
4.953 kelime · ~25 dk okuma
Herkese merhaba, bu kaydı 20 Arlık'ta alıyoruz. Bu bölümün gelişimi biraz enteresan oldu, onu biraz anlatayım size. Bir önceki bölümün yayınlandığı gün Ankara gücü başkanı Faruk Koca, Rizespor maçın hakemi Halil Umut Melere maç bittikten sonra, hemen sonra hatta yumruk attı. Hatta adam yere düştü, yerde tekmediler adamı. Ben dedim ki, aha gelecek bölümün konusu şimdiden hazır. Konu da zevkli. Uzun uzun geçmişe bakarız, niye bu haldeyiz, onu konuşuruz falan. Bir yandan da düşünüyorum, ya bu meseleyi bir haftaya kalmaz unutur gider bizim millet. Bu fikir de motivasyonumu düşürüyor. Bir yandan da tartışmaları takip ediyorum da bir yandan da başka ne olabilir diye düşünüyorum yani anlayacağınız. Ya bu hallumutmeler vakası gibi gündem olmadı ama siz gördünüz mü? 10 Kasım'da Tuzla Piyade Okulu'nda bir olay yaşanıyor. Anlatılanlara göre bir grup öğrenci göğsüne Atatürk resmi asmıyor, bir grup öğrenci de bunlara laf atıyor derken kavga çıkıyor 10 Kasım günü.
Olayın detaylarına başladığım anda bu girişin sonu gelmez. O yüzden transit geçiyorum. Fakat dezenformasyon nedir sorusuna bu süreçte tam olarak cevap verdik. Bu süreçte deneyilmedik. Şimdi bir grup basın diyor ki Atatürk fotoğrafını asmadıkları gibi yere atıp üzerine basmışlar. Yani böyle haberler de var. Ki benim öğrendiğim kadarıyla öyle olmamış. Canım iğneleri yokmuş, o yüzden asanmışlar diyen haberler de var. Yani orada da tümüyle aklayan bir bakış açısı da var. E öyle de olmamış. Bayağı Atatürk fotoğrafını göğsüne takmayı içine sindirememiş birkaç öğrenci olmuş. Bunlar tabii WhatsApp'ta falan da gruplaşmışlar.
Şimdi bu olayı oturup ele alalım desek, burada da kaynaklar çok kapalı. En çok ikincil kaynaklarla temas kurabiliyorsunuz. En nihayetinde de bir öğrenci kavgasından bahsediyoruz. Arka planını anlayamadıktan sonra eşelemenin ne faydası var? Bize gereken arka plan. Onu da kestiremedin. Böyle böyle pazar gününe geldik.
Çok enteresan bir sokak röportajı trend topik olmuş o gün. Sokak Gazetesi adlı bir YouTube hesabı bir metro çıkışında Zeliha Bürtek'le röportaj yapmış. Tabii Zeliha Bürtek'in sosyolog olduğunu, Mimar Sinan Üniversitesi'nde 21 yıl ders verdiğini sonradan öğreniyoruz. Şöyle konuşmuş o çok popüler videosunda Zeliha Hoca. Durumlar nasıl? Geçinebiliyor muyuz? Yani bilinen 1 şey sorulur mu? Bence Türkiye'nin başka 1 gerçekliği var. Bu gerçeklik iktisadi gerçeklik değil, sosyal çürüme var. Şu anda Türkiye'de dünya tarihi iktisadi olarak her zaman toparlandı. 1 sürü krizler gördü. Ekonomi her zaman toparlanır. Kapital kendini yok etmez ama sosyal çürümeyi düzeltemezsiniz. Şu anda Türkiye'de sosyal çürüme var. Bunun düzelmesi için çok zor, çok zor dönüşü olmayan 1 yerdeyiz. Bu video neden bu kadar popüler oldu? Çünkü Zeliha bir tek belki de farkında olmadan milyonların hakkındaki soruya yanıt veriyordu. Milyonların aklındaki soru şu. Dönüşü olmayan bir yerde miyiz? Zeliha hocanın da cevabı açık. Dönüşü olmayan bir yerdeyiz. Bunun üzerine akşam saatlerinde Zeliha hocaya ulaştım. Fakat o meşguldü.
Ama bu sosyal çürüme meselesini işleyelim diye de Tolga ile konuşmuşuz. Tolga bizim Trent Topik'in hem ses kurgularını yapıyor, hem de bölümlerden önce aramızda konuşuyoruz, konuları beraber seçiyoruz. Zeliha Hoca tam olarak önümüze bıraktı kavramı. Nedir sosyal çürüme? Sosyal çürüme var, geri dönüşümüz de yok. Güzel konu. Fakat nasıl anlamalıyız bu sosyal çürümeyi? Yani kelimenin yalnızca duygusunu anlayabiliyoruz.
Duygusuna hakimiz de içeriğine hakim değiliz. Konumuz belli. Bu sosyal çürüme meselesini ele alalım. Alalım almasına da ne konuşacağız? Ben pazar akşamı bu şekilde düşünürken Mehmet Türkmen bir vesileyle beni aradı. Kimdir Mehmet Türkmen? Birleşik Teksil İşçileri Sendikası, kısa adıyla Bir Tek Sen Gerel Başkanı. Halı dokuma işçisi, aynı zamanda mücadeleci bir sendikacı. Yani bildiğimiz sendikacılardan biraz daha farklı.
Mercedesli olmayan sendikacılardan. Hatırlar mısınız? Ağustos ayında Gaziantep'te Şireci tekstil dirilişi olmuştu. İşçiler toplu iş sözleşmesi sürecinde iş bırakmıştı. Belediye Başkanı Fatma Şahin de ara bulucu olmaya fabrikaya gelmişti. Şireci tekstili öve öve bitirememişti işçilere. Dedim ki başkanım uyuşturucu sorunu var şehirde. En büyük sorun uyuşturucu demiyor musunuz? Amatöri yaptı.
Ama temi yaptı. Kim yaptı? Süreci yaptı ya. Allah için insanları değerlendirirken süreci yaptı. İşte Mehmet Türkmen ve Bir Tek Sen o sürecin de içindeydi. Şu sıralarda da televizyonlara da yansıdı. Belki görmüşsünüzdür. Şanlıurfa'da Özak Tekstil'de 29 Kasım'da işçilerin yarısından fazlası iş bıraktı. 23 gündür direniyorlar. Mehmet Türkmen de bana bu süre içinde yaşadıklarını anlatmaya başladı. Ben de dedim ki abi dur.
Ben bunları kayıt altına alayım, herkes duysun, o da tamam dedi. Sosyal çürüme nedir? Bir toplum nasıl bu hale getirilir sorusuna Mehmet Türkmen'in anlattıkları yanıt olmasa da üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken bir tablo sunacak. Ben Ozan Gündoğdu, hazırsanız başlayalım.
Urfa'da faaliyet gösteren 700 işçinin çalıştığı Özak Teksil'de yaklaşık 500 işçi 29 Kasım'da iş bıraktı. İş bıraktılar ve fabrikanın bahçesine geçerek bir muhatap aradılar. An itibariyle eylemlerinin 23. günündeler. Eee ne var yani işçiler arası adı iş bırakır, konu bizi niye ilgilendirsin diyebilirsiniz. Antep'te 700 kişilik bir fabrikada işçiyle işveren arasında yaşanan bir anlaşmazlık, ülkenin geri kalanını niye ilgilendirsin diye düşünebilirsiniz.
Haklı bir düşünme metodu olur, hak veriyorum. Fakat işçi derinişlerine genelde uzaktan bakarız. Zaten medyada da geniş yer bulmazlar. Gazetelerde de haber verilir ama bu haberler bütünlükten mahrumdur. Ortasından da takip edilmez süreç. Biz bugün farklı bir şey yaparak bir işçi derinişine daha bütünlüklü bakacağız.
Hikayeyi anlatmaya nereden başlasam kararsız kaldım. Yani evet direniş 29 Kasım'da başlıyor da, insanlar durup dururken 29 Kasım'da iş bırakmıyorlar. Mutlaka bir öncesi var. Peki öncesinde ne oluyor? Yani bu aşamaya nasıl geliniyor? Lütfen hayal edin, bir sabah işe gidiyorsunuz ve 700 işçinin 450'den fazlası biz bugün iş bırakıyoruz diyor. Bunun mutlaka öncesi olması lazım değil mi? Peki biz anlatmaya nereden başlayalım?
Hadi bu işi biraz abartalım ve hikayeyi 40 yıl geriden başlatalım. 1980'li yılların başına uzanalım. 1980'ler itibariyle, hatta tam tarih vermek bile mümkün, 24 Ocak 1980 tarihi itibariyle Türkiye, dış ticaret rejiminde köklü bir değişikliğe gideceğini dünyaya deklare etti. Ticaret rejimi serbestleştirilecekti. İthalat da serbest olacaktı, ihracat da.
gümrük duvarları yıkılacak, Türkiye dışa açılacaktı. Bu tarih itibariyle yani 1980'de Türkiye'nin toplam ihracatı 2.9 milyar dolardı. Bu dışa açılma serüveninin sonunda 1990'a gelindiğinde bu tutar 12.9 milyar dolara çıkacak, 2000'e gelindiğinde 27.8 milyar dolar olacaktı.
2022 itibariyle Türkiye'nin toplam ihracatı 254 milyar dolara ulaşmış durumda. 40 yılda toplam ihracat neredeyse 100 katına çıkmış. Fakat atlamamak gerekir. Dışa açılan Türkiye'de ithalat, ihracattan çok daha hızlı artmış, kronik dış açık sorunu sürekli olarak yabancı sermaye ihtiyacını beraberinde getirmişti. Yeni slogan belliydi. İhracata dayalı büyüyecektik.
Peki ne ihraç edecekti Türkiye? O zamana dek İtal ihramesi uygulayan, yani hedefi kendi kendine etebilmek olan bir ülke neyi ihraç edecekti? İşte bu soruya bir sektör öne atılarak cevap verdi. Sorunun cevabı tekstildi. Hem zaten pamuk ham maddesi bol bir ülkeydik.
Bu ham maddeyi işleyip yurt dışına ihraç etmek bir tür fırsat penceresiydi. Böylece tekstile teşvikler dağıtılmaya başlandı. Türkiye'nin çeşitli bölgeleri tekstil üstleri haline getirildi. Mesela Denizli, Bursa, Konya, buralar tekstil üstleri oldu. Ama bu tekstil rüzgarı belki de en çok Gaziantep'i etkilemişti.
O kadar ki Gaziantep, 1989'da duyurulan Güneydoğu Anadolu'yu kalkındırma projesinin de vitrinine yerleşecekti. Böyle deyince belki tanıdık gelmez, biz o projeyi GAP diyebildik. GAP. Hatırlarsınız. Bilmiyorum, belki gençler bilmiyordur bile. Projeye o kadar önem veriliyordu ki, TRT GAP adıyla bir TV kanalı bile kurulmuş, GAP'ın şarkısı bile bestelenmişti. GAP milletin gücüdür, tam yüklülük düşüdür. Bereketin dönüşü, yoksulluğun güçüdür.
Gül sevdanın adı kapat kap bereketin adı kapat kap bu destanın adı kapat kap bereketin adı kapat Bu esnada 80'li 90'lı yıllar boyunca büyüyen tekstil sektörüne yerli pamuklar da yetmiyor bu arada. Böylece ithal pamuğun önü açılıyor. İthal pamuk girince yerli pamuk taca çıkıyor. Bakın verilere baktım 1995 yılında Çukurova'da ekili pamuk arazisi 2.7 milyon dekar.
2015 yılında, sadece 20 yıl sonra, 2015 yılında 719 bin dekara düşüyor. Yani 20 yılda %76 küçülüyor ekili pamuk arazisi Çukurova'da. Şimdi tekstil için rekabet etmek istiyorsanız uluslararası arenada mutlaka ucuz ham madde şart. Ucuz ham maddeyi ithal pamukla çözdük. Fakat ucuz ham maddenin yanında rekabet gücünüzü diğer arttıran şey, ucuz iş gücü.
Böylece pamuk üretimindeki azalmanın yarattığı iş gücü fazlası, tekstil sektörüne ucuz iş gücü olarak transfer oluyor. Bir de üzerine devlet teşvikleri alıyorsunuz. İşiniz yine de zor, çünkü el oğlu sizden çok daha beter şartlarda çalıştırıyor. Siz bir de onlarla rekabet etmek durumundasınız. İşte bu zorlu koşullar altında, küredeki tekstil üretimini ve tedarik zincirini kökünden değiştirecek bir sürece giriyoruz, 2019'un son günlerinde.
Dünyada yeni bir virüs salgını riski var. Ortaya çıktığı yer Çin. Yeni bir tür olan virüs şu an adek dört can aldı ve gizemli virüsün Çin'de insandan insana geçtiği doğrulandı. Bu virüsün hızla ve geniş bir alana yayılma riski taşıdığı anlamına geliyor. Gizemli virüsün türü korona. Yani üst solunum yolu hastalıklarına neden oluyor. Hakkında bilinenler henüz az. Genetik yapısı ölümcül SARS virüsü ile %80 uyumlu. Bu da endişeleri artırıyor. Çünkü SARS virüsü bundan 12 yıl önce dünya genelinde 800'e yakın kişinin ölümüne yol açmıştı.
Çin'deki gizemli virüs, 2020'nin ilk haftalarından itibaren tüm dünyayı etkisi altına aldı. Mart ayında Dünya Sağlık Örgütü, hastalığın pandemi büyüklüğüne ulaştığını ilan etti. Küreselleşen tedarik zincirleri değişmek zorundaydı. Ülkeler birbiri ardına kapanıyor, uluslararası ticaret türlü engellerle karşılaşıyordu.
Bu esnada tekstilin ana üstü olan Bangladeş ve Hindistan'da da sular durulmuyordu. Bangladeş'ten Hindistan'dan tekstil ürünü ithal etmek giderek zorlaşıyordu. Böylece küresel tekstil markaları riski azaltmayı, üretim ölçeğini dünyanın çeşitli yerlerine dağıtmayı tercih etti. Tüm üretimin tek bir merkezde toplanması oldukça riskliydi. Tekstil artık Güneydoğu Asya dışında yeni üretim üstleri aramaya başlamıştı.
Türkiye ise yeni Bangladeş olmak için masadaydı. Gaziantep sanayisi boşalan ihraç pazarlarına teklif sunuyor, sipariş üzerine sipariş alıyor, rekabet kora kor yaşanıyordu. Rekabetin en yoğun yaşandığı yer de iş gücü maliyetlerindeydi. Yeni ihraç pazarlarına mal tedarik edebilmenin yolu maliyetleri düşürmekten, işçi ücretlerini baskılamaktan geçiyordu. Sürecin tarihsel ve coğrafi yönünü kavradığımıza göre artık günümüze gelebiliriz.
Fakat izin verin, onu kısa bir aradığın ardından konuşalım. Pandeminin başlamasıyla beraber küresel ölçekli şirketler, üretim üstlerini mümkün olduğunca çok parçalı hale getirmeye çabalamış, böylece teksil sektöründe Bangladeş'in yerini almak isteyen yeni adaylar ortaya çıkmıştı. İşte bu adaylardan biri de Türkiye'ydi. Fakat yeni pazarlar ele geçirebilmek için içerideki emek sömürüsünün de artması gerekiyordu.
İşte bu noktada sendikalara çok iş düşüyor. Sonuçta işçiler üzerindeki baskı ve sömürü artmış. Bu durumda ne olmasını beklersiniz? Sendikalara katılımın artmasını beklersiniz. Sendikalılık oranının yükselmesini beklersiniz. Sömürünün artmasından sonra fakat Antep organize sanayi bölgesinde bunun tam tersi ilginç bir şey yaşanmaya başlıyor.
Ne oldu biliyor musunuz? İşçiler bırakın sendikalara koşmayı, tam tersi, sendikalardan istifa etmeye başladı. Enteresan bir gelişme. Sömürü artıyor, bunun ardından işçilerin sendikalaşmaları gerekirken tam tersi oluyor. Millet sendikadan istifa ediyor. Durumu Mehmet Türkmen'den dinleyelim.
Son 10 yılda Antep'te, daha önce örgütte olan, yetkili olan bu sendikalarda, özellikle özür dilerim bir kişi de, pek çok fabrikada işçiler topluca istifa edip, artık patrona bunun için isyan ettiler. Biz bu sendikayı istemiyoruz, bu sendikayla bizim adımıza sözleşme yapmayın. Biz bunlara aidat vermek istiyoruz. Yani bu sendikasızlaşma aslında işçinin koyduğu bir tavır yani. Lanet olsun sendikanıza diyor. Aynen. Normalde ne olur? İş yerinde patronun zulmüne karşı, kötü koşullara karşı işçiler sendikayı tercih eder, sendikaya sığınır. Burada Antep'te, şimdi Urfa'da bu yaşanmaya başladı. Özlak bunun ilk örneklerinden biri. Şimdi işçiler bu sarı sendikalardan kurtulmak için eylem yapmaya başladı.
Çünkü o zamana dek sendika denen şey patronun işçileri kontrol altında tuttuğu bir teşkilatlar ibaret. Yani ortada bildiğimiz anlamda bir sendikadan bahsetmiyoruz, bir denetim mekanizması bu. Sendikayla patron sözleşme imzalıyor ama sözleşmeden işçinin haberi yok. İtiraz etse kapı dışarı ediliyor. İş yeri temsilcileri yukarıdan atanıyor, işçi kendi temsilcisini bile tanımıyor.
E bakıyor ki ücretleri de giderek eriyor, lanet olsun böyle sendikaya diyerek sendikalarından istifa ediyorlar. Ve tuhaf bir şey oluyor, öz iplik iş devreden bu şekilde çıkınca Antep'teki direnişlerin, iş bırakmaların, fiili grevlerin sayısı artıyor. Yani aslında öz iplik işin fonksiyonu bu zamana kadar tam da bunları engellemek üzerine kuruldu. Mehmet Türkmen öyle detaylar veriyor ki, birini sizlerle paylaşayım. Antep'te Ünal Tekstil'de işler ayaklanıyor. Ne için biliyor musunuz? Hadi dinleyelim.
Yani çok böyle ironik geliyor, komik geliyor ama gerçekten durum böyle. Birkaç ay önce Antep'te Ünal Sentetik'te bir fabrika var. Patronu eski AKP il başkanıdır. Orada işçiler artık bunun için ayaklandılar mesela. Topluca patrona çıktılar. Biz bu sendika ile sözleşme yapmanızı istemiyoruz. Yemin ederim. Bu çok enteresan.
İşçiler için böyle sendika olmasın daha iyi. Zaten Antep'te ilk bölümde de bahsettiğimiz gibi mazisi 40 yıla dayanan bir sanayi geçmişi var. Beraberinde işçi de direnmesi gerektiğinden azı direneceğini biliyor. Yani sendika eğer sarıysa faydadan çok zarara dokunuyor. Zaten işçi biliyor ne yapacağını. Nitekim millet öz iplik işten istifa edince ücret pazarlığı kızışıyor. İşçiler haklarını sendika yokken daha rahat arıyorlar.
Antep'te o sonuçta sendiha olmasa da işçilerin bir fiili, kendiliğinden bir örgütlenme kültürü var. Antep çünkü daha kötü bir şey. Ama her yıl, her zam döneminde 8-10 fabrikada mutlaka bir iş bırakma olur. Bazen 2-3 saat sürer, bazen birkaç gün, bazen haftalar sürer. Ve bunlar bir devre hep Antep'te tekstil iş konumda işçilerin ücretlerinin biraz daha yüksek olmasını sağlamıştır. Mesela Antep'de, Organize'de, belli başlı büyük fabrikalarda asgari ücretle çalışan işçi bulamazsın. 15-16 bin liraya düşük bir ücret yani.
Bu direniş kültürü nedeniyle Antep'te işçiler asgari ücretin üzerinde maaşlar alabiliyorlar. Dolayısıyla yeni Bangladeş olmaya adaysanız Antep uygun bir yer değil. Neden? Çünkü orada görece tekstil işçilerin maaşı bir tık daha yüksek. Orada işçiler hem daha uyanık hem direniş kültürü var.
Size bu kadar uyanık olmayan işçi lazım. Henüz sanayileşmemiş kentler lazım. Asgari ücrete talim edecek, sendikaya isyan etmeyecek, yanaklarmış, çarpmış, cürtmüş sormayacak. İşte bu amaçla Antep'e değil de daha doğusuna teksil atölyesi kurduğunuzda ciddi miktarda teşvik alıyorsunuz.
vergi indirimleri vs. cabası. Böylece halı ve iplik dokuma gibi daha büyük makinelerle çalışma gerektiren fabrikalar Antep'te kalırken, hazır giyim konfeksiyon gibi fason üretime dayalı, teknoloji gerektirmeyen, emek yoğun, küçük ölçekle üretim yapılan ürünlerin imalatı doğuya kayıyor. Antep'ten farklı olarak daha doğusu yani sanayinin daha çok bu 8-10 yıldır gelişmeye başladığı o da teşvikle birlikte bu bölgeyi çinleştirme hikayesiyle başlayan böyle mantar gibi yani Ağrı'ya kadar Bitlis'e kadar git Varto'ya kadar böyle Bismil'de mesela böyle kırsal ilçelerde bile tekstil fabrikaları var.
Ve buralarda asgari ücret, asgari ücretin daha düşüyor olmamasının sebebi de teşvik ve işte bu uluslararası markalara üretim yapıldığı için asgari ücretin altına düşmüyorlar. Antep'te asgari ücretin %40-50 fazlasına yapılan iş, Fırat'ı geçiyor Urfa'ya geliyorsunuz, orada asgari ücrete yapılıyor. Fakat Urfa'nın Antep gibi bir sanayi geçmişi yok. İşlerin hemen hepsi köylü. Kırsal kesimden fabrikaya geliyorlar. İş bırakma, grev, mücadeleci sendika gibi deneyimleri de yok. Hal böyle olunca Antep sendika olmamasına rağmen patronlar için daha zorluyken, Urfa sendika olmasına rağmen patronlar için çok daha rahat bir bölgeye dönüşüyor.
Öte yandan Antep'in tekstil fabrikası ile Urfa'nın tekstil fabrikası arasında da belli başlı farklılıklar bulunuyor. Antep'te biraz şöyle, Antep'teki tekstil de buradaki aynı değil. Antep'te mesela giyim sanayi yoktur. Orada daha çok merdiven altı ve iç piyasaya çalışan ama Antep'in organize'sinde tekstil fabrikaları halı dokuma ve iplik ağırlıkları... Onlar daha ağır fabrikalar.
Tabii daha ağır fabrikalar, daha büyük komplike makineler ve dolayısıyla iş güvenliği riski daha fazla olan iş koşulları. Örneğin Urfa'da 5-10 yılda bir olabilecek bir şeydir. Yani burada iş kazasında ölüm tehlikesi bu en azından tekstil sektörü için yok denecek kadar azdır. Böylece Antep, tekstil sektöründeki iş güvenliği ihlalleriyle öne çıkıyor. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin verilerine göre, son 10 yılda sadece tekstil iş kolunda 364 işçi, önlenebilir iş kazalarında hayatını kaybetti.
Verilere maalesef sadece hayatını kaybedenler girebiliyor ancak, binlerce işçinin uzvunu kaybettiği fabrikalar buralar. Bu açıdan adı çıkan fabrikalar da var. Mesela Akınal Tekstil'de 8 yılda 9 işçi elini kaybetmiş. 9 işçi. Bir işçi de bu yıllarda hayatını kaybetmiş. Ya tekstil fabrikası bu, ne oluyoruz? Parmaklarını kaybedenler de cabası. Ve son derece trajik bir görüntüyle karşılaşıyorsunuz Gaziantep OSB'nin girişindeki reklam panosunda.
Bölgenin bir hastanesi bu panoya el cerrahisi reklamı vermiş. Çünkü insanların parmakları kopuyor. Fakat Mehmet Türkmen'in anlattığı yerden devam edelim. Antep'te iş güvenliği ihlalleri sanayinin yapısı nedeniyle daha fazla. Yani Urfa'da da kimsenin iş güvenliğinin önemsediği yok da makineler daha az tehlikeli olduğu için kayıp daha az yaşanıyor Urfa'da. Fakat Urfa'da da daha başka sorunlarla karşı karşıya kalıyoruz. Örneğin Antep'te uzuvlarını kaybetme, hayatını kaybetme gibi şeyler şeklinde olur. Ama burada öyle bir risk olmadığı için burada ne oluyor abi? Burada biraz daha zamana yayılmış kronik hastalıklar oluyor. Örneğin özaktan örnek vereyim. Burada aşırı üretim baskısından dolayı bel fıtığı ve benzeri ya da işte diyelim ki kumaş ve benzeri şeylerden dolayı işte çift hastalığı, örneğin çalışırken, çalışma temposundan mesela Özak'ta neredeyse her gün bayılan birkaç işçi oluyor. Mesela kadın işçiler. Hatta bu işçiler için şey konusu oluyor, acaba bugün kim bayılacak falan diye. Her günün birinin bayıldığı bir yerden bahsediyor. Aynen öyle. Bir sürü örnek anlatıyor bize işçiler. Ve bayılınca da hastaneye götürme yok. Mescide git diyor, biraz dinlensin, geri gelsin, çalışsın. Öyle yani.
Bayılma vakayı adiyeden sayılıyor yani. Her gün bir işçe bayılıyor. Normal şartlarda işçi verimliliğini arttırmanın yolu teknolojidir. Teknolojik gelişme demek, zaten verimlilik demektir. Ancak bu tip hazır giyim, konfeksiyon gibi fason üretim ve teknolojik gelişmenin verimliliğe katkısı çok daha az. E peki, işçi başına üretimi nasıl arttıracaksın? Düşünelim.
Bir işçi normalde 300 pantolon dikiyorsa nasıl 500 dikecek? Cevap basit. Baskıyla. Bir işçi normal şartlar altında günde 300 pantolon fermuarı dikiyor, 500 dikecek. Nasıl olacak o iş? Tuvalete günde bir kez gidecek. Sigara içiyorsa sigora molası vermeyecek. Çalışırken çay kahve içmeyecek. Yemek molası uzamayacak. Yine yetişmedi mi siparişler? O halde aynı tempoyla mesaiye kalınacak. 1 saat, 2 saat, bazen 4 saat, 5 saat.
Normalde güya 10 saat çalışıyor olan haftanın 5 günü, sabah 8, akşam 6'dır mesai ama gecenin 2'sine 3'üne kadar günde 18-20 saati bulan mesailere bırakılıyor kadın işçiler. Yani şöyle düşün, gecenin 2'sinde 3'ünde eve gidiyor, 3 saat uyuyup tekrar işe geliyor. Ve bunu haftanın 5 günü yaptırdıkları işçiler var. Ve hiçbir itiraz hakkın yok. Normalde mesai, fazla mesailer zorunlu değildir. Normalde yasalarda bile 11,5 saattir en fazla bir gün
E bu tempoda çalıştırılınca bayılıyorsunuz tabii. Sendika var mı peki? Bakın bu çalışma şartlarına uyum sağlayan, ses etmeyen bir de sendika var. Temsilcisini işçi tanımıyor, sözleşme imzalıyor, işçi bilmiyor. Aslında sendika insan kaynakları departmandaki bir bölüm gibi. Şirket için fonksiyonu işçilerin denetimi.
Şimdi bu fabrikalardan biri olarak Özak Fabrikası, 700 işçinin çalıştığı bu fabrika, Şanlıurfa'nın en büyük işletmesi, Türkiye'nin de ikinci en büyük 500 sanayi kuruluşundan biri, yani bahsettiğimiz fabrika öyle merdiven altı bir yer değil, Türkiye'deki en büyük 1000 sanayi kuruluşundan birinden bahsediyoruz. Şimdi bu tip işçi direnişi haberlerinde sanki olay bir günde olmuş, işçiler bir anda iş bırakmış gibi kavrayabiliyoruz durumu. Halbuki bu fabrikada işçilerin yüzde 60'ının, yüzde 70'inin iş bırakması öyle hemen olacak iş değil. Burada da işçiler hemen iş bırakmıyor. Dinleyelim Mehmet Bey'i. Yani ÖZAT tekstil burada 6-7 yıl önce örgütlenmiş. Özüplik iş sendifası, o da biraz patronun teşvikiyle ve örgütlendiğinden beri işçiler bu sendifadan kurtulmak için bu üçüncü girişimleri. Yani öyle düşün.
Yani bir derdimiz var işçiler olarak. Bu sendikayı istemiyoruz diyorlar. Eee? O zaman istifa etsinler, başka sendikaya geçsinler ya da kendilerini sendika kursun. Bakın son derece basit. Eee devletten giriyorsunuz, bu işlemi yapmanız 5 dakika. Kanun da buna müsaade ediyor. Sadece kanun da değil, anayasa bile böyle diyor. Bakın anayasanın 51. maddesi şöyle söylüyor.
Çalışanlar ve işverenler, üyelerinin çalışma ilişkilerinde ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumak ve geliştirmek için önceden izin almaksızın sendikalar ve üst kuruluşlar kurma, bunlara serbestçe üye olma ve üyelikten serbestçe çekilme haklarına sahiptir. Ne güzel, anayasada da yazıyor madem. İşçiler istemedikleri, şirketin denetim aygıtı haline gelmiş bu sendikadan istifa etsinler, diğer sendikaya geçsinler. Ya biraz da hak aramayı bilsinler kardeşim. Anayasal hakları bu. Peki neden yapamıyorlar? Ne oluyor yani istifa edince bu sendikadan?
O zaman araya pandemi girdi ve patron pandemi bir fırsata çevirdi. O zaman da işten istifaya zorlama girişimleri oldu. Ama bunları hep bir şekilde püskürttü. İşçiler iş bıraktı, örgütlü hareket etti ve korudular örgütlülüklerini. Ama pandemide fabrika kapandı bir aydana ve yarım kapasıyla çalıştı sonrasında bir süre. Ve patron işlere şunu dedi doğrudan, özgür bir kişiyle birlikte, ya istifa edin, özgür bir işe geçersiniz ya da ücretsizliğinde kalırsınız diye. 6 ay, 8 ay yüzlerce işçinin ücretsizliğinde açtığına mahkum ederek zorla tekrar öyle bir işe geçmeye zorladılar.
İşçiler tıpkı daha önce Antep'te olduğu gibi önce patrona değil, önce sendikaya isyan ediyorlar. Teker teker sendikadan istifa etmeye başlıyorlar. Ne tuhaf mücadele değil mi? Ya bir derdimiz var, bu derdimizle dertlenmeyen bir sendika var. Sözleşmeyi imzalar haberimiz olmaz. Her gün düşüp bayılıyor biri çalışırken. Günde 20 saate varan mesailerimiz var. Ve bunların hepsini asgari ücrete yapıyoruz. Üstelik aynı iş kolunda Antep'teki işçiler 15 bin liraya yaparken, bayram ikramiyeleri alırken biz bunları asgari ücrete yapıyoruz.
Bunların bir nedeni de sendika. Sendikadan kurtulamıyorlar hale bakın. Esir alınmış gibiler. Ya bir de bunun üzerine işçilerin maaşından sendika aidatı da kesiliyor. Yani aidat falan da ödüyor bu arada işçiler bunlara. İnsanın hakikaten sinirleri bozulur. E tabi öyle de oluyor. Birleşik Teksil İşçileri Sendikası burada devreye giriyor. İşçileri ikna ediyor. İşçiler de bu sendikadan istifa edip bir tekzene geçmeye başlıyor.
Şimdi bir tekse ne de yabancı değil, özaktaki işçiler. Çünkü bu işçilerin önemli bir kısmı daha önce diskreksi döneminde de ben görev yaptığım dönemde birlikte örgütlenmeye çalışmasını bittiğimiz işçiler ve Kasım'ın başında yani 1 ya da 2 Kasım gibi ilk toplantıyı yaptık işçilerle. Çağırdılar bizi Urfa'ya işte görüşmek istiyoruz diye. Kendi işlerinden seçtikleri 10-12 temsilciyle bir toplantı yaptık. Ve o ara zaten topluca istifa etmeye başlamışlardı, özür dilerim. Biz bir tek sene geçmek istiyoruz dediler ve bir hafta gibi kısa bir süre içinde fabrikanın yarısından çoğu istifa edip bir tek sene geçti. Ve 27 Kasım geldiğinde de tabii üyelikleri öğrendiler. Öğrenince de içeride resmen sorgu odaları kurdular. Yani sendikanın temsilcilik odası özgür bir kişi, işçilerin özellikle kadın işçiler için sorgu ve ikna odalarına
Bu arada tabii anayasa madde 51 yazmış oraya. İstediğin sendikaya gelebilirsin, güvencesi benim diye. Bunu da kanunlarla düzenlemiş. Bu serbestliğe engel olan kişiyi cezalandırırım demiş. Hukuk çerçevesinde olması gereken şu abi, hem anayasa hem ilgili yasalarda çok açıktır. İşçiler istediği sendikaya üye olma özgürlüğü vardır. Ve bu özgürlüğü sendika örgütlenmeye, üye olma ya da sendika değiştirmeye taktı.
yasalarla ve anayasayla güvence altına almıştır ve buna engel olmak, buna bir şekilde baskı yapmak, istifaya zorlamak hapis cezası bile olan bir suçtur. Fakat öyle olmuyor. Fabrikada ikna odaları kuruluyor, sendikaya geri dönün deniyor. teker teker yüzden fazla işçiyle yüz yüze ikna görüşmeleri yapılıyor. Bu arada tabii tehditler falan gırla. Hazır giyim, konfeksiyon sektöründe kadınların iş gücündeki payı daha yüksek olduğu için direnişte birçok kadın işçi de var. E bir de şanlı Urfa'dasınız. Tabloyu bir resmedin gözünüzün önünde.
en çok, son 2 yılda 32 kadın öldürülmüş mesela. Böyle bir yer burası. Ve çok gerici, aile yapısı çok muhafazakar ve kadınlara diyorlar ki bak senin burada erkek arkadaşın var, sen işte şuraya buraya gidiyorsun, geziyorsun. Eğer istifa etmezsen seni ailene söylerim. Bunlar özel hayatlarıyla bile tehdit ediyorlar. Bunlara kadar. Ve artık bu öyle bir boyuta geliyor ki en son 27 Kasım'da daha önce birkaç kere tehdit ettikleri ama ısrarla istifa etmeyen bir kadın işçi üyemizi işten attılar ve artık
Yüzlerce işçi bu tehdide, bu baskıya, bu mobilya maruz kaldığı için bu işten atılmadı. Artık bardağa taşınan sondan doldu. Böyle bir ortamda işçiler yaka silkiyor. Sendikadan da istifa edemiyorlar. Sendikadan ayrılmak isteyen türlü türlü tehdit ediliyor. Sendikada istifa edeni patrona bildiriyor. Patron da arıza çıkaracak işçiyi böyle tespit edip tehdit ediyor. İkna odalarında şirketin temsilcisiyle sendikanın temsilcisi beraber bu arada. Böylece gerilim tırmandıkça tırmanıyor, tırmandıkça tırmanıyor. Sürekli bu şekilde bir gerilim var ve 29 Kasım'da tehdide boyun eğmeyen bir kadın işçiyi işten kovuyorlar.
Ve böylece yaklaşık 450 işçi o gün iş bırakıyor. Fabrikanın önüne geçiyorlar ve muhatap alınmak için şirketin temsilcisiyle görüşmek istiyorlar. Bu esnada şirket temsilcisi ne diyor peki işçilere? Şunu yaşıyoruz. İlk üç gün fabrika önündeydik sürekli. Hatta işçiler fabrikanın bahçesindeydi her gün girip gelip. O üç gün patronlar hep şeyi denediler. Sürekli çıkıp böyle kamera işliğinde bu yasa dışı bir grevdir. Eğer işe dönmezseniz hepiniz tazminatsızlıktan atılacaksınız. Yasal işlem başlatacağız falan filan. Bunları denediler. Tabii bunun hukuki bir şeyi yok. Çünkü bu yasa dışı bir grev değil. Çünkü bu bir grev değil. Burada bir grev yok. Burada
Fakat işçiler de bu tehditlere kulak asmıyorlar. Böylece işçilerle tek başına mücadele edemeyeceğini anlayan işveren konuyu devlete havale ediyor. Devleti yardımına çağırıyor. İşçilere soruyor, bu bir grev mi? İşçiler de diyor ki, hayır bu bir grev değil, biz protesto ediyoruz. Biz yeni bir hak istemiyoruz. Hakkımız olanı istiyoruz. İstedikleri de sendikadan istifa etmek bu arada. Yani başka bir sendikaya geçmek istiyorlar, bu kadar. Sendikadan istifa edip bir tek sen üyesi olmak büyük bir soruna dönüşüyor. Bu bir grev değil, protesto diyorlar.
Öyle mi öyle? Aralık başında Urfa'da valilik karar alıyor. 4 gün süreyle tüm gösteri ve protestolar yasaklanmıştır. Alın size protesto. Valilik hiç işçilere, işçilerin temsilcisine, zendikasına sorma ve görüşüme gereği bile duymadan, ki biz defalarca aradık, randevu istedik ama telefonlarımızı bile açmadılar. Patron listeyle Urfa genelinde eylem yasağı getirdiler. Ve bu bizzat özel kişileri için getirdik. 4 gün boyunca eylem yasağı getirdiler.
Bakın normal şartlar altında, en liberal şartlarda düşünün lütfen, en liberal şartlarda bile iddia edilen en azından nedir? Böyle bir uzlaşmazlık varsa, yani işçi ve işveyen arasında böyle bir uzlaşmazlık varsa devlet tarafsız bir rol üstlenmelidir değil mi? Yok, öyle olmuyor. İşverenin talebiyle tüm kentte eylem yasağı alınıyor. Bu esnada bir tek sende valiyle görüşmek istiyor ama vali uzlaşmazlığın diğer tarafı olan sendikaya geri dönmüyor bile. Valilik 4 gün eylem yasağı koyuyor. Bu arada Urfa'daki tek tırnak içinde eylem de söz konusu bu öz akseksinin önündeki toplanan işçiler.
Yani neredeyse yasak bu işler için verilmiş. İşveren diyor ki, sayın valim siz yasak koydunuz ama benim fabrikanın önünde işler eylem yapıyor. Eğer eylemler yasaksa, bu da bir eylemse dağılın bakalım deniyor. Fabrikanın önüne jandarma yığılıyor. Üçüncü gün abi şöyle oldu, yasak kararı geldi, duyduk. Bize tebliğ bile edilmeden fabrikanın önünde bekliyoruz yani. Öyle bir taşkınlık yok, bir gerginlik yok vesaire. Jandarma hiçbir uyarıda bulunmadan kalkanlarla, coplarla çok sert bir şekilde müdahale ettiler. Bu müdahale sırasında parmağı kırılan, bark edilen işler oldu. Ve ben dahil güçsellikler yöneticisi arkadaşımızı gözaltına aldılar.
Neyse ifadenizi alıp bıraktılar ama işçi buna rağmen dağılmadı. Fabrikanın önünden ayrılmadı o kadar köpağa, sert müdahaleye rağmen. Sonra o yasak bitti abi. Yasağın bittiği gün biz pazartesi tekrar fabrikanın önüne gelmek istediğimizde, Çünkü eylemi orada sürdüreceğiz. İşçilerin haksızlığa uğradığı yer orası. Ve doğal olarak da bu tür direnişler fabrikanın önündeydi. Ve direnişin ilk günü üstelik mesela girip çalışan işçiler var, bizim üyemiz olmayan. Onlar üç gün boyunca hiçbir şekilde, hiçbir müdahaleye uğramadan girip çalışıyorlar. Çalıştılar, işçiler konuşuyor, slogan atıyor, siz de bize katılın diyor ama öyle bir engelleme falan yokmuş. Gün boyunca mesela biz fabrikanın bahçesinde olmamıza rağmen hiç kimseyi engellemedik. Ama yasakla bitmesine rağmen pazartesi günü gittik ki fabrikanın olduğu sokak, sokağın başı ve sonu barikatlarla, panzerlerle, jandarmalarla kapatılmış. Biz fabrikanın sokağına bile sokmadılar.
Bakın sürekli hatırlatıyorum, bunların hepsi söz konusu bu işçilerin kendi sendikalarından istifa edip başka bir sendikaya üye olmalarını istemeleri üzerine yaşanıyor bu arada. Yani anayasal haklarını kullanmak istiyorlar. Neyse. Böylece valinin aldığı 4 günlük eylem yasağı bitince de bu sefer fabrikanın önünde toplanmaları yasaklanıyor. Yasan bittiği ilk gün fabrikaya gidiyorlar, bir bakıyorlar ki jandarma barikatlarla çepeçevre sarmış fabrikayı. Siz toplanınca dağıtılıyorsunuz. İşte su sıkılıyor, gaz sıkılıyor, gözaltılar oluyor. Fakat yasa dışı da bir şey yok. Dolayısıyla gözaltına alınıyorsunuz, sonra serbest bırakılıyorsunuz. Sadece bir sendikayı olmak istiyorlar, düşünün. Üretimi de durdurmuyorlar. Yani içeri girenlere de engel olmuyorlar. Sadece iş bırakıyorlar ve istedikleri sendikaya geçme hakları tanılsın istiyorlar.
Biz her gün gittiğimizde barikat biraz daha beriye geliyor. Biraz daha en son bir cami var organizanın girişinde oraya kadar sürdüler. Sonra bir gün sonra bir gittik ki camiyi de kapattılar. 3 kararıyla camiyi kapatmışlar, eylemciler girmesin diye. Ve bu işlerin yarısından çoğu, belki 4'tü 3'ü, 5 vakit namaz kılıyor. Günün 3 vakitini orada kılıyorlar. Bu işlerin çoğu o caminin yapımında, temizliğinde çalışmış. Ve başka bir tuvalet yok organize'de. Tuvalet daha bu ihtiyacı kadın işçilerin. Camiyi bile kapattılar bize. Sonra çok büyük kamuoyunda tepki olunca, biz de tepki gösterince geri açmak zorunda kaldılar. Ama barikatı organize'nin girişine kadar getirdiler.
Ne keskin fotoğraf değil mi? Varlık var, müftülük var, sendika var, işveren var. Hepsi kol kola. Tam bir sirk. Yağmur yağıyor, işçiler caminin avlusuna giriyor. Bu arada yanlış anlamayın, böyle slogan falan yok. Bir eylem halinde değiller yani. Orada bekleşiyorlar. İşte bir muşamba'nın altına sığınıyorlar. İl müftüsü geliyor, diyor ki, burası cami, eylem alanı değil, boşaltın burayı. Bunlar da diyor ki, ya eylem yapmıyoruz ki biz. O anları da kayıt altına almışlar.
bir müftüsünü dahi arkasına almış ya. Allah'ın evinden bizi kovuyorlar ya. Var mı öyle bir şey ya? Konuşmaya bak ya. Biz zaten buraya her gün sohbet etmeye gelmiyor muyuz? Namazımızı burada kılmıyor muyuz? Burada oturmuyor muyuz? Bayan arkadaşların meşit bölümü var mı? Yani bugün burada
bir eylem amaçlı veya bir toplamamız değil. Biri geliyor namazımızı baktırıyordu. Burası bir sohbet yeri. Gelin içeri bir sohbet verelim. Çalışıyor ya. Ya bunlarda din imanı hiç kalmamış ya.
İşçiler diyor ki, abicim biz sendika değiştiriyoruz ve işe devam ediyoruz. Bunu istiyoruz. İşveren diyor ki, sendika değiştiremezsiniz. Eğer değiştirecekseniz işe devam edemezsiniz. İşçiler diyor ki, istifa etmiyoruz. Yüreğin yetiyorsa kov. Hangi gerekçeyle kovuyorsun? Mahkemeye versek biz haklıyız. İkincisi, tazminatlarımız da duruyor. İşveren de diyor ki, o halde istifa edin. Böylece bir istifa baskısı var işçilerin üzerinde. Şimdi... Zeliha Bürtekoca'nın söylediklerini yeniden anlasayalım. Durumlar nasıl? Geçinebiliyor muyuz?
Yani bilinen 1 şey sorulur mu? Bence Türkiye'nin başka 1 gerçekliği var. Bu gerçeklik iktisadi gerçeklik değil sosyal çürüme var. Şu anda türkiye'de dünya tarihi iktisadi olarak her zaman toparlandı. 1 sürü krizler gördü. Ekonomi her zaman toparlanır. Kapital kendini yok etmez ama sosyal çürümeyi doğrusu düzeltemezsiniz. Şu anda türkiye'de sosyal çürüme var. Bunun düzelmesi için çok zor, çok zor dönüşü olmayan 1 yerdeyiz. Şimdi dönüşü olmayan bir yerde miyiz bilmem ama sosyal çürüme bence öz hak tekstilde gördüğümüzdür. Hale bakın, anayasal bir hakkınız çok basit ya. E-Devlet'ten üye olduğum sendikadan istifa edeceğim, kendi iş kolumdaki bir diğer sendikaya geçeceğim. Bunu yapmak istiyorum, bu kadar. Ama karşınıza cami imamından ahlak bekçilerine, ilim valisinden jandarmasına, sendika başkanına kadar koskoca bir mekanizma çıkıyor. Sorun şu, bu eskiden de 3 aşağı 5 yukarı böyleydi.
Ama şimdi, güçlü ve büyük Türkiye ülküsünün tatsızlıkları bunlar. Türkiye büyüyecek. Bu büyümeyi kimse durduramayacak. İşçi de durduramayacak. İşçi de sesini çıkarmayacak. Devletimiz bir karar vermiş. Teksil ihracatımızın artması için böyle fedakarlıklara katlanmalıyız. Böyle düşünmeye koşullandırılmış bir toplum, çürümesinde ne yapsın? Biz çok bile dayanıyoruz. Tren Topi'yi Podbimedia ile beraber hazırlıyoruz. Bir sonraki bölüme kadar anayasal haklarınıza sahip çıkın. Hoşça kalın.
Altyazı M.K.
Bu transkript otomatik olarak oluşturulmuştur; küçük hatalar içerebilir.