damga vurabilmiş değil. Bunun yerine, Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan ve ailesinin adının karıştığı skandallara odaklanmak daha ilgi çekici geliyor anlaşılan.
Evet, Türkiye'nin en çok tartışılan gündemi, an itibariyle Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan. Aslında Erkan değil de, ilginç biçimde babası gündemde. Olay Merkez Bankası çalışanı Büşra Bozkurt'un, Başkan Gaye Erkan'ın babası Erol Erkan tarafından işten çıkarıldığını Cimer'e bildirmesi üzerine patlak veriyor. Daha doğrusu şöyle, Cimer'e bildirilmesinin basına servis edilmesinin ardından patlak veriyor diyelim.
Bunun üzerine Hafize Gaye Erkan'ın ailesinin Merkez Bankası'ndaki ağırlığı daha fazla konuşulmaya başlıyor. Kimdi bu baba? Türkiye'nin para politikasını yöneten kurumda da mı nepotizm olacaktı? Tepkiler hem sertti hem de oldukça haklıydı. Bu düzeyde yani Amerika'da banka genel müdürlüğü yapmış bir kadın nasıl olur da Merkez Bankası'nda gelir de babasını oturtur, babası da orada ona buna falan karışır? Yani bu durumda şunu söylemem lazım. Hafize Gaye Hanım, annenizin günahı neydi? Onu da çağırın, o da başka bir işlere baksın abi bankada. Hatta halınız, teyzeniz, enişteniz de... Demek ki ne kadar eğitim alırsan al, ne kadar iyi yerlerde, görevlerde bulunursan bulun, o içindeki gen, artık bu Türk geni midir, Anadolu geni midir, ne genidir, ne gens o, oradan pıt diye çıkıveriyor abi. Şimdi tepkilerin haklı olduğunu vurguladıktan sonra biraz geniş ekran bakalım meseleye. Bir kere şunu söylersek sanırım kimse bana haksızsın diyemez. Hafize Gaye Erkan'ın arkası sağlam olsaydı, bu mahallenin bir parçası olsaydı yani, bu mesele hiç ama hiç gündeme gelmezdi. Devlet, rejim, düzen, iktidar, hükümet artık adına her ne derseniz deyin, Hafize Gaye Erkan'ın yanında olsaydı bu düzenekler, bu baba meselesi tolere edilir, bizim de ruhumuz duymazdı. Hadi daha ağırını söyleyeyim, Baba Erol Erkan kendince kurumda yöneticilik taslayacağına, etrafa avantasını dağıtıp yolsuzluk yapsaydı, yine gündemimizde olmazdı. Daha doğrusu haberimiz olmazdı.
Ya bizim düzenimiz yıllarca Süleyman Soylu'nun amcasının oğlu Sadık Soylu'nun şehircilik bakanlığında ne yaptığını sorgulatmadı kimseye. Hatırladınız mı Sadık Soylu'yu? Ya sayın savcılar siz deli mi istiyorsunuz? Kameralar var da. Bu Sadık Soylu'nun bir unvanı yok. Devletin bakanlığa ait resmi binasında nasıl oturuyor müsteşar gibi, bakan gibi?
Neden bütün iş adamlarıyla devletin tüm görevlileri orada? Telefon sinyalleri ya bir yazı yazacaksın, SETZ kayıtları gelsin. Hangi bürokratlar bu adamın yanına gidip geliyor? Hangileri telefonlar mı? Ben iddia ediyorum, Murat Kurum o kadar aramıyor. O personel, çevre şehircilik var.
Buz gibi ortadaki mevcut iktidar içinde Gaye Erkan'dan rahatsız olan bir takım odaklar var. Bu odaklar kim? Kulağıma gelenleri size anlatacak kadar kendime güvenmiyorum. Ama kesin olan şu, Gaye Erkan'ın suyunu ısıtan birileri var. Yani şunları söylemek mümkün. Evet, Gaye Erkan'ın babası haddine olmayacak işlere girişmiş. Hakikaten yani neler duydum neler. Olacak iş değil. Başkanın babası sıfatının yarattığı itibarı yanlış algılamış bu kişi ve yönetici gibi davranmaya başlamış.
Tabii bu esnada düşman kazanmış, o da bu düşmanlıkları görmüş, mücadeleye girişmiş. Entrikalar yumağı. Fakat bunca işin arasında, onca dedikodudan hiçbiri yolsuzlukla ilgili değil. Yani suçu hadsizlik adamın, yolsuzluk değil. Hadsiz denebilir. Fakat bu arada Erol Erkan tüm bu iddiaları reddediyor, burası Türkiye, gerçekten bu da mümkün.
Fakat ilgi çekici bulduğum mesele bu değil. Merkez Bankası Başkanı'nın babası neden bu kadar gündem oldu? Bence güzel soru. Açıkçası bizim skandal eşiğimizin pek altında kalıyor bu olay. Evet, İsveç-Norveç standartlarında bir skandal var ortada. Ama kardeşim biz bu meblağla ağzımızı çalkalıyoruz yani. Nedir yani babasının kuruma karışması olayı? Yahu bizim Bilal Erdoğan gerçeğimiz var. Adamın ne sıfatla neler yaptığını bilmiyoruz bakın. Bakın bu adam Cumhurbaşkanı'nın oğlu ama her yerde bir kamu yetkilisi gibi karşılanıyor. Yapmayın, bakın aynı gün Kıbrıs'ta öldürülen Bayis Baran'ı Halil Falyal'ın davası görüldü. Aynı gün Söylemez Çetesi hakkında karar açıklanacaktı. Falyal'ı niye öldürmüşlerdi?
Önemli bir duruşmaydı yani. Ve o duruşmada Süleyman Soylu hakkında neler söylendi? Gelin aynı gün bir başka siyasi hakkında ortaya atılan skandal iddiasına bakalım. Aklımızın be kenarında Gaye Erkan'ın babasının skandalı dursun. Bu skandalı tırnak içinde söylüyorum. Şimdi gelin Halil Falyalı cinayetinden tutuklu yargılanıp, o gün beraat eden Mehmet Faysal söylemez neler demiş Sörcü TV'den Senem Tolugay Ilgaz'ın sesinden dinleyelim.
Ve özellikle de Süleyman Soylu'yu suçladığı bir yer var. Orada da şöyle diyor, ''Kokainci, kumarcı, karaparacı, şantajcı Hüsnü Falyalı'dan milyon dolar almıştır.'' ''Beni gözaltına aldırma talimatı veren.'' Süleyman Soylu için söylüyor. Parayı da diyor, Hüsnü Falyalı'dan alıp Süleyman'a getiren kurye, ki orada aslında hakaretvari bir takım ifadeler kullanıyor, ben onları kullanmıyorum şu anda. getiren kurye kişi eski Ankara Emniyet Müdürü Servet Yılmaz'dır. Şimdi bu tartışılmıyor bile ama Gaye Erkan'ın babasının kurumun iç işlerine karıştığı skandal daha çok ilgimizi çekiyor. Şu soru güzel soru. Gaye Erkan haberleri neden bu kadar ilgi çekiyor? Bunun pek çok nedeni var. E belli ki ekonomik durum bizi doğrudan ilgilendiriyor.
Merkez Bankası'nda bir deprem beklentisi bile hepimizin hayatını etkiliyor. Dolayısıyla bizim Merkez Bankası Başkanı üzerinden dönen tartışmaları takip etmek hakkımız ve çok doğal bir tepki bu. E bu nepotizm meselesine de çok duyarlıyız artık. Fatih Altaylı'nın dediği gibi. Ulan Amerika'da okumuş Boğaziçi'li getirdik, o da akrabacı çıktı.
Bir tür hayal kırıklığı da var yani. Fakat asıl neden ne? Gaye Erkan skandalın en temelinde yatan kök nedeni bence bunlar değil. Ben uzun zamandır aktif biçimde gündemi takip eden biri olarak şunu söyleyebilirim ki, Erol Erkan olayının bu kadar gündem olmasının tek nedeni değil ama en büyük nedeni, Merkez Bankası Başkanı'nın kadın olmasıdır.
Yani ya kocası ya babasında iktidar gücü arayacaktık. Sadece biz aramayacaktık. Zaten ya kocası ya babası bu role bürünecekti. E bizim de ilgimizi çekiyor yani ne olmuş ne olmuş dedikodusu.
Ne olmuş, ne olmuş? Bebeği mi varmış? Evet, evet. İlk geldiğinde daha sütten kesilmemiş. Emziriyormuş. Ee? İşte bu da bebeğini de getiriyormuş kuruma. Annesi de bebeğe bakmayı diye geliyormuş yanında. E bakıcısı yok muymuş? İşte kadın bir süre bulamamış işte. Ama öyle gir çık gir çık mutfak koymuşlar. Koskoca bankaya. Yemeklerini falan hep o mutfakta yaptırıyorlarmış. Ay yok artık. Ay ne olsa bir de kadın.
Mesela daha önceki başkanların eşlerini, annelerini, babalarını merak ettik mi? Etmedik. Fakat söz konusu genç bir kadın olunca, hele hele genç bir kadın yönetici olunca, çekirdeklerimizi kucağımıza alıyoruz. Bu ilgi düzeyimiz de bence operasyonel olarak kullanılıyor. Birileri, belki ucuz finansmana erişmekte zorlanan bir takım sermayedarlar, belki Merkez Bankası başkan yardımcıları içindeki rekabet,
belki sarayın inisiyatif kaybettiği düşüncesiyle hareket eden bir takım danışmanlar ya da belki de hepsi birden. Hakikat şu, Gaye Erkan birilerinin işine gelen işler yaparken birilerini de rahatsız eden işler yapıyor. Rahatsız olanlar da bu baba işini köpürtecek materyali toplumun önüne seriyor. Önümüze konanı yiyoruz yani. Gaye Erkan olayının arka planı bence babanın bulaştığı skandaldan daha önemli.
Bu arka planı da henüz göremediğimiz için sizlere Hafize Gaye Erkan'la ilgili dedikodudan öteye geçmen haberleri sunmayacağım. Bunun yerine bir süredir verilerini derlemeye çalıştığım bir dosyayı aktaracağım size. Biliyorsunuz okullar yarı yıl tatiline girdi. Böylece kayıt fiyatları ve ara dönem zamları da duyuruldu. Çarşı karıştı, veriler isyanda. Özel okul fiyatları semt ve okula göre değişiyor. İstanbul'da ortalama 400 bin lira. Beliler şaşkın. Bayağı uçmuş tabii. Beklediğimiz bir şeydi ama bu kadar değildi. Biraz fazla olmuş. Torunlar kaç liraya okuyor? Ay çok yüksek fiyatlar. Çok pahalı ve istemiyorlar. Zaten çocuklar yemiyor ki. Sabah evde kahvaltılarını edip gidiyorlar. Gaye Erkan'ın neden gündem olduğunu konuştuk. Hadi gelin özel okulların neden gündemde olduğunu konuşalım. Ben Ozan Gündoğdu. Hazırsanız başlayalım.
Odak konumuz özel okullar. Sayıları son yıllarda hızla artıyor. Gün geçtikçe daha fazla sayıda aile çocuğunu özel okullara gönderiyor. Hele ki büyük şehirlerde. Yaşı 30'un üzerinde olanlar için yeni bir fenomen bu. Ben mesela. Küçükken böyle bir şey yoktu. İzmir'de 4-5 tane özel okul vardı. Hepsinin mevcudunu toplasanız 5-6 bin öğrenciyi geçmezdi. Zaten bir kısmı da yabancı vakıfların okullarıydı. Köklü okullardı da bunlar. Mesela Amerikan Koleji, San Josef, San Benoa. Ama buralara da ilgilisi giderdi. Yani bu imkanı olmasına rağmen devlet okuluna gönderen de çoktu. Yani parası pulu var, özel okula gidecek imkan var ama hayır, devlet okuluna gönderiyor. Peki özel okula kim giderdi?
Yani ittire kaktıra okuyan zengin bebeleri giderdi özel okula gibi bir algı vardı. Fakat şimdi öyle değil. Gençler, Anadolu liseleri için değil, özel okullardan burs kazanmak için giriyor lise giriş sınavlarına. Sayılardan bahsedeceğim, inanılmaz artıyor özel okullar. Ama sayılara geçmeden önce neden bu konunun önemli olduğundan bahsetmeliyim. Konu biraz da ulus olmakla ilgilidir. Bal bal deyince ağız tatlanmıyor. Türk Türk deyince de ulus olmuyoruz. Bir ulusun fertleri bazı kamusal alanlarda eşitlenmesi gerekir ki o topluluğa ulus denebilsin. Ben derdimi uzun uzadıya anlatacağıma sözü kendisine tamamen katıldığım Mehmet Demirkol'a bırakalım. Üniversite sınavı sonuçlarını görmedim mi?
4.2 matematik sorusu ortalama bilinmiş. Rezil bir eğitim sistemimiz var. Rezil yani. Zaten kötü olsun diye uğraşılıyor neredeyse. Bir kere eğitim sisteminin en önemli tarafı şudur. Abi liseye kadar ülkenin bütün çocukların aynı okula gitmesi gerekir. Zengin başka okula gidiyor. Orta kademe eğitimli başka bir okula gidiyor. Apartman görevlisinin çocuğu başka okula... Sen öyle mi gittin o ilkokula? Herkes aynı okula gitti.
Hepimiz aynı okula gittik ilkokulda. Eğitim birliği olmadan ulus olamazsın. Sen insanları, çocukları sosyoekonomik durumlarına göre okullara ayırırsan, ulus olmaz buradan. Bunu hemen vazgeçmemiz lazım. Bugün yetki olsun, bütün özel okulları kapatırım liseye kadar. Aynen katılıyorum. Bugün yetkim olsun, liseye kadar bütün özel okulları ben de kapatırım. Fakat bir dakika, bunca insan da çocuklarını boşuna göndermiyor sanırım özel okullara.
Gelin size biraz sayılardan bahsedeyim. 8 yıllık kesintisiz eğitimin ilk yılı 98-99 eğitim yılında Türkiye'de toplam 683 adet özel ilköğretim, 260 adet de özel lise varmış. İzleyen yıllarda özel ilköğretim sayısı sert şekilde artmıyor. 99'da 683 olan özel ilköğretim sayısı 12 yıl sonra. 2011'de 931'e yükseliyor. Öğrenci sayısındaki artışa paralel diyebileceğimiz şekilde özel okul sayısı 12 yılda %36'a artıyor. Fakat aynı dönemde özel liselerdeki artış daha sert oluyor. 99'da 260 olan özel lise sayısı 2011'e dek %167 artışla 696'yı buluyor.
Yani 8 yıllık kesintisiz eğitim dönemi olan 99-2011 arasında özel ilk öğretim okulu sayısı %36, özel lise sayısı %167 artıyor. 2011 sezonunda 757 özel ilk öğretim okulu, 696 adette özel lisemiz var. Fakat 2012, Türkiye için son derece kritik bir yıl oluyor. Erdoğan iktidarının tahkim edilmeye başlandığı yıl da 2012 oluyor.
Bana kalırsa bu sürecin son derece sembolik iki açıklaması var. İlki, dönemin AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşcu'ya ait. Babuşcu, Nisan 2013'te Topkapı'da bir otelde düzenlenen Suriçi Grubu Derneği'nin toplantısında liberal dostlarına ilişkin konuşuyor. Gelecek 10 yıl, diyor Babuşcu. Liberallerin hoşuna gitmeyecek.
10 yıllık iktidar dönemimizde şu ya da bu şekilde bizimle paydaş olanlar gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar. Çünkü bu geçtiğimiz 10 yıl içinde bir tasfiye süreci ve bir tanımlama özgürlük, hukuk, adalet söyleme etrafında yaptıklarımıza paydaşlar vardı. Onlar da şu ya da bu şekilde her ne kadar bizi hazmedemeseler de diyelim ki liberal kesimler şu ya da bu şekilde bu süreçte bir şekilde paydaş oldular ancak gelecek inşa dönemidir. İnşa dönemi onların arzu ettiği gibi olmayacak.
AKP 3. seçiminden de oylarını arttırarak çıkmış, tabanının beklentilerini artık hayata geçirmenin vakti gelmişti. Bu mücadelede özgürlükler ve demokrasi üzerine hassas olan kesimler AKP'den kopacaktı. Bunu bizzat AKP il başkanı Aziz Babuşlu söylüyordu. Erdoğan'ın da söylemleri sertleşmeye, bu söylemlerin yarattığı tedirginlik kat sayısı da artmaya başlamıştı.
Bana kalırsa ikinci sembolik açıklamada bu çerçevede Erdoğan'dan gelecekti. Henüz Haziran 2011 seçim zaferinin ardından bir yıl geçmemişti ki, Şubat 2012'de şu konuşmayla hafızalara kazındı Erdoğan. Altını çiziyorum. Modern, dindar bir gençlikten bahsediyorum. Dininin, dilinin, Beyninin, ilminin, ırzının, evinin, kininin, kalbinin dalağacısı bir gençlikten bahsediyorum. Dindar ve kindar nesil diyordu. Bir başbakan halkının bir kısmının kinine sahip çıkmasını nasıl arzu ederdi? Kaldı ki bu kinine sahip çıkması beklenen kişiler de çocuklar, gençlerdi. Bu kim kime karşı güdülüyordu? Bu sorulara 2012'de net cevap veremiyorduk ama
Bu kinin AKP'li olmayan diğer toplum kesimlerine yöneleceğini ilerleyen 10 yılda anlayacaktık. İşte böyle bir atmosferde eğitim sisteminde son derece köklü bir değişiklik 2012'de gündeme geldi. Sistemin adı 4 artı 4 artı 4'tü. 28 Şubat'ın mirası olarak görülen 8 yıllık kesintisiz eğitim tasfiye ediliyor. Zorunlu eğitim 12 yıla çıkarılıyor ama dörder yıldan 3 parçaya bölünüyordu. Yani artık kesintili bir eğitim söz konusuydu. İlk 4 yılın ardından uzaktan eğitime devam edilebilecekti.
Böylece kız çocukların okullaşma oranı düştü. Eğitim yaşı da 5'e çekilecek. Böylece ilk 4 yıllık eğitim bittiğinde öğrenci 9 yaşından itibaren uzaktan eğitime geçebilecekti. Ortaokullar da yeniden açılacak. Böylece imamhatip ortaokulu fenomeniyle yeniden tanışacaktık.
okullarda tam bir keş mekeş vardı. Normalde 8 yıllık eğitimin aynı binanı tamamlanması üzerine organize olmuş ilköğretim okulları, şimdi ilkokul ve ortaokul olarak ikiye bölünmüş, ortaokullar da imhatip olmaya başlamıştı. Veliler şaşkındı. Çocukları ortaokula geçtiğinde İmam Hatip'e yazılmak zorunda kalacaktı. Çoğu mahallede İmam Hatip'ten başka ortaokul kalmamıştı. Veliler de 10 yaşında ortaokula başlayan çocuklarını kilometrelerce uzaktaki ortaokula göndermek istemiyordu. Türkiye'nin her yerinde velilerin isyanı medyaya yansıyordu.
ülkenin imam hatipe ihtiyacı vardır. Ama bizim okulumuzda, mahallemizde bir tane büyük ortaokul, ilkokul kalmayacak. Bu tamamen siyasi bir karardır. Biz imam hatiplere karşı değiliz. Ama yeteri kadar, yeteri kadar, yeteri kadar. Bunlar ülkenin bütün okullarını imam hatip yapmak istiyoruz. Evet. Bu bir siyasi karardır. Evet. Mahalle halkı olarak, belirli olarak buna tavır alıyoruz. Güzelli bir şekilde kaymakamının önüne gideceğiz. Basın açıklanmamızı
Velilerin tepkisi kulak ardı edildi. Artık düğmeye basılmıştı. O yıl, yani 2012-2013 eğitim yılında 673 adet ortaokul anlattığım biçimde imam hatipe dönüştürüldü. İzleyen 10 yılda imam hatip ortaokullarının sayısı tam 4 katına çıkarak 2667'ye ulaşacaktı. Benzer bir tablo zaten var olan imam hatip liselerinde de yaşanacaktı.
2002'de 450 olan İmam Hatip Lisesi sayısı 2012'ye gelene kadar zaten 1807'ye çıkacaktı. 4 artı 4 artı 4'ün gelmesiyle birlikte sayıdaki artış hız kazandı. Son 10 yılda İmam Hatip Lisesi sayısı 2,5 katına çıkarak 4407'ye yükseldi. Bugün pek çok mahallede ortaokul ya da lise çağındaki bir gencin İmam Hatip'ten başka şansı yok.
4 artı 4 artı 4'ün başladığı 2012'de iktidarın vizyonu da zaten bu yöndeydi. Dönemin AKP Mula milletvekili Ali Boğa, tüm okullar diyordu. Hepsini imam hatip yapabiliriz, hepsini. Şu anda bir şans geçti elimize. Biz bütün okulları elbette bu okulların kaydında kuydunda sayı arttıracağız. Ama bütün okulları imam hatip okulu yapma şansını elde etmiş durumundayız. Dört artı dört artı dörtten sonra Kur'an-ı Kerim ve peygamberimizin hayatının seçmeli ders oluşundan sonra bu şansımız var. Buradaki topluluğa imam hatip okulunu yaşatmak, devam ettirmek,
Bu esnada imam hatip olmayan okullarda da müfvedat değişecekti. Kur'an-ı Kerim ve Peygamberimizin hayatının da eklenmesiyle haftalık din dersi sayısı matematiği geride bırakıyordu. Din dersleri dışında, tarih ve biyoloji dersleri de dinselleşmeden nasibini alacaktı. Evrim teorisi izleyen yıllarda müfredattan çıkarılacak, tarih dersleri de ideolojik hale getirilecekti. Nasıl mı? İkinci Abdülhamit sayesinde. İkinci Abdülhamit Atatürk'ün karşısına konulacak, böylece Abdülhamit-Atatürk didişmesi başlatılacaktı.
Startı Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı İsmail Kahraman verecekti. Daha önce meclisi kapatarak istibdat düzenini başlatan 2. Abdülhamid, İsmail Kahraman başkanlığında yine mecliste anılacak, Kahraman burada İslamcı şair Süleyman Nazif'in Eski İstibdat'ı Özledik şiirini okuyacaktı. Padişahım gelmemişken ya da biz, işte geldik senden istimdada biz. Öldürürler başlasak feryada biz, hasret olduk eski istibdada biz.
Devir Abdülhamitleşme devriydi. Beraberinde TRT'de de Payitaht dizisi yayınlanmaya başlayacak, çocukların Abdülhamit ve Atatürk çelişkisiyle kafaları bulunacaktı. İzleyen yıllarda Atatürk'e dönük hakaretler de doğal olarak artış kaydetti. Zira Atatürk, Abdülhamit Han'ın tahttan indirilmesine yardımcı olmuş isyancı bir komutandı artık.
Cumhurbaşkanı da Abdülhamit'le özdeşti. Başbakanlık ayrıydı ama Erdoğan artık bir cumhurbaşkanıydı. Padişahlara uygun bir yaşantısı olmalıydı. Devletin itibarı buna bağlıydı. Zaten Abdülhamit gibi bir kahramanın izinden gitmiyor muydu Erdoğan? Yazlık Sarayı hakkında ne düşünüyorsun?
Topkapı Sarayı'nı biliyor musunuz? Topkapı Sarayı, padişahların sarayı değil mi? Devlet Başkanı'nın sarayları da aynı onlar gibi olması lazım. Bir devletin gücünü görmeleri lazım. Yurt dışındaki Beyaz Saray, İngiltere'deki Vatikan nasılsa bizim burası da çok daha iyilerini yapmaları lazım. Bence şu an yapılanlar bile yetersiz Cumhurbaşkanı'nın Topkapı Sarayı'nda oturması lazım ki hem İslam alemine hem de dünyaya çok net bir mesaj vermesi için.
AKP'nin 3. seçim zaferi olan 2011'den itibaren Türkiye'nin toplumsal düzene değiştirilmeye başlamıştı. Bakın, ekonomik olarak kötüye gidiş değildi bunun adı. Toplumsal düzenin değişmesiydi. Ekonomik olarak kötüye gidiş sadece bir sonuçtu. Zaten askeri vesayete karşı da büyük bir zafer kazanılmıştı.
Böylece eski rejimin kalıntıları olarak görülen her şey birer birer yıkılmaya başlandı. Yıkıldı da gerisine ne konulduğu hala şüphelidir. Bu yıkımın göbeğinde de eğitim sistemi vardı. 28 Şubat kalıntısı 8 yıllık eğitim de tasfiye edilmişti. Erdoğancılık gümbür gümbür yükseliyordu. Siz bu yükselişi düşüne durun, biz ufak bir reklam arasına gidelim.
Artık cumhurbaşkanı olan, fakat bildiğimiz cumhurbaşkanlarından farklı olarak başbakanlık yetkilerini de kullanan Erdoğan, 28 Eylül 2015'te Ahmet Sani Gezici Kız İmam Hatip Lisesi'nin açılışında tarihi bir konuşma yapacaktı. Türkiye ülkenin ihtiyaçlarıyla ve eğitimin gerekleriyle hiçbir şekilde uyuşmayan bir 8 yıllık kesintisiz eğitim garabetini yaşadı. Tabi bunları belki sizler hatırlamıyorsunuz ama dinlediniz büyüklerinizden. O ne büyük garabetti. Adeta şah damarımızı kestiler.
Şah damarı kesilen bir insan yaşayabilir mi? Yaşayamaz. Nesli o hale düşürdüler. O zaman 600 bin İmam Hatip öğrencisi vardı. Bir anda bu sayı nereye düştü? 60 bine düştü. Sabır, sabır, sabır. Men sabera, safera.
Ve bunun neticesinde bu geldi. E ne oldu? İşte hamdolsun sabrın neticesinde bakın şu anda nomatiklerde okuyan öğrenci sayısı 1.200.000'in üzerine çıktı.
Fakat ilginç bir şey de yaşanmaya başladı. Bunca teşvike, bunca yönlendirmeye, bunca dayatmaya rağmen Türkiye toplumu imam hatiplere rağbet etmedi. Sadece seküler kesimler değil, muhafazakar aileler de imam hatipleşmeden rahatsızdı. Çünkü muhafazakar aileler de çocuklarının iyi bir eğitimden geçmesini arzuluyordu. Dini eğitimi zaten aileler veriyordu. Böylece imam hatiplerin kontenjanları boşalmaya başladı.
Her yere imam hatipler açılıyordu ama kimse gitmiyordu. Aileler çocuklarını imam hatipe göndermek istemiyor, imam hatiplerin üniversiteye girişte başarılı olamadıklarını düşünüyordu. Böylece proje imam hatipler vitrine konulmaya başlandı. İşte bu okullar Anadolu İmam Hatip olarak kuruldu ve başarılı öğrencileri kaydetti ve elit öğretmenlerle buluştular.
Böylece imam hatiplerin başarısızlığı gölgelenecek, vitrine konan birkaç imam hatip sayesinde başarılı imam hatipler diğerleriyle yarıştırılacaktı. Mesela sembolik bir örnek. Bir münazara yarışmasında başarı gösteren Konya İmam Hatip Esesi'nden bir genç, Yeni Şafak'ta imam hatiplerin başarısız olarak parlatılacak yarışmada İslam'ı temsil ettiğini düşünecekti bu genç. Konya İmam Hatip yazısını gören delegeler bir şaşırıyordu. Seni buraya kim kabul etti? Aynı şekilde aşağılayıcı ithamlar da vardı. İlk gün bana onları diyenler, dördüncü gün sonunda parti kuru oy verelim. O kadar ateistin, LGBT savunucusunun, çizgisi bozuk insanların yanından sadece kendimin değil Konya'nın, İmam Hatip'in, İslam'ın tabularını yıktın.
Gerçekten de kindar bir nesil yetiştiriliyor tedirginliğindeki milyonlar haklıydı. İmam Hatip liselerinde okuyan gençlere kaldıramayacakları sorumluluklar yükleniyor, varoluşsal olarak Erdoğancı olarak yetiştirilmeye çalışılıyorlardı. Son derece ideolojik bir eğitimden geçiriliyorlardı. Bugün her 100 ortaokul öğrencisinin 13'ü, her 100 lise öğrencisinin 10'u İmam Hatip'te eğitim görüyor.
İşte tüm bu dayatma karşısında kentli, meslek sahibi, ücretli kesimlerin tedirginlikleri de artmaya başladı. Çocuklarını bu ablukadan korumak isteyen ve orta sınıf olarak itelenen kesimler devlet okullarından kaçmaya başladı. Kendileri de geçmişte devlet okullarında okuyan veliler, çocuklarını türlü zorluklara katlanarak özel okullara yazdırmaya başlayacaktı. Peki, özel okullardaki durum neydi?
Talebin artmasıyla her yere özel okullar açılmaya başlamıştı ama geçmişte özel okul deyince anladığımız şeyle, bugün özel okul deyince anladığımız şey bir değil. Hele ki öğretmenler. Asgari ücrete mahkum edilen, gece geç saatlere kadar velilerin taleplerine cevap vermek zorunda bırakılan, ağır bir mobbing ve baskıyla çalıştırılan, bir öğretmenden çok bir tür müşteri temsilcisine dönüştüren özel okul öğretmenleri, bu okullardaki eğitim kalitesine ilişkinde fikir veriyordu. Kalorifer yanmıyor okullarında ya. Çocuklarımız montla oturuyor. Böyle bir rezillik yok ya. İnşaatçıdan eğitimci olmaz. Özel okullarda öğretmen arkadaşlarının çalışma koşulları şu an Türkiye'deki en zor koşullar diyebiliriz. Öğretmenlerimizin moralleri çok bozuk. Üç aydır maaş alamıyorlar. Evlerinde otobüse binecek paraları yok. Bankalara borçlanmışlar.
Yani kendimizi tutuşla yetiştiriyoruz. Çocuğuna sahip çıksın devlet. Öğretmenini de geçtik. Çocuklarına sahip çık devlet. 4 artı 4 artı 4 eğitim sisteminin getirildiği 2012'de özel ilkokulda okuyan öğrenci sayısı 167.381'di. 10 yılda bu sayı 348.720'ye çıkacaktı. 10 yıllık artış %108'di. 2012'de özel ortaokulda okuyan öğrenci sayısı 164.294'tü.
2022'ye gelindiğinde bu sayı %129 artışla 376.426'ya çıkacaktı. Liselerdeki artış ise daha dramatikti. 2014'te dershanelerin kapatılması sürecinde bahçesi olan dershaneler özel okul yapılmış, sektördeki büyümeyle beraber özel lise sayısı uçuşa geçmişti.
2012'de 138.811 olan özel lise öğrenci sayısı 2022'ye dek 3 katına çıkacak ve 420.285'e yükselecekti. Özel ilkokul, özel ortaokul ve özel lisede okuyan toplam öğrenci sayısı 10 yıl önce 470.000 iken bugün bu sayı 1.145.000'e ulaşmış durumda. Bakın 10 yılda 2.5 katına çıkmış sayı.
Bu ilginin en önemli nedeni, orta sınıflardan velilerin devlet okullarına güvenmemesidir. Benim çocuğum yok ama bugün okul çağında bir çocuğum olsa ben de çocuğumu özel okula gönderirdim. Güççem sarsılırdı ama yine de buna değerdi. Allah aşkına, benim dünya görüşümde olan biri çocuğunu şu Milli Eğitim Bakanı'na eman eder mi?
seni memnun etmek zorunda değiliz. Sayın vekil o sizin yaşadığınız Türkiye eski Türkiye ora bitti. Vedalaşın, uyanın, uyanın. Türkiye artık bambaşka bir ülke. Bakın Milliyetin Bakanlığı şu anda iki bin yirmi üç yılı itibariyle geçerli iki bin yedi yüz dokuz tane protokolümüz var. Bunların içerisinde sizin tarikat cemaat dediğiniz
Bizim STK dediğimiz yapılarla toplasanız 10 tane 10 tane protokolümüz vardır. Ve ben bu protokollerden dolayı bu protokollerle bize hizmet eden, bize destek olanlara da teşekkür ediyorum. Onlarla da protokol yakmaya devam edeceğiz. Çünkü onlar çocukların dağa çıkmasını engelliyor. Onlardan siz bunun için rahatsızsınız.
Milli Eğitim Bakanı özel okul öğretmenlerinin sorunlarına niye kulak tıkıyor? Çünkü bu sistemin bir kaçış yoludur özel okullar. Layıklık satıyorlar. Çocuklarını özel okullara gönderen veliler zenginleştikleri için değil, devlet okullarından kaçtığı için özeli tercih ediyor. Ve bu ilgi de Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin'in hoşuna gidiyor. Devlet de bu gelişmede herhangi bir sorun görmüyor. Hatta diyor iyi bile oluyor.
Özel okul piyasasına yön veren Zincir Kolej sahipleri de bu düzenden mutlu. Dediğim gibi, tırnak için de söylüyorum laiklik satıyorlar kendilerince. Bu sayede alıyoruz, veriyoruz ve ekonomiye can veriyoruz. Tedirgin orta sınıflar haksız değil. Erdoğan düzeni, toplum kesimlerine laik dindar diye didiştirirken, aslında didiştirilen yoksul milyonlarla yoksullaşan orta sınıflar.
İşte Erdoğan düzeninin başarısının sırrı. Köyden kente göçe zorlanmış, kentte kendisini kültürel çatışmaların ortasında bulan yoksul milyonlara kentteki orta sınıflar düşman olarak gösterildi. Biz kentli ücretlilerle, köyden gelen ücretliler birbiriyle didişirken iktidarın yanı başındaki milyarderler milyarlarına milyar katıyordu. Alt gelir grupları Erdoğan düzeninde koruma altına alınıyordu ama bu üst gelir gruplarından yapılan transferle değil, bir tür kültür savaşına hapsedilmiş orta sınıflardan alınarak yapılıyordu. Böylece kentli ücretli kesimlerin alım gücü sermaye sınıfı ve yoksul milyonlar tarafından iç ediliyordu, bölüşülüyordu. Orta sınıfa yapılan tam anlamıyla bir yağmaydı. Bu hakikati siyaset bilimci Seda Demiralp medyaskopta Ruşen Çakır'a anlatmış.
alt ve üst gelir grupları arasında çok büyük eşitsizlikler var ama aslında bu eşitsizlikleri tüm popülist partiler gibi ak parti de biraz aşağı alt gelir gruplarının lehine değiştirmeye çalışıyor ama bunu yukarıdan alıp aşağıya indirerek değil ortadan alıp biraz aşağıya biraz yukarıya vererek yapıyor çünkü orta sınıf bir anahtar seçmen grubu değil ak parti için Kültür Savaşı'nın bir cephesi olarak kabul edilen, Beyaz Türk olarak resmedilen, halbuki Türkiye'de en hızlı yoksullaşan kesim olarak orta sınıflar, artık bu topraklara ait hissedemiyor kendisini. Değer yargıları sürekli aşağılanıyor, kentte birlikte yaşadıkları diğer kesimler tarafından dışlanıyorlar. Böylece yeni gettolar oluşuyor. Bir yanda muhafazakar yoksulların yaşadığı Fatih, diğer tarafta sınıf atlayan muhafazakarların yaşadığı Başakşehir. Bu atmosferde 10 bin lira emekli aileyle sırf Kadıköy'de yaşadığı için zengin sayılan emekli, elit zannediliyor. Diğer tarafta tek ihaleyle malına mal katan müteahhit halk adamı olabiliyor. Halbuki tüm bu çelişkilerin kökünde biraz önce Sedat Emir Alpten dinlediğimiz hakikat yatıyor. Türkiye'de ekonomik büyüklük itibariyle bir orta sınıf artık yok.
Ama beşeri ve kültürel sermayesini korumaya çabalıyor orta sınıflar. Yani ekonomik güvencelerini kaybettiler ama daha önce ailelerinden eğitimle elde ettikleri sermayelerini kaybetmek istemiyorlar. O yüzden eğitime çok önem veriyorlar. İşte özel okullara dönük ilginin altında yatan sınıfsal neden de bu. Ekonomik güvencelerinin tümünü kaybeden orta sınıflar, evlatlarına maddi bir menfaat vaat edemiyorlar. Çok uzun süredir var olmayan bir şey olmaya başladı. Yeni kuşaklar, önceki kuşaklardan daha kötü şartlarda yaşayacaklarını düşünüyorlar artık. Ben 35 yaşındayım, benim kuşağımda bu yoktu bakın. Yani ben ve bizler, ailelerimizden daha iyi şartlarda yaşadık, daha iyi şartlarda okuduk ve daha iyi şartlarda meslek sahibi olduk.
Fakat bugün 10'lu 20'li yaşlarında olan gençler, üst kuşağından daha kötüsünü kabullenmiş durumda. Bu gerçeği ekonomist Atilla Yeşilada, Mesele Ekonomi adlı YouTube kanalında çok sarih biçimde ifade etmiş. Erdoğan'ın bizden çaldıklarının listesi saatler sürer. Ama çok güzel bir şey söyleyeyim, gençliğin umudunu çaldı. Dedem, babam, ben ve oğlum hep, ben bir önceki nesilden daha iyisini başarabilirim. Bu imkan vardır, bu ortam vardır.
düşüncesiyle büyüdü. Ben, anketlerden görebildiğim kadarıyla, yeni nesilim ben annemle babam kadar bile kazanamayacağım, onların hayatını yaşayamayacağım, kaygısı içinde olduğunu görüyorum. Orta sınıf aileler çaresiz. Evlatlarına ekonomik olarak konforlu bir gelecek vadedemiyorlar. Evlatları kendileri gibi ev, araba sahibi olamayacak. Neredeyse tüm kamu hizmetleri paralı hale geldi artık. Sosyal koruma politikaları da onları zenginden sayıyor, korumuyor.
Ücretleri de asgari ücrete komşu oldu artık. Emekliliklerinde de yoksul yaşayacaklar. Bugün bir mühendis asgari ücretin 3-4 bin lira üstünde para kazanınca kendisini şanslı zannediyor. Çocuğunu da özel okula göndermeye çabalıyor. Keza bir doktor, bir avukat, bir öğretmen aynı şekilde. Bu kesimler bundan 10 yıl, 15 yıl önce çocuklarını özel okula göndermezlerdi. Neden göndermezlerdi peki? Bugün neden gönderiyorlar?
Çünkü maddi sermayelerini koruyamayan bu aileler kültürel sermayelerine sarılmış durumda. Bu kültürel sermayeyi de ancak eğitimle sağlayabiliyorsunuz. Evlatlarına kültürel sermayelerinden başka bir şey bırakamayacaklar. Bu nedenle dişlerinden tırnaklarından ayırdıklarıyla çocuklarını özel okullara gönderiyorlar. Kültürel sermayelerini koruyabilmek için. Peki böyle diyorum da nedir bu kültürel sermaye? Fransız düşünür Badiou'nun, umarım doğru okumuşumdur, konuşmasını ve çevirisini dinleyelim. Okul başarısındaki eşitsizliğin sadece ekonomik eşitsizlikle açıklanamayacağını görüyoruz. Bu nedenle yeni bir kavram geliştirmek gerekti. Ben buna kültürel sermaye diyorum. Ailelerimizden sadece maddi araçlar almıyoruz. Aynı zamanda öğrenme ve ifade etme araçlarını, çeşitli becerileri, bilgileri, çalışma tekniklerini de alıyoruz.
Yani bu saydıklarımız farkında olmadan ailelerimizden aktarılıyor. Zira eğitim sistemi genellikle bu becerileri ve bilgileri vermez ama bunları ister. Sınıf siyaseti deyince akla genelde sol siyaset gelir. Böyle grevler, eylemler falan. Halbuki sınıf siyasetini Türkiye'de en açık biçimde uygulayan partinin adıdır AKP. Alt gelir gruplarını sosyal yardımlarla koru, alt gelir gruplarına kent rantından pay ver.
Böylece aslında bir tür suç ortaklığı oluştur. İmar barışları, toki evleri, işte uzun valili krediler vs. Onları bir kültür savaşının neferi haline getir böylece. En altta bunu yaparken en üstte sermayeyi palazlandır, yağmaya izin ver, oligarklar yarat. Tüm bunları yaparken orta sınıfı bir kültür savaşının diğer tarafı olarak pazarla. Orta sınıfları sermayedarlar ve alt gelir gruplarına yem et.
onları beyaz türk, elit olarak resmet. her türlü fırsatlar istifade et. antep'te bir magandanın beslediği pitbull cinsi bir köpek, bir kız çocuğunu ısırdığında bile bu kültür savaşını sürdür. işte asiye yavrumuzun başına gelen hadise. beyaz türkler, sahip çıkın hayvanlarımıza.
Görüyorsunuz köpeklerimiz halkın çocuklarını yiyor. Yani bu anlatıyla büyüyen bir insan benden nasıl hoşlanabilir? Bu abluka içinde kültürel sermayesinden başka bir şey kalmayan orta sınıflar, çocuklarının bu sermayeyi koruması için gönderdikleri özel okullara milyonlar harcıyorlar. Bu esnada kamu eğitimden elini eteğini de çekiyor. Ekonomist Cem Oyvat'ın verlediği verilere göre, 2016-2022 yılları arasında kamunun eğitime harcadığı bütçe, milli gelirin %3.9'undan %2.6'sına geriliyor. Orta sınıflar hem kamunun eğitim harcamalarını kendi vergileriyle finanse ediyor, hem de bu harcamalardan faydalanmıyor ve çocuklarını özel okullara gönderiyorlar. ellerinde kalacak biricik şey için. Kültürel sermayeleri için. Orta sınıflar için bir cehenneme dönem Türkiye'nin toplumsal düzeninde gençleri artık Türkiye'de tutmak bile zorlaşıyor. Türkiye'nin en erit liselerindeki gençler artık üniversiteyi yurt dışında okuyorlar.
Gözde Işık'ın mezun olduğu İstanbul Erkek Lisesi'nde 2020 yılında 145 öğrenciden 76'si yurt dışına gitmişti. 2023'te 153 öğrenciden sadece 20'si Türkiye'de kaldı. 133'ü yurt dışına tercih etti. Türkiye'de en büyük sıkıntı düşük maaşlar gençlere göre. Çoğu liseli o yüzden üniversite eğitimi ve sonrası için Avrupa hayali kuruyor. Avusturya Lisesi mezunlarından yalnızca biri Türkiye'de kaldı 2023'te. Alman Lisesi mezunlarındansa ikisi.
Tüm bunlar karşısında orta sınıflar, tüm halk kesimleriyle, yoksul milyonlarla ortak hareket etmek, tüm halkın ortak çıkarını savunmak yerine bu kültür savaşının parçası olmayı kabulleniyor. İşte bu kültür savaşının parçası olmayı kabullendikçe Erdoğan düzeni güçleniyor. Diyorum ya, didişip duruyoruz, bizi didiştiriyorlar diye. Özelokul velileri aslında gasp edilen kamusal, nitelikli ve parasız eğitim hakkını savunmak yerine ucuza eğitim talep ediyorlar.
Ve öylesi de ucuz oluyor tabii. Tren Topiği pod bir medyayla beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar eğitimin, sağlığın, barınmanın, ulaşımın temel bir hak olduğu bilinciyle kalın lütfen. Hoşça kalın.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.